28 Temmuz 2016 Perşembe

Erhan Çelik, TRT 1 ana haber için yanlış seçim...

     TRT 1, Erhan Çelik ile anlaşmış. TRT 1 ana haberi bundan böyle Erhan Çelik sunacakmış. Ben buna karşıyım dostlar. Söyler misiniz bana? Şu an TRT 1 ana haberi sunan Zafer Kiraz’ın ne eksiği var ki? Reytingleri de iyi. Hal böyleyken, neden Erhan Çelik ile anlaşılır ki? Bu TRT’nin, kurumda yıllarını harcayan elemanlarının üstünü bir kalemde çizmesini anlayamıyorum. Ya bu adamlar yıllardır TRT’deler. Eğer bugün TRT, izlenen bir TRT olmuşsa, bu emektar çalışanları sayesinde olmuş. Ana haberi sunmak Zafer Kiraz’ın hakkıydı. Çünkü TRT’ye yıllarını vermiş. İyice pişmiş, olgunlaşmış. Şimdi siz yıllarını vermiş bu adamı, ana haberden alacaksınız. Ta kurumun dışından, ezasını-cefasını çekmemiş birini, ana haberin başına koyacaksınız.


                                                BİR DEFALIK EMPATİ KURSANIZ
     Yahu bu adama koymaz mı? Koltuğunu kaptırdığı adam, kurum içinden bir arkadaşı olsa, hadi neyse. Adam bir nebze olsun rahatlar belki. Yok, ta dışardan bir adam atıyorsunuz kuruma. Yapmayın, etmeyin. O kurumdaki çalışanlara yazık ediyorsunuz. Adamların gururlarıyla oynuyorsunuz. Artık şu TRT’nin başına dışardan adam atamaktan vazgeçin. O kurumda çalışan, hayatlarını bu kurumda geçirmiş, hayatlarını bu kuruma adamış insanların yollarını açın kurum içinde. Yahu bir empati yapın ya. Kendinizi yıllarca TRT’de çalışmış bir kişinin yerine koyun. Yıllardır bu kurumdasın. Tecrübe üstüne tecrübe yapmışsın. Artık bir yerlere yükselme vaktinin geldiğini düşünüyorsun. Bi bakıyorsun. Çalıştığın bölüme bir müdür atanmış.
                                  KİMSENİN İTİRAZ EDEMEYECEĞİ BİRİ OLMALIYDI
    Hem de bu kurumun içindeki işleyişi bilmez, bu kurumda iyisiyle-kötüsüyle çalışmamış, bu kurumun kahrını çekmemiş birini. Ben Erhan Çelik’e karşıyım. Hem kimdir Erhan Çelik? Bugüne kadar ne yapmıştır? Hadi yukarıdaki yazdıklarımın hepsini yuttuğumu düşünelim. Tamam. Dışardan birini getireceksiniz. Yahu hiç olmazsa getirdiğiniz adamın kariyeri, oradaki çalışanlardan çok çok üstte olsun. Öyle biri olsun ki. Kimse, “Bu olmaz” diyemesin. Gık çıkaramasın. Otorite olsun yani. Peki şimdi soruyorum sizlere. Erhan Çelik böyle biri mi? Şu anda mevcutta TRT 1 ana haberini sunan Zafer Kiraz’dan, meslek tecrübesi olarak kat kat üstün biri mi? Değil dostlar değil. Böyle olmamalı. Dışardan adam gelmemeli. O kurumda yıllardır çalışan, emek veren, o kurumun içinden insanlar böyle büyük mevkilere gelmeli.

Foto kaynak:Acunn.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Nurşen Mazıcı tartışması...

     Habertürk’te yaşanan Nurşen Mazıcı olayı, malumunuzdur. Bilmeyenler için, kısa bir özet geçelim. 15 Temmuz gecesi hayatını kaybedenler, bizim için şehittir. Ama Nurşen Mazıcı programda, o gece hayatını kaybedenleri şehit olarak nitelendirmedi. Diğer konuklar tepki gösterdi. Reklam arasında da, Nurşen Mazıcı’nın programdan ayrılması istenmiş. Program, onsuz bir şekilde devam etti. Şimdi bu yaşanan olay, bize neyi gösterdi? Bu yaşanan, hala bu devletin, bu milletin, doğu ile batı arasında kaldığının göstergesidir. “Bunu da nerden çıkardın?” diyenler için, izah edeyim: Aslında bu, çok derin bir konu. Yıllardır tartışılıyor. Hala da bir sonuca bağlanmış değil. Romanlarda da değinilmiş bu konuya. Mesela Fatih Harbiye.
                                          ORTAYA KARIŞIK BİR KÜLTÜRÜMÜZ VAR
     O yüzden bu konu, bir yazı ile altından kalkılacak bir konu değildir. Ama ben elimden geldiğince, işin özünü anlatmaya çalışacağım. Osmanlı’dan sonra kurulan Cumhuriyet ile beraber, yönümüzü batıya çevirdik. Batıya yönümüzü çevirdik ve her şey bitti değil. Hala o yıllardan beri, kimi zaman batıya döndük, kimi zaman da doğuya. Ama ikisine de, tam olarak bir bağlılık gösteremedik. Biraz batıdan aldık, biraz doğudan aldık. Ortaya karışık bir şey yaptık. İşte bugünün 2016 Türkiye’si, bu ortaya karışıktır. Mehter marşındaki gibi bir ileri, iki geri gelir olduk. Böyle olunca da, bu kafa karışıklığıyla bilimde, sanatta, eğitimde ileri gidemedik. Olduğumuz yerde saydık.
nurşen mazıcı tartışması

MİLLİ BİLİNÇ İLE YETİŞTİRİLMEK
     Eğer ilkokuldan üniversitelerimize kadar, yönümüzü doğuya çevirmiş bir şekilde eğitim verseydik. O akşam Nurşen Mazıcı, 15 Temmuz gecesi ölenler için şehit diyenlerin başında gelecekti. Çünkü Nurşen Mazıcı ilkokuldan beri millet, devlet ve bunlarla İslam’ın arasındaki bağ nedir, bunu öğrenecekti. Milli duygularla dopdolu bir insan olacaktı. Bu biraz Japonların ilkokul çocuklarını atom bombası atılan, Hiroşima ve Nagasaki’yi gezdirerek milli bilinci onlara aşılaması gibi bir şey. “Sen bir Japon’sun. Bak zamanında Amerika buraları bombaladı. Siz öyle yetişeceksiniz ki. Bu ülkeye bir daha kimse saldıramayacak” diyor adamlar bu şekilde. Adamlar üniversiteden mezun olduktan sonra bir tek hedefi kitleniyorlar. Vatanı her şartta savunmak. Ne olursa olsun kendi geleneğini, düşüncesini yaşatarak başarılı olmak.
                                          BU KARARSIZLIĞIMIZ ARTIK SON BULMALI
     Bizde böyle mi peki? Devlet sadece eğitimde değil, her şeyde vatandaşını başı boş bırakmış. Kimi gitmiş Avrupa aşığı, kimi gitmiş Amerika aşığı olmuş, kimi gitmiş Avrupa’lı gibi, “Ben bilimden başka bir şeye inanmam demiş. Kimi gitmiş, “Ben üniversitedeki çalışmalarımı vatana hizmet ülküsüyle yapmam. Bilime hizmet amacıyla yaparım” demiş. Şimdi anladınız mı? Ne kadar da bölük, pörçüğüz. Yani şu ülkedeki 80 milyonun kalbi, aynı amaç için atmıyor. Kimi Avrupalı gibi olmuş, öyle yaşıyor. Kimi hala eski geleneklerine, sıkı sıkıya yapışmış, öyle yaşıyor. Kimi ateist olmuş. Her şeyden kopmuş. Kendince iyilik ve kötülükleri belirlemiş. Kendi kafasına göre yaşıyor. O yüzden ben, Nurşen Mazıcı’ya kızamıyorum. Kadın, Avrupa’lı düşünce tarzında yetişmiş. Böyle birine şehit desen, içinde bir duygu fırtınası kopmaz. Çünkü o tam bir Avrupa’lı gibi yetiştirilmiş. O yüzden bu iş, Nurşen Mazıcı’ya tepki göstermekle son bulmaz. Bu iş, artık yönümüzü belirleyip, ondan geri dönmemekle olur.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

