Kişisel Blog Yazıları #170

Yine akşam oluyor işte. Hava biraz yağmurlu. Adımlarımı daha hızlı atıyorum. Daha fazla ıslanmak istemiyorum. Tıpkı şarkıdaki gibi evlerin ışıkları bir bir yanmakta. İçim huzurla doluyor bu sahneyi görünce. Eve geldim. Bizimkiler evde yok. Hemen üstümü değiştiriyorum. Bir kahve yapıyorum. Kahvemi alıp camın önündeki koltuğa oturuyorum. Dışarda ıslanmak güzel değil ama ıslanmadan elinde kahve ile yağmuru izlemek güzel. Birden gözyaşlarım, yağmur damlalarına karışıyor. Belli bir nedeni yok. Sadece damlalar dökülüyor gözlerimden. Ama hala dışarıyı, yağan yağmuru izliyorum. Kahvemden bir yudum alıyorum. Gün gelecek ve bu dünyada olmayacağım. Sevdiklerimden uzakta. Bir mezarda yatıyor olacağım. Yine yağmurlar yağacak. Dünya devam edecek. Kişisel blog yazıları serisi devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #169

Kişisel Blog Yazıları #169

Kişisel blog yazıları serisinin hiçbir kişi ve kurumla ilgisi yoktur. Şaka şaka. Yüzde yüz benimle ilgisi var. Şimdi yazımız şöyle başlıyor: Yatağımda uzanmış dinleniyorum. Kendime bir sessizlik molası verdim. Yeni akım da bu galiba. Sıkça karşıma çıkmaya başladı YouTube videolarında. Hiçbir şey yapmadan duruyorsun öyle. Sessizlikle baş başasın. Öylece tavana bakarken uyurum belki de. Diğer odadan bizimkiler çağırıyorlar. Çay yapmışlar. Sessizlik molam bozuldu işte. Neyse, hazır çay varken içilir, bu fırsat kaçırılmaz. Sessizlik molasını sonra da yaparım. Çayımdan birkaç yudum alıp, bizimkilerle biraz sohbet edip, çayımı alıp odama geliyorum. Kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izliyorlar. Eskisi gibi sevmiyorum artık bu diziyi. O yüzden çayımı alıp, odama geldim. YouTube’tan video izlerim daha iyi. Ya da blogda yazı yazarım. Blog demişken. Birkaç gündür bloglarda da fazla yazı yazılmıyor. Ama normali bu ya. Havalar ısınınca eskisi gibi bloglara yazı girilmiyor. Ama kişisel blog yazıları serisine bir aksilik olmazsa yaz ayında da yazı girilmeye devam edilecek efenim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #168

Kişisel Blog Yazıları #168

*Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı, farklı konular ve hepsi kısa kısa. O zaman başlayalım.

*Ali Congun, Düzce’ye geliyormuş. Belki gideriz. Mahşer-i Cümbüş ise neredeyse iki ayda bir Düzce’de. Bir kere gitmiştik geldiklerinde. Her zaman her zaman da gidilmez. Sıkılırım ben.

*Her zaman gidilmez demişken. Ne zaman bir arkadaşın yanına sık sık gitmeye başlasam hemen bizimkiler, “Fazla muhabbet tez ayrılık getirir” demeye başlarlardı.

*Bir ara pikniğe gitmiştik. Kardeşim pikniğe giderken coco pops da getirmiş yanında. Diğerleri hemen dalga geçtiler, “Piknikte coco pops ne alaka?” diye. O da, “Bunlar iri taneli. Atıştırmalık çok güzel gidiyor” demişti. Hala aramızda konusu döner.

*Bir arkadaşım, “Michael” filmine gidip gitmediğimi sordu. Gitmediğimi söyledim. Hem gitsem bile tek sarmayacağını söyledim. O zaman o da, daha önce izlemesine rağmen, “Seninle gelirim” dedi. Çünkü kendisi Michael Jackson hayranı. “Eğer kendisini seviyorsan sıkılmazsın” dedi. O zaman şöyle bir durdum. Çünkü fanatiği değilim. Sevmeme ihtimalin yüksekti. O yüzden gitmedim filme.

*Kişisel blog yazıları serisinden bugünlük de bu kadar. Yeni yazılar da gelecek. Yolda.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #167  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #169

Kişisel Blog Yazıları #167

Kişisel blog yazıları ile haftayı kapatmaya hazır mıyız? Ama asıl önemli olan haftayı kapatmak değil. Hafta sonunu nasıl değerlendireceğimiz. İlla bir şeyler mi yapmalı yoksa evde mi oturmalı? İşte cevap bekleyen soru bu.

Bu akşam Kızılcık Şerbeti dizisini izlerken biraz çekirdek çitledim. Dizide her zaman olduğu gibi yine ortalık karışıktı.

Blog arkadaşlarımın yazılarını okudum sonra. En son da geldim yazımı yazıyorum işte. Standart bir akşam yani.

Kızılcık Şerbeti’nin özeti bitinceye kadar Atv’de, Buz Devri 2 filmini izledik biraz. Buz Devri’ni ilk izlediğim dönemlerime dönmek isterdim bu arada.

Bazen yaşadığım hayat üzerine çok düşünüyorum. En ince ayrıntısına kadar. Bazen de, “Niye bu kadar çok üzerine düşünüyorsun ki? Yaşa gitsin” diyorum.  

Oya Aydoğan’ın hayatını kaybedeli 10 yıl olmuş ya. Sanki dün gibi. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Resmen ışık hızında akıyor zaman.

Kişisel blog yazıları serisinde haftayı bu yazı ile kapattık. Hafta biter ama seri bitmez, yazmak bitmez, değil mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #166   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #168

 

Kişisel Blog Yazıları #166

*Kişisel blog yazıları yazmak ya da yazmamak. İşte bütün mesele bu. Şaka şaka. Yazmamak gibi bir durum yok. Bütün meselemiz sadece yazmak. O zaman yazalım.

*Kardeşim, lahmacun almış gelmiş. Lahmacunun içi, sanki pideye konulması gereken iç gibiydi. Ama yine de öyle böyle yedik. Yine de iyi gitti. Yanında da ayran.

*Bizimkiler solunum testine gitmişler. Testi yapan kadın söylenip duruyormuş. “Bugün ne yoğunluk var böyle. Bir dinlenemedim” diye. Kabul edelim, kendi işlerimizde çalışırken bizler de böyle söyleniyoruz.

*Bizim bir kız arkadaş var. Her sabah işe, “Bugün istifa edeceğim” diye başlıyor. Böyle demesine bakmayın. İki yıl oldu işe başlayalı ama hala çalışıyor. Böyle söylenenler de hep uzun süreli çalışıyorlar nedense. Ters etki mi yapıyor nedir?

*Geçen haberlerde gördüm. Türlünün içine katılan malzemeler ne kadar pahalandı diye haber yapmışlar. Patlıcan, patates falan. Haberi izlerken fark ettim ki bayadır biz de türlü yemiyoruz. Bizimkilere söyleyeyim de yapsınlar da yiyelim.

*Kişisel blog yazıları bu akşamlık da bitti. Ama biliyorsunuz ki, devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #165  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #167

Kişisel Blog Yazıları #165

Kişisel blog yazıları için dün akşam yeni bir yazı giremedim. Şimdi de yeni bir yazıya başlamak zor geliyor. Bir günlük ara verdim ama sanki aylardır yazmıyor gibiyim. Nereden başlayacağımı da bilemedim bir an. Hani elini, ayağını nereye koyacağını bilemediğin anlar olur ya. Hah, onun gibi işte. Neyse, yavaş yavaş yazıya geçelim. Bu kadar giriş yeter.

Birkaç gün önce sıcak oldu diye kombiyi kapatmıştık. Bugün hava yine bozdu ve soğudu. Bu akşam tekrar kombiyi açmak durumunda kaldık. Ne zaman artık kış bitti ve kombiyi kapatıyoruz diyeceğiz bilemiyorum.

Star’da, Sevdiğim Sensin dizisini izledik. Bu diziler sezon finaline girdiğinde yazın ne izleyeceğiz onu da bilemiyorum. Televizyon kanallarında para yok. Artık eskisi gibi yaz dizileri de yapmıyorlar. Maliyetler herkesi vurmuş durumda.

Bir arkadaşım dün gece bir çılgınlık yapıp gece üçte yatmış. Bugün, “Zombi gibiyim. Neden böyle bir şey yaptım deyip” duruyordu. Survivor izlemiş. Ben hiç sevemedim şu Survivor’u ya.

Gerçek Survivor’dan bugünlük de bu kadar. Kişisel blog yazıları serisinde, hayatın içinden yazılar okumaya devam edeceksiniz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #164  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #166 

Kişisel Blog Yazıları #164

Kişisel blog yazıları için neyse ki saat gece yarısı 12’yi vurmadan bilgisayar başına oturabildim. Saatlerimiz 23.18 gösteriyor. O zaman yazı gelsin.

Bugün nedense kafamı bir türlü toparlayamadım, çağrılara doğru düzgün odaklanamadım. Öyle böyle akşamı yaptım.

Atv’de, ABİ dizisini izledik. Yine heyecanlı bir bölümdü. Doğan, sonunda abisi Sinan’ın kızını buldu. Kim olduğunu söylemiyorum ki ipucu olmasın.

Bu akşam haberlerde gördüm. Eğer beden işinde çalışıyorsanız akşamları bulmaca çözmeli, kitap okumalıymışsınız. Gün boyu beden çalıştığı için akşam beyni çalıştırmak gerekiyormuş. Bu sayede iyi bir şekilde dinlenebilirmişiz. Eğer bizim gibi gün boyu bilgisayar başında oturup çalışıyorsak da akşamları yürüyüş yapmalıymışız, egzersiz yapmalıymışız. Yani akşamları, işimizin tam tersi şeyi yaparak dinlenebilirmişiz.

Baktım bu akşam kardeşim, emeklilikten bahsediyor. Ne emekliliği dedim. “65-70 yaşına kadar çalışıp emekli olabileceğini mi düşünüyorsun sen?” dedim. O da, “Daha dün çocuktuk. Bak şimdi 40 yaşına geldik. Günler çok çabuk geçiyor” dedi. Mantıklı konuştu şimdi bak. Ama yine de 65-70 yaş, çok geç. Bireysel emeklilik hiç olmazsa 56 yaşında. Umutlar bireysel emeklilikte.

Kişisel blog yazıları serisini bu akşam umutlu bir şekilde bitiriyoruz o zaman.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #163  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #165 

Kişisel Blog Yazıları #163

Dün, kişisel blog yazıları serisine bir günlük ara vermiştim. Bugün, seriye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Selam millet. Ne habersiniz? Nasıl gidiyor hayat? Sevenler de mi kabahat? Çok anlamsız bir giriş oldu değil mi? Zaman zaman yapıyorum böyle, mazur görün. Evet, bugün günlerden yine pazartesiydi. Sabah işte çalışırken, “Acaba işimle barışabilir miyim? Her pazartesi böyle stres yaparak işe başlamak nereye kadar devam edecek?” diye sordum kendime. Ama cevap alamadım. Çünkü hat yoğundu. Akşam oldu, hala karar veremedim. Üzerine düşünüyorum. Yaz, iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Bu akşam kombiyi kapattık. Bakalım tekrar açmak zorunda kalacak mıyız? Havanın sağı solu belli olmuyor sonuçta. Kanal D’de, Uzak Şehir dizisini izliyor bizimkiler. İzlerken de kayısılı meyve suyu içiyorlardı. Hemen ben de bir bardak aldım. Yemek bulunca giriş, iş bulunca siviş diye boşuna dememiş büyüklerimiz değil mi ama? Telefonlara 12 taksit kolaylığı gelecekmiş. Eğer gelirse yeni bir telefon alma niyetim var bakalım. İphone 8 var ben de. Hedef, yeni bir İphone tabi ki. Saat 21.50 geçiyor. Yatsı ezanı okunuyor. Bir günü daha bitiriyoruz işte. Gün bitiyor ama kişisel blog yazıları devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #162  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #164 

Kişisel Blog Yazıları #162

Kişisel blog yazıları serisinde bugün, günlük tarzında yazmak geldi içimden. O zaman başlayalım. Çalıştığım cumartesi günlerinden biri oldu. Neyse ki o kadar yoğun değildi. Akşam kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izledik. Diziyi izlerken de bir yandan canlı maç uygulamasından Galatasaray maçını takip ettik. Öldük öldük dirildik ama sonunda Antalyaspor’u 4-2 yenerek, 26’ıncı şampiyonluğumuza ulaştık. Haftalar öncesinden şampiyon olmamız gerekiyordu ama neyse. Önemli olan şampiyon olmaktı. Ali Congun’un, öğrenci kulüplerini anlattığı stand-up gösterisini izledim tekrar. Çok iyiydi. Ara ara izlerim böyle. Tam bir Türkiye gerçeği. Eğer izlemediyseniz muhakkak izlemenizi öneririm. Bizimkiler kuru fasulye yapmışlar. Güzel olmuş. Kuru fasulyeler de bazen iyi çıkıyor, bugünkü gibi güzel pişiyor, bazen de doğru dürüst pişmiyor. Eskiden öyle miydi yahu. Her yapılan kuru fasulye güzel olurdu. Yaz aylarında, evin önünde sobada pişirirdik. Hey gidi günler hey. Saat 23.13 oldu. Uykum da geldi. Bu yazıyı bitirdikten sonra ben de yatarım artık. İyi geceler millet. Kişisel blog yazıları yolculuğu devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #161  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #163

Kişisel Blog Yazıları #161

Kişisel blog yazıları serisi ile ölümsüz olur muyum? Bilmiyorum. Belki. Bu da nereden çıktı derseniz. İnsanlar öldükten sonra da yaşamak isterler. Bu da kalıcı bir eser bırakmakla mümkündür. Kitap olur, köprü olur, film olur, dillere destan bir kule olur falan. Ama benim için pek de anlamlı bir şey değil bu. Ben ölüp gittikten sonra benim adımı ansalar ne, anmasalar ne? Ben öldükten sonra kendi halime bakarım. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Bana göre ezber bozan bir açıklama bu yaptığım. Ama sadece bu açıklamam ile değil, hayatımın tümü ile ezberleri bozmak isterdim. Yazılarımı okuyan, düşüncelerimle ilk defa karşılaşan bir insanda, “Bu adam ne diyor abi? Hiç böyle düşünmemiştim ben” dedirtmeyi isterdim. Bazı insanların röportajlarına, yazılarına ya da filmlerine denk geliyorum. Az önce yazdığım şekilde tepki veriyorum ben de. “Bu adam me anlatıyor abi?” diyorum. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısını okuduğunuzda siz de, “Bu adam ne diyor be abi?” dediniz mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #160  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #162

Kişisel Blog Yazıları #160

Bazı yazarlar vardır. Kişisel blog yazıları yazarlar. Şaka şaka, bu benim. Bazı yazarlar vardır. Bu sefer ciddi diyorum bak. İnsanlarla fazla muhatap olmazlar. İhtiyaçlarını karşılamak için çıkarlar evden sadece. Zamanlarının çoğu evde geçer. İzlediğim bir filmde böyle bir yazar vardı diye hatırlıyorum. Hangi filmdi diye sormayın. Çünkü hatırlamıyorum. İşte bu yazar gibi olmak istiyor insan. Kendi başına yaşayan, yazan ve kimseyle muhatap olmayan. Dışarıdan güzel gözüküyor bu yaşam ama bir de deneyimlemek lazım. Size de olmuştur aslında. Dışardan çok güzel gözüken, denediğinizde çok mutlu olacağını düşündüğünüz şeyleri deneyimlediğinizde hiç de beklemediğiniz gibi olmuştur. Hayaller ve hayatlar işte. O yüzden denemeden bilemeyiz. Hayatta neyi yapmak istiyorsanız önce bir deneyin. Gerçekten mutlu ediyor mu sizi görün. Konu nereden nereye geldi. Yani demem o ki: Böyle bir yazar olarak yaşamak güzel olurdu. Kişisel blog yazıları yazarak yaşamak güzel olurdu. Peki ya sizce?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #159   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #161

Kişisel Blog Yazıları #159

Kişisel blog yazıları yazmanın zamanı olur mu? Olmaz. O yüzden yine buradayım ve yazıyorum. Bu akşam Kim Milyoner Olmak İster’de bir soru çıktı. Güneş’in kütlesi, Dünya’nın kütlesinin yaklaşık kaç katıdır diye. 330 bin katıymış cevap. Ya bu evrenin büyüklüğü nedir? Akıl sır almıyor. Mesafeleri ölçmeye rakamlar, sayılar yetmiyor. Evrenin bu büyüklüğü bize ne anlatmak istiyor? Bugün yine çok yoğun bir gündü. Konuşmaktan ağzım yoruldu. Çok konuşan birinin çağrı merkezinde çalışması gerek aslında. Ama onun bile ağzı yorulur. Çünkü istediği şeyleri konuşmuyor, dedikodu yapmıyor. Çalışıyor. Bu akşam Star’da, Sevdiğim Sensin dizisini izledik. Saati 23.48 yaptık. Gün bitti, bitecek. Bugünden geriye yorgunluk kaldı benim için. Peki bugünden geriye size ne kaldı? Kişisel blog yazıları serisine güzel bir soru ile kapanış yaptımıza göre artık yazıyı bitirebiliriz. Yatmaya yakın çok su içmeyin. Gece devamlı tuvalete kalkmak zorunda kalıyor insan. Tamam, bu sefer yazıyı bitiriyorum. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #158  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #160

Kişisel Blog Yazıları #158

*İnstagram’da mı, yoksa X’te mi, hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Bir videoya denk geldim. Bir tane küçük kız çocuğu, yatan köpeğin başının altına yastık koyuyor. Ne varsa çocuklarda var. Boşuna dünyayı çocuklar yönetsin demiyorlar.

*Evet, hepimiz kendimize hedefler koyuyoruz. Peki bu hedeflere süre koyuyor muyuz? Şu kadar zamanda hedefimi gerçekleştireceğim diye düşünüyor musunuz? Ben hiç düşünmüyorum. Sadece hedefliyorum. Ama böyle yapmamak lazımmış. Hedefinize, süre koymanız lazımmış. Hadi o zaman hedeflerimize süre koymaya. Koşunnn.

*Bir başka öneri: Hayatınızda bazı şeyleri takıntı haline getirmeyin. Ben demiyorum. Kişisel gelişimciler diyor. Ben de şöyle bir düşündüm: Acaba hayatımda takıntı haline getirdiğim şeyler var mı? Evet, var. Şimdi bu takıntılardan kurtulma zamanı. Peki ya sizin takıntılarınız var mı?

*Yıllar önce görüp hala unutamadığım bir karikatür vardır. Zaman zaman aklıma gelince de gülümserim. Uzaylı, bizim devlet dairelerinden birine giriyor. “Merhaba dünyalı biz dostuz” diyor. Memur da, “Bugün git, yarın gel” diyor. O kadar otomatiğe bağlamış ki memurumuz. Uzaylıya bile aynı tarife.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #157  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #159

Kişisel Blog Yazıları #157

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını bekleyen dostlarım varsa eğer merhaba. Bir yazar için en büyük gurur kaynağı bu olsa gerek. Her gün yeni yazının beklenmesi. Bugün yine yoğun bir gündü. Pazartesiden beridir bir yoğunluktur gidiyor. Sanki herkes işi gücü bırakmış da bizi arıyor gibi. Saat 23.01 olmuş. Bir günü daha yiyip bitirdik be. Kanal D’de, Eşref Rüya dizisini izledik. Okuduğum son iki kitabı da, bir ayda ancak bitirdim. Tamam, her gün 5-10 sayfa oku, zinciri bozma, hiç okumamaktan iyidir. Ama öyle olmuyor. Bir kitap uzadıkça da, sıkıcı olmaya başlıyor. Başka da bir şey yok yani. Olsa, dükkan senin okuyucu. Rutine bağlanmış günler işte. Aslında rutinin dışına çıkmak lazım ama işte. Lafta kalıyor çoğu şey. Rutinden çıkmak ya da çıkmamak, işte bütün mesele bu. Daha bu mesele üzerine çok konuşuruz. Kişisel blog yazıları bitti ama şimdilik. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #156  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #158

Kişisel Blog Yazıları #156

*Az önce Küçük İskender’in yazdığı birkaç şiiri okudum. Sadece bir tanesini beğendim. Beğendiğim şiirin adı da, “Artık Kalbim Yok”

*Okuduğum bir köşe yazısında, “Sistemin sunduğu, ‘İstediğin her şey olabilirsin’ mesajı, motivasyon vermeyi bırakıp ezici bir baskıya dönüşüyor” yazıyordu. Gerçekten öyle değil mi? Omuzlarımızda hiç inmeyen bir yük gibi adeta.

*Oyuncu Bülent Polat, eşi ve iki çocuğunu alıp Çanakkale’ye yerleşmiş. En yakın yerleşim yerine 5 km uzakmış yerleştikleri yer. Elektrik ve telefon da yokmuş. Mutlu ve huzurlu yaşamanın yolunu böyle bulmuş Bülent Polat. Bir bakıma ailesiyle beraber inzivaya çekilmiş. İnsanlardan kaçarak mutlu olmaya çalışmak. Neredeyse ilk çağlardaki insanlar gibi yaşamaya döneceğiz.

*Hayvancılıkla uğraşan bir genç kız da, “Hayvan b.kuyla uğraşmak, b.ktan insanlarla uğraşmaktan iyidir” demiş. Herhalde daha önceleri olsa, kızın akıl sağlığında bir problem olduğunu düşünürdük. Ama şimdi çoğu kişi benim gibi, “Haklı kız abi” diyordur.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #155  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #157

Kişisel Blog Yazıları #155

Kişisel blog yazıları serisi boş kalmasın diye iki kelam etmeye geldim. Bir arkadaşa bakıp çıkacağım der gibi oldu bu da. Bir yazı yazıp kaçacağım. Normalde Atv’de, ABİ dizisini izlerdik salı akşamları. Ama Atv’de, Türkiye Kupası maçı var. Biz de kanal D’de, Beyaz’la Joker’i izledik. Bugünün en çok konuşulan konularından biri de, Şebnem Ferah’ın yıllar sonra konser verecek olmasıydı. Önümüzdeki haziran ayında konser verecekmiş. Hemen, Mayın Tarlası şarkısı geldi aklıma. “Savaş filmlerinde olur ya/ Yaralı yaralı devam etmişim” der şarkının bir yerinde. Gerçekten de öyle olmaz mı? Adam, yaralı yaralı devam eder. Nasıl aklına geldi de bunu şarkıya ekledin ya? Öyle böyle derken yazıyı da bitirmiş olduk. Kişisel blog yazıları serisi, bu akşam da boş kalmadı.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #154  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #156

Kişisel Blog Yazıları #154

*Bazı arkadaşlarıma İnstagram’dan komik videolar gönderiyorum. Görüyor ama hiçbir cevap falan vermiyor. Gülme emojisi falan da yok. Acaba video göndermemden mi rahatsız oldu diyorum. Sonra bakıyorum bu defa kendisi bana göndermiş. Abi, bi hissiyatını belli etsene ya. Nedir bu gizem?

*Bir tane arkadaşım da, bir kilo altını olsa yatağın üstüne yayıp, altınların üstüne yatmak istediğini söyledi. “Kardeşim bu nasıl bir fantezidir?” dedim. “Sen ne yaparsın?” diye sordu bana da. “Bir kısmını nakite çeviririm. Kalanı ile de yatırım yaparım yine” dedim. Bu devirde yatırım candır, gerisi heyecandır.

*Dua Lipa, vanilyalı dondurmanın üzerine zeytinyağı ve deniz tuzu ekleyerek yiyormuş. Tepkikolik’te buna tepki verdiler. İki kişi beğendi, diğer ikisi de beğenmedi. Beğenenler de bir daha olsa yemeyiz dediler. Ölüp bitmediler yani. Benim hiç aklıma böyle şeyler gelmez. “Yok şunu, şuna karıştırayım da yeni bir tat elde edeyim” diye düşünmem. Siz düşünür müsünüz?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #153  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #155

Kişisel Blog Yazıları #153

Evet, yine geldik buradayız. Ama yine aklımda yazacak bir konu yok. Ama gelmemek de olmaz, bloğu boş bırakmak olmaz. Kişisel blog yazıları serisi bir şekilde devam etmeli. Bugün sözde 4 mayıs. Ama dışarıda rüzgar var. Saatlerdir yağan yağmur var. Gören de kışa giriyoruz zanneder. Yeni açılan bir dükkandan hamburger yaptırmış kardeşim. Köftesi kokuyor gibi geldi bana. Belki de kokmuyordu bana öyle geldi. Kardeşim beğenmiş. Ben kolay kolay beğenemiyorum. Biraz seçiciyim. Kanal D’de, Uzak Şehir dizisini izliyor bizimkiler. Benim de biraz uykum var. Belki bu yazıdan sonra direk yatarım ben de. Her gün aynı şeyler işte. Yarın yine kalk ve çalış. Böyle böyle ömür bitiyor. Kişisel blog yazıları serisi bugün de bitti. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #152   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #154

Kişisel Blog Yazıları #152

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısı için geldim ama aklımda ne yazacağıma dair en ufak bir fikrim yok.

Saat 21.49 geçiyor ve dışarıda rüzgar var.

Bizimkiler, Star’da Çirkin dizisini izliyorlar.

Onlarla beraber biraz da ben izledim.

Sonra da yazımı yazmaya geldim işte.

Hafta içi boş bir günümde sağlık ocağına gidip bir tahlil yaptırmak istiyorum.

Hani sosyal medyada çok konuşuluyor ya.

Magnezyum, D vitamini, Bi vitamini falan.

Bakalım değerlerim nasılmış?

Magnezyum için doktor bir şey verirse en azından onu kullanırım.

Finansal özgürlük için, ek gelir getirecek işler yapmak lazımmış.

Bu ek gelirleri de yatırıma yönlendirmek gerekiyormuş.

Parayı çalıştırıp, para kazanmak yani.

Ek gelir getirecek işler neler olabilir?

Şimdi biraz bunları incelemem lazım.

