kişisel blog yazıları sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
kişisel blog yazıları sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar...

Kişisel blog yazıları serisinde, içinden hayat geçen yazılar yazıyorum. Bloğuma ve seriye hoş geldin. Ben Cem.

İçinden hayat geçen yazılar deyince aklıma geldi. Yılmaz Erdoğan, Çok Güzel Hareketler Bunlar’da oyunculara her zaman, “Skeçlerinizi hayatın içinden yazın” dermiş. O yüzden ne varsa, hayatın içinden yazmakta var.

Canınız çekmesin. Bir komşumuz poğaça yapıp getirmiş. İçinde bir şey yok, sade. Ben sade poğaça da severim ama. Çayın yanında güzel gitti.

Son yıllarda, hiç yılbaşı akşamları kar yağmış mıydı? Ben hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Peki bu sene yılbaşı akşamı kar yağsa nasıl olur? Şimdi hayal ettim de. Kişisel blog yazıları serisinin yılbaşı akşamı yazısını yağan kara karşı yazmak çok güzel olurdu.

Şairler, yaşadıklarını mı yazarlar şiirlerinde yoksa hayal ettiklerini mi? Okuduğum bazı şiirler bana, “Şair, kesinlikle bunu yaşamış olmalı. Yoksa başka türlü yazılamaz bu şiir” dedirtiyor. Sizin de böyle olduğunu düşündüğünüz şiirler var mı? Varsa yorumlara yazın da hep beraber okuyalım.

Ajda Pekkan, bir tane çikolata reklamında oynuyor şu sıra. Çikolata markasını yazmayayım da reklam olmasın şimdi. Ben de reklama bakarak o çikolatadan aldım. Ama yerken Ajda Pekkan gibi zevk alamadım. Paramı geri istiyorum. Şaka şaka. Reklamdaki her şeyi bayılarak yiyecek halimiz yok sonuçta.

Bazı blog arkadaşlarımın yazılarına bakıyorum da. Birkaç cümle yazmış ve bir şarkının linkini bırakmış. O kadar. Basit ve sade. Bu tarz blog yazıları da çok hoşuma gidiyor.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamlık da sonuna geldik. Yarın akşam, hayattan yeni notlarla, yine buradayız.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha...

 

Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde...

Kişisel blog yazıları serisine yeni bir yazı daha eklemek için buradayım. Merhaba ben Cem. Bloğuma hoş geldin.

Dizi/film ya da yarışma izlerken, en önemli anında bizimkilerden biri bir şey anlatmaya başlıyor. “Şimdi sırası değil” diyorum ama içimden. Hem ekrandaki izlediğim şeyi kaçırmamaya çalışıyorum, hem de bizimkilerin anlattığı şeyi dinlemeye çalışıyorum. Arada kalıyorum yani. “Şu sahne bir geçsin, öyle anlat” diyemem. Karşı tarafın kırılmasından korkarım. Karşı taraf heyecanla bir şey anlatırken, hevesini kırmak istemem.

Güller ve Günahlar dizisinde Zeynep’in annesi, bilmeden Zeynep’in düşmanı Berrak’ın yeni taşındığı eve temizliğe gidiyor. Sonradan, eve taşınan kişinin kızının düşmanı Berrak olduğunu anlıyor. Temizlik bezini yere fırlatıyor. “Kendi temizliğini kendin yap” diyor. Berrak da, “Ver o zaman temizlik için aldığın parayı” diyor. Zeynep’in annesi Refika, o an, kala kalıyor. Çünkü parayı alır almaz kredi kartının borçlarının kapanması için oğluna vermiş. Mecburen yere attığı bezi alıyor ve temizliğe devam ediyor. İşte o an, “Fakirliğin gözü kör olsun” diyor insan.

Kişisel blog yazıları serisinde genelde böyle hayatın içinden konulara yer vermeye çalışıyorum. Fazla gündeme girmeden. Artık gündemden sıkıldık çünkü. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Gündeme girmeden böyle yazmam nasıl sizce?

Haşmet Babaoğlu, Sabah gazetesindeki köşesinde bugün, “Kar yağacak mı?” başlıklı bir yazı yazmış. İşte Haşmet Babaoğlu’nun bu tür yazılarını seviyorum ben. İşte bu tür yazıları gibi yazmak istemişimdir ben de. İsterseniz yazıyı bir okuyun, üzerine konuşalım.

Kişisel blog yazıları serisi hayata düşülen notlardır. Yarın akşam yine burada buluşmak dileğiyle. İyi akşamlar.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #59: Hayattan küçük testler…               

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular...

Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular...

Kişisel blog yazıları serisi yolculuğuma hoş geldin. Ben Cem.

Pazartesi sendromu o kadar vurmadı bugün. Yumuşak bir geçiş yaptım diyebilirim.

Akşam 19.00’dan sonra abur cubur yememek için kendimle savaştım. Saat 23.03 ve şu ana kadar başardım. Resmen çikolata krizi geliyor.

İnstagram’da bir saati aştım yine. Bugünlük izin ver dedim. Boş durduğum her an, elim telefona gitti yine.

Televizyon reklamlarında yılbaşı kazakları görüyoruz. Kardeşime söyledim alalım diye. Bin liraymış. “Kalsın kardeşim kalsın” dedim.

Kaç gecedir 00.30 ile 01.00 arası yatıyorum. Artık buna bir dur demem lazım.

Bu akşam bir komşumuz takvim getirmiş bize. Takvimi görünce sevindim. Eskisi gibi her gün yapraklarını koparmıyoruz. Ama adet işte. Nostaljik bir şey. Mutlu oluyor insan.

Bu akşam bir blogcu arkadaşımın blog yazısını okuyordum. Yazısında devamlı takip ettiği bloglar olduğunu, her zaman yorum yapmasa da o blogları okuduğunu söylüyordu. Her zaman yorum yapmak da istenilen bir durum değil demek ki. İnsan, her zaman görünür olmak istemeyebilir. Çok normal.

Kişisel blog yazıları serisi güzel. Ama her akşam da insan anlatacak bir şey bulamıyor hayata dair. Tekrara düşsün istemiyorum yazılar.

Yazıyla alakasız gibi olacak ama aklıma takıldı. Az önce bir YouTube videosu izlerken sordum bu soruyu kendime. Videodaki kadın, kendini bildi bileli sorgularmış. Nereden geldik, nereye gidiyoruz falan diye. Peki niye bazı insanlar böyle sorgulamalar yapıyor da bazılarımız kendini hayata kaptırıyor? Sanki ömürlerinde bir kez olsun bile, bu soruları kendilerine sormamış gibiler. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

Kişisel blog yazıları serisi ile hayata dair sorular sormaya devam edeceğim. Yarın, yine buluşalım mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar...

Kişisel Blog Yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım...

Kişisel blog yazıları günlüğüne hoş geldin. Ben Cem.

Bugün aklıma yazacak bir şey gelmiyor. Böyle olduğu zamanlar benim de canım sıkılıyor.

Bir yazar, gün içinde yaşadığın şeylerden, yazacak bir şeyler çıkarmalı değil mi? Bazen bir şey çıkaramıyorum işte.

Bazen de aynı şeyleri yaşıyorum. Aynı şeyleri tekrar yazmaktan ben sıkılıyorum. Aynı şeyleri okumaktan, okur da sıkılmaz mı?

Böyle yazdım ama bir dakika. İlham geldi, ilham geldi. Şaka şaka. Bugün ne izledim diye düşünürken aklıma yazacak bir konu geldi.

Tarih Obası, YouTube kanalında Ceren’i izledim. Kitap okumak hakkında konuşuyordu.

İnsanların saatlerce sosyal medyada vakit geçirmekten dolayı dikkatlerinin dağıldığını, hiçbir şeye odaklanamadıklarını, kitap okuyamadıklarını ve kitap okumayanların aptal olacağını söylüyordu. O zaman gelecek nesiller, aptal olacak demek bu.

Kişisel blog yazıları serisinde her zaman kitap okumak ile ilgili görüşlere yer vereceğim. O yüzden Ceren’in söylediklerini sizinle de paylaşmak istedim. Aslında korkunç bir şeyden bahsediyor Ceren. Ama kimin umrunda derseniz. Kimsenin.

Saat 23.44 oldu. Bir günü daha bitiriyoruz. Yarın cuma. Haftanın son günü. Ondan sonra hafta sonu. Ondan sonra tekrar iş. Bir kısır döngü gibi.

Şunu da düşünüyorum aslında: Eğer bir işte çalışmasak, delirir miyiz? Çok saçma bir soru mu oldu bu? Saçma mı, anlamlı bir soru mu? Siz ne dersiniz?

Son dönemde kişisel gelişimcilerin yeni söylemi var ya: Kendinizi meşgul edin diye. Buradan aklıma geldi bu soru.

Kişisel blog yazıları serisine bu akşam da bu soru ile noktayı koyalım. Yarın akşama kadar kendinize iyi bakın. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha…      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar...

Kişisel Blog Yazıları #51: Hayat, rutin ve birkaç düşünce...

Kişisel Blog Yazıları #51 bölüm ile yeni bir yazı yolculuğuna başlıyoruz. Normal iş günlerinden biriydi bugün. Yarın çalışmıyor olsam daha da güzel olurdu ama neyse. Kanal D’de, Arka Sokaklar’ın yeni bölümü başlayıncaya kadar Show TV’de, Kızılcık Şerbeti’ni izleyelim dedik. Takıldık, kaldık. Hala kendini izlettiriyor. Yok, daha bitmez bu dizi. Bugün yeni bir kitaba başladım. Aydan Sümercan’ın, Beşinci Kuşak kitabı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir aile hikayesi. Severim böyle hikayeleri. Başak Şengül’ün YouTube kanalına Farah Yurdözü konuk olmuş. Onu izledim. Çok iyi bir programdı. Evet, şimdi bundan sonra ne yazayım? Kişisel blog yazıları serisinde güncel olaylara çok yer vermek istemiyorum. Daha çok hayattan şeyler olsun istiyorum. Tekrar şöyle bir düşüneyim bakalım. Bugün başka neler oldu? Her gün aynı şeyler. Rutin bir hayat yani. Rutin hayatın, iyi bir şey olmadığı söylenip duruldu bize. Ama şimdilerde bazı kişisel gelişimciler rutin hayatın içindeki sakinliği, huzuru görmemizi öğütlüyorlar. Siz ne diyorsunuz bu konuda? Rutin hayat gerçekten sıkıcı mı? Yoksa bize devamlı rutin hayatın sıkıcı ve olumsuz bir şey olduğunu söyledikleri için mi rutin hayat hakkında olumsuz düşünür olduk? Bugün babam, hastaneye ilaç yazdırmaya gitmişti. Bugün bir hasta muayene olmaya gelmiş. Hastanede fenalaşıp hayatını kaybetmiş. Ölümün nerede geleceği belli değil işte. Zamanında Facebook’ta test gibi bir şey vardı. Soruları cevaplıyordun ve tahminen nasıl öleceğini söylüyordu. Hatırlayanlar olacaktır. Ben de birkaç kere yapmıştım. İnsan nasıl öleceği üzerine test yapar mı? İnsanız işte. Ölümümüzü bile merak ediyoruz. Bu oyundan yola çıkarak aklıma şu geldi: Peki siz hiç ölümünüzün nasıl olacağı üzerine düşündünüz mü? Ya da şöyle öleyim falan diye aklınızdan geçirdiniz mi? İnsanız. İyi ya da kötü, her şeyi ama her şeyi düşünüyoruz. O zaman bu akşamlık da kişisel blog yazıları serisine noktayı koyalım.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #50: Yağmur, uyuşukluk ve bir kitabı bitirmenin huzuru…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #52: Cumartesi çalışması, kitap notları ve Wow uzay sinyali...

Kişisel Blog Yazıları #135

Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısından merhaba.

Nasılsın? Nasıl gidiyor hayat? Yorumlara tek cümleyle senin için hayatın şu an nasıl gittiğini not düşmek istersen beklerim.

PARA İSTEYEN ÇOCUK…

Bugün arkadaşım ile buluştuk. Bir şeyler yedikten sonra bir kafeye gittik oturmaya.

Bu kafede daha önce olmayan bir şey oldu ve bir çocuk geldi yanımıza. 10-12 yaşlarında.

Yanıma yanaştı ve para istedi.

Üstü başı öyle aç bir çocuk gibi de görünmüyordu. “Ne yapacaksın parayı?” diye sordum.

Bir şey dedi ama anlamadım.

Bu arada arkadaşım, cebinden çıkarıp 50 lira verdi.

Arkadaşımın parayı verdiğini görünce, “Tamam abi verdi sana” dedim. Çocuk, “Olsun olsun, sen de ver” deyip cüzdanıma elini attı.

Tabi cüzdanı çektim hemen ve vermedim.

Sonra da çocuk gitti.

Arkadaşım da, “Verseydin ne olacaktı? Pintilik yapma lan” dedi.

“Yok abi, sen verdin işte. Hem de bir şeye ihtiyacı var gibi gözükmüyordu çocuk” dedim.

Çocuklarda işin kolayını bulmuşlar. Para kazanmanın kolayını yani.

Ülke olarak kolay para kazanma peşindeyiz zaten. Bu çocuk da o modaya uymuş.

Aç olan çocuk, bir şeye ihtiyacı olan çocuk böyle mi davranır?

Vermem abi. Böyle çocuklara para falan vermem.

SOKAK MÜZİSYENİNE PARA VERMEK…

Bugün yaşanan başka bir para verme olayı. Aynı arkadaşımla geziyoruz yine sokakta.

Bir yerlerden çok güzel bir klarnet sesi geliyor. “Bir yerlerde yüksek sesli bir müzik açık herhalde” dedim.

Çünkü o sokakta daha önce klarnet çalan bir sokak müzisyenine denk gelmemiştik.

Baktık müzisyen.

Arkadaşım hemen cebinden para çıkardı ve önündeki kutuya attı. “Nerede müzisyen görsem para atarım” dedi.

“Ulan keşke benim de böyle bir şey çalma yeteneğim olsaydı. Ben de sokaklarda çalardım” dedim.

Her zaman sanata ilgim olmuştur.

Resime, bir müzik aleti çalmaya. Zaten sanata ilgim olduğu bir bloğum olduğundan belli değil mi?

SOSYAL MEDYA BİZİ NASIL ETKİLİYOR?

Şu dünyada bize nefes aldıracaklar bir şeyler lazım. Artık kötü haberleri ve olayları duymaktan boğuluyoruz.

Bazı zaman düşünüyorum, “Teknolojinin olmadığı bir dönemde yaşasaydım daha mı iyi olurdu?” diye.

Elimizin altında İnstagram ve X var. Her an, her şeyden haberimiz oluyor.

Sosyal medyalar ilk çıktığında ne sevinmiştim. Anında her şeyden haberim olacaktı. Ne gereği varsa. Neden seviniyorsam.

Sosyal medyalar çıkmadan önce haber kanallarını izlemeyi severdim.

Çünkü bir şey oldu mu hemen son dakika diye haber geçerlerdi.

Sonra her saat başı haber bültenleri olurdu.

Eğer o akşam ana haberleri izleyemediysem, bilmem gecenin kaçında haber kanallarından birinin- genelde de Ntv’nin- saat başı haberlerin açıp, günün gelişmelerinden haberdar olurdum.

Peki ya şimdi?

Saat başı haberlerini izlemiyorum bile. Çünkü gereği kalmadı. Çünkü, anlık haber, hemen elimin altında.

İstediğim an, İnstagram ve X’e girip, neler olup bitiyor öğreniyorum.

Ama bu benim moralimi bozuyor. Olmadık haberlere tanıklık ediyoruz.

Dünyaya ve insanlara, güvenimizi sorgulatacak, bu dünyada bizi yaşamaktan soğutacak hatta depresyona sokacak, bir dünya haber.

Hani Cem Yılmaz bir gösterisinde diyor ya, “Sen istiyorsun ki mesaj hemen gitsin. Hızlı olsun. Ama ne oldu? Hız, senin düşmanın oldu” diye.

İşte anlık haberlere ulaşmak da bizi manevi olarak düşüren bir düşmanımız oldu.

Ara ara sosyal medya detoksu uygulamasam da yine de sosyal medyadan kopamıyorum.

Böylece artık o tür haberlere karşı duyarsızlaşıyorum, hissizleşiyorum.

Bunun sonunda ne olur? İnsan manevi dünyasında canavarlaşır.

ABİ dizisinde Avukat Yılmaz, Doğan’a ne diyor?

Doğan’ın abisi, arabaya konan bombanın patlamasından dolayı yaralanıp, hastaneye getirilip, ameliyat olduğu sırada.

“Sonuçta bir gün hepimiz öleceğiz Doğan. Çok da büyütmemek lazım”

Bir insan bunu diyebilir mi? Evet, der.

Bu bir dizi ve Yılmaz da bir dizi karakteri ama Yılmaz gibi düşünen çok insan olduğunu düşünüyorum toplumda.

Sen ne diyorsun ve ne düşünüyorsun bu konuda?

FATİH ALTAYLI VE MAHFİ EĞİLMEZ DE BLOGGER OLMUŞ…

Google’da zaman zaman kişisel blog yazıları yazarak aratırım. Bakalım ilk sayfalarda hangi bloglar var diye.

Bir de ne göreyim.

Fatih Altaylı’nın sitesi ikinci sayfada çıkıyor. Sadece o da değil. Ekonomist Mahfi Eğilmez’in de sitesi ikinci sayfada çıkıyor.

Yani anlayacağınız Google, Fatih Altaylı ve Mahfi Eğilmez’in sitelerindeki yazıları da, kişisel blog yazıları kategorisinde değerlendirmiş ve aramalarda ikinci sayfaya yerleştirmiş.

Buradan anlayacağız şu blog arkadaşlarım: Fatih Altaylı ve Mahfi Eğilmez de blogcu olmuşlar. Onlar da blog ailesine katılmış oldular.

Bu bir gelenek halini alabilir.

Nasıl ki geleneksel medyada çalışmak istemeyen gazeteciler- Cüneyt Özdemir, Nevşin Mengü gibi- YouTube’a geçtilerse, gazetelerden ayrılıp kendi bloglarında yazmaya devam eden gazetecileri de görebiliriz.

 *Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #134    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #136

Kişisel Blog Yazıları #137

*Saat 23.25 geçiyor. Pazartesi günü bitti bitecek. Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı girme vakti. Nasılsın dostum? Bu biraz Amerikan filmlerindeki gibi oldu.

*Teyze oğlu, üniversite zamanında arkadaşları ile çekilmiş fotoğrafları paylaştı Whatsapp grubunda. Bizim yeğenlerden bir tanesi de fotoğrafları görünce, “Kim bilir neredeler ve nasıl hayat yaşıyorlar?” dedi. Gerçekten öyle. Evlenip çoluk çocuğu karıştılar belki. Hala evlenemeyip evde kalmış olabilir içlerinden birisi belki de. Belki de çoktan bu hayattan kopup gitmiş olabilir fotoğraftakilerden birisi. Hayat işte. Severim böyle düşünceleri.

*Bu sabah bir uyandık saat 09.00 olmuş. Normalde o saatte kardeşimin çoktan işte olması gerekirdi. Hemen kalktı, giyindi ve işe gitmek için yola koyuldu. Ben mi? Ben gece vardiyasında olduğum için sorun olmadı. Ben uyumaya kaldığım yerden devam etmek istedim ama olmadı. Bir kere uyanmıştım çünkü. Yatakta dönüp durmak da istemedim mecburen kalktım.