26 Temmuz 2016 Salı

Seçilmiş Hikayeler Ömer Seyfettin | Kitap yorumum

                                                    KİTABIN ADI        : SEÇİLMİŞ HİKAYELER
                                                    KİTABIN YAZARI : ÖMER SEYFETTİN
                                                    SAYFA SAYISI       : 212
                                                    YAYIN                     : ÇAĞRI YAYINLARI
                                                    HAZIRLAYAN        : ORHAN OĞUZ
     Ömer Seyfettin’in basında çıkan, kadavra haberleri üzerine, kütüphaneden bu Seçilmiş Hikayeler kitabını aldım. Kitabın içerisinde 16 tane hikaye var. Okuduğum çoğu hikayeyi beğendim. Bu kitapta Ömer Seyfettin’in meşhur hikayelerinden Kaşağı, Pembe İncili Kaptan ve Diyet de var. Hikayeleri okurken farkettiğim ilk şeylerden biri: Ömer Seyfettin’in dile olan hakimiyetiydi. Hikayeler çok akıcıydı. Bir başka tespitim de, Ömer Seyfettin’in gözlem yeteneğine dair. Okuduğum hikayeler, çevresini çok iyi gözlemleyen bir hikayecinin yazacağı türdendi. Hikaye yazımı kolay gibi görünsede, aslında zor bir tür.
seçme hikayeler ömer seyfettin | kitap yorumum

                                       İNSAN OLMAKTAN UTANDIRAN HİKAYELER
     Yüreğimi dağlayan iki hikaye vardı. Biri Bomba, diğeri ise Beyaz Lale’ydi. Bu iki hikayede, müslümanlara yapılan eziyetler anlatılıyor. Ama öyle bir yazmış ki Ömer Seyfettin, içim parçalandı. Hayvandan daha aşağı bu zalimlikleri yapanlar. İnsan diyemiyorum onlara. Okurken hani derler ya, “Kan dondurucu” diye. Aynen böyleydi okuduğum bu iki hikaye. İnsanlığımdan utandım diyebilirim. “Yerin dibine batsın bu dünya” diye, isyanımı dile getirdim. Bu iki hikayeyi okuduğunuzda, eminim bana hak vereceksiniz. Bunun dışında bazı cümlelerde, çok eski Türkçe kelime var. Ben bazılarını biliyordum. Ama çoğunu bilmiyordum. Bu nedenle kitabın son sayfalarını sözlüğe ayırmışlar. Oradan bilmediğiniz kelimelerin anlamlarını öğrenebiliyorsunuz.
                                    EN SON OKUL SIRALARINDA OKUDUĞUM HİKAYE
     Bu kitapta yer alan hikayelerden Kurbağa Duası’nı, Reşat Nuri’ye ithaf etmiş. Bunu da hemen hikayenin başında, “Reşat Nuri’ye” diyerek belirtmiş. Beni çok etkileyen Bomba adlı hikayesini ise, Ali Süha Bey’e ithaf etmiş.ilk başlardaki hikayeler, çoğunlukla meşrutiyet döneminde geçiyor. Hikayede geçen kahramanlar vasıtasıyla meşrutiyeti sorguluyor. Ömer Seyfettin, çocukluğunda yaşadıklarını da çok iyi hikayeleştirmiş. Hem de o kadar iyi hikayeleştirmiş ki, Kaşağı unutulmazlar arasındaki yerini almış. Kaşağı dışında anlattığı çocuk hikayeleri: Falaka ve Ant bu kitapta. Mermer Tezgah adlı hikayeyi pek anlayamadım. Birde siz okuyun bakalım. Sizler ne diyeceksiniz? Ve Pembe İncili Kaftan. Bu hikayeyi görünce, birden çocukluğuma gittim. En son ilkokul ya da ortaokulda okumuştum bu hikayeyi. Sonuç: Bu kitap dildeki yalınlığı, akıcılığı ve unutulmayacak hikayeleri için okunmalı.

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

     

25 Temmuz 2016 Pazartesi

"Bu çağda olacak şey mi bu?" avuntusu...

     Bu darbe girişiminden sonra çoğunluk, “Ya, bu çağda darbe mi olur?” diye yorumda bulundular. Sadece bu darbe girişimine özel değil tabi bu durum. Başka durumlarda da, “Bu çağda olacak iş mi?” ifadesini kullanıyorlar. Bu çağ, bu çağ diyorsunuz da. Yahu ne var bu çağda? Bu çağda sadece ileri olan teknoloji arkadaşlar. İnsanlık ileride mi? İnsan hakları ileride mi? Bu soruların cevapları hayır değil mi? O zaman bu çağın ne özelliği var? Söyler misiniz bana? Hala Afrika’da açlıktan çocuklar ölüyorsa, hiç de ileri değiliz. O yüzden, “Bu çağda diye” cümle kurmak, bence anlamsız. Bu çağda cümlesini ne zaman kullanırsanız anlamlı olur?
"bu çağda olacak şey mi bu?" avuntusu

                                                    SADECE TEKNOLOJİ İLERLEDİ
     Ben bu cümleyi hiçbir zaman anlamlı olarak, yerinde kullanacağımızı düşünmüyorum. Çünkü biz insanların düzeleceğini düşünmüyorum. Belirli sayıda insan iyidir, iyi yaşar. Ama dünya, o büyük patlamada oluştuğundan beri, bu düzen böyle. Her zaman kötüler daha güçlü. Bu nedenle sadece teknolojide ilerleme var. Cep telefonu, bilgisayar, çok katlı binalar, lüks arabalar vs. Var da var. Ama bunlar göz boyamadan başka bir şey değil. Nasıl yani? Evimizde doğalgaz var. Kapımızda arabamız var. Faturalarımız otomatik ödemede. İşte bunlar bize, “Bu çağda” diye cümleler kurduruyor. Ama ahlakımız bu çağda değil arkadaşlar, dostlar. Hala yurdun dört bir yanından tecavüz haberleri geliyorsa. Yolsuzluk alıp yürümüşse.
                                                     AHLAKIMIZ ÇAĞ ATLAMADI
     Kadın cinayetleri dünyanın her yerinde, hala ve hala oluyorsa. Bunun gibi, daha bir dünya kötülükleri, sapkınlıkları sayabilirsiniz. Şimdi soruyorum size: İnsanlık olarak, sizce çağ atlamış mıyız? Şimdi hala ahlak olarak düzelememişken diyebilir misiniz ki, “Çağ atladık” diye. O yüzden kimse kusura bakmasın. Biz insanoğlu olarak çağ atlamış değiliz. Sadece teknoloji çağ atlamış diyebiliriz. Şimdi bu söylediklerimden sonra tekrar bir düşünün. Hala bu darbe girişiminden sonra, “Bu çağda da bu darbe girişimi olurmuş mu?” diyebilir misiniz? Dostlar hepsi olur. Darbe girişimi de olur. Cinayetler de olur. Ne rezillikler olur. Rezilliğin bini bi para olur. Dostlar, olay biz insanoğlunun ahlakının çağ atlamasıdır. Gerisi hayatı kolaylaştıran aletlerden başka bir şey değildir.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Bir güzel sabahı yaşamak...

     Şu an, güzel bir sabah yaşıyorum. Odanın penceresi açık. İçeriye mis gibi, sabah kokusu doluyor. Hava güneşli. İnsanın içi açılıyor. Kuşlar mutlu mutlu cıvıldıyor. Yoldan geçen arabaların sesleri geliyor. Ve ben, bu anın keyfini çıkarıyorum. Huzurlu hissediyorum kendimi. İçim pır pır. Gerçi biraz, dün akşamdan uykusuzum. Ama bu uykusuzluk bile kaçıramıyor keyfimi. Bu güzelliği farketmeden önce, kitap okuyordum. Kitabı bıraktım, bloglara geçtim. Evren Günlüğü’nde yazıları okurken farkettim, bu sabahın güzelliğini. İnsan sormadan edemiyor, “Böylesine güzel bir dünyada niye savaşlar var? Niye bu dünyayı kendimize çekilmez kılıyoruz? Paylaşamadığımız nedir?” diye. Şu sabahın güzelliğini yaşayan birinin, kötülük yapmak ya da kötü düşünmek içinden gelmemesi gerekir.
bir güzel sabahı yaşamak

                                       BİR AĞACIN GÖLGESİNDE SERİNLEMEK
     Bir horoz ötüyor şu anda. Bir yerlerden baykuş sesi geliyor. Ritmik olarak, ardı ardına. Tabiat ne güzel. Ne güzel yaşamak. Çocuklarımızı bu doğa sevgisiyle yetiştirmeliyiz. Bu tadı, bu zevki herkes yaşamalı. Hiçbir el doğal sebepler gerektirmedikçe ağaçlara kesmek için uzanmamalı. Aksine bu yaz gününde, bu sıcaktan yandığımız günlerde, bir ağacın gölgesinde serinlemek için uzanmalı eller ağaçlara. Ya da aşık bir çift, sonsuza kadar beraber yaşayacakları umuduyla, bir ağaca baş harflerini kazımalı. O harfleri görenlerden sevgilisi olmayanlar, böylesine bir sevda yaşamıyor olanlar, derinden bir, “Ahh” çekmeli. “Bana da böyle bir sevda nasip olsun” diye dua etmeli.
                                         GÜZEL BİR SABAHA EŞLİK EDEN ÇAY
     Hemen yanımızdaki komşunun da penceresi açık, bu güzel sabahta. Onlarda kahvaltı yapıyorlar. Çaylar koyuluyor bardaklara. Çünkü çaydanlığın birbiri üstüne konarken ki sesi geliyor. Sonra çay karıştırma sesleri kaplıyor etrafı. Bu güzel sabah ve çay. Ne güzel, bu mis gibi havada, kuş cıvıltıları altında çayını yudumlamak. Çok hafif bir rüzgar var. Evimizin kenarında olan ağaçların ve komşumuzun ağaçlarının yaprakları sallanıyor hafif hafif. Böyle bir güzellikten sonra, televizyon açmamalı insan. Göreceğini kötü bir haberle, bu mutluluğu kursağında kalır. Böyle güzel bir sabahtan sonra, hiç kötülük kalmasa keşke. Mutluluk ve huzur sarıp sarmalasa dünyamızı. Herkes birbirini sevse. Evet, bu dediklerim hayal. Ama inanın hayali bile çok güzel.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Aşık Veysel'in hayatından ilgi çekici notlar...

     Pazar pazar televizyonlarda bir şey olmuyor. Bu gibi durumlarda, devamlı Türk filmi yayınlayan uydu kanallarını geziyorum. Doğru dürüst bir Türk filmi olursa izliyoruz. Bugün yine, bu kanallar arasında gezerken bir uydu kanalında Aşık Veysel belgeseline denk geldim. Seslendirmeyi Can Dündar yapıyordu. Muhtemelen belgeselde onun yaptığı bir belgeseldi. Zaman zaman 15-20 saniye gidip gelse de yine de izledim. Aşık Veysel’in hayatında dikkatimi çeken anektodları sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim ilk aklıma gelen soru: Acaba yaşarken gözlerinin açılması gibi bir şansı yok muydu? Muhtemelen sizinde ilk aklınıza gelen sorulardan biridir, Aşık Veysel hakkında. Kendi sesinden bu olayı dinledim belgeselde.
aşık veysel'in hayatından ilgi çekici notlar

                                            AŞIK VEYSEL’DEN BİR OLALIM ŞİİRİ
     Kendisine gözlerinin açılması için ameliyat edilmesi teklifinde bulunulmuş. Ama bu teklifi kendisi reddetmiş. Evet, yanlış duymadınız kendisi reddetmiş. Bunun nedeni olarak da, “Ben kendime böyle bir dünya kurdum. Gözlerimi açarak bu dünyayı yıkamam” dedi. Ayrıca çok önemli bir şey daha söyledi, “Beni Aşık Veysel yapan gözlerimin ama olması” dedi. Gerçek sanatçı böyle oluyor işte. Gelelim başka bir anektoda. Yine kendi sesinden dinledim bunu. Yazdığı şiirler o kadar sevilmiş ve sanat açısından o kadar değerliymiş ki, bir gün Ahmet Hamdi Tanpınar ona, “Yazdığın şiirlerle pabucumuzu dama attın” demiş. 60’lı yıllarda sağ-sol çatışmaları çıkmış. Bu ülke kurtulamayacak mı bu çatışmalardan, bu ayrılıklardan ya?
                                              CEMAL GÜRSEL’LE GÖRÜŞMESİ
     İşte o çatışmalar sırasında Aşık Veysel bir şiir yazmış. Şiiri kendi sesinden dinledim. Harika bir şiir. Şiirin adı: Birlik Destanı. Bu şiiri internetten muhakkak okuyun. Şiirde geçen ifadeler aynı bugün için de geçerli. Hala o günden bugüne sorunlarımızı çözememişiz. Ve son bir anektod. Aşık Veysel’i Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel köşkte kabul etmiş. Bu kabule dair bir fotoğrafta var hatta. Ona da Google’dan bakabilirsiniz. Bu görüşmede Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Aşık Veysel’e, “Keşke herkes sizin gibi iyi olsa. Ülkede sorun kalmazdı” demiş. Ben bu tür belgeselleri izlemeyi seviyorum. Böyle hayata damgalarını vurmuş insanların bilinmeyenleri öğrenmek ayrı bir zevk veriyor bana. Bundan sonra da böyle insanlarla ilgili yeni şeyler öğrendiğimde sizlerle paylaşacağım.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

24 Temmuz 2016 Pazar

KPSS olmadı. İş aramaya başladım.

     Aylardır beklediğim KPSS sonuçları açıklandı. Aldığım puanı ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Büyük bir hüsran oldu sonuç. “Memur olmaktan ümidi kestiğime göre iş aramaya başlayayım” dedim. Ben Düzce’de yaşıyorum. Doğma büyüme Düzce’liyim. Yazmayı, okumayı seviyorum. Güncel gelişmeleri takip etmek her zaman hoşuma gitmiştir. Bu nedenle, “Öyle bir meslek yapayım ki” dedim. İçinde hem okuma yazma olsun, hem de günlük haberler olsun. Böyle bir meslek gazetecilikti. Buradaki yerel gazetelere başvurdum. Biri reklamcı arıyor. Düzce merkezde firmaları dolaşıp, gazeteye onlardan reklam alacağım yani. İnsanları ikna etme gibi bir kabiliyetim yok benim. Ama çok isterdim öyle biri olmayı. İnsanlarla konuşup onları ikna edip çalıştığım gazeteye reklam almayı.
KPSS olmadı. İş arıyorum.

                                                  GAZETEDE İŞE GİREMEDİM
     Bu nedenle oraya girmedim. Başka bir gazeteye gittim. Oda daha işçi çıkaracakmış. Başka bir gazeteye cv’mi gönderdim. Ordan da ses çıkmadı. Mecburen bu gazetecilik sevdasından şimdilik vazgeçmek durumunda kaldım. Ondan sonra Kariyer.net’e girdim. Yine burada bir inşaat firması müşteri temsilcisi arıyormuş. Daha önce çağrı merkezi tecrübem olduğu için oraya başvurdum. Geri dönüş olmadı. Arkadaşım Bilal, Sakarya’daki Toyota’ya başvurmuş. İşe girmiş. Şimdi bir aylık eğitim sürecinde. Ben de başvurdum. Bir hafta sonra yani bugün sabahleyin bana ulaştılar. Mülakat için pazartesi en geç 09:30’a kadar fabrikada olmamı istediler. Nasip olursa pazartesi günü oraya gideceğim.
                                                AMACIM: YAZARAK GEÇİNMEK
     Tabi benim en büyük isteğim yazdıklarımdan geçimimi sağlamak. Bu gazetecilikle olur ya da başka bir meslekle. Blogla da olur diyeceğim ama. Onun için çok emek ve zaman gerekiyor. Şimdilik hedefim: Bir işe girmek. Ve çalışırken de blogda yazmaya devam etmek. Zaten popüler ve iyi bir blog olmanın yollarından birisinin de, istikrarlı bir şekilde yazmak olduğu söylüyorlar. Okuduğum tüm blogla ilgili yazılarda. Bu bloğu açtığım eylül ayı itibariyle 2 yıl olacak. Tabi bloğu açtığımdan beri düzenli bir şekilde yazı girdiğimi söyleyemem. İş-güç, yorgunluk derken insan yazmaya derman bulamıyor kendinde. İşte böyle sevgili okurlar. Bir şekilde hayattaki yönümü çizmeye çalışıyorum.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

22 Temmuz 2016 Cuma

Bu güzel milleti, vatanı anlatan şarkılar...

     
Bu güzel milleti, vatanı anlatan şarkılar

     
     Demokrasi nöbeti nedeniyle tüm Türkiye sokaklarda, meydanlarda. Bir haber kanalı bir akşam, o meydanlardan birine bağlandı. O sırada o meydanda Ölürüm Türkiye’m şarkısı çalıyordu. Bu şarkıyı duymadığım baya olmuştu. Ne güzel yazılmış ve ne güzel söylenmiş bir şarkı değil mi? Bu şarkı meydanlarda fazla çalınmazdı. Genelde bir partinin müziği gibi algılanırdı. O partinin faaliyetlerinde çalardı. Bu şarkının o meydanlarda çalınarak tekrar tüm Türkiye’nin şarkısı olmasına sevindim. Bu şarkıyı belki bilmeyenler vardır. Bilenler varsa da tekrar dinlemek isteyeceklerini düşünerek videosunu sizlerle paylaşıyorum. İlk başlarda şarkıyı kimin söylediğini bilmiyordum. Sonradan öğrendim ki Mustafa Yıldızdoğan söylüyormuş. Başka bir şarkısını da bilmem. Bu şarkısıyla Mustafa Yıldızdoğan ölümsüzleşmiştir.

                                         Mustafa Yıldızdoğan- Ölürüm Türkiye'm


                     AYTEN ALPMAN’IN BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM’İ
     Bu tarz başka bir şarkımızdır daha vardır. Belki şu anda tahmin edenleriniz bile vardır. Evet, aklınıza gelen. Bir Başkadır Benim Memleketim şarkısı. Bu şarkı da bizi anlatır. Memleket sevdasını anlatır. Bu şarkıyı da Ayten Alpman söylemiştir. Geçtiğimiz yıllarda kendisini kaybettik. Bu şarkı diğer şarkıya göre daha popülerdir. Bu şarkının da videosunu sizler için ekliyorum. Bu iki şarkı dışında benim aklıma başka şarkı gelmedi. Eğer aklına gelenleriniz varsa yorum bölümünden paylaşın. Ayten Alpman tabi Mustafa Yıldızdoğan’a göre daha bilinir. Ben Varım ve Ben Böyleyim şarkıları aklıma ilk gelenler. Ama bu şarkılarına rağmen Ayten Alpman’dan en çok istenen şarkı tabi ki Bir Başkadır Benim Memleketim.
                                      
                                 Ayten Alpman- Bir Başkadır Benim Memleketim
                           

                  BU İKİ ŞARKI KİM BİLİR NASIL DUYGULAR İÇİNDE YAZILDI?
     Bu iki şarkı da hem sözüyle hem de müziğiyle kalbimizde yer etmişlerdir. Bu iki şarkıyı da dinlerken ister istemez yüreğimiz kabarır öyle değil mi? Hele ki böyle müstesna anlarda. Bazen insan çok duygulanıyor bu şarkıları dinlerken. Gözyaşları damla damla süzülüyor yanaklarda. “İyi ki bu vatanın bir parçasıyım” diyor insan içinden. Bu güzel milletin parçası olmak. Ne güzel. Kim bilir bu şarkıları yazanlar hangi duygular içinde yazmışlardır? Ama şu bir gerçek ki. Bunları yazabilmek insanın içinde büyük bir vatan aşkının olmasını gerektirir. Yoksa bu şarkılar nasıl içimize böylesine işlerlerdi ki.

Foto kaynak:Pixabay.com

Videoların kaynağı: youtube


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

21 Temmuz 2016 Perşembe

Ömer Seyfettin'in cenazesi, kadavra olarak kullanılmış...

     Birkaç gün önce basında, Ömer Seyfettin ile ilgili bir haber çıktı. Belki okumuşsunuzdur. O haberi görünce şok oldum. Habere göre, Ömer Seyfettin’in cenazesi kadavra olarak kullanılmış. Bir de fotoğraf vardı. Asıl benim yüreğimi dağlayan ise bu fotoğraf oldu. Fotoğrafta, masada Ömer Seyfettin’in kadavrası. Etrafında ise tıp öğrencileri vardı. Telife girer diye fotoğrafı almadım. Zaten alma imkanım da olsa koymazdım. Çünkü bir yazarı, hele de Ömer Seyfettin gibi bir yazarı, öyle görmenizi istemezdim. Tabi şu anda çok merak etmişsinizdir fotoğrafı. Ne yalan söyleyeyim. Ben olsam bende merak ederdim. Ben bir kere gördüm. Daha görmek istemiyorum. İsteyen Google’dan hemen bulabilir.
ömer seyfettin'in cenazesi, kadavra olarak kullanılmış...

                                               CENAZESİNİN BAŞINA GELENLER
     Eminim fotoğrafı gördükten sonra sizde, benim gibi düşüneceksiniz ve aynı duyguları hissedeceksiniz. Ömer Seyfettin şeker hastalığına yakalanmış. Ama o zamanlar böyle bir hastalık bilinmiyor tabi. Kendisine portakal yiyip, hoşaf içmesini tavsiye ediyor doktorlar. Bu tavsiye Ömer Seyfettin için sonun başlangıcı oluyor. Ömer Seyfettin öldükten sonra, cenazesinin başına gelmeyen kalmamış. İlk önce hastanede kimsesiz diye kadavra yapılmış. Yukarıda anlattığım gibi. Ama kimsesi de yokmuş. Yazar arkadaşları var da. Onların da nasılsa, sonradan haberleri olmuş bu durumdan. Sonra Ömer Seyfettin olduğu anlaşılmış. Defnedilmiş. Ama gün gelmiş. O defnedildiği yerden yol geçecekmiş. O yüzden kemikleri alınıp başka bir yere defnedilmiş. İşte böyle yürek yakıcı bir hikayesi var Ömer Seyfettin’in.
                                             KİTABINI OKURKEN DÜŞÜNDÜKLERİM
     Her şeyde bir hayır vardır derler ya. Bu haberi gördükten sonra, kütüphaneden bir Ömer Seyfettin kitabı aldım. Bu haber tekrar bana Ömer Seyfettin’i yad etme fırsatı verdi. Bir yazar en güzel nasıl yad edilir? Verdiği eserler okunarak. Kitabı okurken aklımın bir köşesinde de kadavra haberi vardı hep. Okurken içimden, “İşte bu okuduklarım, o masada kadavra olarak cenazesi kullanılan adamın yazdıkları” diyordum. Bambaşka duygularla okuyorum kitabı. Bundan sonra da her kitabını okuduğumda da, aynı duyguları hissedeceğim. Bi yürek yanması. Bir hüzün yağmuru tutacak kalbimi. Son nefesini verirken ki yalnızlığı dağlayacak, her Ömer Seyfettin okurunun yüreğini.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Dan Brown Cehennem kitabı yorumum...(4'üncü ve son bölüm)

     Dan Brown’un Cehennem kitabını dün itibariyle bitirdim. Kitabın yorumunu ancak bugün yazıyorum. Hemen, sıcağı sıcağına yazmak istemedim. Bir gün geçsin. Üzerine biraz daha düşüneyim, hazmedeyim dedim. Bu kitap yorumlarıyla ilgili yeni bir şey yapmaya karar verip, bunu ilk Cehennem kitabının yorumu ile uygulamaya sokmuştum. Ama istediğim gibi olmadı. Okuduğum her 50 sayfadan sonra o 50 sayfanın yorumunu yapacaktım. Bir yazı dizisi gibi olacaktı. Ama düşündüklerimle pratiktekiler birbirini tutmadı. O yüzden bu yorum şeklini devam ettirmeyeceğim. Yine klasik şekilde kitabı bitirdikten sonra, kitabın yorumunu yazacağım. Gelelim Cehennem kitabının yorumuna. Öncelikle şunu belirteyim. Bazıları bu kitapta hayal kırıklığına uğramışlar. Diğer kitaplardaki tadı bulamamışlar.
dan brown cehennem kitabı

                            KİTABI OKURKEN CEP TELEFONUNUZ YANINIZDA OLSUN
     Bende böyle bir sorun olmadı. Diğer kitaplarındaki tadı buldum. Ben Dan Brown kitaplarını rahatlıkla alıyorum. Çünkü hep bir standardı var bu kitapların. Pişman olmayacağımı biliyorum yani. Bu kitapta da pişman olmadım. Yine Robert Langdon maceradan maceraya koşuyor. Tempo hiç düşmüyor. Bir sonraki adımda, “Bu sefer ne olacak?” diye kendinize soruyorsunuz. Aynı zamanda Dante kimdir, meşhur eseri hangisidir, Floransa ve İstanbul’daki tarihi eserler hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Daha önceki Cehennem kitabı yazılarından birinde bir okuyucum yorum yapmıştı, “Yanınızda bir cep telefonu olsun. Tarihi yerlere Google’dan bakarsınız” diye. Ben de unutmadan size bu hatırlatmayı yapayım. Ben denedim. Enteresan oluyor.
                                           BİZE KARŞI BİR ÖNYARGISI YOK KİTABIN
     Bilmem bi sarayın ismi falan geçiyor. Hemen Google’a ismini yazıyorum. Nasıl bir yermiş görüyorum. Ondan sonra kitapta, “Sarayın kapısının önüne geldiler” diyor mesela. Hangi saray, hangi kapı olduğunu ekranda görüyorsun. İlginç bir deneyim. Kitapta bazı mekanlar var ki. Onlar için Google’a bakmanız gerekmiyor. Çünkü o mekanlar bizim mekanlarımız. Çünkü o mekanlar İstanbul’umuzda. Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı gibi. Kitap ülkemizin ve İstanbul’un tanıtımı için çok önemli. Kitabın önemi, ilk çıktığı zamanlarda da çok dile getirilmişti. Kitapta bizi anlatırken bir ortadoğu ülkesi olarak anlatmıyor. Bazı önyargılı yabancılar gibi. Asya ile Avrupa’nın harman olduğu yer olarak bahsediyor. Bu yönden sevindirici. İşin özü: Heyecan isteyen, düşmeyen tempo isteyen, üzerine birazcık aşk sosu isteyen muhakkak okusun.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Cep telefonu rehberimdeki büyük temizlik...

     Cep telefonumu aldığımdan beri, hiç rehber temizliği yapmamıştım. Ne gelirse kaydetmişim rehbere. Kursa gitmişim. Kurstaki arkadaşları kaydetmişim. Kurs bitmiş. Görüşmez olmuşuz. Ama telefonları rehberde hala duruyor. Sonra Pazar günleri açık öğretim derslerine gidiyordum üniversiteye. Doğal olarak orda da arkadaşlarım oldu. Onların numaralarını da rehbere kaydetmişim. Gün geldi. O derslerde bitti. Ordaki arkadaşlarla da bir daha görüşemez, konuşamaz olduk. Ama telefonları hala rehberde kayıtlı duruyordu. Böyle böyle derken rehber büyüdü de büyüdü. Herhalde 300’ü geçmişti rehberimdeki kişi sayısı. Birkaç gün önce de telefonuma format atmıştım. Hatta onu da yazmıştım. İsterseniz telefonuma format atmamın yazısını da buradan okuyabilirsiniz.
cep telefonu rehberini silme, yaşadıklarım

                                   ŞARJIN BİTTİĞİ DURUMLAR İÇİN ÇÖZÜMÜM
     Format atacağım için rehberdeki isimleri kurtaralım diye kardeşim birkaç işlem yaptı. Nasıl işlem yaptıysa rehberdeki bir kişinin ismini, on-on beş defa daha kaydetmiş rehbere. İnanın o kadar çok kopyalamış ki. Seçerek silmeyle bile yoruldum. Devamlı irtibat halinde olduğum kişilere baktım. Sayıları 20-25’i geçmiyor. Aldım elime kalemi kağıdı. Bu kişileri numaralarıyla beraber not ettim. Bu not etmemin başka bir sebebi de vardı gerçi. Onu da anlatayım. Mesela dışardasınız. Bir arkadaşınızla buluşacaksınız. “Nerdesin” falan diye arayıp konuşacaksın. Bir bakıyorsun ki telefonun şarjı bitmiş. E adamın telefon numarasını da ezberden bilmediğine göre. Adama nasıl ulaşacaksın?
                              CEP TELEFONU REHBERİNDE 859 KİŞİ OLUR MU?
     O yüzden sık görüştüğüm kişilerin numaralarını bir kağıda not ettim. Attım cüzdana. Böyle bir durumla karşı karşıya kalmam durumunda. Büfelerdeki kontörlü telefondan adama ulaşırsın. Sorun da böylece ortadan kalkmış olur. Not ettikten sonra silmek için tümünü seç dedim. Silinecek kişi sayısı olarak ekranda ne gördüm dersiniz? Tam 859. Kardeşim işlem yaparken rehberdeki kişileri o kadar çok kopyalamış ki. Kişi sayısı 1000’lere yaklaşmış. Büyük bir iştahla tümünü sil seçeneğine tıkladım. Saniyeler sonra rehberde kimsecikler kalmamıştı. Sonra sırasıyla bir kağıda not ettiğim kişileri teker teker girdim rehbere. Hemencecik bitti zaten. 20-25 kişiyi cep telefonu rehberine kaydetmek ne kadar zaman alır ki zaten. Ve böylece rehberimdeki büyük temizlik sona ermiş oldu.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Sevmediği bir işte çalışan birisi, nasıl mutlu olur ki?

     Bugün küçük bir markete gittim, ekmek almak için. Tam içeri girdim. Ekmek dolabına doğru giderken, karşıdan da iki adam geliyordu. Ben onları müşteri sandım. İçinden biri, “Hoş geldiniz” dedi. Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum. Şaşırmış olarak, “Hoş bulduk” dedim. Gittiğim başka hiçbir yerde bana hoş geldin denilmez. Ama, “Hoş geldiniz denilmesi güzel bir şeymiş dedim” içimden. Peki niye başka yerlerde hoş geldiniz denilmiyor. Gittiğiniz o market zincirlerini düşünelim. Oradaki çalışanların hiç yüz ifadelerine dikkat ediyor musunuz? Yüzlerinde bir bıkkınlık var. Bir an önce iş bitse de gitsem havası var. İşte böyle bir psikolojideki insan, nasıl gelen bir müşteriye hoş geldin diyebilir ki?
sevmediği işte çalışmak, işe ayakları geri geri giderek gitmek

                                                TOPLUMSAL BİR YARAMIZ BU DURUM
     Diyenler yok mu? Var elbette. Ama nasıl? Şöyle gülümseyerek bir hoş geldin diyenini gördünüz mü? Çünkü mutsuz. Çalışıyor ama istemeyerek. Memnun olmayarak. Çağrı merkezinde çalışırken bende öyleydim. Gelen çağrılarda müşterilere söylemek zorunda olduğum için iyi günler diyordum. Öylesine işte. Yarım ağız derler ya. O tür işte. Hangi dükkana girerseniz girin. Durum böyle. Çünkü sevmediğimiz mesleklerde çalışıyoruz. Çalışmak içimizden gelmiyor ki. Bu büyük bir toplumsal sorunumuz aslına bakarsanız. Bu durum öyle ki, Cem Yılmaz’ın komedi gösterilerine bile malzeme oldu. Hani şu dillere pelesenk olan esprisi, “Canın sıkılıyorsa al kıdem tazminatını git” diyor ya. Mutsuz bir toplumdan bahsediyoruz. Devletin buna da bir el atması gerekir.
                               YENİ NESİLLERİN AYNI DURUMA DÜŞMEMESİ İÇİN
     Ama kısa vadede devletin bu yönde bir çalışması yok gibi. O yüzden buradaki en büyük görev, anne ve babalara düşüyor. Çocuklarının neye yeteneği olduğunu keşfetmesine yardımcı olmaları gerekiyor. Nasıl ki bir anne-baba çocuğunun mutlu olmasını ister. O zaman bu konuda da büyük bir hassasiyet göstermeleri gerekir. Çocuklarının bir ömür boyu mutlu olmaları için. Çocuklarına kitap okuma alışkanlığı kazandırmalılar. Ayrıca yazmaya da teşvik etmeliler. Belki çocuklarının yazarlığa yeteneği vardır. En azından bir müzik aletini çalmayı, her çocuğun öğrenmesi gerekir diye düşünüyorum. Müzik yönünde bir yeteneği olabilir. Bu yazdıklarımın ne kadar önemli olduğunu, her gün istemediği işe morali bozuk, ayaklarını sürüyerek, yüzü bir karış gidenler çok iyi anlayacaklardır. O yüzden elimizden geldiğince yeni nesilleri, böyle duyguları yaşamamaları için, hem devlet olarak hem de bizler çok çaba göstermeliyiz.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Darbe girişimine dair sorduğum iç sızlatıcı sorular...

     Bu darbe girişiminden sonra ülke olarak ne tadımız kaldı, ne tuzumuz. Hiçbir şeyden zevk almaz olduk. Ben bile ne okumaktan zevk alıyorum, ne de yazmaktan. Devamlı aklımda o gece ve yaşananlar var. Askerin halkına ateş açması geliyor aklıma. Tankla vatandaşının üzerinden geçmesi geliyor aklıma. Helikopterden halkına bomba yağdırması geliyor aklıma. Bu milletimiz için bir travmadır. Ve hiç unutulmayacak bu yaşananlar. Hala o akşama dair görüntüleri izleyince, o geceyi tekrar yaşıyormuşum gibi hissediyorum kendimi. Her şeyin olduğu gibi bu durumun ilacı da zaman. Bunun yanında darbecilerin hepsinin yakalanıp, cezaevine konması. Büyük bir operasyon başlatıldı zaten. Kim var kim yok hepsi yakalanıp adalete teslim ediliyor.
darbe girişimi, genelkurmay başkanı

                                                  AKLIMDA DEVAMLI AYNI SORU
     Yapılan bu operasyonlar endişemizi hafifletiyor. Bu noktadan sonra bir daha, böyle bir şeye kalkışacak hallerinin kalmadığını düşünüyorum. Bir daha millete böyle bir şey yaşatamayacaklar. Gün boyu haberlerde o akşama dair yeni yeni görüntüler paylaşılıyor. İnsan gördüklerine inanmakta zorlanıyor. “Bu ne vicdansızlıktır” demeden duramıyor insan. Köprüde, gelen vatandaşların üzerine ateş açarken ki görüntüler vardı. Elinizdeki silahlar kuru sıkı değil. Bildiğin gerçek mermi. Nasıl gözünüzü kırpmadan halkın üzerine ateş açabildiniz? Artık o akşama dair, bu iç sızlatıcı görüntüleri izlemeye gönlüm el vermiyor. Yüreğim daralıyor o görüntüleri izledikçe. Defalarca soruyorum kendime, “Bir asker bunu halkına nasıl yapar?” diye.
                                                               BÜYÜK İHANET
     Yine ilk defa yayınlanan görüntülerde gördüm. Vatandaşlar Genelkurmay’a girmişler. Cep telefonuyla kameraya almışlar kendilerini. Darbecilerin elinde olan Genelkurmay Başkanı’nı arıyorlar oda oda. Normalde o Genelkurmay binasına bırakın içeri girmeyi, kapısına yaklaşabilir miydi hiç kimse? Durum o kadar vahim ki. Kimsecikler yok ortada. Bu bile ne kadar büyük bir olay yaşadığımızın göstergesi. Bir de Genelkurmay Başkanı’nı düşünsenize. En yakınınızdaki insanlar darbeci çıkıyor. Emireri, yaveri. Onları görünce beyninden vurulmuşa dönmüştür. İlk yalnız kaldığı anda çok düşünmüştür bunu. Belki de, “Onları nasıl anlayamadım?” diye sormuştur kendine. Bu noktadan sonra kolay kolay kime güvenebilir Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar. Millet olarak büyük bir olay atlattık. Milletimize tekrar geçmiş olsun.

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

     

17 Temmuz 2016 Pazar

Millet ile mehmetçiği karşı karşıya geldi...

     Dün gece Tüm Türkiye gibi bende uyumadım. Sabaha kadar pür dikkat televizyonu izledim. Gördüklerime, duyduklarıma inanamıyordum. “Neler oluyor?” diye kaç defa sormuşumdur kendime. İlk köprüler kapandığı haberi geldiğinde, bir terör saldırısı şüphesiyle böyle bir şeyin yapılmış olduğunu düşünüyordum. Ama Twitter’a düşen bir videoda bir askerin, “Darbe oldu” demesiyle şoke uğradım. Ama hala inanamıyordum. Ne zamanki Başbakan Binali Yıldırım, Ntv’ye telefonla bağlanıp, “Bu bir kalkışmadır” dedi, işte o zaman bu acı gerçekle yüzleştim. “Yine mi ülkem yıllarca geriye gidecek” dedim. Twitter’da bir yazar bir paylaşım yapmış, “En kötü siyasi iktidar, darbeden yüz kat iyidir” diye. “Aynen düşündüğüm bu” dedim, o tweeti okuduğumda.

15 Temmuz darbe girişimi
foto kaynak: unsplash.com

NE YÜREK DAĞLAYAN GÖRÜNTÜLERDİ AMA
     Sanırım benim gibi hiç kimse, darbe gibi bir olayı beklemiyordu. Çünkü ortamda darbelik bir durum yoktu. İktidar ile asker arasında bir gerginlik yoktu. Aksine uyumlu bir çalışma vardı. Böyle bir ortamda asker, niye darbe yapsın ki diye düşündüm. Ama ilerleyen dakikalarla beraber olayın aslı anlaşıldı. Bu kalkışma, emir-komuta zinciri altında yapılmamış. Yani Genelkurmay Başkanı’nından başlamak üzere, tüm askeriye tarafından yapılan bir girişim değil. Askerin içinden bir grubun yaptığı bir girişimmiş. Malum paralel yapının. Sonra inanılmaz görüntüler izlemeye başladık. Kendi helikopterin, kendi savaş uçağın ve yine sözde kendi evlatların tarafından vurulmak. Bu ne acıdır. Meclis’e, Genelkurmay’a bomba atılması.

                                     MEHMETİMİZ İLE ARAMIZA SOĞUKLUK GİRMESİN
     Vatandaşlarına uçaktan ateş açılması. Tankların vatandaşlarının üstüne sürülmesi. Yine askerler tarafından vatandaşına ateş edilmesi. Kabus gibi bir geceydi. İlk defa millet ile askeri, mehmetçiği karşı karşıya geliyordu. İlk defa mehmetçik kendi vatandaşlarına ateş ediyordu. Bunlar ne acı tablolardı. Sonra vatandaşın mehmetçiği linç etmek istemesi. Bu askerler nasıl böyle bir şeye kalkışabildiler? Nasıl vatandaşlarına ateş etmeyi içlerine sindirebildiler? Dilerim bu yaşananlardan dolayı, millet ile mehmetçiği arasına bir soğukluk girmez. Tankta kalan bir askeri, polis kurtarıyor. 

     İşte istediğimiz asker-polis birlikteliği. Ama böyle bir ortamda mı olmalıydı? Ve başka bir sahne. Polisler, askerleri gözaltına almış götürüyorlar. Bir evin penceresinden bir kadın, “Aman evladım askeri dövmeyin” diyor. Polis de karşılık olarak, “Olur mu öyle şey teyzecim. O benim kardeşim” diyor. Dilerim bir daha böyle olaylar yaşamayız. Ve bir olmalıyız, beraber olmalıyız. Bu ülkenin askeri-polisi ile. Tüm vatandaşları ile. Ve askerin içindeki çürük elmalar nedeniyle, asla askerle millet arasına bir soğukluk girmemeli.




Blog linki:yasamdanyazilarblog.com

15 Temmuz 2016 Cuma

Telefonuma format attım...

     Ben Samsung Galaxy Grand Neo kullanıyorum. Aldığım iki yılı bulmuştur. İlk başlarda hızından memnundum. Ama aylar geçtikçe hızı düşmeye başladı. Beni çok fitil ettiği olmuştur telefonumun, bu hız sorunu nedeniyle. İnternetten araştırma yaptım. Olmadı yanımdaki, yöremdeki telefondan anlayan arkadaşlarıma sordum. “Bu hız sorununu nasıl düzelteceğim?” diye. “Format atacaksın”, “Fabrika ayarlarına döndüreceksin” dediler. Dediler de ben işte bir türlü yapamadım o işi. Rehberde bir dünya telefon var ya. Onları ne yapacaktım? Yok hafıza kartına at yok bilmem şunu yap. Üşendim açıkçası. Öyle olunca da, “Ha bugün, ha yarın” derken bugünlere kadar geldim. Ama artık o kadar yavaşlamaya başladı ki. Başka çarem kalmadı.
telefona format atma

                                            FORMAT ATTIM DA HIZLANDI MI?
     Kız kardeşime bahsettim. “Böyle bir düşüncem var. Bu rehberdekileri nasıl kurtaracağız?” diye sordum. Oda sağolsun bir saat uğraşmıştır abartısız. Kendi bir şeyler denedi. Olmadı Google’a baktı. Sonunda buldu. Rehberdeki numaraları benim Gmail’e attık. Format attıktan sonra gerçi bir önemi kalmadı Gmail’de olmasının. Çünkü format attıktan sonra baktım, numaralar aynı şekilde duruyor. Boşa uğraş verdi kardeşim yani. Formatı dün gece attım. Peki format attıktan sonra telefonum hızlandı mı? Ben uçup kaçmasını beklemesem de yine baya bir hızlanmasını bekliyordum. Ama yok. Hiç beklediğim gibi hızlı olmadı. Eskisinden iyi ama. Bilmiyorum artık ömrünün sonuna mı geldi nedir?
                                                      BU İLK FORMATIMDI
     Formattan beklediğim etkiyi alamamamda, telefonu kullanmaya başladığımdan beri hiç format atmış olmamam, ne kadar etkili olmuştur onu bilemiyorum. Altı ayda bir atılması gerekir falan diye bir şey duymuştum ama. Ne kadar doğru bilemiyorum. Format atıktan sonra telefonuma kullandığım uygulamaları yükledim tekrar. Facebook, Twitter, Facebook Messenger, İnstagram, Whatsapp ve Blogger mobil uygulaması. Birde benim telefonum çabuk ısınıyor. Eskiden bu kadar çabuk ısınmazdı. Bu yaşadıklarımdan sonra düşünüyorum da. Bir daha telefon alışım da Samsung alır mıyım, bilmiyorum. Aranızda Samsung kulanıp da benim gibi sorunlar yaşayanlar var mı? Varsa bu sorunları nasıl çözdünüz? Ya da en iyisi yeni bir telefon almak mı?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

14 Temmuz 2016 Perşembe

Sezen Aksu belgeselini izledim...

     Dün gece kanallara baktık. Doğru dürüst bir şey yoktu. En sonunda Atv’de Kim Milyoner Olmak İster yarışması varmış. Onu bıraktık. O reklam arasına girince de tekrar kanalları zaplamaya başladım. Baktım Ntv’de Sezen Aksu belgeseli var. Ntv’nin bu sanatçılarla ilgili belgesellerini seviyorum. Güzel yapıyorlar. Kardeşimle beraber izlemeye başladık. Başladığı on dakika falan olmuş herhalde. Öyle çok bir şey kaçırmamışız yani. Sezen Aksu’yu, Sezen Aksu yapan şarkılar, Onno Tunç ve Aysel Gürel ile tanışmasından sonra yazılıyor. Sezen Aksu, Onno Tunç ve Aysel Gürel iyi bir üçlü oluyorlar. Bu üçlünün güzel enerjisinden unutulmayacak şarkılar doğuyor. Bir zaman sonra Sezen Aksu ile Onno Tunç arasında bir aşk başlıyor.
sezen aksu

                                       SEZEN AKSU’NUN AŞIK OLDUĞU ADAM                      
     İkisi arasındaki aşk filmlerde gördüğümüz gibi fırtınalı bir aşktır. Kavgaları çoktur. Ama o kavgalardan sonra, daha bir sevgiyle bir araya gelirler. Bu o kadar tutkulu bir aşktır ki. Bu kavgaları nedeniyle ayrı kaldıkları zamanlarda bile, özlemlerini dile getiren şarkılar yazarlar. Ve o şarkılar bugün bizi alıyor, özlediğimiz sevdiklerimize götürüyor. Ama bir an geliyor. Ne kadar da birbirlerini sevseler artık bu ilişki yürümüyor. Ve ayrılıyorlar. Sadece Onno Tunç ile değil Aysel Gürel ile de yolları ayrılır Sezen Aksu’nun. Artık o yalnızdır. Aysel Gürel ile unutulmayan şarkılara imza atmışlardır. Bunlardan biri de Firuze’dir. Normalde söz yazarı olarak ikisinin ismi geçer.
                                                 DOSTLARINI BİR BİR KAYBEDER
     Ama yıllar sonra Sezen Aksu gerçeği dile getirir. “Nezaketinden dolayı benim de ismi mi geçirdi. Yoksa tamamen sözler Aysel Gürel’e aittir” der. Sezen Aksu, Onno Tunç ve Aysel Gürel’den sonra Uzay Heparı ile çalışmaya başlar. Sezen Aksu, kaybettiği ışığı tekrar yakalamıştır. Yine çok güzel şarkılar çıkmaya başlar ortaya. İkisi çok iyi bir uyum yakalamıştır. Ama ne yazık ki bu uyum daha fazla devam etmez. Uzay Heparı geçirdiği motosiklet kazası sonrası hayatını kaybeder. Böylece ilk yıkımı yaşar Sezen Aksu. Uzay’dan birkaç yıl sonra bu defa aşık olduğu adam Onno Tunç, kullandığı tek kişilik uçakla geçirdiği kaza sonucu hayatını kaybeder. Bu da ikinci darbe olur onun için. Ve en son da Aysel Gürel’i uğurlar bu dünyadan. Böylelikle Sezen Aksu’nun çok iyi anlaştığı ve çok iyi şarkı yazdıkları kimse kalmamıştır hayatta. Şunu söyleyebilirim: Sezen Aksu’nun en sevdiğimiz şarkıları bu insanlar varken yazılmış. Onlardan sonra da öyle çok patlayan, efsane olan bir şarkı çıkmamış ortaya.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Bir sabah da böyle başlamış olacak...

     Yeni bir gün daha başlıyor. Çoğu kişi yataktan zor bela kalkıyor. Ayakları geri geri gitse de, işe gitmek zorunda olduğunun bilinciyle güne moralsiz başlıyor. Belki de, “Bugün daha hafta ortası. Hafta sonuna daha çok var ya” diye kendi kendine söyleniyor. Poğaçacı ve simitçilerden mis gibi kokular yayılıyor etrafa. Belki de pastaneci ya da fırıncı işini severek yapan biri. Herkesin somurtuk suratlarla dolaştığı sabah saatlerinde etrafına gülümsüyor. Yanında çalışanları belki de bu duruma hayret ediyorlar, “Bu adam her sabah nasıl bu kadar neşeli olabiliyor?” diye soruyorlar kendilerine. Ve belki de bir çalışan aradaki samimiyete güvenerek soruyor, “Her sabah nasıl bu kadar neşeli olabiliyorsun abi?”.
sabahın güzelliği

                                                    AİLECEK MUTLU BİR KAHVALTI
     Babacan bir tavırla, “İşimi seviyorum evlat” diyor. Hepimiz o fırıncı ya da pastaneci adına, “Ne mutlu” diyoruz. Belki de bir evde mükellef bir kahvaltı sofrası kurulmuş. Ailecek neşe içinde kahvaltı yapılıyor. O güzel kahvaltıdan sonra kadın, kocasını işe yollarken adam sokuluyor kadına, “İyi ki hayatımdasın” diyerek gülümsüyor ve öpücük konduruyor dünyalar kadar sevdiği kadına. Kadın o huzur ve mutlulukla kapatıyor kapıyı adamın arkasından. Kapıya sırtını dayıyor ve gülümsüyor. İçerden çocukları sesleniyor, “Geldim kızım” diyor. Belki de şu anda bir serviste çok güzel bir muhabbet dönüyor. Servistekiler sabah olmasına rağmen kahkahalarla gülüyor. İşlerine mutlu mesut gidiyorlar.
                                                      SOHBET EDEN İKİ YAŞLI AMCA
     Belki de bir emekliler kahvesinde iki yaşlı amca oturmuş. Sabahın o güzel kokusunu içlerine çekerek sohbet ediyorlar. Yanlarında olmazsa olmaz çay tabi. Belki de biri ötekine, “Senin çocuk ne yaptı? İş bulabildi mi?” diyor. Belki de birbirlerine hastalıklarından söz ediyorlar. Hemen ileride bir kırtasiyeci dükkanını açacak. İçeri girer girmez yüzüne defter/kitap kokusu çarpacak. Belki de, “Bu kokuyu seviyorum” deyip gülümseyecek. O huzurla dükkandaki diyafona basıp çay söyleyecek. O sırada çayhanede çaycı ise bir demlik çayını demlemiş. Siparişleri bekliyor olacak. Çayhanenin içini mis gibi çay kokusu saracak. İlk önce kendi bakacak çayının tadına. Çıtır çıtır, sıcacık simitle içecek çayını. İşte bir sabah da böyle başlamış olacak.

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


12 Temmuz 2016 Salı

Yaz akşamlarının o huzur veren sesleri...

     Yaz akşamlarının kendine has sesleri vardır. O sesleri bizim evin penceresinden dinlemek, ayrı bir zevk verir bana. Evimizin biraz ilerisinde bir dere vardır. Kurbağa sesleri gelir. Birbirleriyle yarışırcasına bağırırlar sanki. Sonra sıcaktan bunalıp kendilerini sokağa atmış mahallelinin konuşma sesleri gelir. Anne-babalarının yanında gezen çocukların bağırış çağırışları gelir sonra. Arada bazen yakınlardan bazen de uzaklardan köpek havlamaları sesleri duyulur. Sonra ilerimizde bir yol vardır. Kimi zaman araba sesi gelir, kimi zaman motorsiklet. Bu akşam bir ara evde yalnızdım. Akşam oldu. Hava karardı. Oda da karanlığa gömüldü. Bilgisayar ekranından gelen ışık vardı sadece içeriyi aydınlatan. Bilerek ışıkları açmadım. O ortamın bir parçası olmayı seçtim.
yaz akşamları

                                               BU SESLERİ MUHAKKAK DİNLEYİN
     Kendimi bu güzel seslerin akışına bıraktım. Sadece onları dinledim. İstedim ki dakikalarca o şekilde kalayım. Huzur duydum o anlarımda. Her mevsimin ayrı bir güzelliği var. O güzellikleri yakalamaya çalışıyorum. Hani ölmeden önce yapılacaklar listesi vardır ya. İşte o listeye bu da dahil olmalı. Her insan yaz ayında dinlemeli bu sesleri. Bu keyfi herkes tatmalı. Hatta bu yazıyı şu anda evinizde ya da odanızda okuyorsanız. Pencerenizden gelen seslere kulak verin. Kendinizi o seslere kaptırın. Huzur duyduğunuzu hissedeceksiniz. İnsan yaşadığını anlıyor böyle güzel duygularla. Bu akşam böyle güzel bir şey yaşayınca, “Bunu yazmalıyım” dedim. Hayatın bu yönlerini yaşamayı seviyorum.

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Bir bebeğin, annesi için ağlamasının düşündürdükleri...

     Otobüste şahit olduğum bir olayı yazmak istiyorum sizlere. Otobüsün kalkmasını beklerken, otobüse bir anne ve iki çocuğu bindi. İkisi de kız çocuğu. Abla 5-6 yaşlarında. Küçük ise 1-2. Anne, daha önce küçük bebeğin arabasını, hemen otobüsün karşısındaki yazıhanesine bırakmış. Onu almaya gitti. Küçük kızını da, ablasının kucağına verdi. Anne iner inmez, bebek hemen ağlamaya başladı. Yaşlar, şiddetli bir yağmuru andırırcasına iniyordu gözlerinden. Bir feryat, bir figan. İç acıtıcı bir ağlama. Onu sakinleştirebilmek için ben, annem ve kız kardeşim alkış yaptık. Biraz sakinleşir gibi oldu. Sonra yeniden kaldığı yerden devam etti ağlamaya. O an düşündüm. Şimdi bu bebecik annesiz yapamıyor.
anne-çocuk ilişkisi

                                                     NASIL BİR EVLAT OLACAK?
     Yıllar sonra büyüyecek. Genç bir kız olacak. Şimdi ciğerini koparırcasına ağladığı annesini, belki beğenmeyecek. Belki yaşlandığında ona bakmayacak. Hayırsız bir evlat olacak. Belki de tam tersi olacak. Anne-kız, çok iyi anlaşacaklar. İki arkadaş gibi olacaklar. Annesine son nefesine kadar, çok iyi bakacak. Annesinin hayır duasını alıp, hayırlı bir evlat olacak. Ama şimdi, şu anda, annesi onun her şeyi. Ondan bir dakika ayrılamıyor. Annesi, sonunda bebek arabası ile bindi otobüse. O zaman sesini kesti, küçük ve tatlı bebek. Birde, ufaktan bir küpe takmış annesi. Şirinliğine şirinlik katmış. Annesinin morali bozuk gibiydi. O yüzden ağlayan bebeğe, “Ağlayacak ne var kızım. Geldim işte” dedi.
                                                      DÜNYANIN GÜZEL ANLARI
     İnsanın, her zaman morali iyi olamaz ya. Annesi, aldı kucağına. Bizimkinin keyfi yerine geldi. Bebeklerdeki bu anne aşkı, sizce de hayranlık verici değil mi? O bebeğin annesi için ağlaması bile ne güzel aslında. Yaşam bu işte. Bir bebeğin annesini böyle sevgiyle akan yaşlar içinde sevmesi. Annesinin kucağına gidince de, hemen gülümsemesi. Dünyaların onun olması. Anlattığım bu olay sıradan, her gün yaşadığımız bir sahne olabilir. Ama hayatın güzellikleri bu anlarda gizli bence. Hele ki bir çocuğunuz ya da yeğeniniz varsa. Dünyanın acımasız dişlilerinde her gün öğüttüğümüz saf sevgiyi tatmak ve biraz olsun huzur bulmak için, onunla vakit geçirin.

Foto kaynak: Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com
Blogger tarafından desteklenmektedir.