Kişisel blog yazıları serisinde benim de tuzum bulunsun dersen yorum yapabilir ya da bir emoji koyabilirsin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #151  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #153

 

Kişisel Blog Yazıları #151

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümü için aslında başka bir yazı yazmıştım. Ama beğenmedim yeni bir yazı yazdım. İşte o yazı da, bu yazı.

*Bugün yine finansal özgür olmak üzerine YouTube’dan videolar izledim. Finansal özgür olabilmem için daha kırk fırın ekmek yemem lazım.

*Alzaymır olan yaşlı bir teyze vardı. Vefat etmiş. Haberi duyunca kurtuldu dedik. Hem bakan kurtuldu, hem de kendisi. Bu dünyada her işini kendin görebilmen ve kimseye muhtaç olmamak büyük nimet.

*Kanal D’deki, Güller ve Günahlar dizisi sıkıyor artık beni. İlk başlardaki o heyecan kayboldu gitti.

*Bu akşam bizimkilerle konuşurken, “Artık çaydan da eskisi gibi tat alamıyorum” dedim. Bizimkiler de, “Bizim ağzımızın tadı yok” dediler. Bizim de ağzımızın tadı yok, yediğimiz içtiğimiz şeylerin de tadı yok.

*Bazen, hem tatil günümü en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum. Hem de doğru dürüst bir şey yapamadan tatil günümü yiyip bitiriyorum. Bu nasıl bir ikilemdir?

*Kişisel blog yazıları serisinde, hayatımdan birkaç noktaya değindiğim yazım da böylece bitti. Eğer bu yazımı sevdiysen yorum yapabilir, yorum yapamam dersen sadece emoji de koyabilirsin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #150

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #152 

 

Kişisel Blog Yazıları #150

*Moral olarak hemen çabuk düşen ve çabuk yükselen bir yapım var. Bir davranış, bir sözden dolayı hemen modum düşer ve bunu yüzümden hemen fark edebilirsiniz. Kişisel blog yazıları serisinde biraz da kendimden bahsedeyim değil mi? Güncel konular hakkında yaz yaz, nereye kadar?

*Evet, söylemişlerdi. Mayıs ayının ilk haftası soğuk olacak diye. Bugün 1 Mayıs. Dışarıda yağmur var, hava kapalı ve soğuk. Kış gününden bir gün sanki. Kar da yağacak demişlerdi. Bakalım yağacak mı?

*İnsanın morali bozuk olduğunda hiçbir şey canı istemiyor. Ne bir şey yemek içmek, ne de bir yerlere gitmek. Yalnız kalmak istiyorum ben de. Uyumasam bile yatmak istiyorum. Uyuyunca geçer derler ya. Belki de yatmak istememin nedeni de odur.

*Google’ın yapay zekası Gemini, televizyonlara reklam vermiş. Bu akşam gördüm. Eskiden sosyal medya uygulamaları televizyonda reklama ihtiyaç duymazlardı. Şimdi işler değişti. Televizyona reklam verme işini de ilk olarak TikTok’da görmüştüm.

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümünün de sonuna gelirken herkese iyi hafta sonları dilerim millet.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #149   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #151

 

Kişisel Blog Yazıları #149

*Kişisel blog yazıları serisindeki yazılar artık daha kısa olacak gibi. Uzun yazı yazmak biraz zahmetli oluyor ve çok kafa patlatmak gerekiyor.

*Yarın 1 Mayıs. İşçinin ve emekçinin bayramı. Yani, benim ve senin bayramın. Ama boş. İşçinin hakları törpülenirken ne bayramı?

*Erken seçim olacak söylentileri iyice ayyuka çıkmaya başladı. 2027’nin kasım ayında erken seçim yapılacağı iddia ediliyor. Siyaset ısınıyor.

*Bu arada mayıs ayının ilk haftası yurdumuz, soğuk hava dalgasına girecekmiş. Hatta kar bile yağabilirmiş. Mayıs ayında yağacak bir kara hazır mısınız?

*Bazen, nedenini bilmediğim bir şekilde hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

*Geceleri, ışık kapalıyken televizyon izlemekten nefret ediyorum. Bu da şey gibi oldu. Hani bir tane şirin vardı. Her cümlesinde nefret ederim derdi. Adı gelmedi aklıma. Tıpkı onun gibi hissettim kendimi.

*Evet, bir gece daha bitti. Kişisel blog yazıları da bitti. Tabi bu akşamlık. Devamı gelecek. To be continued.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #148   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #150

Kişisel Blog Yazıları #148

*Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısına Trump ile başlıyorum. Ağzında devamlı geveleyip duruyor. Uzaylılarla ilgili elinde belgeler varmış. Açıklayacakmış falan. Açıkla artık kardeşim. Bitsin bu gizem.

*Mesaj geliyor telefonuma. İphone’da indirim yapıyormuş telefon operatörüm. Kardeşim, ne kadar indirim yapsan da yine de çok pahalı oluyor İphone. Aslında alınan devasa vergiler olmasa bu kadar pahalı olmayacak. Ama işte burası Türkiye dediğimiz yerlerden biri de bu vergiler.

*Dünyadan başka bir gezegene gidip yaşama şansımız sıfır. Bakmayın yaşanır falan dediklerine. Şimdilik hepsi teori. Bazıları bu durumu, “Dünyaya hapsolduk” diye nitelendiriyor.

*Çirkin dizisindeki Ferhat karakteri, “Çocukken çok aç yattım. O yüzden şimdi yemek yemeyi seviyorum” diyor. Ahh ulan garibanlık, fakirlik. İnsanın çocukken o kadar hassas bir yüreği oluyor ki. O yüreği inciten şeyler bir ömür boyu unutulmuyor.

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümü biraz kısa oldu. Ama hiç yazmamaktan iyidir değil mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #147   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #149 

Kişisel Blog Yazıları #147

Saate baktı. Daha saat 03.30 geçiyordu. Kalktı, tuvalete gitti.

Sonra mutfağa yöneldi. Kahve içmek istedi canı. Düşünmek istiyordu.

Kahve hazırlanırken camdan dışarıya baktı.

Karşı apartmanda bir iki dairenin ışığı yanıyordu. Belki onların da kendisinin ki gibi uykuları kaçmıştı.

Kahvesini aldı ve masaya geçti.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşam ki yazısını yazamamıştı. Aklına konu gelmişti. Yorgundu da.

O yüzden yazmalıyım diye tutturmadan gidip yatağına yatmıştı.

Hazır kalkmışken yazımı yazayım dedi. Ama yine aklına konu gelmiyordu.

Kahve çok güzel olmuştu. Kahvenin güzel olması, o an için mutlu etti onu. Küçük mutluluklar dedikleri bu olsa gerekti.

Yazmak onun için hobiydi. Belki de hobiden de öte.

Kişisel blog yazıları yazarak hobisini en güzel şekilde gerçekleştirmiş oluyordu.

Bugüne kadar hiç evlenmemişti. Bu saatten sonra da evlenmezdi zaten.

İşi gidip geliyor, hobi olarak da bloğunda yazılar yazıyordu. Hayatı bu kadarcıktı işte.

Ne kadar da rutin bir hayat diye düşündü. İşe git, gel. Hayat, çalışmaktan ibaret gibiydi.

Hayat üzerine çok mu düşünüyordu?

Hayat üzerine çok mu kafa yoruyordu?

Acaba bu kadarı fazla mıydı?

Çok da inceleme işte, yaşa gitsin. Bazısı böyle diyordu. Bu kadar kolay mıydı yani?

Kahvesi bitmişti.  Saate baktı. 04.30 olmuştu. Bardağı mutfak tezgahına koydu. Yatağa doğru yöneldi.

Artık yatmalıydı. Ne de olsa yarın iş vardı.

Hiç iş olmasaydı. Yarın istediği saatte kalkabilseydi. Ne güzel olurdu. Zenginlik dedikleri bu olsa gerek diye düşündü.

Yarın akşam, kişisel blog yazıları serisine muhakkak bir yazı yazmam gerek diye düşünürken gözleri kapanıyordu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #146  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #148

Kişisel Blog Yazıları #146

Dışarıda harika bir hava vardı. Günlerden Pazar olunca da kendini dışarıya atmamak olmazdı.

Ama kendimi akşam 17:30’da dışarıya attım. Daha erken çıkıp direk güneşe maruz kalmak istemedim çünkü.

Fındık dükkanı olan bir arkadaşım var. Onun yanına gittim.

Hem bu şekilde kişisel blog yazıları serisine yazacak şeylerim olur dedim.

Yandaki kahveden çay söyledi hemen. Çay içtik. Ama çay bayattı. Ulan bayat bayat çayı kakalıyorlar millete.

Arkadaşım yeni bir fındık makinesi alacakmış. Onun telaşı içindeydi.

Oradan çıktım. BİM’e girdim. Trabzon ekmeği aldım. Kornet dondurma aldım 4 tane de. Ama isimsiz markadan. Yıllardır aldığımız marka. Şimdi isim vermeyeyim. Reklama girmesin.

Ordan eve geldim. Kanal D’de, Arka Sokaklar’ın tekrar bölümü vardı. Cuma akşamı izlemediğimiz için onu izledik.

Cuma günü Show TV’de Kızılcık Şerbeti’ni izledik çünkü.

Galatasaray evinde Fenerbahçe’yi 3-0 yendi. Artık şampiyon olduk sayılır.

Kişisel blog yazıları serisi için böyle günlük tarzda da yazmak istiyorum ama genelde her gün aynı olduğu için yazamıyorum.

Bugün farklılık olduğu için yazdım.

Gerçi her günüm farklı olsa da yine de sıkılırdım günlük yazmaktan.

Bir gün günlük, bir gün hikaye, bir gün güncel olaylar, bir gün de hiçbir şey yazmak istemiyorum.

Değişik bir ruh dünyam var bu konuda. Her gün aynı tarzda yazamıyorum.

Saat 23.43 oldu. Belki yatmadan önce şu an okuduğum hikaye kitabından bir hikaye okurum. Sonra da yatarım.

Kişisel blog yazıları serisinde sen hangi yazı tarzımı seviyorsun peki?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #145   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #147

 

Kişisel Blog Yazıları #145

*Bu evrenin gizemi nedir ya? Sözde ışık hızını hiçbir şey geçemez. Ama evren, ışık hızının üç katı büyüklüğünde bir hızla genişliyor. Merak ediyorum da: Evrenin sırrını, insanlık olarak çözebilecek miyiz? Yoksa sırrı çözemeden kıyamet mi kopacak?

*Kişisel blog yazıları serisine enteresan bir giriş oldu değil mi? Bu evren, uzay konuları her zaman beni heyecanlandırır. Yeni bir şeyler duyduğumda da böyle paylaşma ihtiyacı hissediyorum işte.

*YouTube ve sosyal medyanın olmadığı bir çağda yaşasaydık her şey daha mı kolay olurdu? Kişisel gelişim, hayalin nedir bulma, hayalinin peşinde koşma, istediğin her şeyi olabileceğinin söylenmesi falan. Bunlardan hiç haberdar olmayacaktık. Ne iş yapıyorsak, paşa paşa çalışacaktık. Kafada hiç bunlar olmayacaktı. Yaşayıp gidecektik. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

*Bir arkadaş söyledi ama ne kadar doğru bilmiyorum. Aynı iş yerinde 15 sene çalışırsan tazminatlı çıkış hakkın doğuyormuş. Bunu başka bir arkadaşa söyledim. Onun da aynı iş yerinde 15 yılı doldurmasına çok az kaldı. “Tazminatla çıksan ne olur ki? Hazıra dağ dayanmaz” dedi. Emeklilik ne zaman dedim. 56 yaşındaymış. En aşağı bi 10-12 senesi var daha.  

*Tazminat konusuyla ilgili bir şey daha söyleyeceğim: Geçen gün Orhan Gencebay’ın filmlerinden birini izliyorduk. Filmde, Orhan Gencebay’ın oynadığı karakteri işten çıkartıyorlar. Daha çalışmaya başlayalı bir ay olmuş. Ama ona bile 1 aylık tazminat vermişler. Bu dediğim film, 70-80’li yıllarda çekilmiş bir film. İşçi haklarında nereden nereye değil mi?

*Geçen gün bir blog yazıma gelen yorumları okuyordum. Bir tanesi, “Sen yazının sonuna eklememişsin ama bu sefer ben ekleyeyim: Kişisel blog yazıları serisi devam edecek” demiş. Ben de, “Haklısın, nasıl da unuttum” dedim. Şaka şaka. Böyle bir şey olmadı. Tamamen ben uydurdum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #144   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #146

 

Kişisel Blog Yazıları #144

Dışarıda pala pala kar yağıyordu. Camdan yağan karı izlemenin huzuru vardı içinde.

Gitti hemen bir kahve yaptı kendine. Yine geldi camın kenarına. Elinde kahveyle izlemeye başladı bu sefer yağan karı.

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını yazacaktı.

Ama şimdi bu keyfini bozmak istemiyordu. Birazdan yazardı yazısını. Hem de bu anı yazardı. Konu da çıkmış oldu işte böylece.

Geçmişini, şimdiyi ve geleceğini düşünüyordu. Kişisel gelişimciler her derler ya, “Anı yaşayın” diye. O iş öyle olmuyordu işte.

Sadece şimdiyi, şu anı düşünmek tam bir delilikti. İnsan denen varlığı sadece şimdi ile sınırlayamazdınız.

Çünkü insan, geçmişi, şimdiyi ve geleceği beraber düşününce rahatlardı ancak. En azından şimdilik bu şekilde düşünüyordu.

Gün gelir de sadece şimdiyi düşünebilirse bunu da açık yüreklilikle kendisine itiraf ederdi. Onun değişmez dediği düşünceleri yoktu.

Sabah sabah bunları düşünmek ve sıcacık bir kahve çok iyi gelmişti.

Kedisi, sırt üstü koltukta uzanmış yatıyordu. Bu kedilerin ne ilginç yatış şekilleri var diye düşündü. Gidip sevmek istedi ama sonra vazgeçti. Çünkü severse muhakkak uyanırdı. Onu yazı yazarken rahat bırakmazdı sonra. En iyisi hiç ellememekti.

Kahvesinin son yudumunu da içti ve kahveyi bitirdi. Bardağı masasına koydu. Ama içi rahat etmedi.

İşi biten şeyin etrafında olmasını istemiyordu. Boş bardak, yenilmiş çikolata kabı falan gibi. Gitti, mutfağa bıraktı bardağını. Tekrar içeri geldi ve masasına oturdu.

Artık kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını yazmaya başlayabilirdi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #143  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #145

Kişisel Blog Yazıları #143

*Bugün 23 Nisan. Çocukların bayramı. Bir sürü paylaşım yapılıyor. Siz bizim geleceğimizsiniz falan diye. Peki çocuklara gerçekten öyle davranıyor muyuz? Onlara bunu hissettiriyor muyuz? “Sen çocuksun bilmezsin sus” deriz. Öz güveni yıkar geçeriz. “Sen yapamazsın, çocuksun daha” deriz. Onlara sorumluluk vermeyiz. Onları hayata dahil etmeyiz yani. Bence burada bir sorun var. Bunu konuşmalıyız ve düzeltmeliyiz.

*Kişisel blog yazıları serisi gibi daha önce seri yapan bloglar var mı diye baktım ama bulamadım. Zamanında bazı bloglar yapmış. Yapay zekanın yalancısıyım. Peki göster o zaman onları diyorum. Gösteremiyor. Tanıdık bloglardan seri yapan biri vardı bak. Bir yılda, her gün yazı yazma serisi. 365 yazı. İşte bunu bir zamanlar Yine Bir Gün Biz Böyle bloğu yapmıştı. Şimdi de her gün yazıyor ama seri olarak değil. Tam bir günlük blog işte.

*Mario Levi’nin bir röportajını izledim bugün. O da zamanında yazarlık atölyesi açmış. 21 yıl kesintisiz ders vermiş. Yazarlık atölyelerini sordular. “Ebru öğrenmek istiyorsunuz mesela. Bir ustanın yanında yetişmeniz lazım. Ney üflemek istiyorsunuz. Bir ustanın yanında yetişmeniz lazım. Piyano çalacaksınız. Bir ustanın yanında yetişeniz lazım. Bütün bunlar yapılırken neden yazarlık için bunu düşünmeyelim? Benim ki bir çeşit usta/çırak ilişkisi.” dedi. Evet, bu açıdan düşündüğümüzde çok mantıklı geldi bana da. Evet, eskisi gibi negatif bakmıyorum artık yazarlık atölyelerine. Ama gerçekten işin ehli olanlardan ders almak kaydıyla. Zaten röportajda Mario Levi de buna vurgu yapıyor. Önüne gelenin yazarlık atölyesi açması hakkında. Yani işin özü: Güvendiğim isimlerden birileri olursa yazarlık atölyesinin başında ve imkanım da varsa o an için yazarlık atölyesine gitmek isterim artık.

*Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısında neler mi olacak? Ben de bilmiyorum. Yine içimden geleni, aklıma takılanı yazacağım bir yazı olacak o kesin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #142  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #144

Kişisel Blog Yazıları #142

*Bugün 23 Nisan. Buruk bir şekilde kutluyoruz bu günü. Çünkü Kahramanmaraş’taki okul saldırısında hayatını kaybeden çocuklarımız ve öğretmenimizin acısı hala kalplerimizde.

*Kişisel blog yazıları serisine bir süre ara vermiştim. Şimdi bu yazı ile seriye kaldığımız yerden devam ediyorum. Bazen sıkılıp ara veriyorum sonra tekrar dönüyorum. Bu da, o dönüş yazılarımdan biri.

*Bazı dizi oyuncuları çıkıp, Kahramanmaraş’taki olayın dizilerle alakası olmadığını söylüyorlar. Tamam, her şeyi dizilere bağlamamak lazım. Ama dizilerin de etkisi var. Artık şunu bir kabul etsek mi?

*Canan Karatay Hoca, eşini kaybetmiş ya. Üzüntüden de dişleri dökülmüş hocanın. Hoca adına çok üzüldüm. Şimdi düşünüyorum da, hayatta ne için yaşayacak? Eşini, hayat arkadaşını kaybetmiş. Hayata yeniden bağlanma motivasyonunu nasıl bulacak?

*İbrahim Tatlıses, bütün servetini devlete bırakacağını açıklamış. Artık çoluk çocuktan ne kadar bıktıysa. Ama çocukların, “Tamam babacığım. Sen öyle dediysen, öyle olur” diyeceğini sanmıyorum. Böyle durumlarda kişi, servetini devlete, hayır kurumlarına bıraksa bile varisler itiraz ettiğinde yine mirastan pay alabiliyorlarmış. Geçen bununla ilgili arkadaşla konuşmuştuk. O söylemişti.

*Oyuncu Ferdi Atuner hayatını kaybetmiş. Kendisini Ayrılsak da Beraberiz dizisinde, devamlı “Bir tatlı huzur almaya geldim kalamıştan” şarkısını söylerken hatırlarım. Bir de Kemal Sunal’ın, Çarıklı Milyoner filminden.

*Kişisel blog yazıları serisinin ortaya karışık yazılarından biri daha bitti. Şimdi sıra, serinin yeni yazılarında. Beni takip etmeyi, bildirimleri açmayı ve yorum yapmayı unutmayın. Pardon ya. Bu söylediğim YouTube’da oluyordu değil mi?

*Önceki yazı: Soğuk esen hava ve çirkin bir dizi- Kişisel Blog Yazıları #141  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #143

23 Nisan'da onları hatırlayacağız...

Kahramanmaraş’taki okul saldırısında öğretmen ve öğrenciler hayatını kaybetti. Şimdi gel de 23 Nisan’ı kutla. Bizim için sevinç ve neşe anlamına gelen 23 Nisan, resmen yas günü oldu. Hele, bayramlık giyecek çocuklar kefen giydi diye yazmış ya biri. İnsanın yüreğini dağlıyor.

Saldırının gerçekleştiği okulun tamamen kapatılacağı iddiaları var. Başka bir iddia da, öğrenciler yakınlardaki diğer okullarda eğitim görmeye devam edecek, şimdilik okul kapalı kalacak. Sonra duruma göre bakılacak. Şu an için öğrencilerin tekrar o okula gitmemesi çok doğru bir karar. Resmen bir travma olurdu onlar için.

Patır patır insanların öldürüldüğü oyunlar yasaklanmalı bence. Sanal dünyada insan öldüre öldüre hissizlik oluşuyor çocukta. Gerçek hayatta da insan öldürmenin hiç de problem olmayacağını düşünebilir çocuk. Tabi ki sadece oyunlar değil bunun sebebi. Ama oyunlar da nedenlerden biri.

Okullarda şiddet neden artıyor? Diziler mi, toplum mu?

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırılarının ardından herkes tartışıyor. Çocuklar nasıl bu hale geldi? Bunun önüne nasıl geçeriz? Kimi oyunlardan, kimi dizilerden diyor. Kimi toplumdaki şiddet kültüründen, kimi Esra Erol ve Müge Anlı’dan diyor. Yine tartışma bir yere bağlanmayacak yani.

Eşref Rüya ve Yeraltı dizileri yayından kaldırıldı dendi bir ara bu okul baskınlarından sonra. Açıklama geldi. Kalkmamış. Sadece silahlı sahneler konusunda daha hassas olacaklarmış. Nasıl olacaklarsa?

Baskın yapan çocuğun etek giydiği görüntüler çıktı ortaya. Kendini de kız olarak tanımlıyormuş. Bu nasıl karışık bir durumdur? Neler dönüyor? Sınıfta çekilmiş görüntüler vardı. Orada çocuk, dönüp duruyordu. Etekli görüntülerini görünce, kendince bale falan mı yapıyordu diye düşündüm.

Reklam yoksa dizi de yok: Televizyon krizi büyüyor...

İlk olarak Arka Sokaklar dizisinin yeni bölümü, yeterli reklam alamadığı için yayınlanmadı.

Sonra Now’daki Kıskanmak dizisi de aynı şekilde.

Böyle devam ederse yeni diziler çekilmez artık. Çekilse bile iki/üç dizi yapılır, diğer akşamlar hep filmler yayınlanır.

Çok uç bir nokta ama böyle giderse tamamen diziler ortadan kalkabilir.

Diziler ortadan kalkarsa kanallara ne ihtiyaç var? O zaman kanallar da kapanır.

Eskiden bir gecede iki dizi yayınlanırdı. Sonra maliyetler yükseldiği için dizi sayısı bire düşürüldü.

Bir dizi ile tüm geceyi kapatmaya başladı kanallar. Önce geçen haftanın özetini, sonra yeni bölümü yayınladılar.

Böyle çözüm bulmuşlardı maliyetler için.

Ama şimdi bir akşam da, bir dizi için bile yeterli reklam alınamıyorsa bu işin sonu nereye gidecek?

Cem Gelinoğlu'nda, Okan Bayülgen havası mı var?

Aslı Şafak ile İşin Aslı programına Cem Gelinoğlu ve Doğu Demirkol konuk olmuş. Onu izledim.

Cem Gelinoğlu daha önce iki defa bu programa gelmiş.

Programın sunucusu Aslı Hanım, o iki programa gönderme yaparak, “Cem sana ne oldu? Sen çok konuşkan olmuşsun” dedi.

Program sunucularının en sevdiği konuk tarzı, konuşkan konuktur diye de ayrıca ekledi.

Cem Gelinoğlu ise bu durumu, moduna bağladı.

Bazı zamanlar çok içe kapanık olduğunu, bazı zamanlar da böyle olduğunu söyledi.

Bence moduyla ilgili değil. En azından bana öyle gelmedi.

Çünkü Doğu Demirkol’a sorulan sorulara da kendisi cevap verecekti neredeyse.

OKAN BAYÜLGEN DE KONUŞULDU PROGRAMDA…

Okan Bayülgen’in, konuklarından çok kendisinin konuşması hakkında.

Hatta Doğu onunla ilgili, “Okan Bayülgen konuşacak, onu dinleyecek konuklar aranıyor” diye de espri yaptı.

Cem Gelinoğlu’ndan, Okan Bayülgen havası aldım.

Hep o konuşmak istiyor sanki.

Konuşmaya başlayınca 3-4 dakika susmuyor. Devamlı anlatmak istiyor.

Okan Bayülgen kadar olmasa da.

Ama şunu da ekleyeyim: Konuşması da dinleniyor. Ben dinlerken zevk aldım. Ne diyecek diye bekledim.

Boş konuşmuyor yani. Hayata dair, filme dair, diziye dair, ilişkilere dair. Her ne konuda konuşursun kendisini dinletiyor.

Bu çok önemli bir özelliktir bak. Acun Ilıcalı da hep buna vurgu yapar. “Seyirci bu adam ne diyecek diye bekliyorsa o adam olmuştur” der Acun.

CEM GELİNOĞLU, STAND-UP YAPACAKMIŞ…

Bu arada Cem Gelinoğlu, stand-up şovlarına başlayacakmış.

Kendisini severim. Hem adaşım olduğu için, hem filmlerinden dolayı, hem de televizyondan gördüğüm kadarıyla iyi bir insan olmasından dolayı.

O yüzden başarısız olmasını istemem.

Çünkü stand-up farklı meziyetler gerektirir.

Tamam, hep kamera arkasında başarılı oldun. Ama sahne farklı bir yer.

Seyirciyle bire bir temas halindesin. Anlık tepki alıyorsun. Bunu yönetebilmek, senaryo içinde oynanan oyunculuktan çok daha zor.

Önce kendi arkadaşlarına yapacakmış gösterisini. Sonra da tüm seyircilere.

CEM GELİNOĞLU VE DOĞU DEMİRKOL İYİ BİR İKİLİ OLMUŞLAR…

Başka bir not daha. Cem Gelinoğlu ve Doğu Demirkol’un beraber konuk olduğu ve benim izlediğim ikinci programdı bu.

İlk program Kafa TV, YouTube kanalındaki Dolunay Soysert’in sunduğu Ne Münasebet programıydı.

İki programda da iyi bir ikili oldukları izlenimini aldım. İkisi de birbirine saygı duyuyor.

Doğu, Cem’i gerçekten bir abi gibi görüyor. Belki ileride başka işlerde yine beraber oynarlar.

Ama oynamasalar bile çok iyi dost olduklarını ve bu dostluğun yıllarca devam edeceğini düşünüyorum.