Atv’de ilk bölümü yayınlanan Mercan Köşk dizisini izledik biraz. Sarmadı beni pek. O bitti, TRT Spor’u açtık. Fenerbahçe-Beşiktaş maçının özetini izledik. Beşiktaş 2-1 yendi. Ondan sonra da geldim bu yazıyı yazıyorum işte. Saat 23.50 geçiyor. Seksenler dizisinde Ergun Plak karakterini oynayan Serhat Kılıç, sevgilisi tarafından evinde ölü bulundu. Yara, kesik falan yokmuş. Sadece göz çevresinde ve kollarında morluklar varmış. Kesin ölüm nedeni araştırmalar neticesinde belli olacakmış. Ruhi Çenet’in, Amerika’da yaşayan Hasidik Yahudiler videosu Amerika’yı salladı resmen. Hasidik Yahudilere yapılan para yardımları Amerikan halkını ayağa kaldırdı. Videoyu izledim. Ama bu kadar ses getireceğini tahmin etmiyordum. Yine çok iyi bir iş çıkardın Ruhi. Tebrikler.
Ergun Plak da gitti
Kişisel Blog Yazıları #264: Hem uçuyor hem de kaçıyor abicim
En son moda dronlar burada. Gel abi gel. Fabrikadan halka satış. Bu fırsatı kaçırma.
-Hoş
geldin abim. Hangi drondan vereyim?
-Kardeşim
şu dronun özelliği ne?
-Uçuyor
abicim.
-Peki
şu dorunun özelliği?
-Kaçıyor
abicim.
-Peki
şu dronun?
-Hem
uçuyor, hem de kaçıyor abicim.
-Garantisi
var mı peki?
-Garantisi
benim abicim.
-Desene
merdiven altı.
-Pazarda
ne arıyordun ki abicim.
-Tamam
kalsın o zaman. Kolay gelsin.
-Sen
bilirsin abicim.
-Mahmut
Abi zabıtalar geliyor kaçın.
Hemen
büyük bir poşete 4-5 tane dronu koydu Mahmut. Çalışmaya hazır bekleyen drona
astı poşeti.
-Oğlum
Hakan ben kaçar. Sen de dronla malları her zaman ki yere indir.
Mahmut
kaçarken dron da havalanmış, dron da kaçıyordu. Zabıtalar dronun arkasından
bakakaldılar.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #263: Tuzlu Kahve: Yıldızlar geçidi gibi bir dizi
Kişisel Blog Yazıları #263: Tuzlu Kahve: Yıldızlar Geçidi Gibi Bir Dizi
Yakında Star TV’de, Tuzlu Kahve adında yeni bir dizi başlayacak. Ama bu dizi öyle böyle bir dizi değil. Tüm bilindik oyuncuları toplayıp, dizi yapmışlar resmen. Eda Ece, Buğra Gülsoy, Nebahat Çehre, Sarp Apak, Cengiz Bozkurt, Şevval Sam, Binnur Kaya… Yazmaktan yoruldum. Daha da bir çok oyuncu var. Artık diğer oyunculara siz internetten bakarsınız. Bu kadar büyük oyuncuların olması büyük bir beklenti yaratıyor tabi. Ama bakarsınız iki bölümde de kalkabilir. Bir dizi, oyuncu ile tutmaz. Diziyi tutturacak olan senaryodur, hikayedir, inandırıcılıktır, oyuncuların birbiriyle oynamaktan zevk almasıdır. Yani işin özü: Bizim seyirciler olarak o dünyaya, inanmamızdır. O zaman bekleyelim ve görelim. Tuzlu Kahve dizisi, bizi kendisine inandırabilecek mi?
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #262: Kar yağmasını beklerken
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #264: Hem uçuyor hem de kaçıyor abicim
Kişisel Blog Yazıları #262: Kar yağmasını beklerken
İşte bu gece, yılın ilk karı yağabilirdi. Yarın iş de yoktu. Bu gece oturup karın yağmasını bekleyecekti. Yapardı kahvesini, alırdı kitabını ve beklerdi. Dediği gibi de yaptı. Kahvesini aldı ve pencerenin yanına gitti. Masaya kahvesini koydu. Sonra gitti kitabını getirdi. Kitaba başlamadan önce pencereden şöyle bir dışarıya baktı. Daha gelen giden bir kar tanesi bile yoktu. Kitabını okumaya başladı. Kahvesini yudumlarken dışarıya da bakıyordu. Yarım saat olmuştu. Kitap okumaktan sıkılmıştı. Kahve de bitmişti. Bilgisayarını getirdi. YouTube’tan bir şeyler açtı. Saat bir oldu. Yine şöyle bir dışarıya baktı. Galiba o akşam, bu akşam değildi. En iyisi yatmaktı. Uykusu da gelmişti. Sabah dört gibi uyandı. Tuvalete gitti. Tam odasına giderken gözü pencereye takıldı. Lan yoksa dedi. Hemen pencerenin yanına gitti. Evet, yanlış görmemişti. Kar yağmıştı.
*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #261: Uyumak için koyun saymıştı ama
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #263: Tuzlu Kahve: Yıldızlar geçidi gibi bir dizi
Kişisel Blog Yazıları #261: Uyumak için koyun saymıştı ama
Gecenin ikisi olmuş ve hala uykusu gelmemişti. Yarın sabah nasıl kalkıp da işe gidecekti? “Ulan iş falan olmayacak, sorun da ortadan kalkacak işte” dedi. Yatakta bir o yana, bir bu yana dönüyordu. “Koyun mu saysam la?” dedi. Hayatında hiç koyun sayarak uyumayı denememişti. Koyunları saymaya başladı. Tıpkı filmlerdeki gibi. Koyunları bir bir sayıyordu. Bir anda koyunlara, kurtlar saldırmıştı. Kalbi hızlıca çarpmaya başlamıştı. Ya bana da saldırırlarsa diye korkuyordu. Çoban köpekleri de gelmiş, kurtlara saldırmışlardı. Ortalık karışmıştı. Kimin kime saldırdığı belli değildi. Hemen saklanacak bir yer aradı. Ahıra girdi. Dışarıdan hala sesler geliyordu. Ahırın kenarına çömeldi, gözlerini kapadı ve başını, ellerinin arasında aldı ve saymaya başladı. 1,2,3. “Bu bir kabus, bu bir kabus, uyanmalıyım” dedi. 15,16,17. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. “Hakan, hakan, uyan, uyan.” Birden gözlerini açtı. Evinde, yatağındaydı. “Ne oldu bana Zeynep?” diye sordu. “Ne olacak, kabus görüyordun” dedi karısı. “Ne gördün de korktun bu kadar?” “Koyunlar, köpekler, bir savaş alanı gibiydi. Ulan, koyun sayıp, uyuyalım dedik, uykuyu şimdi tamamen kaçırdık iyi mi?”
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #260: Hayata kısa bir mola
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #262: Kar yağmasını beklerken
Kişisel Blog Yazıları #260: Hayata kısa bir mola
Kendi dünyasına çekilmiş, hiçbir şeye karışmıyordu. Açlıktan ölünceye kadar da bir şey de yemiyordu. Sadece okuyordu. Sosyal medya hesaplarını da silmişti. Hayatın anlamını sadece okumakta bulmuştu. Haftada bir kitap bitirir olmuştu. evdekiler, onun için endişe ediyorlardı. O ise, hayatından son derece memnundu. Annesi, “Nereye kadar gidecek böyle oğlum? Ölmeden bir işe girip, evlendiğini görseydim yeterdi. Bu halin çok üzüyor beni” diyordu. O ise, “anacım sen üzülme. Ben halimden memnunum” diyordu. Günler böylece geçip gidiyordu. Bir gün sıkıldı. Artık hayata karışmak istiyordu. Evden, çağrı merkezinde çalışmaya başladı. Sonra da bir kızla tanıştı. Sevdi ve işler ciddiye bindi. Galiba annesinin dediği olacak ve evlenecekti. Yıllar sonra sadece kitap okuduğu o dönem sorulduğunda, “Hayata kısa bir mola verdim” diyecekti.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #259: Bir sabah uyandım ve yazar olmaya karar verdim
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #261: Uyumak için koyun saymıştı ama
Kişisel Blog Yazıları #259: Bir sabah uyandım ve yazar olmaya karar verdim
Bir sabah uyandım ve yazar olmaya karar verdim. Yazar olmak için fular gerekirdi ama benim fularım yoktu. Hızlıca bir kahvaltı yapıp hemen bir fular almaya gittim. Gözüme ilk çarpan fuları aldım ve hemen eve geldim. Başka ne lazımdı? Bilgisayar. O zaten vardı. Hemen bir kahve yaptım kendime. Bilgisayarımı açtım. Word sayfası karşımdaydı. Tamam da şimdi ne yazacaktım? Aklıma bir şey gelmiyordu ki. Fulara da boşuna mı para vermiştim şimdi? Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Keloğlan varmış. Ulan oldu mu bu şimdi? Çocuklara masal mı anlatıyorum? Olan şeyi yazmış olurum zaten. Ama bu Keloğlan’a farklı şeyler yaptırırsam o zaman bir masal olur işte. Ama bu Keloğlan’a ne yaptıracağım ki? En iyisi Keloğlan, “Yetti artık bu kellik. Ben de saç ektireceğim” desin. Hah, şimdi oldu. Masalı başlatmadan bitirdim. En iyisi ben roman ve hikaye okuyayım da kendimi geliştireyim.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #258: Uzaylılar hakkında birkaç komik not
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #260: Hayata kısa bir mola
Kişisel Blog Yazıları #258: Uzaylılar hakkında birkaç komik not
*Uzaylı gördüm. Şaka şaka. Ne işi var uzaylının bizim buralarda. Onlar çıkarsa Amerika’da çıkar. Filmlerde hep Amerika’da çıkıyorlar çünkü. ABD Başkanı Trump ile görüşürler önce.
*Şu
an aklıma geldi bak. Tepkikolik YouTube kanalı var ya. Orada uzaylılar, uzaylı
filmlerine tepki veriyorlar diye bir bölüm çekiliyormuş.
*Bir
ara Elon Musk’ın, uzaylı olduğuna dair iddialar ortaya atılmıştı. Hatta reptilyan
olduğuna dair. Öyle bir görüntüsü vardı. Gözleri acayip dönüyordu. Bu da moda
oldu. Ünlülere, uzaylı demek. Bu arada Elon’ın gözlerinin o kadar dönmesinin
nedenini kafasının bir milyon olmasına bağlayanlar da vardı. Yorum sizin.
*Uzaylılar
da uzun vadeli yatırım düşündükleri için altın alıyorlarmış iddiası var. Uzaylı
da olsan güvenli liman, altına sığınıyorsun işte. Şaka şaka. Böyle bir iddia mı
olur lan? Ben şimdi uydurdum.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #257: Ben hiçbir şey yaşamamışım
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #259: Bir sabah uyandım ve yazar olmaya karar verdim
Kişisel Blog Yazıları #257: Ben hiçbir şey yaşamamışım
*Cemre Demirel’in, YouTube canlı yayınlarını seviyorum. Hayatın her alanıyla ilgili bir fikri var, bir yaşanmışlığı var. Her halinden belli oluyor. Bir de kendime bakıyorum, “Cem, sen hiçbir şey yaşamamışsın” diyorum.
*Bu
yaz ayında ilk defa oturduğum yerde terledim sıcaktan. Tişörtüm su içinde
kaldı. Koskoca iki ay, haziran ve temmuz aylarında böyle olmamıştım hiç. Yaz
ayı giderayak, yazlığını gösteriyor işte.
*Arkadaşın
dişini, şişken çekmişler. Yanağı davul gibiydi. Diş, şişken çekiliyor muydu ya?
*Arkadaşla
sinemaya gidecektik. Örümcek Adam’a. Yok bugün müsait olurum, yok yarın müsait
olurum derken hala gidemedik. Yok arkadaş, kimseyi beklemeyeceksin. Kendin
gideceksin.
*Örümcek
Adam demişken. Örümcek Adam’ı da oynamayan oyuncu kalmadı herhalde. Önüne gelen
oyuncu Örümcek Adam’ı oynuyor.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #256: Celal Şengör, Odyssey filmi hakkında ne dedi?
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #258: Uzaylılar hakkında birkaç komik not
Kişisel Blog Yazıları #256: Celal Şengör, Odyssey filmi hakkında ne dedi?
Celal Şengör, Odyssey filmi hakkında ne dedi? Bugün İnstagram’da en çok paylaşılan gönderilerden biriydi bu. Daha önce İnterstellar filmi hakkında, “Zırva” demişti. Bakalım bu filme de mi, “Zırva” demiş diye haberi okudum. Christopher Nolan’a verip veriştirmiş. “Çok kötü bir film. Kardeşim, sen Helen’i zenci yaparsan olmaz bu iş. Çünkü Helen’in Homeros’ta tasviri var, sen bunu yapamazsın” demiş. Peki böyle açık bir tasvir varken Nolan neden siyahi bir kadını oynatmış? Bunun hakkında Nolan bir açıklama yapmamış. İnternette de bunun üzerine tahminler yürütülüyor sadece. Oscar ödülü almak için oynattı iddiaları var. anladığım kadarıyla Oscar Jürisi bu olaya önem veriyor. Sonuçta bir destan, o kadar da takmayın diyen de var. Yani ortada net bir şey yok anlayacağınız. Benim görüşüme gelirsek: Madem ki destan da tasviri yapılmış. O zaman siyahi bir kadını oynatmak saçma. Yani Celal Hoca’dan yana oyumu kullanıyorum.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #255: Behzat Ç. Amirim de gözaltında
*Sonraki yazı: Kişisel Bog Yazıları #257: Ben hiçbir şey yaşamamışım
Kişisel Blog Yazıları #255: Behzat Ç. Amirim de gözaltında
*Güne, Ankara, Etimesgut Belediyesi’ne yapılan operasyon ile uyandık. Bu sefer gözaltına alınan belediye başkanı Erdal Beşikçioğlu’ydu. Yani bilinen adıyla Behzat Ç. amirim. Yıllarca polisi oynadı. Şimdi ise bildiği mekanlarda, bu sefer oyuncu olarak değil, sanık olarak bulunuyor. İddiaya göre yolsuzluk yapmış. Bekleyip, göreceğiz.
*Emrah
Safa Gürkan’ın, YouTube kanalında bir videoya denk geldim. Konu: Yakup Kadri ve
romanı Yaban’dı. O romanda, Yakup Kadri’nin, Anadolu köylüsünü
şeytanlaştırdığı, videonun başlığıydı. Başkaları olsa hemen buna şöyle
yorumlarlardı: İşte CHP zihniyeti.
*MasterChef
şampiyonu Eren Kaşıkcı, evinde ölü bulunmuştu. Ufak bir kızı varmış kendisinin.
Babacığını hayal meyal hatırlayacak. Ne üzücü değil mi? Hayat işte. Acun da
açıklama yapmış. Eren’in yavrusu için bundan sonra elinden geleni yapacağını
söylemiş. Senden de bu beklenirdi be Acun.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #254: Niçe’yi bile ağlatan bu dünya, sana bana neler yapmaz be
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #256: Celal Şengör, Odyssey filmi hakkında ne dedi?
Kişisel Blog Yazıları #254: Niçe'yi bile ağlatan bu dünya, sana bana neler yapmaz be
*Niçe Ağladığında kitabını sonunda bitirdim. Niçe’yi bile ağlatan dünya, sana bana ne yapmaz be? İşin şakası bir yana: Kitaptaki dostluk çok güzeldi. Hayatın sorgulanması, hayatta yaptığımız seçimlerin sorgulanması ilgi çekiciydi. İlk başlarda bu hikaye nereye varacak diyordum ama sabır edip okuduğuma değdi. Niçe deyince aklıma sadece o pos bıyıkları değil, bu kitaptaki Niçe de gelecek artık.
*Özge
Ulusoy, YouTube’da bir programa konuk olmuş. Nerede Arka Sokaklar’da oynayan
Özge Ulusoy, nerede şimdiki? Çok fazla estetik yaptırmış.
*MasterChef
şampiyonu Eren Kaşıkçı, evinde ölü bulunmuş. Ölüm nedeni otopsiden sonra belli
olacakmış. Evinde ölü bulunma olayı eskiden bu kadar çok fazla mıydı ya?
*Yeni
Parti’nin logosu değişecekmiş. Logo mu logo işte. Logoyu boşverin. Siz
insanlara ne vaat ediyorsunuz onu anlatın bence.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #253: Polisler aradıkları şeyi bulmuşlardı
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #255: Behzat Ç. Amirim de gözaltında
Kişisel Blog Yazıları #253: Polisler aradıkları şeyi bulmuşlardı
-Arama iznimiz var. Evinizde arama yapacağız.
-Tabi,
buyrun, arayabilirsiniz.
-Siz
ikiniz yukarı, siz de diğer odaları kontrol edin.
-Komiserim
bulduk.
-Evet,
burada bulacağımızı tahmin ediyorduk. Bunu nasıl açıklayacaksınız Hakan Bey?
-Açıklayacak
bir şey yok komiser bey. Ben bir bağımlıyım ve bundan vazgeçemiyorum.
-Açık
açık itiraf ediyorsunuz demek.
-Evet,
komiser bey. Artık inkar etmenin bir manası kalmadı.
-Alın
bunu. Gerisi mahkemenin işi.
-Evinde
bulmuşlar bunu. İnkar da etmemişsin. Hala inkar etmeyecek misin?
-Hayır,
hakim bey, inkar etmeyeceğim? Ben bir bağımlıyım. Suçum neyse de çekmeye
razıyım.
-Peki
o zaman. Karar. Sanığın suçunu açıkça itiraf etmesi nedeniyle 5 yıl hapis
cezasına çarptırılmasına.
-Kardeş,
senin suçun neydi?
-Diyetteyken
pizza yemek.
Yazarın
Notu: Verilen 5 yıl hapis cezası, sanığın iyi hali göz önünde bulundurularak
dışarıdan 5 yıl boyunca yemek sipariş yasağına çevrilmiştir.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #252: YouTube daha sonra izle bölümü kaydetmiyor
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #254: Niçe'yi bile ağlatan bu dünya, sana bana neler yapmaz be
Kişisel Blog Yazıları #252: YouTube daha sonra izle bölümü kaydetmiyor
YouTube’da denk geldiğim ve ilgimi çeken videolardan birini daha sonra izle listesine ekle dedim. Ama bana YouTube uyarı verdi. Maksimum oynatma listesi boyutu aşıldı diye bir uyarı. “Nasıl yani ya? Koskoca YouTube’da da sınır mı olurmuş?” dedim. Birkaç kere deneyip aynı hatayı alınca ben de diğer oynatma listesine kaydetmeye başladım videoları. Sevdiğim müzikler diye bir oynatma listem var. Daha sonra izlemek için ona kaydediyorum artık videoları. Bugün aklıma takıldı bu konu. İnternetten araştırdım bu konuyu. Sınır varmış mı diye. Evet, varmış. 5 bin video sınırı varmış. “Benim o kadar olmuş mu ya?” dedim. Baktım video sayısına. Hakikaten 5 bin videoya ulaşmışım ya. Daha sonra izle bölümü resmen çöplük olmuş yani.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #253: Polisler aradıkları şeyi bulmuşlardı
Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım
25 Temmuz gününden yazıyorum bu yazıyı. Ama şu an dışarıda yağmur yağıyor, hava soğuk. Sanki kışa giriyormuşuz gibi bir hava var. Whatsapp’tan yazdım mahalle grubuna. “Sanki kışa girdik” diye. Bir tanesi de, “Ne güzel işte” demiş. Kışçılar hemen belli ediyor kendini. Normalde her mevsimi severim ben. Ama son yıllarda galiba yaz ayını çok da sevmemeye başladım. Sıcak çekilmiyor çünkü. Bizimkiler işe gideceğim diye sabah erkenden uyandırdılar beni. “Ne işi. Bugün iş yok ki” dedim. Ama onlar çalışacağımı zannediyorlarmış. Madem uyandım. Kahvaltı da hazır. “O zaman kahvaltı yapalım” dedim. Cumartesi gününe böyle başlamış oldum. Arkadaşla buluşacaktım. Kendisine tatlı sözüm vardı. Ama yağmur dolayısıyla erteledik. Şimdilik böyle işte. Görüşürüz.
*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #252: YouTube daha sonra izle bölümü kaydetmiyor
Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık
Evet, bir cuma gününe daha ulaşmanın mutluluğu içindeyiz çalışanlar olarak. İşte yine geldi hafta sonu. Hiç bitmeyen hafta sonları olsa keşke. Gün gelip zengin olursak neden olmasın değil mi? Ondan sonra her gün hafta sonu olur bizim için. Bu da deliye her gün bayram der gibi oldu. Siz anladınız ne demek istediğimi işte. Bu akşam Star’da Yalancı Yarim, Now’da da Postacı adlı Türk filmleri vardı. Bir parça ondan, bir parça ondan izledik. Onlar bitti. Zap yapıp durduk. Bir şey de bulamadık. Özgür Özel’in Yeni Parti’si kuruldu. Partinin logosundaki N harfi Netflix’in logusuna benzetildi. Daha önce dikkat etmemiştim. Şöyle dikkatlice bir baktım. Gerçekten de benziyor. Saat 23:19 geçiyor. Yavaş yavaş uyku da bastırmaya başladı. Ben kaçar. İyi geceler millet.
*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım
Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi
Saat 22:13 geçiyor. Yatsı ezanı okunuyor. Hava da biraz yağmur var. Bu kadarcık yağmurdan bir şey olmaz dedirten bir yağmur ama. Oturduğum banktan denizi izliyorum. Uçsuz bucaksız bir karanlık. Sanki bir kara delik gibi. Tam kendimi karanlığa kaptırmışken, “Bilader ateşin var mı?” diye soruyor yanımda bir anda peydahlanmış bir adam. “Yok kardeşim ben kullanmıyorum” diyorum. İlk önce sinirleniyorum adama ama sonra da “İyi oldu ya. Hipnotize olup gidecektim” diyorum. Ayaklarıma bir kedicik sürtünüyor. “Pisicik, ben de bir şey yok ki sana vereyim” diyorum. Sevip sevmemekte kararsızım. Seversem elimi yıkamam lazım. Elimi yüzüme süremem, o elimle bir şey yiyemem falan. O yüzden sevmiyorum. tekrar denize bakıyorum ve düşünüyorum. “Yarın iş var ama neyse ki cuma. Belki hafta sonuna arkadaşlarla bir çay/kahve içeriz” diyorum. Telefonun şarjı da az kaldı. O yüzden İnstagram falan da bakamıyorum. “Bu kadar gece ve deniz havası almak yeter” deyip kalkıyorum. “İyi geceler pisi pisi” deyip evin yolunu tutuyorum.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık
Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır
Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısını yazmak için yine bilgisayarımın başına geçtim.
Ama
yazacak bir şeyim yok. Saat 22:35 geçiyor.
Hava
sıcak ve pencere, sonuna kadar açık. Ama yine de bir şey ifade etmiyor.
Bizimkiler,
Atv’de, Var Mısın Yok Musun’u izliyorlar.
Aslına
bakarsanız anlatacak başka bir şey de yok.
Ama
yine de bir şeyler yazmak istiyorum.
Yazarlık
dediğimiz olay, aklına bir şey gelmeyince ya da ilham gelmeyince de yazmak
demek değil midir?
İşte
ben de onu yapıyorum. Zinciri koparmamaya çalışıyorum.
Zincir
önemli, alışkanlık önemli.
Hayatta
sevdiği şeyleri, alışkanlık haline getirmeli insan. Artık o şey, bir
alışkanlıktan çıkıp, seni tanımlayan bir şey halini almalı.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates’ten ayrıldı
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi
Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates'ten ayrıldı
Mehmet Demirkol, Socrates YouTube kanalından ayrıldığını açıklamış.
Bir
zamanlar da ayrılmayı düşündüm falan demişti ama sonra devam etmişti.
Ama
bu sefer canlı yayında şak diye açıklamış ayrılacağını.
Socrates’in
evi olduğunu ve zaman zaman yine gelebileceğini söylemiş.
Ama
öyle olmaz ya.
Bir
kere ayrıldıktan sonra ara sıra canlı yayın için gelinmez.
Aklındaki
ne acaba?
Tamamen
yorumculuktan çekilmek mi?
Yoksa
bir süreliğine ara vermek mi?
Yoksa
başka bir YouTube kanalı mı yoksa televizyona geri dönmek mi?
Başka
bir YouTube kanalını geçmez. Geçerse Socrates’e ayıp etmiş olur.
En
azından hemen şimdi geçmez. Sıcağı sıcağına. İleride belki.
Televizyona
hiç dönmez. Çünkü televizyonu istemediği için YouTube’a gelmişti.
Bakalım
Mehmet Demirkol’un bundan sonraki kariyer kararı ne olacak?
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır
Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği
Balkanlardan gelen ve şu ana kadar 21 ilde gözüken çekirgeler, millette tedirgin yarattı. İnstagram’da bu çekirgeler ile karşılaşanların bir sürü videoları var. Boyutları biraz büyük. 10 ile 25 cm aralığında. Uzmanlar açıklama yapmış. Korkulacak bir şey yokmuş. Diğer böcekleri yiyerek tarım ve ekosisteme katkı yapıyorlarmış. İnsanlara saldırmazlarmış.
DÜNYA ŞAMPİYONU: İSPANYA…
Dünya
Şampiyonu, İspanya oldu. Zaten beklenen buydu. Ama biraz olsun Arjantin’in top
oynamasını bekliyordum. Top falan oynamadılar. Buna rağmen maç uzatmaya gitti.
Uzatmada 1-0 yendi İspanya. Bu İspanyolları yenmek çok zor.
OĞUZHAN UĞUR DA TUTUKLANDI…
Oğuzhan
Uğur tutuklanmış ve cezaevine gönderilmiş. Senden beklemiyordum be Oğuzhan.
Babası, “Ekşi yemedik ki midemiz ağrısın” demişti. Bu tutuklamadan sonra ne
açıklama yapacak bakalım?
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates'ten ayrıldı
Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım
Sözde bugün Niçe Ağladığında kitabını bitirmeyi planlıyordum ama olmadı. Kaldı yeni haftaya. Bu gidişle Niçe yerine ben ağlayacağım. Bir türlü kitabı bitiremedim.
DÜNYA KUPASI FİNALİ…
Şu
anda Dünya Kupası final maçı oynanıyor. Dakika 29. İspanya ve Arjantin
arasında. Bence İspanya kazanır. Bizim belediye dev ekran kurmuş maç için ve
çay da ücretsizmiş. Ama ben gitmedim ya. Yarın iş var zaten. Gece 12’ye kadar
dışarıda vakit geçirip, kendimi yoramam.
YENİ GENÇLİK DİZİLERİ YAPILIR MI?
Kanal
D’de, Daha 17 dizisini izliyor bizimkiler. Bu dizi tuttu ya. Bakalım başka
gençlik dizileri de gelecek mi?
ODYSSEY FİLMİ, HASILAT REKORU İLE BAŞLAMIŞ…
Christopher
Nolan’ın son filmi Odyssey, eleştirmenlerden büyük beğeni toplamış ve vizyona
girer girmez de hasılat rekoru kırmış. Bizim Blogger arkadaşlardan izleyen
olursa bir yorumlarına bakarız. Daha İnstagram’da da denk gelmedim filmi
izleyenlerin yorumlarına.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği
Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak
Otobüs tıka basa doluydu. Hava da sıcaktı. Ter kokuları ve ten kokuları birbirine karışmış, kimyasal bir karışım gibi kokuyordu.
İşte bu ortam içinde ben de hayata tutunmaya çalışıyordum.
Böyle bir ortamda anksiyetemin tutmaması içten bile değildi.
Kendimi devamlı, “Sakin ol, sakin ol, derin nefesler al” diye telkin ediyordum.
Ne derin nefesler alması. Ne yapıyordum ulan ben? Ortalıkta kimyasal bir gaz gibi bir koku varken ne derin nefesler alması. Ağzımdan nefes alıp veriyordum.
Hayatım gözümün önünden geçiyordu. Ter kokuları arasında bu dünyadan göçmek istemiyordum.
Buradan kurtulmamın tek yolu, otobüsten bir an önce inmemdi.
Birkaç durak önce iner ve yürürdüm. Zaten hava da güzeldi.
İnecek var düğmesine bastım. Otobüs ilk durakta durdu.
İnsan selini yara yara ve hala ağzımdan nefes alarak otobüsün kapısından indim ve özgürlüğüme kavuştum.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım
Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı
Marketteki kahve makinesinden kahvemi aldım ve kasaya geldim.
Amerikano için 40 lira verdim. Daha doğrusu karttan çektirdim.
Genelde kapiçino içerdim ama bu sefer amerikano içeyim dedim.
Marketten çıktım. Oturacak bir yer aradım. Yürüyerek kahve içemem ben.
Gölgelik bir bank buldum ve oturdum.
Yolun kenarında bir banktı bu. Gelen geçen arabaları izledim.
Kahvemden yudumladım ara ara. Amerikano çok acıymış. Benlik bir kahve değil. Benim için en iyisi kapiçino ya.
Yıllardır benimle görüşmeyen bir kız arkadaş İnstagram’dan yazdı ve para istedi. Boşanmış ve bir çocuğu varmış.
Pazartesiye kadar 30 bin lira lazımmış.
“Bu aralar ben de sıkışığım” dedim.
Sıkıldım. Kalktım ve yürümeye başladım.
İlk denk geldiğim çöpe de yarısı içilmiş amerikano kahvemi attım.
Her sıkıldığımda, hangi ortam olursa olursan, “Ben gidiyorum ya sıkıldım diyebilir miyim?” diye düşündüm.
Bunu ilk fırsatta denemeye karar verdim.
*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak
Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı
İddialara göre Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, bisiklet sürerken tayt giymesi nedeniyle görevinden alınmış. Tamam da kanka, ne alaka?
Demek
ki valimiz taytı giyerken, “Ben bunu giyiyorum ama başıma bir şey gelir mi?”
diye kendisine sormamış.
Bu
şekilde de taytlı vali olarak tarihe geçmiş oldu kendisi.
Valinin
yanında Çocuklar Duymasın’daki Taş Fırın Erkeği Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı böyle olmazdı işte.
“Erkek
adam tayt giyer mi?” derdi ve valiyi uyarırdı.
Bana
göre de tayt, erkek adamın giyeceği bir şey değil. Kadına has bir giysi gibi
geliyor bana.
Ama
sırf bu nedenle valiyi görevden almak da ancak bizim ülkenin yapabileceği bir
şeydi. Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı
Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not
*Oğuzhan Uğur’u da, Ahbap soruşturması nedeniyle gözaltına almışlar. Oğuzhan, sen de sahtekar çıkma be. Sen de insanlara güvenimizi yıkma be.
*Özgür
Özel, yeni bir parti kurma kararı almış. Partinin adı da, Yeni Parti olacakmış.
Ya arkadaş başka isim mi bulamadınız. İstiklal koy, Anadolu koy, anlamlı bir
şey koy yani. Yeni Parti ne abi?
*Dondurmayı
buzluktan çıkarır çıkarmaz hemen yemeğe başlamayın diyordu bu akşam kanal D ana
haberde. Biraz bekleyip, öyle yemeliymişiz. Boğazlarımız şişermiş. Bu da başka
rahatsızlıklara sebep olurmuş.
*Tepkikolik’in
bu bölümünde Japonya’nın en acı atıştırmalıklarına tepki verdiler. Bu acı
olayına karşıyım abi ben ya. Bu acı olayı şakaya gelmez. Böyle denemelerin
bazıları hastanede son buluyor.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı
Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki
*Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım, “Eskiden çok enerjiktim. Şimdi hiç dışarıya çıkmak istemiyorum.” dedi. Bir başka arkadaşım da öyle deyince, “Yakında romatizmam, şekerim, kolesterolüm de çok yüksek diye de bahsedersiniz” dedim. Galiba artık daha da erken yaşlılık psikolojisine giriyoruz.
*Kabak
yemeği ve kabak kızartması vardı masada. Kabak yemeğini sevmem. Ama kabak
kızartmasına hayır diyemem. Hatta baya da sevdiğimi söyleyebilirim. Yoğurtlu da
baya güzel olur bak.
*Kanal
D’de, Örümcek Adam filmi vardı. Biraz onu izledik. Örümceğin, Pitir’ı ısırması
ve Pitir’ın yaşadığı değişim. Bu film bir efsane ve her zaman denk geldiğimde
izlerim.
*Hafta
sonu iş arkadaşlarıyla dışarıda buluşalım çay/kahve içelim dedim. Biri, düğüne
gidecekmiş. Birine, usta gelecekmiş. Biri öyle dedi, biri böyle dedi. Yok
arkadaş, sizinle buluşma falan olmaz.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not
Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri
Bizim arkadaş yapay zekasına, “Ortak” diye hitap ediyormuş. Ben sadece adını söylüyorum. Hiç farklı bir adla hitap etmek gelmedi aklıma. Hadi düşünelim şimdi. Yapay zekaya nasıl adlar takabiliriz? Haluk Levent diyebiliriz mesela. Dünyada kimseye güvenmememiz gerektiğini bir kez daha kendimize hatırlatmak için. Ya da Hamdi Bey diyebiliriz. Acun’un sunduğu Var Mısın Yok Musun’daki o unutulmaz karakteri hatırlayıp, nostalji yapmak için. Ya da Burhan Altıntop diyebiliriz. Avrupa Yakası dizisinin efsanesini hatırlamak için. Şimdi sıra sizde o zaman. Daha başka hangi isimleri koyabiliriz?
KPSS’DE KESİN ÇIKAR MI?
KPSS’ye
çalışan bir arkadaşım var. “Genel kültür alanında bu sene Ankara’da yapılan
NATO zirvesi kesin çıkar bak” dedim. Beştepe’ye hayran hayran bakan İzlanda
Başbakanını da sorabilirler bak. Adı da bir acayip kadının ya. Daha doğrusu
yazılışı. Kristrun Frostadottir’miş kadının adı. Belki çıkar. Aklınızda bulunsun.
Bir arkadaş da, İzlanda Başbakanı için, “Bu kadını da iyice büyüttüler. Ne var
ki bu kadında?” dedi. “Zarif giyinmiş, açık saçık değil, davranışları ölçülü”
dedim. “Ya zaten siyasi bir toplantı. Dekolte mi giyecekti?” dedi. Yorum sizin.
KARADUT MU, MOJİTO MU?
Kafede
buz gibi bir karadut söyledim. Ama beğenmedim. Bir daha da içmem. Ben yine
mojitodan devam. Geçen kardeşime söyledim. Mojito içtim diye. “Babanın evinde
de mi mojito içiyordun?” dedi. Kardeşimle takılırız böyle birbirimize. Aslında
bu sıcak havalarda ne içtiğinin pek de bir önemi yok. Yeter ki soğuk olsun da.
Karadut içmem dedim ama başka seçeneğim yoksa yine içerim. Tek amaç bu
sıcaklarda serinlemek.
YOUTUBE, BU VİDEOLARA BİR ŞEY DEMİYOR MU?
YouTube’da
bir tane kanal, 6 aylık kazancını açıklamış. Hani YouTube, kanalların
gelirlerini açıklamasını istemiyordu. Hatta açıkladığında engel falan koyuyor
deniyordu. O zaman değişti bu kural. Başka türlü bir açıklaması olamaz çünkü.
Bunu bile bile hangi kanal sahibi böyle bir video hazırlar yoksa. “Kaç para
kazanıyormuş?” diye sorarsanız, bilmiyorum. Daha sonra izle bölümüne kaydettim.
Boş vaktim de izlerim artık.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #238: Muhabbetin dibine vurduk
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki
Kişisel Blog Yazıları #238: Muhabbetin dibine vurduk
Arkadaşlarla otururken dalmışım öyle. Arkadaşlardan bir tanesi, “Nerelere daldın gittin yazar efendi?” dedi. “Yok yahu buradayım” dedim.
Arkadaşımın
yazar efendi demesi hoşuma gitmişti.
Ben
de ona göre bir cevap verdim. “Hangi konuda yazsam diye düşünüyordum” dedim.
Aslında
hiç alakası yoktu. Çünkü bir ortamdan sıkıldığım zaman dalar giderim ben.
Bedensel olarak kendimi böyle ifaderim.
“Tamam,
bu konuda yazarım” diye ilgimi çeken konuları not almıyorum. İlk başlarda böyle
denedim ama olmadı.
Ben
bilgisayarın başına oturacağım ve o an aklıma ne gelirse yazacağım. Benim
tarzım bu. Peki ya sizin tarzınız ne?
Garson
çocuk gelmiş, ne istediğimizi soruyordu.
Hava
çok sıcaktı. Dışarıda da yürümüştük biraz. Buz gibi bir içecek lazımdı bana.
Sıcak bir şeyler hiç içemezdim.
Elmalı
mojito vardı. Ondan söyledim. 190 liraymış. O an fiyata falan bakacak halim
yoktu. Bir an önce içeceğimin gelmesini bekliyordum.
Herkesin
gelmişti. Bir benim ki gelmemişti. “Nerede kaldı bu içecek?” diye içimden sorup
duruyordum. Sonunda geldi.
Hemen
pipete ağzımı dayadım ve içinde buz dolu olan bardaktan içmeye başladım. “İşte
bu” dedim. İçim yanmış resmen.
Biraz
kendime geldiğime göre şimdi sohbete ve etrafa bakabilirdim.
Evet,
şunu yazarım diye not almıyordum ama bilgisayar başına yazmak için oturduğumda
bu gördüklerimden aklımda kalanları, dikkatimi çekenleri yazıyordum.
Bizimkiler
altın muhabbeti yapıyorlardı.
Bir
tanesi, “Bizim millet yanlış yapıyor abi. Altının düşükken alacaksın, yüksekken
satacaksın. Bizim millet, yüksekken altın alıyor” diyordu.
Altınla
biraz ilgilenenlerin bile bildiği bir kuraldı bu. Artık bunu duymaktan sıkılmıştım.
Ama arkadaşım doğru söylüyordu.
Bizim
millet tersine iş yapıyordu. Altın konusunda yatırım yapmayı bir türlü
öğrenememişti.
Biraz
da Dünya Kupası falan konuştuk işte. Klasik erkek muhabbeti. Para ve futbol. En
sonunda da kız muhabbeti.
Arkadaşlarımdan
biri, “Sen de bir şeyler yok mu? Yaşın kaç oldu. Evlen artık” dedi.
“Yok
birader. Benden geçti. Bu saatten sonra kimseyi çekemem” dedim.
“Klasik
olacak ama. Bir eşin ve çocukların sorumluluğunu alamam” dedim.
Evli
olanlardan bir tanesi, “Bir şey söyleyeyim mi? En iyisini yapıyorsun. Tek
tabanca takılmak en iyisi” dedi.
Arkadaşlardan
birinden destek görmek iyi geldi bana. “Eyvallah kardeşim” dedim.
“Hiç
dikkat ettiniz mi? Buradaki garsonlar da devamlı değişiyor” dedi arkadaş.
“Evet,
farkındayım. Bizim çağrı merkezi gibi işte. Devamlı bir sirkülasyon var” dedim.
“Bu
kadar erkek muhabbeti yeter da” dedim ve dağıttım masayı çıktım. Şaka şaka. Ne
alakası var? Durduk yere niye böyle bir şey yapayım?
Arkadaşlarla
vedalaştık. Otobüs durağına doğru yürümeye başladım.
Yine
sıcaklamaya başlamıştım. Yoldaki büfelerin bir tanesinden soğuk bir gazoz
aldım. İçe içe durağa gittim.
Otobüs
durağında bir arkadaşa denk geldim. Arkadaşla laflarken yanımızdan üç genç kız
geçti. Biri telefonla konuşuyordu. Sinirliydi.
Yanındaki
kız arkadaşı da küfür etti. Muhtemelen telefondaki kişiye.
Arkadaşım
bana baktı, “Görüyor musun kızı. Erkek gibi küfür ediyor” dedi.
Otobüs
geldi. Neyse ki kalabalık değildi. Arkadaşlarla bir buluşma da böylece
bitmişti.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #237: Bir günün içinden
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri
Kişisel Blog Yazıları #237: Bir günün içinden
ÜÇ AYLIK ŞEKER ORTALAMASI…
Bir
arkadaşımın yaptırdığı kan tahlilinde üç aylık şeker ortalaması yüksek çıkmış. Dahiliye
doktoruna yönlendirmişler. Şeker hastalığı olabilir diye. Cuma günü tahlil
yapılmış. Doktor, yarın sonuçlara bakacakmış. Daha dün çocuktuk. Lise sıralarında
beraberdik. Yaş ilerledikçe hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. Yaşımız da daha
40 yani. Öyle çok yaşlı da değiliz.
SADECE 6 DOLAR…
Bir
arkadaşım, bir yapay zeka için ücretli üyelik almış. Çok işine yarıyormuş. 6
dolarmış ücreti. Neye vermiyoruz ki diyor.
BASİT BİR ŞEYİ DİKKATE ALMAYINCA…
Otobüste
giderken, otobüsün şoförü yanındaki yolcuya dert yanıyor. “Debriyajla ilgili
bir sıkıntı var. Basit de bir şey. Ama yapmıyorlar. Daha fazla zarar çıkacak”
diyor. Yolcu da, “Sen durumu söylemişsin. Senden çıkmış” diyor. Biz millet
olarak böyleyiz ya. Ufak tefek şeyleri zamanında çözmüyoruz sonra da dağ gibi
büyük bir sorun olarak karşımıza geliyor.
KIZAN ÇALIŞANLAR…
Kafeye
gittik. Arkadaşla oturuyoruz. Siparişimizi verdik. Arkadaş diyor ki, “Şimdi
sipariş verdik diye de kızmışlardır” diyor. “Kesin kızmışlardır” dedim. Çünkü hepimiz
yoğunluk olmadan, bir an önce mesai bitsin diye bekliyoruz. Her yeni gelen
müşteri o nedenle can sıkar. Olayın müşteri ile alakası yoktur bu arada. Olay:
İşini sevmemek olabilir, işini sevip maaşın az olması olabilir, çalışma
şartlarının ağır olması olabilir falan filan.
RİCKY MARTİN, İSTANBUL KONSERİ…
Ricky
Martin, İstanbul’da konser vermiş. Arkadaşa söyledim. “Hala şarkı söylüyor mu o
adam?” dedi. “Evet, söylüyormuş lan” dedim. Efsane olan Dünya Kupası şarkısı
ile tanımıştım onu. Yıl 1998.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #238: Muhabbetin dibine vurduk
Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak
Yıllar sonra yine voleybol oynadım. En son ortaokulda oynamıştım. Biraz da basket oynadım.
Bizim
burada spor salonu var. Oraya gittik. Voleybol ve basketbol oynamaktan zevk
aldım.
“Ulan
belki ben de bir basketçi ya da voleybolcu olabilirdim” dedim.
Hemen
aklıma bir basketçinin sözü geldi. Hangisi söylemişti hatırlamıyorum şimdi.
Tam
9 bin başarısız basket attığını söylemişti. Büyük basketçi kolay olunmuyor
işte.
Devamlı
denemek, devamlı pratik yapmak lazım. Bir şeyin üstüne ne kadar eğilirsen o
kadar iyi. O kadar kendini geliştiriyorsun.
Yaptığın
işle kafayı bozmak gerekiyor galiba. Ya da buna yapmaktan zevk aldığın işinle
ya da hobinle kafayı bozmak da diyebiliriz.
24
saatini onunla geçirmek.
Yine
bir filmde. Öğretmen filmiydi.
Filmde
basketbol koçu, öğrencilerinden basketbol topunu her an yanlarında taşımalarını
istiyordu.
24
saat boyunca. İşte böyle şeylere hayranım ben. Bir işe kendini adamak gibisi
var mı ya.
*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #237: Bir günün içinden
Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun
Şezlongda bilgisayarımı açtım ve yazımı yazmaya başladım. Karşımda deniz. Kimileri yüzüyor, kimileri de güneşleniyor.
Şaka
şaka. Öyle bir şey yok. Evden yazıyorum. Ama var bi hayalimiz.
Tatilde
bile yazısını yazmadan duramayan bir blog yazarı. Zaten bir kişisel blog yazarı
da böyle olmalı. Her an ve her koşulda yazabilmeli.
Çok
gaza geldim galiba. Biri beni durdursun.
Bu
cümleyi hatırlayanlar vardır aranızda. Maske diye bir çizgi film vardı. Sonradan
filmi de çekildi. Filminde de Jim Carrey oynamıştı galiba.
İşte
o çizgi filmde kahramanımız devamlı, “Biri beni durdursun” derdi.
Hey
gidi günler hey. Buradan da muhabbeti nerede o eski bayramlara bağlıyormuşum. Yok
yok, bağlamayacağım, korkmayın.
Ama
her bayramda da döner bu muhabbet değil mi? İnsanız işte. Hep eskiyi özlüyoruz.
Bazen
çocukluk günlerim gelir aklıma, özlemek demişken. -Hiç böyle bir şey istemedim
ama yazı ister istemez nostalji özlemine dönüştü-
Düşerdik
ve dizlerimiz kanardı. Sonra da o dizlerimiz kabuk bağlardı. O kabukları
koparmayı çok severdim. Çocukluk günleri de geride kaldı işte.
Bir
cuma akşamından yazıyorum bu yazıyı. Saat 23.04 geçiyor.
KISA
HİKAYE…
Toplum
içinde hapşırmayı hiç sevmem. Tam o an, tüm gözlerin bana döneceğini bilirim ve
bundan çok çekinirim. Ama tüm bu çekinceme rağmen korktuğum başıma geldi ve
hapşırdım. Birkaç kişi çok yaşa dedi ve yanımdaki kişi de bana bir tane selpak
verdi. Korktuğum gibi olmamıştı işte. Gülümsedim ve içimden, “Bu sendromu da
atlattım artık” dedim.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın?
*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak