Yayınlar

Temmuz, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Erhan Çelik, TRT 1 ana haber için yanlış seçim...

Resim
      TRT 1, Erhan Çelik ile anlaşmış. TRT 1 ana haberi bundan böyle Erhan Çelik sunacakmış. Ben buna karşıyım dostlar. Söyler misiniz bana? Şu an TRT 1 ana haberi sunan Zafer Kiraz’ın ne eksiği var ki? Reytingleri de iyi. Hal böyleyken, neden Erhan Çelik ile anlaşılır ki? Bu TRT’nin, kurumda yıllarını harcayan elemanlarının üstünü bir kalemde çizmesini anlayamıyorum. Ya bu adamlar yıllardır TRT’deler. Eğer bugün TRT, izlenen bir TRT olmuşsa, bu emektar çalışanları sayesinde olmuş. Ana haberi sunmak Zafer Kiraz’ın hakkıydı. Çünkü TRT’ye yıllarını vermiş. İyice pişmiş, olgunlaşmış. Şimdi siz yıllarını vermiş bu adamı, ana haberden alacaksınız. Ta kurumun dışından, ezasını-cefasını çekmemiş birini, ana haberin başına koyacaksınız.                                                 BİR DEFALIK EMPATİ KURSANIZ      Yahu bu adama koymaz mı? Koltuğunu kaptırdığı adam, kurum içinden bir arkadaşı olsa, hadi neyse. Adam bir nebze olsun rahatlar belki. Yok, ta dışardan bir adam atıyo

Nurşen Mazıcı tartışması...

Resim
     Habertürk’te yaşanan Nurşen Mazıcı olayı, malumunuzdur. Bilmeyenler için, kısa bir özet geçelim. 15 Temmuz gecesi hayatını kaybedenler, bizim için şehittir. Ama Nurşen Mazıcı programda, o gece hayatını kaybedenleri şehit olarak nitelendirmedi. Diğer konuklar tepki gösterdi. Reklam arasında da, Nurşen Mazıcı’nın programdan ayrılması istenmiş. Program, onsuz bir şekilde devam etti. Şimdi bu yaşanan olay, bize neyi gösterdi? Bu yaşanan, hala bu devletin, bu milletin, doğu ile batı arasında kaldığının göstergesidir. “Bunu da nerden çıkardın?” diyenler için, izah edeyim: Aslında bu, çok derin bir konu. Yıllardır tartışılıyor. Hala da bir sonuca bağlanmış değil. Romanlarda da değinilmiş bu konuya. Mesela Fatih Harbiye.                                            ORTAYA KARIŞIK BİR KÜLTÜRÜMÜZ VAR      O yüzden bu konu, bir yazı ile altından kalkılacak bir konu değildir. Ama ben elimden geldiğince, işin özünü anlatmaya çalışacağım. Osmanlı’dan sonra kurulan Cumhuriyet ile beraber, y

Seçilmiş Hikayeler Ömer Seyfettin | Kitap yorumum

Resim
                                                    KİTABIN ADI        : SEÇİLMİŞ HİKAYELER                                                     KİTABIN YAZARI : ÖMER SEYFETTİN                                                     SAYFA SAYISI       : 212                                                     YAYIN                     : ÇAĞRI YAYINLARI                                                     HAZIRLAYAN        : ORHAN OĞUZ      Ömer Seyfettin’in basında çıkan, kadavra haberleri üzerine, kütüphaneden bu Seçilmiş Hikayeler kitabını aldım. Kitabın içerisinde 16 tane hikaye var. Okuduğum çoğu hikayeyi beğendim. Bu kitapta Ömer Seyfettin’in meşhur hikayelerinden Kaşağı, Pembe İncili Kaptan ve Diyet de var. Hikayeleri okurken farkettiğim ilk şeylerden biri: Ömer Seyfettin’in dile olan hakimiyetiydi. Hikayeler çok akıcıydı. Bir başka tespitim de, Ömer Seyfettin’in gözlem yeteneğine dair. Okuduğum hikayeler, çevresini çok iyi gözlemleyen bir hikayecinin yazacağı türdendi. Hik

"Bu çağda olacak şey mi bu?" avuntusu...

Resim
     Bu darbe girişiminden sonra çoğunluk, “Ya, bu çağda darbe mi olur?” diye yorumda bulundular. Sadece bu darbe girişimine özel değil tabi bu durum. Başka durumlarda da, “Bu çağda olacak iş mi?” ifadesini kullanıyorlar. Bu çağ, bu çağ diyorsunuz da. Yahu ne var bu çağda? Bu çağda sadece ileri olan teknoloji arkadaşlar. İnsanlık ileride mi? İnsan hakları ileride mi? Bu soruların cevapları hayır değil mi? O zaman bu çağın ne özelliği var? Söyler misiniz bana? Hala Afrika’da açlıktan çocuklar ölüyorsa, hiç de ileri değiliz. O yüzden, “Bu çağda diye” cümle kurmak, bence anlamsız. Bu çağda cümlesini ne zaman kullanırsanız anlamlı olur?                                                     SADECE TEKNOLOJİ İLERLEDİ      Ben bu cümleyi hiçbir zaman anlamlı olarak, yerinde kullanacağımızı düşünmüyorum. Çünkü biz insanların düzeleceğini düşünmüyorum. Belirli sayıda insan iyidir, iyi yaşar. Ama dünya, o büyük patlamada oluştuğundan beri, bu düzen böyle. Her zaman kötüler daha güçlü.

Bir güzel sabahı yaşamak...

Resim
     Şu an, güzel bir sabah yaşıyorum. Odanın penceresi açık. İçeriye mis gibi, sabah kokusu doluyor. Hava güneşli. İnsanın içi açılıyor. Kuşlar mutlu mutlu cıvıldıyor. Yoldan geçen arabaların sesleri geliyor. Ve ben, bu anın keyfini çıkarıyorum. Huzurlu hissediyorum kendimi. İçim pır pır. Gerçi biraz, dün akşamdan uykusuzum. Ama bu uykusuzluk bile kaçıramıyor keyfimi. Bu güzelliği farketmeden önce, kitap okuyordum. Kitabı bıraktım, bloglara geçtim. Evren Günlüğü’nde yazıları okurken farkettim, bu sabahın güzelliğini. İnsan sormadan edemiyor, “Böylesine güzel bir dünyada niye savaşlar var? Niye bu dünyayı kendimize çekilmez kılıyoruz? Paylaşamadığımız nedir?” diye. Şu sabahın güzelliğini yaşayan birinin, kötülük yapmak ya da kötü düşünmek içinden gelmemesi gerekir.                                         BİR AĞACIN GÖLGESİNDE SERİNLEMEK      Bir horoz ötüyor şu anda. Bir yerlerden baykuş sesi geliyor. Ritmik olarak, ardı ardına. Tabiat ne güzel. Ne güzel yaşamak. Çocuklarımı

Aşık Veysel'in hayatından ilgi çekici notlar...

Resim
     Pazar pazar televizyonlarda bir şey olmuyor. Bu gibi durumlarda, devamlı Türk filmi yayınlayan uydu kanallarını geziyorum. Doğru dürüst bir Türk filmi olursa izliyoruz. Bugün yine, bu kanallar arasında gezerken bir uydu kanalında Aşık Veysel belgeseline denk geldim. Seslendirmeyi Can Dündar yapıyordu. Muhtemelen belgeselde onun yaptığı bir belgeseldi. Zaman zaman 15-20 saniye gidip gelse de yine de izledim. Aşık Veysel’in hayatında dikkatimi çeken anektodları sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim ilk aklıma gelen soru: Acaba yaşarken gözlerinin açılması gibi bir şansı yok muydu? Muhtemelen sizinde ilk aklınıza gelen sorulardan biridir, Aşık Veysel hakkında. Kendi sesinden bu olayı dinledim belgeselde.                                              AŞIK VEYSEL’DEN BİR OLALIM ŞİİRİ      Kendisine gözlerinin açılması için ameliyat edilmesi teklifinde bulunulmuş. Ama bu teklifi kendisi reddetmiş. Evet, yanlış duymadınız kendisi reddetmiş. Bunun nedeni olarak da, “Ben kendime bö

KPSS olmadı. İş aramaya başladım.

Resim
     Aylardır beklediğim KPSS sonuçları açıklandı. Aldığım puanı ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Büyük bir hüsran oldu sonuç. “Memur olmaktan ümidi kestiğime göre iş aramaya başlayayım” dedim. Ben Düzce’de yaşıyorum. Doğma büyüme Düzce’liyim. Yazmayı, okumayı seviyorum. Güncel gelişmeleri takip etmek her zaman hoşuma gitmiştir. Bu nedenle, “Öyle bir meslek yapayım ki” dedim. İçinde hem okuma yazma olsun, hem de günlük haberler olsun. Böyle bir meslek gazetecilikti. Buradaki yerel gazetelere başvurdum. Biri reklamcı arıyor. Düzce merkezde firmaları dolaşıp, gazeteye onlardan reklam alacağım yani. İnsanları ikna etme gibi bir kabiliyetim yok benim. Ama çok isterdim öyle biri olmayı. İnsanlarla konuşup onları ikna edip çalıştığım gazeteye reklam almayı.                                                    GAZETEDE İŞE GİREMEDİM      Bu nedenle oraya girmedim. Başka bir gazeteye gittim. Oda daha işçi çıkaracakmış. Başka bir gazeteye cv’mi gönderdim. Ordan da ses çıkmadı. Mec

Bu güzel milleti, vatanı anlatan şarkılar...

Resim
                 Demokrasi nöbeti nedeniyle tüm Türkiye sokaklarda, meydanlarda. Bir haber kanalı bir akşam, o meydanlardan birine bağlandı. O sırada o meydanda Ölürüm Türkiye’m şarkısı çalıyordu. Bu şarkıyı duymadığım baya olmuştu. Ne güzel yazılmış ve ne güzel söylenmiş bir şarkı değil mi? Bu şarkı meydanlarda fazla çalınmazdı. Genelde bir partinin müziği gibi algılanırdı. O partinin faaliyetlerinde çalardı. Bu şarkının o meydanlarda çalınarak tekrar tüm Türkiye’nin şarkısı olmasına sevindim. Bu şarkıyı belki bilmeyenler vardır. Bilenler varsa da tekrar dinlemek isteyeceklerini düşünerek videosunu sizlerle paylaşıyorum. İlk başlarda şarkıyı kimin söylediğini bilmiyordum. Sonradan öğrendim ki Mustafa Yıldızdoğan söylüyormuş. Başka bir şarkısını da bilmem. Bu şarkısıyla Mustafa Yıldızdoğan ölümsüzleşmiştir.                                           Mustafa Yıldızdoğan- Ölürüm Türkiye'm                      AYTEN ALPMAN’IN BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM’İ     

Ömer Seyfettin'in cenazesi, kadavra olarak kullanılmış...

Resim
     Birkaç gün önce basında, Ömer Seyfettin ile ilgili bir haber çıktı. Belki okumuşsunuzdur. O haberi görünce şok oldum. Habere göre, Ömer Seyfettin’in cenazesi kadavra olarak kullanılmış. Bir de fotoğraf vardı. Asıl benim yüreğimi dağlayan ise bu fotoğraf oldu. Fotoğrafta, masada Ömer Seyfettin’in kadavrası. Etrafında ise tıp öğrencileri vardı. Telife girer diye fotoğrafı almadım. Zaten alma imkanım da olsa koymazdım. Çünkü bir yazarı, hele de Ömer Seyfettin gibi bir yazarı, öyle görmenizi istemezdim. Tabi şu anda çok merak etmişsinizdir fotoğrafı. Ne yalan söyleyeyim. Ben olsam bende merak ederdim. Ben bir kere gördüm. Daha görmek istemiyorum. İsteyen Google’dan hemen bulabilir.                                                CENAZESİNİN BAŞINA GELENLER      Eminim fotoğrafı gördükten sonra sizde, benim gibi düşüneceksiniz ve aynı duyguları hissedeceksiniz. Ömer Seyfettin şeker hastalığına yakalanmış. Ama o zamanlar böyle bir hastalık bilinmiyor tabi. Kendisine portakal

Dan Brown Cehennem kitabı yorumum...(4'üncü ve son bölüm)

Resim
     Dan Brown’un Cehennem kitabını dün itibariyle bitirdim. Kitabın yorumunu ancak bugün yazıyorum . Hemen, sıcağı sıcağına yazmak istemedim. Bir gün geçsin. Üzerine biraz daha düşüneyim, hazmedeyim dedim. Bu kitap yorumlarıyla ilgili yeni bir şey yapmaya karar verip, bunu ilk Cehennem kitabının yorumu ile uygulamaya sokmuştum. Ama istediğim gibi olmadı. Okuduğum her 50 sayfadan sonra o 50 sayfanın yorumunu yapacaktım. Bir yazı dizisi gibi olacaktı. Ama düşündüklerimle pratiktekiler birbirini tutmadı. O yüzden bu yorum şeklini devam ettirmeyeceğim. Yine klasik şekilde kitabı bitirdikten sonra, kitabın yorumunu yazacağım. Gelelim Cehennem kitabının yorumuna. Öncelikle şunu belirteyim. Bazıları bu kitapta hayal kırıklığına uğramışlar. Diğer kitaplardaki tadı bulamamışlar.                              KİTABI OKURKEN CEP TELEFONUNUZ YANINIZDA OLSUN      Bende böyle bir sorun olmadı. Diğer kitaplarındaki tadı buldum. Ben Dan Brown kitaplarını rahatlıkla alıyorum. Çünkü hep bir

Cep telefonu rehberimdeki büyük temizlik...

Resim
     Cep telefonumu aldığımdan beri, hiç rehber temizliği yapmamıştım. Ne gelirse kaydetmişim rehbere. Kursa gitmişim. Kurstaki arkadaşları kaydetmişim. Kurs bitmiş. Görüşmez olmuşuz. Ama telefonları rehberde hala duruyor. Sonra Pazar günleri açık öğretim derslerine gidiyordum üniversiteye. Doğal olarak orda da arkadaşlarım oldu. Onların numaralarını da rehbere kaydetmişim. Gün geldi. O derslerde bitti. Ordaki arkadaşlarla da bir daha görüşemez, konuşamaz olduk. Ama telefonları hala rehberde kayıtlı duruyordu. Böyle böyle derken rehber büyüdü de büyüdü. Herhalde 300’ü geçmişti rehberimdeki kişi sayısı. Birkaç gün önce de telefonuma format atmıştım. Hatta onu da yazmıştım. İsterseniz telefonuma format atmamın yazısını da buradan okuyabilirsiniz.                                     ŞARJIN BİTTİĞİ DURUMLAR İÇİN ÇÖZÜMÜM      Format atacağım için rehberdeki isimleri kurtaralım diye kardeşim birkaç işlem yaptı. Nasıl işlem yaptıysa rehberdeki bir kişinin ismini, on-on beş defa d

Sevmediği bir işte çalışan birisi, nasıl mutlu olur ki?

Resim
     Bugün küçük bir markete gittim, ekmek almak için. Tam içeri girdim. Ekmek dolabına doğru giderken, karşıdan da iki adam geliyordu. Ben onları müşteri sandım. İçinden biri, “Hoş geldiniz” dedi. Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum. Şaşırmış olarak, “Hoş bulduk” dedim. Gittiğim başka hiçbir yerde bana hoş geldin denilmez. Ama, “Hoş geldiniz denilmesi güzel bir şeymiş dedim” içimden. Peki niye başka yerlerde hoş geldiniz denilmiyor. Gittiğiniz o market zincirlerini düşünelim. Oradaki çalışanların hiç yüz ifadelerine dikkat ediyor musunuz? Yüzlerinde bir bıkkınlık var. Bir an önce iş bitse de gitsem havası var. İşte böyle bir psikolojideki insan, nasıl gelen bir müşteriye hoş geldin diyebilir ki?                                                  TOPLUMSAL BİR YARAMIZ BU DURUM      Diyenler yok mu? Var elbette. Ama nasıl? Şöyle gülümseyerek bir hoş geldin diyenini gördünüz mü? Çünkü mutsuz. Çalışıyor ama istemeyerek. Memnun olmayarak. Çağrı merkezinde çalışırken bende öyleydim. G

Darbe girişimine dair sorduğum iç sızlatıcı sorular...

Resim
     Bu darbe girişiminden sonra ülke olarak ne tadımız kaldı, ne tuzumuz. Hiçbir şeyden zevk almaz olduk. Ben bile ne okumaktan zevk alıyorum, ne de yazmaktan. Devamlı aklımda o gece ve yaşananlar var. Askerin halkına ateş açması geliyor aklıma. Tankla vatandaşının üzerinden geçmesi geliyor aklıma. Helikopterden halkına bomba yağdırması geliyor aklıma. Bu milletimiz için bir travmadır. Ve hiç unutulmayacak bu yaşananlar. Hala o akşama dair görüntüleri izleyince, o geceyi tekrar yaşıyormuşum gibi hissediyorum kendimi. Her şeyin olduğu gibi bu durumun ilacı da zaman. Bunun yanında darbecilerin hepsinin yakalanıp, cezaevine konması. Büyük bir operasyon başlatıldı zaten. Kim var kim yok hepsi yakalanıp adalete teslim ediliyor.                                                   AKLIMDA DEVAMLI AYNI SORU      Yapılan bu operasyonlar endişemizi hafifletiyor. Bu noktadan sonra bir daha, böyle bir şeye kalkışacak hallerinin kalmadığını düşünüyorum. Bir daha millete böyle bir şey ya

Millet ile mehmetçiği karşı karşıya geldi...

Resim
     Dün gece Tüm Türkiye gibi bende uyumadım. Sabaha kadar pür dikkat televizyonu izledim. Gördüklerime, duyduklarıma inanamıyordum. “Neler oluyor?” diye kaç defa sormuşumdur kendime. İlk köprüler kapandığı haberi geldiğinde, bir terör saldırısı şüphesiyle böyle bir şeyin yapılmış olduğunu düşünüyordum. Ama Twitter’a düşen bir videoda bir askerin, “Darbe oldu” demesiyle şoke uğradım. Ama hala inanamıyordum . Ne zamanki Başbakan Binali Yıldırım, Ntv’ye telefonla bağlanıp, “Bu bir kalkışmadır” dedi, işte o zaman bu acı gerçekle yüzleştim. “Yine mi ülkem yıllarca geriye gidecek” dedim. Twitter’da bir yazar bir paylaşım yapmış, “En kötü siyasi iktidar, darbeden yüz kat iyidir” diye. “Aynen düşündüğüm bu” dedim, o tweeti okuduğumda. foto kaynak: unsplash.com NE YÜREK DAĞLAYAN GÖRÜNTÜLERDİ AMA      Sanırım benim gibi hiç kimse, darbe gibi bir olayı beklemiyordu. Çünkü ortamda darbelik bir durum yoktu. İktidar ile asker arasında bir gerginlik yoktu. Aksine uyumlu bir çalışma vardı. Böy

Telefonuma format attım...

Resim
      Ben Samsung Galaxy Grand Neo kullanıyorum. Aldığım iki yılı bulmuştur. İlk başlarda hızından memnundum. Ama aylar geçtikçe hızı düşmeye başladı. Beni çok fitil ettiği olmuştur telefonumun, bu hız sorunu nedeniyle. İnternetten araştırma yaptım. Olmadı yanımdaki, yöremdeki telefondan anlayan arkadaşlarıma sordum. “Bu hız sorununu nasıl düzelteceğim?” diye. “Format atacaksın”, “Fabrika ayarlarına döndüreceksin” dediler. Dediler de ben işte bir türlü yapamadım o işi. Rehberde bir dünya telefon var ya. Onları ne yapacaktım? Yok hafıza kartına at yok bilmem şunu yap. Üşendim açıkçası. Öyle olunca da, “Ha bugün, ha yarın” derken bugünlere kadar geldim. Ama artık o kadar yavaşlamaya başladı ki. Başka çarem kalmadı.                                             FORMAT ATTIM DA HIZLANDI MI?      Kız kardeşime bahsettim. “Böyle bir düşüncem var. Bu rehberdekileri nasıl kurtaracağız?” diye sordum. Oda sağolsun bir saat uğraşmıştır abartısız. Kendi bir şeyler denedi. Olmadı Google’a

Sezen Aksu belgeselini izledim...

Resim
     Dün gece kanallara baktık. Doğru dürüst bir şey yoktu. En sonunda Atv’de Kim Milyoner Olmak İster yarışması varmış. Onu bıraktık. O reklam arasına girince de tekrar kanalları zaplamaya başladım. Baktım Ntv’de Sezen Aksu belgeseli var. Ntv’nin bu sanatçılarla ilgili belgesellerini seviyorum. Güzel yapıyorlar. Kardeşimle beraber izlemeye başladık. Başladığı on dakika falan olmuş herhalde. Öyle çok bir şey kaçırmamışız yani. Sezen Aksu’yu, Sezen Aksu yapan şarkılar, Onno Tunç ve Aysel Gürel ile tanışmasından sonra yazılıyor. Sezen Aksu, Onno Tunç ve Aysel Gürel iyi bir üçlü oluyorlar. Bu üçlünün güzel enerjisinden unutulmayacak şarkılar doğuyor. Bir zaman sonra Sezen Aksu ile Onno Tunç arasında bir aşk başlıyor.                                         SEZEN AKSU’NUN AŞIK OLDUĞU ADAM                             İkisi arasındaki aşk filmlerde gördüğümüz gibi fırtınalı bir aşktır. Kavgaları çoktur. Ama o kavgalardan sonra, daha bir sevgiyle bir araya gelirler. Bu o kadar tutku

Bir sabah da böyle başlamış olacak...

Resim
     Yeni bir gün daha başlıyor. Çoğu kişi yataktan zor bela kalkıyor. Ayakları geri geri gitse de, işe gitmek zorunda olduğunun bilinciyle güne moralsiz başlıyor. Belki de, “Bugün daha hafta ortası. Hafta sonuna daha çok var ya” diye kendi kendine söyleniyor. Poğaçacı ve simitçilerden mis gibi kokular yayılıyor etrafa. Belki de pastaneci ya da fırıncı işini severek yapan biri. Herkesin somurtuk suratlarla dolaştığı sabah saatlerinde etrafına gülümsüyor. Yanında çalışanları belki de bu duruma hayret ediyorlar, “Bu adam her sabah nasıl bu kadar neşeli olabiliyor?” diye soruyorlar kendilerine. Ve belki de bir çalışan aradaki samimiyete güvenerek soruyor, “Her sabah nasıl bu kadar neşeli olabiliyorsun abi?”.                                                     AİLECEK MUTLU BİR KAHVALTI       Babacan bir tavırla, “İşimi seviyorum evlat” diyor. Hepimiz o fırıncı ya da pastaneci adına, “Ne mutlu” diyoruz. Belki de bir evde mükellef bir kahvaltı sofrası kurulmuş. Ailecek neşe iç

Yaz akşamlarının o huzur veren sesleri...

Resim
      Yaz akşamlarının kendine has sesleri vardır. O sesleri bizim evin penceresinden dinlemek, ayrı bir zevk verir bana. Evimizin biraz ilerisinde bir dere vardır. Kurbağa sesleri gelir. Birbirleriyle yarışırcasına bağırırlar sanki. Sonra sıcaktan bunalıp kendilerini sokağa atmış mahallelinin konuşma sesleri gelir. Anne-babalarının yanında gezen çocukların bağırış çağırışları gelir sonra. Arada bazen yakınlardan bazen de uzaklardan köpek havlamaları sesleri duyulur. Sonra ilerimizde bir yol vardır. Kimi zaman araba sesi gelir, kimi zaman motorsiklet. Bu akşam bir ara evde yalnızdım. Akşam oldu. Hava karardı. Oda da karanlığa gömüldü. Bilgisayar ekranından gelen ışık vardı sadece içeriyi aydınlatan. Bilerek ışıkları açmadım. O ortamın bir parçası olmayı seçtim.                                                 BU SESLERİ MUHAKKAK DİNLEYİN      Kendimi bu güzel seslerin akışına bıraktım. Sadece onları dinledim. İstedim ki dakikalarca o şekilde kalayım. Huzur duydum o anlarımda

Bir bebeğin, annesi için ağlamasının düşündürdükleri...

Resim
     Otobüste şahit olduğum bir olayı yazmak istiyorum sizlere. Otobüsün kalkmasını beklerken, otobüse bir anne ve iki çocuğu bindi. İkisi de kız çocuğu. Abla 5-6 yaşlarında. Küçük ise 1-2. Anne, daha önce küçük bebeğin arabasını, hemen otobüsün karşısındaki yazıhanesine bırakmış. Onu almaya gitti. Küçük kızını da, ablasının kucağına verdi. Anne iner inmez, bebek hemen ağlamaya başladı. Yaşlar, şiddetli bir yağmuru andırırcasına iniyordu gözlerinden. Bir feryat, bir figan. İç acıtıcı bir ağlama. Onu sakinleştirebilmek için ben, annem ve kız kardeşim alkış yaptık. Biraz sakinleşir gibi oldu. Sonra yeniden kaldığı yerden devam etti ağlamaya. O an düşündüm. Şimdi bu bebecik annesiz yapamıyor.                                                      NASIL BİR EVLAT OLACAK?      Yıllar sonra büyüyecek. Genç bir kız olacak. Şimdi ciğerini koparırcasına ağladığı annesini, belki beğenmeyecek. Belki yaşlandığında ona bakmayacak. Hayırsız bir evlat olacak. Belki de tam tersi olacak. Anne-