*Fatih Altaylı, bir tane YouTube kanalına konuk olmuş. Programı izlerken alnının iki yanında bant gördüm. “Bunlar ne ola ki?” diye düşünürken cevabımı aldım. Çünkü sunucu o bantlar hakkında soru sordu. Evet, beyinden ameliyat olmuştu Fatih Altaylı. O ameliyattan kalma bantlarmış.

*İlber Ortaylı vefat ettikten sonra Fatih Altaylı ve Celal Şengör ilk programlarını yaptılar. Celal Şengör çok duygusaldı. “Kapı açılacak da elinde bastonuyla İlber gelecek diye çok bekledim” dedi. Gerçekten çok seviyormuş İlber Hocayı. Bu arada Celal Şengör de çok zayıflamış ve süzülmüş gibi geldi bana. Ayrıca bir konu konuşuluyordu ama Celal Şengör sanki zorla konuşuyor gibiydi. Hiç tadı tuzu yoktu. Sanki Fatih’e, “Ya Fatih, İlber gitmiş. Sen bana program yaptırıyorsun” der gibiydi.

*Sosyal medya diyeti diyoruz ya. Ben hep, İnstagram ve X diyeti olarak anlıyorum bu diyeti. Hiç YouTube diyeti olarak anlamıyorum. Siz de böyle misiniz? Bu aralar YouTube diyeti yapmaya başladım ben. Ama bilerek ve isteyerek değil. Canım istemiyor. Mesela bugün bilgisayarı açıp da, YouTube’dan hiç bir video izlemedim. Hiç de eksikliğini hissetmedim. Bakalım ne zamana kadar gidecek böyle?

*Kişisel blog yazıları deyince bence böyle olmalı. Biraz gündemden ortaya karışık, biraz da kendinden. Hayat gibi işte. Bir günde neler konuşuyorsak, bu yazılarda da onlar olmalı. O yüzden tek bir tema üzerinde ilerlemiyor benim yazılar. Daldan dala denilen türden yazılara güzel bir örnek oluşturur bu yazdıklarım.

*Pazartesi bitti, kişisel blog yazıları serisinin bu yazısı da bitti. Ama biliyorsunuz ki, seri devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #136 

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #138

 

Kişisel Blog Yazıları #146

Dışarıda harika bir hava vardı. Günlerden Pazar olunca da kendini dışarıya atmamak olmazdı.

Ama kendimi akşam 17:30’da dışarıya attım. Daha erken çıkıp direk güneşe maruz kalmak istemedim çünkü.

Fındık dükkanı olan bir arkadaşım var. Onun yanına gittim.

Hem bu şekilde kişisel blog yazıları serisine yazacak şeylerim olur dedim.

Yandaki kahveden çay söyledi hemen. Çay içtik. Ama çay bayattı. Ulan bayat bayat çayı kakalıyorlar millete.

Arkadaşım yeni bir fındık makinesi alacakmış. Onun telaşı içindeydi.

Oradan çıktım. BİM’e girdim. Trabzon ekmeği aldım. Kornet dondurma aldım 4 tane de. Ama isimsiz markadan. Yıllardır aldığımız marka. Şimdi isim vermeyeyim. Reklama girmesin.

Ordan eve geldim. Kanal D’de, Arka Sokaklar’ın tekrar bölümü vardı. Cuma akşamı izlemediğimiz için onu izledik.

Cuma günü Show TV’de Kızılcık Şerbeti’ni izledik çünkü.

Galatasaray evinde Fenerbahçe’yi 3-0 yendi. Artık şampiyon olduk sayılır.

Kişisel blog yazıları serisi için böyle günlük tarzda da yazmak istiyorum ama genelde her gün aynı olduğu için yazamıyorum.

Bugün farklılık olduğu için yazdım.

Gerçi her günüm farklı olsa da yine de sıkılırdım günlük yazmaktan.

Bir gün günlük, bir gün hikaye, bir gün güncel olaylar, bir gün de hiçbir şey yazmak istemiyorum.

Değişik bir ruh dünyam var bu konuda. Her gün aynı tarzda yazamıyorum.

Saat 23.43 oldu. Belki yatmadan önce şu an okuduğum hikaye kitabından bir hikaye okurum. Sonra da yatarım.

Kişisel blog yazıları serisinde sen hangi yazı tarzımı seviyorsun peki?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #145   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #147

 

Kişisel Blog Yazıları #53: Azalan umutlar ve varoluşsal farkındalık...

Kişisel Blog Yazıları #53 ile haftayı kapatıyoruz. Bugün pazardı. Bugün tatildim. Arkadaşım Yaşar’la buluşma planımız vardı. Hava biraz soğuktu. O da biraz rahatsızlanmış. Sonuç olarak buluşma planı yattı. Öğleden sonra biraz daha uyudum. Akşam haberlerini izledim Now’da. İzlediğim her haber ile ülkemin geleceğine dair umudum biraz daha azaldı. Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik. Saati 23.24 yaptık. Böylece bir pazar gününün daha sonuna geldik. Yarın yine iş var. Modumun nasıl olduğunu varın siz düşünün. Beşinci Kuşak kitabını okumaya devam ettim. 1915 yılında çekilen yoksulluğu okudum da. Şükür bugünümüze. Bu ülke, buralara neler çekerek gelmiş. Kişisel blog yazıları serisine başladığımdan beri sanki okunma oranlarında düşüş oldu. Bu seriyi sevenler olduğu gibi belki de çoğu kişi de beğenmedi. Onun için de okumayı bıraktı. Olabilir. Belki de bu seriyi bırakırım. Belki de blogların genelinde okunma oranlarında düşüş de olabilir. Günlük hayat, koşturma, iş hayatı ve sosyal medya bazı şeylerin farkına varmamıza engel oluyor. Aslında doğmamız, dünyaya gelmemiz, yaşamamız ve sonunda da ölecek olmamız. Bunlar sıradan, basit şeyler değil. Nasıl bir mucizenin ortasında olduğumuzun farkında değiliz. Beynin sınırlarını zorlayan şeyler bunlar. Siz hiç bunun farkına vardınız mı? Bir an olsun böyle düşündünüz mü? Bu akşam da varoluşsal farkındalıkla ilgili bir şeyler yazdığımıza göre yazının sonuna geldik demektir. Kişisel Blog Yazıları #54 ile yarın görüşmek üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #52: Cumartesi çalışması, kitap notları ve Wow uzay sinyali…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #54: Sıradan bir gün, iç ısıtan düşünceler...

Kişisel Blog Yazıları #147

Saate baktı. Daha saat 03.30 geçiyordu. Kalktı, tuvalete gitti.

Sonra mutfağa yöneldi. Kahve içmek istedi canı. Düşünmek istiyordu.

Kahve hazırlanırken camdan dışarıya baktı.

Karşı apartmanda bir iki dairenin ışığı yanıyordu. Belki onların da kendisinin ki gibi uykuları kaçmıştı.

Kahvesini aldı ve masaya geçti.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşam ki yazısını yazamamıştı. Aklına konu gelmişti. Yorgundu da.

O yüzden yazmalıyım diye tutturmadan gidip yatağına yatmıştı.

Hazır kalkmışken yazımı yazayım dedi. Ama yine aklına konu gelmiyordu.

Kahve çok güzel olmuştu. Kahvenin güzel olması, o an için mutlu etti onu. Küçük mutluluklar dedikleri bu olsa gerekti.

Yazmak onun için hobiydi. Belki de hobiden de öte.

Kişisel blog yazıları yazarak hobisini en güzel şekilde gerçekleştirmiş oluyordu.

Bugüne kadar hiç evlenmemişti. Bu saatten sonra da evlenmezdi zaten.

İşi gidip geliyor, hobi olarak da bloğunda yazılar yazıyordu. Hayatı bu kadarcıktı işte.

Ne kadar da rutin bir hayat diye düşündü. İşe git, gel. Hayat, çalışmaktan ibaret gibiydi.

Hayat üzerine çok mu düşünüyordu?

Hayat üzerine çok mu kafa yoruyordu?

Acaba bu kadarı fazla mıydı?

Çok da inceleme işte, yaşa gitsin. Bazısı böyle diyordu. Bu kadar kolay mıydı yani?

Kahvesi bitmişti.  Saate baktı. 04.30 olmuştu. Bardağı mutfak tezgahına koydu. Yatağa doğru yöneldi.

Artık yatmalıydı. Ne de olsa yarın iş vardı.

Hiç iş olmasaydı. Yarın istediği saatte kalkabilseydi. Ne güzel olurdu. Zenginlik dedikleri bu olsa gerek diye düşündü.

Yarın akşam, kişisel blog yazıları serisine muhakkak bir yazı yazmam gerek diye düşünürken gözleri kapanıyordu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #146  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #148

Kişisel Blog Yazıları #50: Yağmur, uyuşukluk ve bir kitabı bitirmenin huzuru...

Kişisel Blog Yazıları #50 bölümden sevgi ve saygıyla selamlıyorum sizleri. Bugün offtum. 10-11’e kadar yattım. Tatil olunca bu saatlere kadar uyumadan olmaz. Kalktım, kahvaltı falan derken saat 13:00 oldu. İşte çalışırken zaman böyle hızlı geçmez. Tatil günlerinde uçuyor sanki. Size de böyle oluyor mu? Kütüphaneye gidecektim, kitap değiştirmeye. Hava yağmurlu olunca gitmedim. Aslına bakılırsa pek de gitmek istemiyordum. Yağmur da bahanesi oldu. Üzerimde bir uyuşukluk vardı. Ben de Kapıları Açmak kitabına kaldığım yerden devam ettim ve bitirdim. Sonu biraz Yeşilçamvari olsa da yine de güzeldi. Yeni bir romana başlayacaktım aslında. Bitirdiğim kitabı bir hazmedeyim, yarın başlarım diye düşündüm. Akşam, Star’da, Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’den iki tane skeç izledik. Sonra Atv’ye, Kim Milyoner Olmak İster’e geçtik. Programda Oktay Kaynarca türküler hakkında çok güzel bir şey söyledi. “Türkülerde seni seviyorum ifadesi geçmez. Ama aslında türkünün tamamı seni seviyorum demektir.” Normalde bu kadar aile içinden bahsetmem ama kişisel blog yazıları serisinde bunları yazmak istiyorum. Babam yine eskilerden konular açtı. İşte çalışırken doğru dürüst hak ettiği parayı alamadığını ve buna karşılık günün büyük çoğunluğunu iş yerinde çalışarak geçirdiğini anlattı. Çünkü mecburdu. Çünkü bizler vardık. Bizim için katlanmalıydı. Mecburiyetler işte. İnsanın başka bir iş alternafinin olmaması ne kötü değil mi? Aslında bugün Yaşar’la buluşmayı düşünüyorduk. Ama yağmur yağdığı için vazgeçtik. Eğer bir aksilik olmazsa pazar günü buluşacağız. Cuma ve cumartesiyi hemen atlayıp pazara geçebiliyor muyuz? Neyse bu akşamlık da kişisel blog yazıları serisinden bu kadar. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları 49: Zor bir gün, zor insanlar ve daha zor düşünceler…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #51: Hayat, rutin ve birkaç düşünce...

Kişisel Blog Yazıları #52: Cumartesi çalışması, kitap notları ve Wow uzay sinyali...

Kişisel Blog Yazıları #52 ile bir günün notlarıyla daha karşınızdayım. Bugün cumartesi ama çalıştım. Çünkü hafta içi tatil yapmıştım. Neyse ki o kadar da yoğun değildi. Bir hafta sonu çalışmasını da böylece atlatmış olduk. Kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izledik. Dizideki Berrak karakteri tam bir şeytan. Bu sefer bitti, elinde bir şey kalmadı diyorsun, daha da güçlenerek çıkıyor karşına. Yok böyle bir şey. Beşinci Kuşak kitabına devam ediyorum. Tam da istediğim tarzda bir kitap. Şu anda Çanakkale Savaşı zamanlarındayız. Anlatıcımız o zamanlar bir çocukmuş. Ne zor günlermiş be. YouTube’da birkaç video izledim. Uzaydan gelen wow sinyali varmış. Hala nerden geldiği tespit edilememiş mesela. Bunu ilk defa duydum. İşte bu sinyalden yola çıkılarak Contact filmi yapılmış. Eğer izlemediyseniz ve bu uzay konularına meraklıysanız, dakika kaybetmeden bu filmi izleyin derim. Finansal özgürlük üzerine de birkaç video izledim. Kısa zamanda finansal özgür olmak zor. Ama bir yerden de başlamak lazım. Kenara ufak da olsa bir para ayırmadan geçen her gün bize zarar. İş arkadaşlarıyla müşterilerin çok sinirli olmaları üzerine konuştuk bugün. Bu konuşmamızın kişisel blog yazıları serisinde yer almasını isterim. O yüzden bahsetmek istiyorum. Sadece müşteriler sinirli değil, ülke olarak hepimiz sinirliyiz. Çünkü ekonomik şartlar olsun, geleceğin belirsizliği olsun, önümüzü görememek olsun hepimizi sinirli yapıyor dedim. Arkadaşlarım bu görüşüme katıldılar. Çünkü onlar da aynı şeyleri yaşıyorlar, aynı duyguları hissediyorlar. Hepimiz aynı ülkede yaşıyoruz sonuçta. O zaman cumartesi gününü de böyle bitirelim. Yarın, kişisel blog yazıları serisinin #53 ile buluşmak üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #51: Hayat, rutin ve birkaç düşünce…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #53: Azalan umutlar ve varoluşsal farkındalık...

Kişisel Blog Yazıları #59: Hayattan küçük testler...

Kişisel blog yazıları dünyama hoş geldin. Ben Cem. Hayattan bir şeyler yazmaya geldim.

Dün akşamki yazımda kardeşimin marketten markasını ilk defa duyduğum bir kabak çekirdeği aldığını yazmıştım. Kabak çekirdeği çok taze ve güzeldi. Biz kardeşime böyle geri dönüş verince o da gitmiş aynı markanın yer fıstığından almış. Evet, bu da çok tazeydi. Ama tadı yoktu. Yani bu marka, yer fıstığı testimizden geçemedi.

Now’daki Ben Leman dizisinde de, kanal D’deki Güller ve Günahlar dizisinde de DNA testleri havada uçuşuyordu. Çünkü adamlar, karılarına güvenmiyordu. Çocukların kendilerinden olduklarına emin olmak istiyorlardı. Bu diziler sayesinde bilmem kaç kişi şüpheye düşüp DNA testi yaptırmıştır kim bilir. Aile kurumu çöktü resmen. Siz ne dersiniz bu konuda?

Yılbaşı bileti aldım. Çeyrek bilet. 200 lira. Bakarsınız yılbaşı akşamına zengin biri olarak girebilirim. O zaman aradığınız bloğa ulaşamayabilirsiniz. 2026’nın ilk akşamı, bu saatlerde kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını görmezseniz eğer bilginiz olsun.

Kardeşim, komşulara oturmaya gitmişti. Mısır patlatmışlar. Sağ olsunlar bize de göndermişler. Aniden gelen bu patlamış mısır sürprizi karşısında saldırdık resmen. Ama biraz yağlı gibiydi. Tabi bunu yemeyi bıraktıktan sonra fark ettim. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Ben sinemada patlamış mısır falan yemem. Rahat hissetmem kendimi ve filme de konsantre olamam.

Otobüste bir ablaya yer verdim. Bir teşekkür ederim bile demedi. Bu duruma biraz bozuldum. Ama hiç yer vermeseydim kendimi rahat hissetmezdim.

Kişisel blog yazıları serisinden bu akşamlık da bu kadar. Beni özleyin anacağımm. Bu efsane repliği hatırladınız mı? Olacak O Kadar’a da selam çakmış olduk böylece.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #58: Ruh halim uygun olursa…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde... 


Kişisel Blog Yazıları #56: Sadece yazmış olmak için...

Aslında hiçbir şey yazmak istemiyorum. Ne işten/güçten, ne izlediğim dizilerden, ne de okuduğum kitaptan. Sadece yazmış olmak için geldim.

Kişisel blog yazıları serisi boş kalmasın diye.

Tamam da şimdi bu sayfayı ben ne yazarak dolduracağım?

Eşref Rüya dizisini izlerken bir sahne vardı. Nisan, kardeşi Afra’nın mezarı başında ağlıyordu.

Mezarlığın yanında tren hattı var, trenler geçiyor. Tren geçtikten sonra ortada koca bir sessizlik oluyor. Sadece Nisan’ın ağlaması. Belki de birkaç kuşun cıvıltıları. İşte bu sessizlik etkiledi beni.

Mezarlıklar bu dünyanın değil, öbür dünyanın toprak parçaları aslında. Mezarlıkların bu sessizliği huzur verir bana. Çünkü orada insanlar yok.

Hepimizin derdi bu şu sıralar. İnsanlardan uzaklaşmak. Yaptığımız işte bile, insanlarla minumum münasebet kurmak. Geçenlerde otobüs şoförü bile öyle diyordu yanındakilere. “Köye yerleşip hayvan bakacağım. İnsanlarla uğraşmaktan iyidir” diye.

Mezarlık ziyaretleri belki bu açıdan bakıldığında da huzur veriyor olabilir insana. İnsan yok, huzur var.

Aslında bu yazdığım şey, dehşet verici bir şey. Ama yaşadığımız çağ için normal bir söylem oldu bu.

Kişisel blog yazıları serisine başladıktan sonra çok mu karamsar yazılar yazar oldum? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Çünkü güncel konular üzerine yazmak istemiyordum artık. Ya yazmayı tamamen bırakacaktım. Ya da yazacak başka konular bulacaktım.

Aradığım yazı tarzı bu mu bilmiyorum. Sadece yazmaya devam ediyorum bakalım. Yazmak beni nerelere götürecek.

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısı ile yarın akşam da burada olacağım. Seni de beklerim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #55: Yorgun bir günün ardından…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #57: Bugün de böyleydi...

Kişisel Blog Yazıları #138

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısı için son çağrı. Başlıyor, başlıyor.

Yazıyor, yazıyor gibi oldu bu da. Hani zamanında küçük çocuklar gazeteleri, sokaklarda satarlarmış ya.

Gazeteyi satarlarken de, “Yazıyor, yazıyor” diye bağırırlarmış. Nostalji olarak böyle satışlar hala yapılsın isterim ben.

GAZETE SATIŞI SOSYAL DENEYİ…

Sokakta gazete satana denk gelsem, “Hazır yanıma kadar gelmiş alayım bari” derim. Ama başkası alır mı?

Bunu sosyal bir deney olarak bir denemek lazım. Milletin tepkisi nasıl olurdu acaba?

Bir de satan çocuk, elindeki tüm gazeteleri bitiriyormuş. Olur mu olur. Denemek lazım işte.

Artık bu sloganın yerini son dakikalar aldı. Yeni bir gelişme olduğunda yer gök son dakika ile yankılanıyor.

Yer gök demişken. Bir zamanlar Yer Gök Aşk diye bir dizi vardı. Aklıma geldi şimdi. Kimler oynuyordu tam hatırlamıyorum.

AKLINA GELENİ YAZMAK…

Ama izlemediğimi hatırlıyorum. Beğendiğim bir dizi değildi yani. Ya zaten bir insan çıkan her diziyi de sevemez ya.

Ben ne anlatıyorum ya. Biriniz de kardeşim sen ne anlatıyorsun ya demiyorsunuz. Belki de çoktan dediniz de ben duymadım.

Akışına geldiği gibi işte. Aklımdakileri dökmeye çalışıyorum. Kişisel blog yazıları demek de bu değil mi zaten?

Aklından geçenleri bir kağıda dökmek. Tabi bu lafın gelişi. Aklımdan geçenleri bilgisayara dökmek.

BİLGİSAYAR DA YAZMAK, DAKTİLO DA YAZMAK…

Bilgisayarda yazmak, daktilo ile yazmaktan daha kolay olsa gerek. Siz ne dersiniz?

Daha önce hiç daktilo kullanmadım. Ama imkanım olsa bir kereliğine olsun kullanmak isterdim. Bakalım nasıl bir şeymiş.

O deneyimi yaşamak isterdim. Ondan sonra bilgisayarla arasındaki farkı çok iyi anlamış olurdum. O farkı da yine burada sizlere anlatırdım.

HAYALİNDEKİ İŞİ YAPMAK DÜŞÜNCESİ BALON MU?

Olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu. Hayalinizdeki şeyi oldunuz mu? Yoksa başka başka işlerde mi çalışıyorsunuz?

Bir de bu hayalindeki işi yapmak olayı büyük bir balon mu yoksa?

Bu çağın insanı hayatı boyunca huzursuz olsun diye içimize, kalplerimize atılmış olan bir karıştırıcı mı? Yoksa saçmalıyor muyum? Sen de bir iki kelam etmek ister misin bu konuda?

Dizilerde çok olur. Bir karaktere soru sorulur. Karakter cevap vermez ve öylece bekler. O anda televizyonun karşısında ben, “Konuşsana lan, bir şey desene. İyi ya da kötü, bir şey de” diye söylenir dururum.

KISA BLOG YAZILARI…

Hep bunlar reels videoları yüzünden. Her şey bir an içinde olsun bitsin istiyoruz. Kısa kısa video izlemeye alıştık çünkü. Beklemeye, bekletilmeye tahammülüz yok.

Reels videoları dışında kısa blog yazılarını da severim. Hatta o kadar kısa ki, bir cümlecik olanlarını bile.

Bazı bloglar var öyle. Bir cümlecik yazmış bırakmış. Ama benim için değerli. İçinden o geçmiş ve onu yazmış.

Ne seo beklentisi, ne okunma beklentisi. Hiçbir beklentisi olmadan yazıp, bırakmış işte.

BAŞARI, BEKLENTİSİZ OLUNCA MI GELİR?

Belki de hayatta başarılı olmanın yolu beklentisiz olmaktan geçiyor.

Ama beklentisiz olmadan yaşanır mı? Benim için çok zor.

Beklentisiz yaşamak için kırk fırın ekmek yemek gerekiyor herhalde.

Manevi olarak bazı aşamaları geçmiş olmak. Olgunlaşmak. O da ha deyince olacak bir şey değil.

Belki de ömrün boyunca hiç olgunlaşamayacaksın. Şu kadar yaşarsan veya şunları yaşarsan, kesin olgunlaşırsın diye de bir garantisi yok bu işin.

ESKİLER NE SÖYLERSE DOĞRU SÖYLERLER…

Oğuzhan Koç, Dünya Gazetesi’nin YouTube kanalına konuk oldu. 20 dakikalık bir video. İzlemenizi öneririm.

Nasıl ünlü olduğundan, paranın Oğuzhan’ı bozup bozmadığına, parasını nasıl değerlendirdiğine kadar her şeyi konuştular.

Programın sonunda da Oğuzhan, babaannesinin söylediği bir sözle programa noktayı koydu.

Babaannesi, “Akarken doldurun evladım” dermiş. Programın sunucusu Hande de, “Eskiler ne söylerse doğru söylerler zaten” dedi.

Bunu duyduğuma sevindim. Artık eskiler değer görüyor, kıymet görüyor. En azından söyledikleri şeyler.

Eski insanlar, atalarımız, babaannelerimiz, anneannelerimiz bir şey söyledilerse doğrudur.

Büyükler sizi uyarıyorsa, bir şeyi yapma diyorsa, size öğüt veriyorsa, hemen kulak arkası edilmemeli.

Ya bu kadın, bu adam bana bir şey söyledi ama gerçekten doğru mu söylüyor? Geçin odanıza bir düşünün. Ama objektif bir şekilde.

Sonra nasıl istiyorsanız öyle davranın yine. Ama önce dikkate alın size söylenenleri.

KARGODAN GELEN GİZEMLİ DEFTER…

Evde otururken kapı çaldı. Baktım, kargo gelmiş. Defter ya da kitap gibi bir şey gelmiş dışından belli oluyor.

Evet, tam tahmin ettiğim gibi bir defter. Tam günlük yapılacak bir defter ama. Güzel mi güzel yani.

İlk sayfasını açtım. Bir şey yazıyordu. “Bu defterin kimden geldiğini merak ediyorsun değil mi? Sonraki sayfayı aç” yazıyordu.

Hemen diğer sayfayı açtım. Kimdi bu? Açtığım bir sonraki sayfada ise, “Kişisel blog yazıları serisi devam edecek” yazıyordu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #137   

*Sonraki yazı: Sıradan ve rutin bir gün daha - Kişisel Blog Yazıları #139

Kişisel Blog Yazıları #78: Farklı tarzda yazılar yazmak...

Bugün çok yoğun bir gündü. Müşteriler bugün durmadılar. Aradılar da aradılar. Konuşmaktan boğazım aradı. Ara ara su içip, ıslattım boğazımı. Çünkü bir eğitmenimiz öyle demişti.

Merhaba ben Cem. Kişisel blog yazıları serisini okuyorsun şu an. Hoş geldin.

Bir arkadaşım, bu seriden bir tane yazımı okumuş. “Günlük tarzı yazmaya başlamışsın. Bu daha güzel oldu” demiş. Evet, ben de beğeniyorum. Ama her zaman günlük tarzı yazamıyorum. Sıkılıyorum. O yüzden farklı farklı tarzlar denemeye çalışıyorum.

Mesela dün akşam, kısa bir hikaye yazdım. Bana göre komik bir hikayeydi yazdığım. Zira ben hikaye yazarı olsam, galiba böyle komik şeyler yazardım.

Bu akşam bizim evin hemen karşısında asker eğlencesi vardı. 2-3 saatlik. Asker çocuğa kına yakıldı. En sonunda da askeri, havaya atıp tuttular. Neyse ki bir sakatlık çıkmadı. Çocuk, sağ salim yere indirildi.

Bu ara bloglara bakıyorum da. Yorumlarda bir hareketlilik var. Her açtığım blog yazısında, 15-20 yorum görüyorum. Seviniyorum böyle olunca. Yaşasın bloglar.

Bana yorum yapmış olan blog arkadaşlarımın yazılarına döndüm. 10-15 blog vardı herhalde. Yazıları okuyup, yazılara yorum bırakmak yaklaşık bir saat sürdü. Ben yavaş okuyorum ya. Kelime kelime okuyorum.

Okulda yapılan hızlı okuma yarışmalarında da pek iyi değildim pek. Bizim bir teyzeoğlu vardı. O baya hızlı okurdu.

Kişisel blog yazıları serisi bu akşam da perdelerini kapatıyor efenim. Sağlıcakla kalın.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #77: Gece 3’te İşlenen Suç: Bisküvi Pastası…   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #79: Dokuz Günlük Yeni Yıl Notları...

Kişisel Blog Yazıları #134

Aslında gün içinde yazarım diye notlar almıştım ama şimdi o notları buraya yazmak istemiyorum. Ben de böyle değişik biriyim işte.

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısına hoş geldin. Yine mekandayız, yine blogdayız işte.

Bugün cuma. Haftayı güzel bir şekilde kapattık diyebilirim. Darısı diğer haftaların başına. 

Her hafta da aynı şeyler, aynı şeyler ve yine aynı şeyler. 

Başka bir şeyler yapmalıyım ve bu döngüyü kırmalıyım. 

Ama ne yapmalıyım? 

Sence ne yapmalıyım?

İşten eve dönerken, farklı bir yoldan mı gelmeliyim? 

Bunu kim ortaya attıysa, onu pişman edinceye kadar ağzımda sakız edeceğim bu öneriyi.

KENDİMİ İŞE KARŞI MOTİVE ETME ŞEKLİM…

İşte çalışmıyorum ve evdeyim. Akşamı nasıl edeceğim? Nasıl vakit geçireceğim? Bu soruları sorarak kendimi işe karşı motive etmeye çalışıyorum. Öyle böyle hayat meşgalesi işte.

Meşgale demişken aklıma geldi. Dünyada huzurlu olmanın yolu olarak bir işle meşgul olmayı öğütlüyor uzmanlar. İşte bir meşgale sonuçta. Bu açıdan bakmaya çalışıyorum işe, çalışma hayatına.

Evet, size böyle anlatıyorum, dert yanıyorum ama devamlı bunları konuşmak da sıkıyor beni. Özellikle iş arkadaşlarınla.

Devamlı işin olumsuz yanlarından bahsedilmesi beni soğutuyor. Tamam, dediğin yerlere ben de katılıyorum. Ama her dakika da bunu dile getirirsen ben de motivasyon falan bırakmazsın ki. Zaten zar zor çalışıyorum.

Çalışmaktan çok bahsettim değil mi? Hayatımın büyük bir alanını kaplıyor da ondan. Gerçi bu ülkede herkesin büyük bir alanını kaplıyor bu çalışma hayatı.

YAZAR OLMA HEVESİ…

Zaman zaman neden yazar olma hevesine kapıldığımı düşünüyorum.

Bunca insan var yazar olmak isteyen. Bunca yazı atölyeleri açılıyor. -Onlar da iyi para kırıyorlar bu arada. Yazı atölyesi işine mi girsek, ne yapsak?- Atölyeler dolup dolup boşalıyor. Peki kaçı yazar olabiliyor? Ya da o atölyelere ne amaçla gidiyorlar?

Bir Orhan Pamuk, bir Ayşe Kulin, bir Ahmet Ümit olmak için mi?

Yani diyorum ki kendimizi kandırıyor olabilir miyiz? Sen ne dersin bu konuda?

Benim yazar olma hevesim kitap yazmak üzerine değildi. Roman yazımı üzerine yazılar okudum, videolar izledim. Benim yapabileceğim bir şey değil zaten. Daralırım ben. O kadar sıkıya gelemem.

Köşe yazarı olma hevesi vardı ben de. Yani bu blog işlerine falan öyle girdim. Girdim de ne oldu? Ünlü mü oldum? Yoo. Peki bu işe heves ederken ne amaçlıyordum? İnan ki, yıllar oldu ve hatırlamıyorum. Öyle böyle kendi çapımızda yazıyoruz işte.

Peki insanlar yaptığın işi ne zaman ciddiye alırlar? O işten para kazanmaya başladığında. Blogda para falan yok. Daha da kendi cebimizden para veriyoruz. Eksideyiz yani.

KİŞİSEL BLOGLARDAKİ BOT OKUNMALAR…

Bir de benim sinirime dokunan bir konuyu daha yazayım: Sizler de biliyorsunuz aslında konuyu blog arkadaşlarım.

Singapur ve Çin’den gelen abuk sabuk okunmalar.

Yapay zekaya sordum: Bot olur diyor, veri topluyorlar diyor. Genelde orijinal içeriklere geliyorlarmış. Çünkü yapay zeka ile yapılan içerikleri istemiyorlarmış.

Ulan bu yapay zeka beni mi kekliyor nedir? Senin yazıların samimi ve orijinal, ondan senin yazılarına geliyorlar diyor. Yeme beni yapay zeka.

Arkadaş ben kendi halinde bir bloğum. Neden benim ve diğer arkadaşlarımın bloğunu istila ediyorsunuz?

Bunları engelleyemiyor muşuz da. Arkadaş, ben blog istatiklerini açınca Singapur ve Çin’den gelen bot hesapları görmek istemiyorum. Bizi bi salın kardeşim be.

1 Nisan geçti. Bu ülkede 1 Nisan şakası yapılmadı. Ülke insanın da neşe kalmadı neşe. Bir de sizin botlarınızla uğraşmayalım.

Büyük haber sitelerine ve büyük haber sitelerinde yazan köşe yazarlarının yazılarına da, dadanıyor mu acaba bu bot hesaplar?

Bir de merak ettiğim konu: Yurt dışından birileri, “Ulan şu Türkiye’deki bloglar neler yazmışlar acaba? Kendi dilime çevireyim de okuyayım” diyorlar mı?

Ben demem mesela. Banane arkadaşımın başka ülkelerin bloğundan. Bugüne kadar hiç böyle heveslerim olmadı.

Yanlış anlaşılma olmasın. Bu yazıyı okuyanlar arasında böyle yapanlar olabilir. Sadece ben tercih etmem, onu diyorum. Bana anlamsız geliyor.

Ben önce kendi insanımı, yurdumu anlamam lazım. Senin bu konuda düşencen nedir sevgili dostum?

Sevgili Dostum diye de Beyhan Budak der hep YouTube videolarında. O adamı da seviyorum ya. Samimi geliyor bana.

Kişisel blog yazıları serisi devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #133   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #135