kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ahmet Ümit'in yeni kitabı: Yırtıcı Kuşlar Zamanı...

Ahmet Ümit’in yeni kitabı, Yırtıcı Kuşlar Zamanı çıkmış. Başkomser Nevzat var bu kitapta. Başkomser Nevzat’ı seviyorum. O yüzden bunu duyunca sevindim. Keşke Ahmet Ümit gibi yazarlar hep yaşasalar, hiç ölmeseler. Hep kitap yazsalar. Ahmet Ümit gibi üretken yazarları her zaman sevmişimdir.

MAÇ SAATİ GELSE ARTIK…

Bu akşam Fenerbahçe- Galatasaray maçı var. Bir Galatasaraylı olarak heyecanla bekliyorum maçı.

ÜŞÜMEK, ÖZLENİR Mİ?

Sonunda havalar soğumaya başladı. Çok sıcak bir yaz geçirdikten sonra, soğuklar başlayınca, “Özlemişim üşümeyi” dedim.

SEN NASIL BİR ŞİRKETSİN YA?

İphone 7’lerde artık Whatsapp kullanılmayacakmış. Tam bir rezalet bu. Benim ki de İphone 8. Sıra, bana da gelecek anlaşılan. Whatsapp olmayınca telefon çöp demek. Kardeşim, anladım güncelleme vermiyorsun. Ama uygulamaların kullanılmasını neden engelliyorsun?

Kitabın üstündeki muz...

Bilgisayar başında yazımı yazarken annem geldi ve yemem için bir muz bıraktı. Masamın üzerinde duran, şu an okuduğum kitabın üstüne. Bu arada okuduğum kitabı da yazayım. Cihan Aktaş’tan, Seni Dinleyen Biri romanı.

SANAT ESERİ OLABİLİR Mİ?

Kitabın üzerinde muzu görünce, “Belki bunu da bir sanat eseri olarak adlandırabilirler” dedim. Hani bir tanesi, muzu duvara yapıştırmış ve buna da sanat eseri demişti.

HAZİRAN AYINA YAKIŞIR BİR GÜNDÜ…

Haziran ayına girdiğimizden beri hava kararsız. Bir gün sıcaksa, diğer gün soğuk. Ama bugün tam bir yaz havası vardı. Dışarı çıktım bugün. “Sıcak, çok sıcak” diyerek içeri attım kendimi. Bir yandan şikayet ederken bir yandan haziran ayında böyle bir sıcaktan da memnundum. Haziran, haziran gibi olmalı değil mi?

SERİNLEMEK İÇİN DONDURMA…

Kardeşimle marketi gezerken dondurma gördüm. Hemen dondurma dolabına yanaştım. Ama kardeşim evde var dedi. Eve gelip, bir şeyler yiyip, biraz dinlendikten sonra dolaptan dondurma kabını aldım. Kapağını bir açtım. Sürpriz! İçinden dolma çıktı. Şaka şaka öyle bir şey olmadı. Kakao ve vanilyalı dondurmadan yedim. Bu sıcakta iyi gittiğini söylemem lazım.

YENİLMİŞİZ…

Kanalları zaplarken TRT Spor’da, kadın basketbol milli takımımızın maçına denk geldim. 5 sayı farkla yeniliyorduk. Biraz izledim. Sonra bıraktım. Sonradan öğrendim ki yenilmişiz. Üzüldüm tabi.

KASABIN ÖNÜNDEKİ KEDİLER…

Dolaşırken kasabın önünden geçtik. Kasabın kapısının önünde üç tane kedi vardı. Uzanmışlardı. Çorbayı içmek için tekkeyi bekliyorlardı. Kasabın kapısının önünde yatmaya alışkın görünüyorlardı. Herhalde oranın müdavimiydiler. Sevgiyle ve gülümseyerek baktım onlara.

KİTAP HESAPLARI…

İnstagram’da kitap hesaplarını takip etmeye başladım. Daha önce okumadığım ve ilk defa denk geldiğim kitaplar oluyor. Bu yönünü seviyorum bu hesapların. Kitapla ilgili içeriklere denk gelmek de kitap okuma yönünde, kendi kendime baskı yapmış da oluyorum. Çok kitap okumasam da kendimi tetiklemeye çalışıyorum kitapları görerek.

YENİ YAZARLAR KEŞFETMEK…

Kitap demişken bir noktaya daha değineyim. Yeni yazarlar keşfetmeyi seviyorum. Mesela şu anda kitabını okuduğum yazar Cihan Aktaş. Bu kitabın bitirince diğer romanlarından da okumayı düşünüyorum.

Ernest Hemingway'in, "Yazma Üzerine" kitabı çıktı...


     Ernest Hemingway’in “Yazma Üzerine” kitabı Bilgi Yayınevinden çıktı. Çevirisi ise Elif Derviş’e ait. Bu kitap, yazar olmak isteyenlere yazma sanatı, disiplin konuları ve çalışma alışkanlıkları hakkında öğütler veriyor. 

Yazma Üzerine
Foto kaynak: bilgiyayinevi.com.tr
     168 sayfadan oluşan kitabın, kapak tasarımı Murat Sayın’a ait. Liste fiyatı 22 lira olan kitap, 17,60 indirimli fiyattan satılıyor. Son olarak kitabın derleyeni de Larry W. Phillips.

Bir çuval kitapla ne işim vardı?

     Lise arkadaşım Yaşar, çalışmak için yurtdışına gitmişti. Ülkeye döneceğine yakın, benden bir ricada bulundu. Gelirken kendisine ağırlık yapmaması adına, önden kitapları bana gönderip gönderemeyeceğini sordu. Bende, “Tabi ki” dedim. Bir çuval kitap çalıştığım yere geldi. Sağolsun bizim bakkal Murat Abi var. Kitapları onun dükkana bıraktım.

     Bu hafta sonu iki gün tatilim vardı. Kitapları sahibine teslim etmek için güzel bir fırsattı. Çuval biraz ağır olduğu için elde taşınmıyordu. Bende yüklendim sırtıma. Hedef Yaşar’ın yeni açtığı ofisti. Kendisi elektrik projeleri çizer bu arada. Ben elektriği sevemedim. Okul bitti, benim için elektrik de bitmiş oldu. Ama o bırakmadı. Şimdi hayatını proje çizimlerinden kazanıyor.

kitap
Otobüste çektim bunu. O meşhur çuval bu işte 😊

     Ofisinde teker teker kitapları çıkarttı çuvaldan. Okuduklarını, yarıda bıraktıklarını ve hiç başlayamadıklarını. Çuvaldan her çıkarttığı kitap hakkında bilgi verdi. Bende ona, “Bunu okudum”, “Bunu duydum ama okumadım” diye eşlik ettim. Kitap üzerine muhabbetler her zaman tatlı olmuştur zaten.

     Kitaplar arasında ona tavsiye ettiğim Cengiz Erşahin’in Sır adlı kişisel gelişimi kitabı da vardı. O kitabı Bilecik’e giderken almıştım dinlenme tesisinde. “Hey gidi günler hey” dedim. Bundan kaç yıl önce. Daha okumamış. “Bunu muhakkak oku” dedim. Zira görüşünü merak ediyorum.

Sabahattin Ali'nin, elinden düşürmediği kitaplar...

     En çok okunan kitaplar sıralamasında hep onu görüyoruz. Kürk Mantolu Madonna kitabı ile Sabahattin Ali’yi. Peki Sabahattin Ali kimleri okurdu? O kimlerden feyz alırdı? Kendisi 1935 yılında açıklamış. Ama bu söylediği kitaplar bir kere okuyup geçtiği kitaplar değil. Devamlı okuduğu kitapları sıralamış. Yücel dergisinde yazmış bu devamlı okuduğu kitapları. 19’uncu sayısında. İlk sırada Dostoyevski’den Budala var. Ben şahsen Budala’yı okumadım. Gelelim ikinci kitaba. Yazarı Şolohov. Bu ismi daha önce duymamıştım. Kitabının ismi: Ve Durgun Akardı Don. Üçüncü sırada da adını ilk defa duyduğum bir yazar var: Andre Malraux. Kitabının ismi: İnsanlık Durumu. Dördüncü sırada ismini çoğumuzun duyduğu Gorki var. Klim Samgin’in Yaşamı kitabı ile. Beşinci ve son sırada bir Türk şairimiz var: Nazım Hikmet. Taranta Babu’ya Mektuplar kitabını birkaç kere duyduğumu hatırlıyorum. Bu kitaplardan Budala ve Taranta Babu’ya Mektuplar’ı ilk etapta okumak isterim.  

sabahattin ali, kitap, güncel

Cemal Süreya: ''Ben şair miyim?''

     Cemal Süreya, şiiri, adeta hayatının kadınını bulmuş, bir erkek gibi anlatıyor. Hem mutluluğun kaynağı,  hem de mutsuzluğun. Ne onunla, ne de onsuz yaşayamıyorum duygusunu geçiriyor bizlere. Ve cümlenin finalini ise şiir için, “Yazgım” diyerek yapıyor. Hayatını sanata, şiire adamasının nedenini açıklıyor bizlere. Büyük bir cesaret örneği gösteriyor. “Yazgım” demesinin alt yapısını da aktarıyor bizlere. Öyle havada bırakmıyor açıklamasını. “İyi bir tahsil hayatı” diyor. Yazgısının eğitim hayatında iyi bir eğitim aldırmasını, şairliğine bir hazırlık olarak görüyor. Diğer şairlere bakarak da kendine pay çıkarmış. O şairlerin arasında kendi gibi şiir yazanları görmemiş. Anlattığı konulara sadece kendisi değiniyormuş şiirlerinde. Böyle görürmüş kendisini.
Cemal Süreya

                                                          “ŞAİR MİYİM?” SORUSU
     Cemal Süreya, bunlardan başka bir şekilde de tanımlıyor şiiri. Normal hayatında, “Mesleğim” diyerek tanımlıyor. Manevi hayatında ise şiire, “Hayatımın özü” payesini veriyor. Cesaretli bir şair oluşunu, kendi şiirine bakışını bizlerle paylaşarak, gizlemeyerek bir kez daha ortaya koyuyor. Kendi şiirine beklenildiği kadar duyarlı olmadığını içtenlikle paylaşıyor okurlarla. Bir şair şiirden korkar mı? “Korktum” diyor. Her yazarın yaşadığı endişeyi dile getirmek için söylüyor bunu. “Yazdıklarım gerçekten bir değer mi?” sorusu kemirir durur yazarı. Bu yüzden, “Şair miyim?” diye sormuş kendine hep. Sorgulamış kendini. “Beceremiyorum” düşüncesi kaplamış benliğini. Matematiği yapamayıp sevmeyen bir öğrenci gibi hissetmiş kendisini şiire karşı.
                                                 BİR DE HAYAT DÜRTÜSÜ VARDIR
     Her şiirini sancılı bir süreçle yazdığını söylüyor. Kolayından şiir yazmak düşmemiş payına. Zorlanma, şiir yazarken devamlı yanında hissettiği bir duygu olmuş, yoldaş olmuş ona. Ve bu yoldaşlık da ilk günden son güne bir vefalı yar gibi takip etmiş onu. Yazmak dürtüsü diyemeyiz sadece ona şiir yazdıran. Bir de hayat dürtüsü vardı onu yazmaya iten. Gördüğünüz gibi salt sanat dürtüsü itmemiş onu şiire. Yaşadığı hayat da ondan istemiş yazmasını. Şiirinin tamamlanmaya yakın duyduğu sevinç tarifsizdir. Her defasında bu sevinci tekrar tekrar yaşamak için yazmıştır şiirlerini. Peki sizler ne için yazarsınız düz yazılarınızı, şiirlerinizi? Cemal Süreya bize açtığı pencereden baktığınızda, bu yazının sonuna geldiğinizde neler hissettiniz?

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


Kütüphaneden Kafka'nın Dava'sını aldım...

     Kafka
 Dün, kardeşim ile kütüphaneye gittik. Hava günlük, güneşlikken bir anda bozdu. Rüzgar esmeye başlamıştı biz yola çıkarken. Her ihtimale karşı kardeşim, şemsiyeyi aldı yanımıza. Akşam 16:30 sularıydı, kütüphaneye gittiğimizde. Doğal olarak o saatte kimse yoktu. Rahat rahat kitaplara bakabilecektik. Dışarıda da rüzgar iyice şiddetlendiğinden, olabilecek en hızlı şekilde yürüdük. Ve kendimizi kütüphanenin kapısından içeriye attık. İçerisi sessiz, sakindi. Kardeşim Elif Şafak’ın Aşk romanını sordu kütüphaneciye. Oturduğu yerden kalktı geldi. Bir o raf, bir bu raf. Dolaşıp durdu. Ama yok yok. Kitabı bulamadı. Kardeşim de o sırada, başka kitaplara bakıyordu. “Bulamadıysanız ben bu kitabı alabilirim” dedi, elindeki Türkan kitabını göstererek.
                                                  İLK TERCİHİM: DAVA KİTABI OLDU
     Zaten adam, “Aldıklarını yerine koymuyorlar” diye homurdanıyordu. Dışından söylemedi ama. İçinden, “Canıma minnet” demiştir, kardeşimin teklifine. Ben ne kitaplar aldım. Bana gelelim. İlk gözüme çarpan, yabancı romanlardı. Mesela Goriot Baba. Ama ben Türk kitapları almayı istiyordum. Bir tane Türk, bir tane de yabancı, daha doğrusu. İlerledim diğer raflara doğru. Baktım, Kafka kitapları var. Hemen Dönüşüm’ü taradı gözlerim. Yokmuş. Baktım, Dava kitabı var. Hemen çektim çıkardım onu, kitaplıktan. Kafka her zaman okunmaya değer. Hem de yeni basım. Mis gibi kitap yani. Dava kitabını okuduktan sonra, bir değerlendirme yazısı yazmayı düşünüyorum. Kafka ve Dava kitabı üzerine, edebiyat sitelerinde değerlendirmeler okumuştum. Bu değerlendirmeler doğrultusunda, okumak istediğim kitaplar arasındaki yerini almıştı.

                                OKUDUĞUM İKİNCİ YAVUZ BAHADIROĞLU OLACAK
     Yabancı bir kitap aldığıma göre, bir de Türk kitabı almalıydım. Rafda, kitaplara göz gezdirirken, birden Yavuz Bahadıroğlu ismi gözüme çarptı. Daha önce kendisinin Osmanlı’nın Doğuşu: Merhaba Söğüt kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Bu kitabının adı: Tarihimizin Gizli Odaları idi. Sevdiğim yazarlardan, bu tip araştırma kitaplarını okumak da hoşuma gider. Bu nedenle, Tarihimizin Gizli Odaları kitabını almakta, tereddüd etmedim. Çünkü benim için, Yavuz Bahadıroğlu ismi yeterliydi. İnsan, her zaman roman da okuyamıyor ki. Sıkılıyor. O yüzden, bu tip araştırma kitapları ile nefes alıyor insan. Yavuz Bahadıroğlu, iyi bir romancı. Araştırmacı kimliği için değerlendirmemi de, Tarihimizin Gizli Odaları kitabını okuduktan sonra, yine bir blog yazısıyla sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Sizler aldığım kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz? Devamlı kütüphaneden kitap alır mısınız?
Yavuz Bahadıroğlu



Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com







Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde kitabını nasıl yazmış?

     Her yazarın yazma ortamı, çalışma şekli farklıdır. Ahmet Ümit’in, sabahtan akşama bir iş gibi ofisinde çalıştığını duymuştum. Daha önce de yazdım. Kafka da geceleri yazarmış. Muhtemelen hepsi de, en rahat nasıl yazdıklarını öğrenmek için, çeşitli çalışma şekilleri denediler. Yani deneme-yanılma metodu. En sonunda en verimli oldukları saatleri ve çalışma şekillerini buldular. Ve hayatlarını bu en verimli saatlerine göre şekillendirdiler. Her yazar, farklı yazma şekilleri demek. Kimisi sesli ortamlarda yazmayı sever. Kimisi çıt çıkmasın ister. Mesela bir başka yazar, vapur yolculuklarında yazarmış. Konuyu Orhan Kemal’e getireceğim. Onun yazma dünyasına girelim istiyorum. Zira Orhan Kemal, en sevdiğim yazarların başında gelir.
Orhan Kemal

                                            BİR ROMANIN YAZILIŞ HİKAYESİ
     Kahvelerin, Orhan Kemal’in yazma dünyası üzerinde, büyük bir etkisi olduğunu bu akşam öğrendim. Halkın nabzını tutmak için, halktan kopmamak için, kahvede zaman geçirirmiş. O zaman için bence yerinde bir düşünce. Okuduğum yazıda, Bereketli Topraklar Üzerinde romanı hakkında da bilgiler veriliyordu. Bu romanı yazmak için, işçilerle konuşmuş. Gerekli notları almış. Oturup hemen yazmamış öyle. Romanı yazmaya da, dışardan gelen işçileri görünce karar vermiş. Romanlarının hayatı yansıtmasına çok dikkat edermiş. Birebir kopyalamazmış ama. Romanı yazdıktan sonra, yine kahvede okumuşlar. Dinleyenler, “Anlattıklarımızdan daha sahici olmuş” diye övgüde bulunmuşlar. O kadar yani. Zaten ben de Orhan Kemal’in, hayatı bu kadar gerçek anlatmasına hayran olmuştum. Yazarların çalışma şekilleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Orhan Kemal’in roman tarzı hakkında ne dersiniz?

Foto kaynak: Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Okuyup anlayamadığım 2 kitap...

okuyupta anlamamak
Bazı kitaplar vardır. Okuyupta anlayamadığınız. Siz bu tür kitaplarla karşılaştınız mı? Ben karşılaştım. Yine de anlamak için inat ettim. Birkaç gün kenara bıraktım. Sonra tekrar okudum. Ama nafile. Sonuç yine değişmedi. Anlayamadım. Kitap dediğin anlaşılması zor bir konu olmamalı. Okuyan şıp diye anlamalı, ne demek istendiğini. Benim birinci baktığım şey: Yalınlık, yalınlık ve yine yalınlık. Kimse kusura bakmasın da. Eğer bir kitabı anlayamıyorsam, bırakırım. İsterse dünyanın en çok okunan kitabı olsun. Bana hitap etmedikten sonra, neyleyim dünyanın okumasını. Şimdi size okuma hayatımdan okuyupta anlayamadığım, iki kitap örneği vereceğim. Bakalım benim gibi bu kitapları anlayamayanlar var mı?
                            TUTUNAMAYANLAR’A TUTUNAMADIM
     İlk sıramda Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar var. Bu kitabı iki kere okumaya çalıştım. İki kere dediğim, hemen bir iki gün sonrası da değil. Bir iki yıl sonrası. Akışı kaybetmemeye, olaylar arasında bağı koparmamaya çalışıyorum. Kitabın ilk sayfasından itibaren, avını kollayan aslanlar gibi dikkatle okuyorum. Ama an geliyor ki. Yine kaybetmişim. En sonunda sinirleniyorum, “Ya ne anlatıyor bu adam?” derken buluyorum kendimi. Tutunamayanlar üzerine çok yazılar okudum. “Oooo yok böyle” diyor biri. Bir başkası, “Ooo yok şöyle” diyor. Ballandıra ballandıra anlatıyorlar. İnsanın içinde bu kadar övgüden sonra, ister istemez okuma isteği uyanıyor. Zaten bu kadar övgüyü duyduktan sonra, okumaya kalkışmıştım ya. Sanırım Tutunamayanlar, benim için anlaşılmaz kalacak.
                                     DEVLET ANA DA LİSTEDE 
     İkinci sırada Kemal Tahir’in Devlet Ana romanı var. Şimdi bu kitabı okuduğum, Tutunamayanlara göre baya zaman oldu. Aklımda kalanları paylaşacağım sizlere. Tutunamayanlar gibi olduğunu söyleyemem Devlet Ana’nın. Anlaşılır bir kitap. Ama yoğun eski kelime kullanımı var. Yavuz Bahadıroğlu’nun da Osmanlı hakkında kitabı var. Osmanlı’nın Doğuşu: Merhaba Söğüt diye. Onda hiç böyle bir sıkıntı yaşamadım. Belli bir noktadan sonra bu durum can sıkıcı bir hal alıyor. Yoruyor insanı. İnsan okurken yorulur mu? Yoruluyor işte. Bunda da çok olmasa da, olaylar arasındaki geçişi kaybettiğim anlar oldu. Sizler Tutunamayanlar ve Devlet Ana hakkında ne diyorsunuz peki? Bunların dışında sizlerin eklemek istediğiniz kitaplar var mı?

FOTO KAYNAK:Pixabay.com


BLOG LİNKİ:yasamdanyazilar.blogspot.com


Ernest Hemingway, İstanbul'u anlatıyor...

     Dillere destan şehir, İstanbul. İmparatorluklara başkentlik yapmış bir şehir. Kültürlerin merkezi bir şehir. Bunları, daha da çoğaltabiliriz. Çünkü İstanbul bir değil, bin özelliği kendisinde barındırıyor. O yüzden, ne dense az. Hala duyarız. Hem bizimkilerden, hem de yabancılardan, “Dünyayı gezdim. İstanbul gibisini görmedim” diye. Peki yazarlar, İstanbul’u nasıl anlatmış? Bahsettiğim herhangi bir roman ya da hikayede değil. İstanbul’a gelmiş, ziyaret etmiş, büyük yazarlar ne demiş, İstanbul hakkında? Evet, o büyük yazarlardan birine, Ernest Hemingway’e kulak vereceğiz. Hemingway’in anlattığı İstanbul, 1922’in İstanbul’u. Okuyacaklarınızı lütfen, bu tarihi göz önüne alarak okuyalım. Bugünkü İstanbul’a göre değerlendirmeye kalkarsanız, yazı büsbütün anlamsızlaşır o zaman. Yani, okuyucularımın dikkatine!!!
Ernest Hemingway

                              HAŞLAMA PATATES SATILIRMIŞ O ZAMANLAR SOKAKLARDA
     Biliyorsunuz, sabah ezanlarımız bir başkadır. Her dinleyişte etkiler bizi. Sabah ezanlarımızdan etkilenen, sadece bizler değiliz tabi. Hemingway’de etkilenmiş. İstanbul’daki tatil günleri, şimdiki ülkemizin tatil günleriyle, yarışır nitelikteymiş. 168 gün tatil varmış. İmparatorluk olduğu içinde, Cuma-cumartesi ve pazar da tatil. Cuma biz müslümanlara, cumartesi Yahudilere, pazar ise Hristiyanlara tatilmiş. Bugün nasıl milletimiz devlet memuru olmak istiyorsa, o zamanlar İstanbul’da da, banka memuru olmaya çalışmak revaçtaymış. O zamanlar, saat dokuz dendi mi, yemek yenirmiş. Saat on dedi mi de, tiyatrolar açılırmış. Gece ikide ise, gece kulüplerinin açılma vaktiymiş. Kahveleri de gözlemlemiş Hemingway. O zamanın kahvelerinde biz Türkler, nargileyi tek geçermişiz. Her kahvede gözlemlemiş bunu Hemingway. Bir de geceleri, sadece köfteciler kaplamıyormuş sokakları. O zamanlar bir de haşlama patates satılırmış.
                                                 HEMİNGWAY’DAN İSTANBUL TASVİRİ
     Şöyle bir tablo çiziyor Hemingway, o zamanın İstanbul’u için. “Güneş doğmadan, kendinizi İstanbul sokaklarına atarsanız, önünüzden kaçışan fareleri görebilirsiniz. O saatte sadece fareler yoktur sokaklarda. Çöp tenekelerinin sakinleri de zayıf, çelimsiz köpeklerdir. O saatte bir ışık yansıması görüyorsanız, bu bir barın ışığıdır. Ve peşinden sarhoş kahkahaları kulaklarınızı tırmalar. Bir yanda sarhoş kahkahası, diğer yanda ise içli ezan sesleri” diyor. İşte Hemingway’in gözünden, 1922’in İstanbul’u bu şekilde. Siz Heminway’in gözlemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? O zamanki İstanbul hayal ettiğiniz gibi  miymiş?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Cemal Süreya: "İmza günleri benim işim değil"


     Biz okurlar olarak kitap fuarlarını, imza günlerini severiz. Çünkü yüzlerce kitapla tanışırız. Çok sevdiğimiz kitapların, hayranı olduğumuz yazarlarıyla tanışırız. Sohbet ederiz. Fotoğraflar çektiririz. Kitaplarını kendi ismimize imzalatırız. Biz okurlar için, bunların hepsi, teker teker çok önemlidir. İleride baktıkça güzel bir şekilde anılacak, hatıralardır. Yıllar geçtikçe, okur ile yazar arasındaki mesafe, çok azaldı. Özellikle bu kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle. Onlarla, sosyal medya üzerinden her an düşüncelerimizi paylaşabiliyoruz. Hepsi iyi, güzel hoş da. Bu işin bir de yazarlar yönü var. Ne demek yani, yazarlar yönü? Sen orda kitabını imzalatıp, bir iki laflayıp gidiyorsun. Ya orda kalan yazar? Onlar, çok da mutlular mı bu durumdan?


Cemal Süreya, imza günleri, kitap, yazarlar

SAÇMA BİR GÖSTERİ
     Mutlu olmayanlardan biri de, Cemal Süreya. “Saçma bir gösteri” olarak tanımlıyor imza günlerini. Peki neden? Gelin, biraz bunu irdeleyelim. Okuduğum yazı itibariyle Cemal Süreya, sayı olarak beş ile altı diyor, katıldığı imza günleri için. Bu imza günlerinin hemen bir değerlendirmesini yapıyor, “Parlak sayılmazdı” diyerek. Sıkıntının zirve yaptığı kitap fuarı olarak, Tüyap’ı gösteriyor. Aslına bakarsanız, temelden karşı Cemal Süreya bu işe. Yayıncı ile okur arasına, yazarın oturtulmasına karşı. Sanıyorum ona göre yazar, bu gibi şeylerde öne sürülmemeli. Yazar, sadece yazmalı. Yayıncı da yayınlamalı. Okur da okumalı. Kısacası, “Bana göre değil” diyor.  Zamanımızda yaşasaydı bu görüşü değişir miydi? Bilemiyorum. Ama sanırım değişmezdi. Ona göre yazar, bu konumda olmamalı.
YAZAR NASIL OLMALI İMAJIYLA İLGİLİ OLABİLİR Mİ?
     Bu tamamen yazarlığın nasıl algıladığınızla ilgili bir durum. Belki de küçüklükten itibaren, yazarlığı nasıl öğrendiğinizle ilgili. Onu ilk başta hayatınızda, nasıl tanımladığınızla ilgili belki de. Cemal Süreya'nın, çocukluk yıllarından itibaren tanıdığı yazarlıkta, belki de imza günleri yoktu. Ya da vardı, azdı. Ya da çevrresinde imza günleri ile ilgili olumsuz bir imaj vardı. Tüm bunlar nedeniyle ya da biri sebebiyle ya da bambaşka bir sebep nedeniyle, imza günlerinden hoşlanmıyor. Günümüz yazarlarından, imza günleri hakkında, olumsuz görüş bildirenler var mı? Sizler biliyor musunuz? Size, imza günleri ne ifade ediyor? Cemal Süreya’nın görüşlerine katılıyor musunuz? Artık sözü size bırakıyorum.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/blur-book-candle-close-up-207700/



Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Virginia Woolf'tan yazar olmak isteyenlere...

     Günlük tutmak. Yazma heyecanını ilk tattığımız sayfalar. Kimilerimiz için artık bir nostalji. Kimimiz için ise, hala vazgeçilmeyen bir tutku. Şimdi yazacaklarım, hala bu tutkudan vazgeçmeyenleri sevindirecek gibi. Virginia Woolf’un, günlük tutmak ile ilgili söylediklerini okudum. Zamanında o da, yazma dersleri vermiş. Bu okuduğum yazı, o derslerden birinde, kursiyerlerle diyaloglarını ele alan bir yazı. Sınıfta Virginia Woolf, herkesten günlük tutmasını ister. Peki neden günlük tutulmasını istiyordu kursiyerlerden? Çünkü hayatın içinde, bizi yazmadan uzaklaştıracak olan, o kadar çok meşgale var ki. Bu meşgalelerden, nasıl sıyrılıp da, yazının başına oturacağız? Nasıl kendimize ait, bir yazma saatimiz olacak? İşte bu nedenle, yani hayatın içinde, kendimize yazma zamanı ayırmak için günlük tutulmasını istiyor.
                                        GÜNLÜK TUTUN, AMA ÖYLE SIRADAN DEĞİL
     Sınıftaki kadınlardan biri, bizim her zaman sorduğumuz, değişmez sorumuzu, biraz da çekinerek soruyor Virginia Woolf’a. “Peki ne yazacağız?”. Bu hepimizin üzerine, kabus gibi çöken bir soru değil midir? Neyse ki soruyu soran, sadece bunu sormakla kalmıyor. “Her günkü, duygusal olarak yaşadıklarımızı mı yazacağız? Yoksa sabahtan akşama, ne yaptıysak bir bir onları mı not edeceğiz?” diyerek, soruyu daha da derinleştiriyor. Burdaki önemli bir noktayı belirtiyor Virginia Woolf. “Bu defteri, sıradan bir günlük gibi düşünmeyin. Sanki bir yazarsınız da, günlük tutuyormuşsunuz. Bu tarzda düşünün ve ona göre bu günlüğü tutun” diyor. Bir günlüğü yazar gibi tutmak. Ne harika bir yöntem değil mi?
Virginia Woolf

                                                        “İŞİNİZ YAZMAK OLSUN”
     Kendi günlük tutmasından örnek veriyor Woolf. Sınırları aşmak dediğimiz işi, günlüğü ile yaptığını söylüyor. Ve ayrıca bu tuttuğu günlüğü, bir antreman sahası gibi görüyor. Nasıl ki takımlar antrenmanda değişik taktikleri denerler. O da farklı yazı stillerini deniyormuş. Bu çok iyi bir yöntem gerçekten. Yine sınıftan biri soruyor bu sözleri üzerine. “Sınırları aşmak diyorsunuz da. Onu nasıl yapacağız?”. Yazmanın verdiği o müthiş duyguyla ağzından, “Yazın. Hep yazın” diyordu. Yazmak, yazmak, yazmak. Virginia Woolf, şaşırtıcı şeyler söylemeye devam ediyordu. “Gerekirse saçmalayın. Hem de bir-iki sayfa da değil. Sayfalarca. O sayfalarda her şey olun. Aptal ol. Yetmedi, duygusal ol. Taklit edin. Ama her daim içinizden gelenleri yazıya dökün.
                                                  YETER Kİ YAZ DA, NASIL İSTERSEN YAZ
     Orası sizin sınırsız alanınız olsun. Hiçbir şey tanımayın. Noktalama işaretlerini unut gitsin. Roman şöyle olur, yok hikaye böyle olur geç. Yıkın, dağıtın. Aklınızdaki tüm kelimeleri kullanın. Şiir istiyorsan şiir yaz. Yok roman istiyorsan roman yaz. Nasıl istersen yaz. Tüm duyguları böylelikle yaşa. Bu şekilde yazmayı öğreneceksin” diyor. Ben Virginia woolf’un söylediklerinden etkilendim ve faydasını olacağını düşünüyorum. Sizler neler diyorsunuz günlük tutma ile ilgili? Virginia Woolf’a katılıyor musunuz?

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Röportaj yapan yazarlarımız: Yaşar Kemal ve Sait Faik...

     Bir yazarın yaptığı işler, her zaman farklılık gösterir. Çünkü yazar, olayları en ufak noktasına, detayına kadar inceler ve hayata bu yönden bakar. Bu nedenle, yazarların kitap yazmak dışındaki işleri de beni meraklandırır. Bunlardan biri, röportaj yapmaları mesela. Bir gazetecinin yapacağı röportajla, bir yazarın yapacağı röportaj, bana göre farklılık gösterir. Bir yazarın başka bir yazarla röportaj yaptığını düşünsenize. Bir yazarın halinden, en iyi başka bir meslekdaşı, yani başka bir yazar anlar. Bu yönden bakılırsa, o röportajı okumaya doyamayız diyorum. Gazeteci, sadece gazeteci gözlüğüyle röportaj yapacakken bir yazar ise, başka bir yazar arkadaşının daha karanlık noktalarına nüfuz edebilir. Onları deşebilir. Bize daha iyi gösterir, o yazarın iç dünyasını.
röportaj yapan yazarlar

                                                     RÖPORTAJ YAPAN YAZARLARIMIZ
     Şimdilerde yazarlarımız arasından var mı röportaj yapanlar bilmiyorum. Ama yapsalar bir heyecan dalgası yaşatacağı kesin. Edebiyatımıza baktığımızda röportaj yapan yazarlar olarak Yaşar Kemal ve Sait Faik’i gösterebiliriz. Bu yazarlarımız, aynı zamanda röportajda yapıyorlardı. Mesela Yaşar Kemal, Sait Faik ile yapmış. Uzun değil. Ben okudum. Hem de zevkle okudum. Yaşar Kemal sanki röportajı da, bir hikaye yazar gibi yapmış. Röportaj mı okuyorsunuz yoksa hikaye mi, belli değil. Günümüzde röportaj nasıldır? Gazeteci devamlı soru sorar. Karşıdaki yanıtlar. Bu kadar. Ama Yaşar Kemal’de öyle mi? Tamam, o da sorular soruyor. Ama o röportajın içine yediriyor.
ÖNERİ YAZI:KİTAP OKUYACAK VAKİT BULAMIYOR MUSUNUZ?
                                   BUGÜNÜN YAZARLARINDAN KİMLER RÖPORTAJ YAPAR?
     Sonra Sait Faik. Yıl 1947’de röportaj yapmış. Kiminle? Orhan Veli ile. Bu nasıl bir iştir? Röportajı yapan, Türk edebiyatına damga vurmuş hikayeci Sait Faik. Röportajı yapılan ise, Türk şiirine Garip akımıyla damga vurmuş Orhan Veli. Tam bir edebiyat sarhoşluğu. Soran bir değer. Cevaplayan bir başka değer. Şimdilerde yazarlarımız böyle birbirleriyle röportaj yapsalar diye düşündüm. Mesela Ahmet Ümit. Şimdi beraber program yaptıkları için aklıma geldi. İskender Pala ile bir röportaj yapamaz mı? Bundan yıllar yıllar sonra da o röportajı okuyan bir başkası, “Vayy be! İki büyük yazar röportaj yapmış. Ne güzel, ne de iyi yapmışlar?” demez mi? Bugünün yazarları arasında sizce kimler röportaj yapmalılar? Artık söz sizde.
ÖNERİ ÜRÜN:KENDİ BLOG SİTENİ KENDİN YAPABİLİRSİN

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Victor Hugo'nun yazarlık dışındaki diğer sanatsal yeteneği...

     Bazı yazarlar, sanata yatkınlık olarak içlerinde sadece yazmayı barındırmıyorlar. Yazma dışında da, sanat dallarına yetenekleri olabiliyor. Bu tip bir yazara örnek olarak, Victor Hugo’yu verebilirim. Victor Hugo deyince benim aklıma, hemen Sefiller romanı gelir. Ben iyiliğin kazandığı roman diyorum Sefiller’e. Victor Hugo, Sefiller gibi dünya çapında eserler ortaya koymanın dışında, bir de resim yaparmış. Hem de öyle böyle değil. Toplamda yapmış olduğu resimlerin sayısını söylesem, eminim sizin de benim gibi, dudağınız uçuklar. Dört binden fazla. Yanlış duymadınız. Tam dört binden fazla resim yapmış.
Victor Hugo

                                        BASİT BİR RESİM YAPMA HEVESİ DEĞİL
     Bu gibi insanlar, boşuna her zaman okunacak eserler bırakmıyorlar dünyaya. Bu resim yeteneği hakkında, ressam bir arkadaşının söyledikleri, bizim için daha iyi bir yol gösterici olacaktır sanırım. Ressam dostunun adı : Eugene Delacroix. Victor Hugo için: “Eğer yazar değil de, ressam olsaydı, yüzyıla damga vurmuş ressamlardan biri olabilirdi” demiş. Ressamlığı bu kadar ileri bir düzeydeymiş yani. Peki sizler yazarların, yazmaları yanında, böyle ressamlık gibi, diğer sanat dallarında da yetenekli olmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
ÖNERİ YAZI:YAZMAK HAYATININ NERESİNDE?

Foto kaynak: pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Hepimizin hayatı aslında bir roman ya da hikaye değil mi?

     Okurlar olarak, hikaye ya da roman okuyup duruyoruz. Peki bir an olsun düşündünüz mü? Hayatınız hangisine benziyor? Hani bir söz vardı, “Hayatımı yazsam roman olur” diye. Son günlerde okuduğum makalelerde, yaşanılan hayatın, aynen yazılmasının da olabileceği söyleniyor. Hatta yazarlardan biri, oturmuş başından geçenleri yazmış. Roman, hayatı anlatmaz mı sonuçta. Benim de yaşadığım bir hayat. O zaman kendi hayatımı da yazabilirim. Böyle kafa da olan yazarlar da var. Ben bu düşünce tarzına soğuk değilim. Bilakis, sıcak yaklaşıyorum. Önemli olan sadece, okurlara anlatmada problem olmaması. Yoksa hepimizin hayatı oturulabilir ve yazılabilir. Önemli olan nasıl anlattığın derler ya. Gerçekten de öyle.

                                          ANLATIM TARZI OKURU YAKALAMALI
     Hepimiz yaşıyoruz öyle değil mi? O zaman hepimizin hayatı yazılmaya değer. Farklı olan belki bazılarımızın hayatı çok aksiyon doludur. Bazılarımızın ise çok durağan ve sakin. Ama bu bir şeyi değiştirir mi? Değiştirmez. Hayatta her şey anlatılmaya değer. Yeter ki anlatım tarzınız herkesi, yani okuru yakalasın. Gün geçtikçe insanların kendi hayatlarını paylaşma düşüncesi, daha kabul edilir oldu. Bunda, sosyal paylaşım sitelerinin de yadsınamaz bir etkisi var. Oradaki paylaşımların, edebi yönünü sorgulamak abesle iştigal olur. Ama temelde, hayatı herkesle paylaşmayı sağlaması yönünde öncülük ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha dişe dokunur ve düz yazı olarak paylaşımlar ise bloglar sayesinde oldu. Kişisel blog diye bir dünya var.

                    ÖNERİ YAZI :Dan Brown'un Cehennem kitabı ve İstanbul...
                                NE YAZACAĞIM SORUSUNUN CEVABI MEYDANDA
     Buradaki paylaşımlarında ne kadar edebi olduklarına dair bir soru sorulabilir. Haklı bir sorudur. Ama blog yazmaktaki amaç farklıdır. Sosyal medyadaki gibi anlık ve tüketme üzerine kurulu değildir. Blogdakiler yazma sevdası üzerine o blogları açmışlardır. Mizahi yazılar yazılsada oradaki amaç, yazma tutkusunu gidermektir. Buradan sonraki gidilecek olan yerde edebiyat şehridir. Kişisel bloglar hayatlarını paylaşmaktalar. Ne demiştik? Her hayat yazılmaya değerdir. Eskiden romanlar ve hikayeler vasıtasıyla hayatlar anlatılıyordu. Şimdi blog yoluyla herkes hayatından kesitler sunabiliyor. Bu sayede blog yazarlarıyla üzülüp, sevinebiliyoruz. Yazar olarak hepimizin birincil aradığı cevaptır, “Ne yazayım?” sorusu. Aslında cevap kendinde. Kendi hayatımızı yazabiliriz. Sonuçta okuduğumuz romanlar ve hikayelerde başkalarının hayatları. Peki sizler bu konuda neler düşünüyorsunuz? Hepimizin hayatı yazılmaya değerdir sözüme katılıyor musunuz?
                                           İLGİNİ ÇEKEBİLİR: SOSYAL FOBİYİ YOK ET

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Umberto Eco, "Kaybedenleri anlatırsan edebiyat olur" diyor...

     Okuduğum romanlarda, kazanan mı anlatılıyor, yoksa kaybeden mi? Bunu hiç takip etmedim. İstatistiğini de tutmadım. Ama Umberto Eco, bu soruyu sordurmamı sağladı. “Gerçekte romanlarda kazananlar mı, yoksa kaybedenler mi daha çok başroldeler?” diye sordum kendime. Hemen, en son okuduğum romana, Elveda Güzel Vatanım’a gittim. Ordaki baş karakter, Şehsuvar Sami’ydi. Peki, o bir kaybeden miydi? Evet, kaybedendi. Sevdiğinden ayrılmıştı. Ve uğruna canını ortaya koyduğu örgüt, başarıya ulaşamamıştı. “Yoksa, yoksa. Edebiyatta çok satan bir kitap yazmanın formülü bu mu? Kaybedeni yazmak mı?” dedim. Umberto Eco: “Gerçek dediğimiz edebiyat kaybedenleri anlatır” diyor. Umberto Eco’nun bu sözünden sonra, bunun üzerine yazmak istedim.
Umberto Eco

                                                KAYBEDENLER BİZDE İŞ YAPAR
     Kaybeden hikayelerinin bizim ülkemizde iş yaptığını söylersek, yanlış söylemiş olmayız herhalde. Dram dizilerinin zirve yapmasından, olur olmaz programların acitasyon yapmasından, rahatlıkla bu durumu çıkarabiliriz. Toplum olarak da, kaybedenlere karşı ayrı bir hassasiyetimiz vardır. Belki de toplumun çoğunluğu olarak, kaybetmemizden ileri gelebilir mi bu durum? Bu soru da şimdi, şu an geldi aklıma. Roman nedir diye, şöyle bir kurcalarsak. Toplumda yaşananların yazıya dökülmesidir. Bir yazar toplumu gözler. Ve toplumda gördüklerini bir kurgu içinde kaleme alır. Bazen de kurguya gerek kalmaz. Sadece kahramanların isim değişikliği bile yeterli olur. O zaman şöyle bir kanıya ulaşabilir miyiz? Toplumun çoğunluğunun, kaybedenlerden mi oluştuğu şeklinde bir soru sormuştuk az önce.
                                                      KAYBEDENLER DÖNGÜSÜ
     Toplumun kaybedenleri çok ki. Yazılan romanlarda da, kaybedenler anlatılıyor. Ki, romanlar toplumun bir yansıması dedik. O zaman buradan, Umberto Eco’nun dediğine çıkabilir miyiz? O yazının sonunda Umberto Eco’nun, kaybedenler kazananlara göre daha çekici minvalinde bir sözü de vardı. Buradan şunu da çıkarabiliriz o halde. Okurlar, yazarlardan kaybedenlerin hikayelerini bekliyor. Bu durum kendi içinde birbirini takip eden, bir döngü halini almış. Toplumda kaybedenler çok. Yazarlar toplumu gözlüyor. Bu kaybedenleri yazıyor. Hatta kendi de bir kaybeden olabilir. Ve yine hatta, kendini yazmış olabilir. Bunun neticesinde kaybedenlerden oluşan bir toplumda, kaybedenlerin hikayelerini okumak istiyor. İsterseniz, siz de şöyle, son okuduğunuz kitaplara bir göz gezdirin bakalım. O romanlardaki baş kahramanlar da, kaybedenlerden mi? Genel olarak bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

     

Ayşe Tolga'dan sürekli kitap okuyamayanlara dair...

     Biliyor musunuz, bilmiyorum. Her pazar, Trt Haber’de, Vapurda Çay Simit Sohbet diye bir program var. Sevdiğim konuklar olursa izliyorum. Bu haftaki konuğuna baktım. Ayşe Tolga’ydı. Hani, bu aralar Seksenler dizisinde Ahmet’in eşini oynayan. Sohbet sırasında Ayşe Tolga bir şey söyledi. O benim çok dikkatimi çekti. “Bazen durmadan kitap okursunuz. Bazen de hiç canınız okumak istemez. Böyle zamanlar kendinizi bilgiyle doldurmuşsunuz demektir. Ancak o bilgiyi kullandıktan sonra, yeniden okuma iştahınız gelir” dedi. Bu söz neden bu kadar dikkatimi çekti? Çünkü Ayşe Tolga, orada beni anlatmıştı da ondan. Benimde okuma dünyam böyle gel gitlidir. Kimi zaman açlıktan ölen bir insanın, yemeğe saldırması gibi saldırırım okumaya.
Ayşe Tolga

                                           OKUMA DÜNYAM ÜZERİNE TEORİLER               
     Kimi zaman da, hiç acıkmayacak gibi tok olan biri gibi, kitaplara bakarım, onlar da bana bakar. Neden böyle bir davranış şeklim olduğuma dair, kendi kendime teoriler üretirdim. İşte böyle teoriler ürettiğim bir zaman diliminde olduğum için, Ayşe Tolga’nın o sözü çok dikkatimi çekti. Söylediği söz bana çok mantıklı geldi. Belli bir kapasitemiz var. Ve o kapasiteyi dolduktan sonra, canımız okumak almıyor. O yüzden belli bir süre kitaplardan uzak kalıyoruz. Zaman geçtikte o bilgileri kullanıyoruz. Yeni bilgilere yer açıyoruz. Yeni bilgilere yer açıldığı dönem de, yeniden okuma isteğimizin, damarlarımızda dolaşmaya başladığı dönem oluyor. Ondan sonra, vuruyoruz kendimizi okumaya.
                                           YAPIMA GÖRE OKUMAMI DÜZENLEDİM
     Daha önce kaç kere yazdım bilmiyorum. Nefes almadan okuyabilen bir yapıya sahip olmak isterdim. Bunun için, çaba göstermedim de değil. Ama çabuk sıkılan bir mizacım olduğu için, kendimi okuyacağım diye sıkmam da, bir işe yaramadı. Ben de Ayşe Tolga’nın dediği gibi, akışına bıraktım. Ne zaman canım okumak isterse, başladım okumaya. Ne zaman daralmaya başladıysam, elimi çektim kitaptan. Sonradan bu durumu ben, kendini bilmek ve ona göre davranmak olarak değerlendirdim. Herkesin yapısı farklı. Madem ki benim yapım, çok ve devamlı kitap okumayı kaldırmıyor. Bende okuma hayatımı, buna göre planlamaya başladım. Sizler, devamlı kitap okur musunuz? Yoksa benim gibi, belirli zamanlarda mı? Ayşe Tolga’nın sözü için ne diyorsunuz?

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com
    


Dan Brown'un Cehennem kitabı ve İstanbul...

     Hani futbol için söylenen bir söz vardır. “Futbol, sadece futbol değildir” diye. Bunu edebiyat için de uyarlayabiliriz aslında. Hatta daha da ileri giderek, roman için de özelleştirebiliriz ve diyebiliriz ki, “Roman, sadece bir roman değildir”. Niye böyle bir giriş yaptım? Dan Brown’un Cehennem kitabı nedeniyle. Haberlerde izledim. Daha önceki romanının geçtiği şehre, normalinden 3-4 kat daha fazla turist gelmiş. Sırf o roman, orada geçiyor diye. Yani buradan anlıyoruz ki roman, sadece roman değildir. Bizim ülkemizde maalesef, “Alt tarafı bir kitap. Ne olacak ki?” gibi bir söylem var. İşte bu yaşananlar, böyle düşünenlere harika bir cevap oluyor. Şimdi olayın en güzel yanına geldik işte.
Dan Brown

                                        BU FİLMLE MİLYONLAR İSTANBUL’A AKACAK
     Cehennem kitabının filmi çekildi. Ve filmin büyük bir süresi İstanbul’da geçiyor. Ayasofya ve Yerebatan Sarayı. Şimdi bu filmi milyonlar izleyecek. Ve yine bu milyonlar akın akın İstanbul’a gelecekler. İşte bir kitabın, işte bir romanın gücü. Aslında Kültür Bakanlığı’mızın bu gibi konularda daha fazla destek olmasını bekliyoruz. Bu gibi şeyler, milyon dolarla ifade edilemeyecek reklamlar demek ülkemiz açısından. Bacasız sanayi dediğimiz turizmden, daha da fazla kazanabiliriz. Hatta dünyanın en çok turist çeken ülkesi de olabiliriz. Bu hiç de hayal değil. Bu potansiyel bizde mevcut. Bu tarih, bu altyapı bizde mevcut. Sadece Dan Brown değil tabi. Ahmet Ümit’in romanlarını okuyupta gelen turistlerde var.
                                      MELEKLER VE ŞEYTANLAR HARİKA BİR KİTAPTI
     Bizim ülke olarak romana, sanata işte bu yüzden daha da fazla yatırım yapmamız gerekiyor. Bizim ülkemizin taşı toprağı turizm açısından gerçekten de altın. Bunu değerlendirmeliyiz. Kitapla ilgili de bir şeyler söyleyelim değil mi? Ben Cehennem kitabını okumadım. Dan Brown ismini duyardım. Köpürtülmüş yazarlardan sayardım onu da. Bir gün kütüphanede Melekler ve Şeytanlar kitabına denk geldim. “Alalım bakalım. Şu Dan Brown dedikleri balon muymuş anlayalım bir” dedim. Kitabı okumaya başladım. Ve anladım ki. Bu adam gerçekten boş değilmiş. Sürükleyici kitaba örnek vermek gerekirse ben Melekler ve Şeytanlar’ı rahatlıkla verebilirim. Harika bir kitaptı. Peki sizler Dan Brown ve kitapları hakkında ne düşünüyorsunuz? Ve romanların ekonomiye, turizme katkıları hakkında ne dersiniz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Dostoyevski, sıradan insanlardan yakınıyor...

     Yaşadığımız devir, yeni bir insan tipi üretti. Çıkarcı insan. Temelde ben böyle tanımlıyorum. Aslında bu tip insanları, birden fazla şekilde tanımlayabilirsiniz. Hep banacı insan, diyebilirsiniz mesela. Ya da, benden sonrası tufancı insan da diyebilirsiniz. Hepsini topladığınızda ortaya, sadece kendini düşünen  insan tipi çıkıyor. Dostoyevski bu insanı, “Sıradan insan” olarak tanımlamış. Budala kitabında yapmış bu tanımlamayı. Kitabın çıkış tarihine baktım. 1869. O tarihlerde bile yakınıyormuş Dostoyevski. “Acaba biz yanlış mı düşünüyoruz?” dedim kendime. Hani şöyle bir klasik düşüncemiz var ya. “İnsanlık bu son yüzyılda bozuldu. Teknolojiyle beraber”. Ama öyle değilmiş işte. Dostoyevski bu tanımlamayı 1868’de yapıyor.
dostoyevski

                               DOSTOYEVSKİ’NİN SIRADAN İNSANI, HEP VARDI
     Galiba, insanın var olduğu andan itibaren almak gerekiyor sıradan insanı. Kendi çıkarından başka bir şeyi düşünmeyen insanı. Belki, “Bu yüzyılda fazlalaşmışlar” diyebiliriz. Dostoyevski o zamanın, sıradan insanını anlatan örnekler vermiş. Her şeye faydacılık açısından bakan insanlar, bakın neler diyorlarmış. Mesela, ağaç diken bir insanı şöyle eleştiriyorlarmış. “Tamam güzel. Sen bunu diktin de. Bundan sen faydalanamazsın ki? Bu büyüyesiye kadar, sen toprağın altına girersin” derlermiş. Size hiç yabancı geldi mi? Bana gelmedi. Bu anlatılanın, 1868’de olmasına rağmen. Yüzyıllar geçse de, insan değişmiyor işte. Fütursuzca ağaçlar kesiliyor. Gelecek nesillerin yaşamından çalıyoruz. Ama bu önemli mi sıradan insan için. O, bugününün peşinde.
                               SIRADAN İNSANLARIN OLDUĞU BİR DÜNYA İSTENİYOR
     Yazıya başlarken, “Bu çağ üretti, sıradan insan tipini” dedik ama. İkinci paragrafta ise, bu insan tipinin, insanın var olduğundan beri hayatımızda olduğu kanısına vardık. Şimdi üçüncü paragrafta, bir başka noktaya daha değinmek istiyorum. Evet, sıradan insan tipi hep vardı. Ama bu çağda, herkesin sıradan insan olması için bir çaba harcanıyor. Sıradan insan tipi özendiriliyor, destekleniyor. Neden böyle peki? Eminim Dostoyevski, şimdi yaşasaydı, bunun için de bir şeyler yazardı. Dünyada bu tip insanlar çok olursa, istediğiniz gibi at koşturabilirsiniz. İnsanlığın aleyhine her türlü faaliyeti yapabilirsiniz. Nasıl olsa soran eden, karşı çıkan yok. Küresel yapıların kobayı haline geliyor insanlık işte. Peki sizler neler söylemek istersiniz bu konuda?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Goethe, aşk acısını anlatmış kitabında...

     Günlük olarak edebiyat sitelerini takip etmeye çalışıyorum. Her önüme geleni değil tabi. Her yönüyle kalitesini belli eden siteleri takip ediyorum. Ben bir okur olarak yazarların hayatlarını da merak ederim. Bir kitabı hangi duygularla yazdıklarını. Ya da bir kitabı ona yazdırmaya iten olaylar silsilesini de öğrenmek isterim. Edebiyat siteleri bu yönden istediklerimi karşılıyorlar. Bugün Goethe hakkında bir yazı vardı bir tanesinde. Genç Werther’in Acıları kitabı hakkında. Ben bu kitabı okumadım. Ama okumayı çok istiyorum. Zira çok bahsediliyor, çok anlatılıyor bu kitap. Genç Werther neden acı çekebilir? Genç bir adam neden acı çekebilirse ondan. Yani aşktan.
goethe

                          GENÇ BİR YAZARDAN AŞK ACISINI ANLATAN BİR KİTAP
     Genelde yazarlara sorulan sorudur. Hem de bıkmadan sorulur. “Kitapta anlattığınız şeyleri yaşadınız mı?” diye. Bir soru daha var klasik. Hazır yeri gelmişken onu da atlamayalım. “Romanın ana karakteri ne kadar sizden? Ya da siz ondan ne kadarsınız?” sorusudur, ikinci sorulan da. Peki Goethe aşk acısı çekmiş mi? Çekmiş. Bazı yaşadıklarını almış romana koymuş. Goethe bu romanı yazdığında daha 25’indeymiş. Çok genç değil mi? Kitap çıkar çıkmaz sadece Almanya’da değil, tüm dünyada ses getirmiş. Ne kadar da aşk acısı çeken varmış değil mi? Peki bugün bu sayı azaldı mı? Hayır. Hala en çok dinlenen şarkılar aşk şarkıları. Hala en çok satan kitaplarda aşk zirvelerde.
                                                    AŞKLA DÖNEN DÜNYAMIZ
     Geçmişten bugüne baktığımızda değişmeyen tek şey aşk acısı. Aşk mutluluk vaat etmiyor galiba. Ama buna rağmen hala peşinde koşmuyor muyuz? Bu açıdan baktığımızda aşkın peşinde koşanlar olarak bizler, mazoşist miyiz sizce? Bugün Goethe’nin kitabıyla ilgili yazıyı okuduktan sonra kafamı kurcaladı bu sorular. Şöyle bir kanıya vardım. Dünya, aşkla dönüyor. Hepimiz aşkın peşinde dönüyoruz. Hepimizin içinde aşk denen bu coşkun duyguyu yaşamak için can atan bir yanımız var. Sonunda aşk acısı çekme ihtimali olsa da yine de yaşamak istiyoruz. Ama gördüğüm kadarıyla aşkı herkes yaşayamıyor. Tam olarak neden olduğunu bilemesem de sadece belirli kişiler yaşıyor aşkı. Düşünmeye başladınız mı ardı ardına düşünüyorsunuz böyle işte. Acaba Werther nasıl yaşadı aşk acısını? Goethe nasıl yazdı, nasıl anlattı kitabında? Acaba bir Alman aşk acısını hangi kelimelerle ifade eder? Aşk acısını nasıl yaşar? Bu sorular da aklıma gelmiyor değil. Peki sizler kitap ve aşk hakkında neler düşünüyorsunuz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com