Yayınlar

Ekim, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yanii arama motoru ile ne amaçlandı?

Resim
      Yanii arama motoru uygulamasına bu akşam bir göz gezdirdim. Google’dan değişik farklı bir yanını göremedim. Sadece ana ekranda yeme-içme, haberler, hava durumu ve filmlerin kısa yollarını yapmışlar. Bulunduğunuz ildeki sinemalarda hangi filmlerin olduğunu gösteriyor. Ya da yeme-içmeye tıkladığınızda ilinizdeki mekanları gösteriyor. Bunu Google’dan da yapabiliriz. Ne farkı var? Ben böyle girişimlere karşı değilim. Ama orjinali olan bir şeyi niye yapıyoruz? Niye yeni bir şeyler yapmıyoruz? Dünyanın en iyisi Google var zaten. Ben Yanii’ye niye ihtiyaç duyayım? Elbette benim düşündüklerimi Turkcell’de düşünüyordur. Para kazanamayacakları bir şeye yatırım yapmazlar herhalde. Bu uygulamanın geleceği nasıl olur? Bunu bize zaman gösterecek. Çevremde bu uygulamayı indirip kullanan var mı? Daha soramadım.       Yani arama motoru uygulamasını ilk duyduğum zaman, “Başka yapacak bir şeyler bulamadılar mı?” dedim. Bu sanal dünyada nedense bir taklitçilik var. Bilmiyor muyuz

Sevgili günlük #5...

Resim
      Sevgili günlük bir haftadan sonra yine sana yazıyorum. Geçtiğimiz hafta pazartesi itibariyle Bab-ı Esrar kitabını okumaya başladım. Kitap çok güzel gidiyor. Abi bu adam işi biliyor ya. Yazıyor, okutuyor. Blogda 200 bin okunma sayısını geçtim.   Tabi popüler bloglara göre bu hiçbir şey. Ama blog yazmaya başladığımda 200 bini hayal edemezdim. Şimdi ise hedefim daha fazla okunma. Ama günlük okunma sayım çok az. Okunma oranlarımı yükseltmem lazım. Adsense kabul edildiğim bir ayı geçti. Ama doğru dürüst bir şey kazandığımız yok. Bununla ilgili bir yazı yazmayı düşünüyorum. Ayrıca bloğa reklam yerleştirme ile ilgili de bir yazı gelebilir. Bu konularda söyleyeceklerim var çünkü. Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/person-writing-notes-on-white-ruled-paper-164666/

Beyaz Show iyi başlamadı...

Resim
      Beyaz Show dün akşamki bölümü ile sezonu açtı. Ben başından beri bakamadım. Gece vardiyasındaydım bu hafta. Yarısında eve geldim. Konukları; Acun ve Simge Sağın’dı. İlk programı hiç mi hiç beğenmedim. Beyaz’ın yaptığı espriler hiç yerli yerinde değildi. Bir kişi, Survivor’a katılmak için bilmem nereden yürümeye başlayıp İstanbul’a gelmiş. Acun’un yanına. Meğer bu Survivor’a alınmadan önce kişiler sağlık kontrolünden geçiyorlarmış. Bu adamı da sokmuşlar teste. Koşma da sıkıntısı varmış. Böyle bir durum varken Beyaz tutmuş adamı programa çıkarmış. Acun’a emrivaki yaptı. Acun kıramayıp Survivor’a katılmasına onay verdi. Şimdi orada adama bir şey olsa ne olacak? Beyaz ne yaptığının farkında mı acaba?       Beyaz Show için dün  akşamdan söylenebilecek diğer bir konu: Şeyma Subaşı. Beyaz onunla beraber skeç çekmiş. Şeyma’nın yeteneği varmış bunu gördük. Ama skeç için öyle diyemeyeceğim. Bir noktadan sonra, “Ne zaman bitecek artık bu?” dedim. Stüdyoya gelince. Seyircilerin

Serdar Ortaç Acun Ilıcalı olayı ne?

Resim
      Serdar Ortaç Acun Ilıcalı hakkında bir açıklama yapmış. Konuk olduğu bir radyo programında. Zamanında, daha O Ses Türkiye başlarken Acun aramış. “Bir yarışmaya başlıyorum. Kenan’la seni istiyorum” demiş. Olumsuz yanıt vermiş Serdar. İşte bunu anlatarak, “Allah benim belamı versin” demiş. Pişmanlığını böylece dile getirmiş. Belki o zaman, Acun’un bu işin altından kalkamayacağını düşünerek hayır demiş olabilir. Böyle düşündüğü için de yargılamamak lazım. Her şarkıcı böyle düşünebilirdi o dönem. Şimdi ise Acun’un teklifine hayır diyecek şarkıcı yoktur. Peki kabul etseydi başarılı olur muydu? Mesela Yıldız Tilbe. Olmuş mu sizce? Bence o üçlünün yanına hiç yakışmadı. Ben dahil herkes, “Süper olur” dedi. Ama hiç de öyle olmadı. Serdar’ı da görmek lazım.  Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/man-using-brown-and-black-electric-guitar-while-singing-167446/

Ezgi Mola Jason Statham ne akala?

Resim
      Ezgi Mola Jason Statham diye bir ifade görürsünüz Google trend aramalarında. “Bu ne alaka?” deyip girdim. Bizim sevimli ve sempatik kızımız, Jason Statham’ın İnstagram hesabına Türkçe yorumlar yapmış. Ama ne kadar samimi ve güzel yorumlar yapmış. Yorumları görünce insan ister istemez gülümsüyor. “Yapmış bu kız yine yapacağını” diyorsunuz. İlgili instagram yorumlarını görebilmeniz için şuraya bırakıyorum. Ben en çok, “Kim üzdü benim paşamı” yorumu hoşuma gitti. Fotoğrafı gördüğünüzde yorumun anlamı, daha da bir yerine oturacak. Bu abimizin Taşıyıcı filminin tüm serisini ardı arkasına izlemiştim. Daha önce hiçbir filmine bakmamıştım o zaman. Sabahtan akşama bir günü öyle geçirmiştik arkadaşlarla. Arkadaşlarla film izlemekte çok güzel oluyor bu arada. Foto kaynak:  https://www.pexels.com/photo/board-cinema-cinematography-clapper-board-274937/

Çay mı kahve mi?

Resim
      Çay mı kahve mi? Daha eskilerde bu sorunun cevabı netti. Tabi ki çaydı. Ama son zamanlarda bu üçü bir aradalar ile kahve bir adım öne geçti diyebilir miyiz? Gençler arasında diyebiliriz. Kahve için bir sıcak su yetiyor. Çay gibi yok çaydanlıkları temizle. Çayı demle. Bunlar çok iş. Hayat hızlı akıyor artık. Bir genç çayı sevse bile, bu kadar uğraş vermiyor. Tamam da poşet çay var. Poşet çay var da. Demlemesi gibi olmuyor tabi. Aynı tadı alamıyorsun. Ama kahve öyle değil. Standart bir tadı var onun. Ben mi? Ben çayı tercih ediyorum. Üçü bir arada bir içmiyor muyum? Arada. İçmesem de aramam yani.  Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/black-ceramic-cup-with-smoke-above-41135/

Blog okumak artık popüler değil mi?

Resim
      Blog okumak , bloğun ilk çıktığı zamanlarda çok popülermiş. Ama artık öyle değil. Bir arkadaşıma söyledim, “Blog yazıyorum” diye. “Blog okuyan mı var artık ya” dedi. Sahiden yazdığımız yazıları kimler okuyor. Yine biz blogcular okuyoruz. Galiba blog eskisi kadar genele hitap etmiyor. Artık sosyal medya var. Paylaş ve çık. Sonra beğeniler gelsin. Bu kadar. Birkaç kelime ile paylaşım yapmak. Evren Günlüğü’nde Evren Soyuçok bu konu hakkında, blog sohbetlerinin birinde konuşmuştu. Blog okumayan kesime, blogları nasıl okutabiliriz diye. Galiba blogculardan başka kimseye, blogları okutmak çok zor. Bir kimsenin bir yazıyı okuması için, o yazının bir dakika ya da bir dakikadan az bir süre içermesi gerekiyor. Bu da blog okunmasını zorlaştırıyor.        Blog okumak ile ilgili merak ettiğim bir başka konu da. Acaba bloğu olmayıp da blog takip edenler var mı? Mesela ben. Daha önce blog dünyasından haberim yokken, sadece köşe yazarlarını takip ederdim. Gerçi hala takip ediyorum

Her Şeye Rağmen Sevgi kitabı yorumum...

Resim
      Her Şeye Rağmen Sevgi kitabı sanırım, Tolstoy’un pek bilinen bir kitabı olmasa gerek. Şahsen ben bilmiyordum. Arkadaşım Nagehan getirdi, sağolsun. Bu bir hikaye kitabı. 6 tane hikaye var kitapta. Son iki hikayesi, baya vurucuydu ama. Esirlerin Kaçış Serüveni bunlardan ilki. Adından da anlaşılacağı gibi, bir kaçmaya çalışma var. Okurken, “Ulan bu adam kurtulamayacak mı?” dedim. Peki kurtuldu mu? Cevabı kitap ta. Ve ikinci hikaye: Çaresiz Hastanın Ölümü. Bir insanın öleceğini bilmesi, ama bunu bir türlü kabullenememesi. Hastalığı boyunca ölüm ve yaşam üzerine düşünceleri. Çok etkileyici bir hikayeydi. Kitap 176 sayfacık. Kısa sürede bitirilebilir. Ama ben öyle böyle derken, bir ayda zor bitirebildim.

Sevgili günlük #4...

Resim
      Sevgili günlük , uzun zamandır ilk defa bir kitap bitirdim. Tolstoy’un, Her Şeye Rağmen Sevgi kitabını. Bu kitapla ilgili yorumumu, en kısa süre içerisinde başka bir blog yazımda yazacağım. Sırada Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar kitabı var. Aslında planlarıma göre dün Her Şeye Rağmen Sevgi kitabını bitirip, bugün Bab-ı Esrar kitabına başlayacaktım. Ama olmadı. Her şey insanın planladığı gibi olmuyor değil mi hayatta? Bu hafta cumartesi ve pazar tatildim. Evden çıkıp bir şeyler yapamadım ama. Bir arkadaşla buluşacaktık. Onun da bir işi çıktı. Oda kaldı.  Bu hafta gece vardiyasında olacağım. Gece vardiyasında pek bloğa yazı girmeye fırsat olmuyor. Ama elimden geldiğince, konu bulursam, yine yazı gireceğim. Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/beverage-blank-coffee-composition-217661/

Çekirdek yiyen eşek heykeli yakışmamış...

Resim
      Çekirdek yiyen eşek heykeli haberini görmüşsünüzdür. Hani şu Eskişehir’de yapılan. Yedikleri çekirdeklerin kabuklarını yere atanlar için belediye bankların oraya eşek heykeli koymuş. Bu haber medyada geniş yankı buldu. Bana bu heykel olaya itici geldi. Resmen orada çekirdek yiyenlere, “Siz eşeksiniz” deniyor. Yaptıkları ne kadar yanlış olsa da bu böyle anlatılmaz. Kimse bunu hak etmiyor. Hadi bunu başka bir belediye yapsa anlarım. Ama bunu yapan bir sanat adamı belediye başkanı Yılmaz Büyükerşen. Kendisine bu heykel sorulduğunda, “Mizah amaçlı yaptık” demiş. Bu şaka yapayım derken kaka olmuş. Ben Büyükerşen’den gerçekten mizahi bir heykel beklerdim. Kendisine bu heykeli yakıştıramadım. O heykel kaldırılsa bence daha iyi olur.  Foto kaynak:https://www.pexels.com/photo/agriculture-animal-countryside-domestic-598751/

Beyaz Show fragman olmamış...

Resim
      Beyaz Show fragman diye gördüğümde heyecanla tıklamıştım videoya. Ama bu kadar kötü bir fragman da yapılmaz ki Beyaz. Birden fazla fragman var. Kısa kısa hepsi. Ben sadece ikisine bakabildim. Çünkü diğerlerine bakma hevesi bırakmadı izlediklerim bende. Daha güzel ve daha çarpıcı bir fragman beklerdim. Bu arada tekrar canlı yayınlanacakmış. Malum olaydan sonra banttan yayınlanmaya başlamıştı. Bant yayının tadı olmuyor ya. Alışmışız bir kere canlı yayınlanmasına. Canlı yayın sırasında gelen telefonlarla ilgili nasıl bir uygulama yapacaklar acaba? Ya da hiç telefon almayacaklar. Kötü hazırlanmış olan fragmanlara rağmen yine de ekran başında olacağım. Birde yeni tiplemeler olacakmış bu sene. Bakalım o tiplemeler nasıl olmuş? Fragmanlardan biri şurada Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/audience-back-view-band-blur-442540/

Elif Şafak kitapları hakkında yorumum...

Resim
      Elif Şafak kitapları hakkında bir yazı kaleme almak istedim. Bu aralar kendisi TED konuşmasından dolayı baya popüler. Ben o konuya girmeyeceğim. Ben sadece edebi yönüne bakacağım. Ben iki kitabını okudum. İlk okuduğum kitabı Aşk’tı. Hani şu çıktığı zaman, bütün milletin dilinde olan kitap. Ben, o popüler olduğu zamanda okumadım kitabı. Kitabın popülaritesi düştüğünde ve bizim halk kütüphanesine geldiğinde okudum. Ben Aşk’ı beğendim. Mevlana ve Şems’i anlatıyor kitapta. Sadece onları anlatmıyor. Günümüzden kahramanlar da var kitapta. Günümüz ile onların yaşadığı dönem arasında gidip geliyorsunuz. Diğer kitabı ise Baba ve Piç’ti. Kitabın ismi biraz itici olsa da kitabı okuduğunuzda, kitabın isminin uygun düştüğünü görüyorsunuz. Kitabın anlattığı konuyu hemen hemen her gün gazetelerde okuyup, televizyonlarda görebiliyoruz.       Elif Şafak kitapları bunlarla sınırlı kaldı benim için. Yazarlık döneminin ilk kitaplarından birini okumaya çalışmıştım. Şimdi ismi aklıma g

Gülse Birsel nasıl yazıyor?

Resim
      Gülse Birsel yazılarını takip ederim. Ama öyle sıkı bir takipçisi olduğumu söyleyemem. Kendisine Avrupa Yakası’ndan dolayı bir sempatim var. Aynı sempatiyi yazılarında da duyarım diye düşünüyordum. Ama düşündüğüm gibi olmadı. Yazıları o kadar tat vermiyor bana nedense. Ama bazı yazıları var ki çok hoşuma gidiyor. Bunlardan biri de size şimdi bahsedeceğim bu yazısı oldu. Yazısında o çok merak ettiğimiz soruya yanıt vermiş. Bir yazar nasıl yazar sorusuna. Verdiği cevap beni motive etti. Yazmanın yetenekle ilgili olmadığını, önemli olanın istemek ve devamlı çalışmak olduğunu söylüyor. Ben yazısını zevkle okudum. Sizin de okumanız için şuraya bırakıyorum. Birde siz okuyun bakalım. Siz ne diyeceksiniz? Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/brown-notebook-in-between-of-a-type-writer-and-gray-and-black-camera-220135/

Takıntılar...

Resim
      Takıntılar insana hayatı zorlaştırıyor. Mesela ben, bir zamanlar devamlı ellerimi yıkardım. Kapı kollarına dokunamazdım. Kazağımla tutardım. Mecburiyetten kapı kolunu tutmak zorunda kaldıysam, hemen ellerimi yıkamaya koşardım. Bir güzel ellerimi yıkardım. Bir ara korkmaya başladım, bu takıntı hali hiç geçmeyecek diye. Bununla ilgili doktorların yaptıkları açıklamaları dinledim. “Elinizi yıkayın ve bırakın. Normal olanı yapın. Baktınız olay takıntı halini almaya başlıyor. İşte tam orada kesin. Kendinize, ‘Elimi yeteri kadar yıkadım işte. Fazlası bana zararlı. Bunu yenebilirim’ deyin” diyorlardı. Zamanla bunun üstesinden geldim. Peki siz ellerinizi devamlı yıkar mıydınız? Bunu soruyorum genelde herkes bundan muzdarip oluyor çünkü. Ya da bunun dışında takıntıları olan var mıydı aranızda?  Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/cooking-hands-handwashing-health-545013/

Edebiyat dergisi hazırlama olacak işin...

Resim
      Edebiyat dergisi hazırlama olsun isterdim işim. Sabahtan akşama edebiyat ile uğraşmak isterdim. Kitaplara gömülmek isterdim. Hani bazı yazarlar vardır. Edebiyatla yatıp, edebiyat ile kalkarlar. Mesela bir olay olur hemen, “Bu şu yazarın, şu romanındaki olaya benziyor” derler. Ya da bir kitabı değerlendirirken, “Yazım tekniği bana şu büyük yazarın yazım tekniğini hatırlattı” derler. Benim de hayalimdeki seviye bu. Bu seviyeye ulaşmada en büyük adımlardan biri olurdu herhalde edebiyat dergisi çıkarmak. Her anını edebiyatla geçiren yazarlar gibi olurdum bende. İnsana dair her harekette edebiyat açısından bakardım olaylara. Ama işte dergicilik para etmez. Aç kalırsın. Kabul edelim bu işlerde geçimini sağlayacak kadar para kazanamıyorsun. VAKTİN OLACAK, DERGİ ÇIKARACAKSIN      Edebiyat dergisi hazırlama işini tabi ki para için yapmayacağım. Ama birde hayatın gerçekleri var. Hem bu tutkumu yaparken  hem de hayatımı idame ettirmem gerekiyor. Ya bu işi emekli olacaksın o zam

Sevgili günlük #3...

Resim
            Sevgili günlük , bugün tatildim. Aslında dün de tatildim ama mesai koydular. İki haftadır cumartesileri mesai yapıyorum. O yüzden bu pazar tatilleri benim için daha bir kıymetli oldular. Bugün doya doya uyudum. Evin sessizliğinde kafamı dinledim. Sonra bizim blog dünyasına baktım. “Kim ne yapmış, ne etmiş?” diye. Okuma listeme düşen yeni yazılara baktım, yorum yaptım. Barış Özcan’ın bu haftaki videosunu izledim. Harikaydı. Şuraya bırakıyorum. Sizde bir bakın. Motivasyon videosu. Video bittiğinde motive olmuş buluyorsunuz kendinizi. Bu arada Barış Özcan sakal bırakmış. Bana göre hiç yakışmamış. Belki de onu sakalsız tanımamdan dolayı olabilir bu beğenmeme. Şu anda Çocuklar Duymasın’a bakıyorum. Bir pazara daha noktayı böyle koyuyorum.  Foto kaynak:  https://www.pexels.com/photo/blur-book-close-up-college-273006/

Sınırları olmayan bir dünya olsa...

Resim
           Sınırları olmayan bir dünya olsa. Kimsenin kimseyi yargılamadığı. Herkesin istediği gibi düşündüğü, istediği gibi giyindiği, istediği gibi yaşadığı. Tabi başkalarının özgürlüklerine engel olmadan. Böyle bir dünya olamayacağını bilsem de. Hayal etmeden duramıyor insan işte. Böyle bir ortam, bizim ülkede kısa ve orta vadede oluşacak gibi görünmüyor. Dünya mı? Dünyaya da bakma. Çok ileri batılı dediğimiz ülkeler, sadece kendi ülke sınırları içerisinde sınırları olmayan bir dünyayı yaşıyorlar. Ülke sınırlarını geçince hırslarının kurbanı oluyorlar. Şu anda dünyanın bu kaos ortamında olmasının sebebi de yine onlar. İnsanın insana yaptığını ne doğa, ne de hayvanlar yapıyor. El birliğiyle bu güzelim dünyaya sınırlar örüyoruz. Belki ötelerde bir yerlerde bu özlediğimiz ortam vardır. Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/people-crowd-walking-9816/

İlk görüşte aşk var mıdır?

      İlk görüşte aşk var mıdır? O Yeşilçam filmlerinde gördüğümüz o saf ve temiz aşk yani. Hani bir anda kız ve oğlan çarpışırlar. Kızın kitapları elinden düşer. İkisi bir anda yere eğilirler kitapları almak için. İşte tam o anda göz göze gelirler. Ve aşık olurlar. Belki eskilerde, hani daha bu teknoloji dört bir yanımızı sarmamışken, insanların daha çok insan oldukları dönemde vardır muhakkak. Ama şu zamanda hiç inanmıyorum ilk görüşte aşka. Ama ben inanmıyorum diye çevremde de olmuyor değil. Bundan dokuz on sene öncesi. Bir dostum, bir kardeşim tatmıştı bu duyguyu. İlk görüşte aşık olmuştu, çok sevmişti. Kızdan bahsederken gözlerinin içinin gülmesinden anlıyordum samimi bir şey yaşadığını. Ama aşk da yetmedi, kavuşamadılar. Orası ayrı. O arkadaşımdan başka kimseden de duymadım ilk görüşte aşık oldum diyeni. Sizce ilk görüşte aşk var mı peki?

Hayatı yaşayamamak...

      Hayatı yaşayamamak … Günlerim hep rutin. Sabah işe git, akşam eve gel. Kısır bir döngü adeta. Peki bu rutin yaşam koşullarında, gerçekten hayatı yaşayabiliyor muyum? Yaşadığım hayatta bir şeyler eksik gibi. Öylesine yaşıyorum hissine kapılıyorum. Öylesine çalışıyorum. Sadece hayatımı idame ettirmek için. Günler birbirini kovalıyor ama değişen bir şey yok. Hep aynı. Buna bir dur demek lazım. Ama nasıl? İşte bu sorunun cevabı zor. Hayatı yaşayamadığımı hissediyorum. Ama buna bir türlü engel olamıyorum. Ne yaparsam hayatı yaşıyormuş gibi hissedeceğim? Bunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey: Şu anki yaşadığım hayattan tat almadığım. Günlerimi boşa harcadığım hissi. Köreliyormuşum duygusu. Bazen diyorum ki, “Öylesine yaşamak benim kaderim mi yoksa?”

Sevgili günlük #2...

Resim
      Sevgili günlük , görüşmeyeli nasılsın? Beni sorarsan yoğunum. Hem gündüzleri, hem akşamları. Gündüzleri yoğunum çünkü: İşyerinde bazen başımızı kaşıyacak bile vaktimiz olmuyor. Devamlı çağrı geliyor. Müşterilerin derdine derman olmaya çalışıyoruz. Akşam eve geliyorum. Bu sefer de blogda bugün ne yazsam diye kafa patlatıyorum. Kafa patlatıyorum dememe bakma sen. Bu işi zorla yapmıyorum. Severek yazıyorum. O yüzden buna en çok tatlı bir kafa patlatma diyebiliriz. Her gün yazmaya zorluyorum kendimi. Çünkü yazma alışkanlığı kazanmak için. Çünkü istikrarlı bir şekilde yazmak için. Çünkü beni her gün takip eden ve her gün benden yeni bir yazı görmeye alışanlar için. Sevgili günlük , bu aralar yazı yazma ile baya haşır neşirim anlayacağın.

Blog yazmak mı, sosyal ağlar mı?

Resim
      Blog yazmak mı, yoksa sosyal ağlar mı? Bir blog yazarı olarak benim cevabım baştan belli. Ama biraz eskiye dönersek. Hani bu sosyal ağların olmadığı ya da bu kadar popüler olmadığı dönemlere. Bir zamanlar bloglar internet dünyasını kasıp kavuruyormuş. Ama gel zaman git zaman sosyal ağlar alıp yürüyünce, çoğu blogcu, dükkanı kapatıp geçmişler sosyal ağlara. Tabi blogdan büyük kopuşta, teknolojinin de büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Artık hiçbir şeye ayıracak fazla zamanımız yok. Hemen okuyup anlamak istiyoruz. Her şey olsun bitsin. Bu çağın bize armağanı sabırsız insan oldu. Şimdi böyle bir durumda, blog gibi emek isteyen bir işin eski popülerliğinde olmamasını normal karşılamak gerekir. SOSYAL AĞLARI DIŞLAMIŞ DEĞİLİM     Blog yazmak benim için olmazsa olmaz. Ama böyle diye sosyal ağları yabana attığım düşünülmesin. Onları da elimden geldiğince aktif bir şekilde kullanıyorum. Sadece blog yazılarımı paylaşmak için değil hem de. Baya baya kullanıyorum. Çünkü orala

Akşam çökünce...

      Akşam çökünce çıkar olduk artık işten. Bizim iş çıkışı saatimiz 19:00. O saatte çıkınca normalde hava aydınlık olurdu. Artık hava kararıyor. Servis arabaları ışıklarını yakıyor. Sokak lambaları yanmış oluyor.Yaz sıcağının yerini soğuklara bırakıyor. Servislerin içi sıcacık oluyor. Yine eve giderken şekerleme yapma dönemi geliyor. Eve giderken her yer ışıl ışıl. Kış gecelerini seviyorum. Eve girer girmez sobanın yanına geçmeyi seviyorum. Eve girdiğim sırada iyice karanlık bastırmış oluyor. Tüm mahalleli evlerinde. Sokaklar bomboş. Ve eve giriyorsun. Günün tüm yorgunluğunu, stresini ailenle atmak için bir geceye başlıyorsun. Herkes akşama kadar neler yaptıklarını anlatıyor. Akşam çökünce böyle güzel gecelere adım atıyorsun, ne güzel.

Blog yazısı kaç kelime olmalı?

Resim
      Blog yazısı kaç kelime olmalı? İlk blog yazmaya başladığım dönemlerde bu sorunun cevabını çok aradım. Okuduğum yazılarda ortak görüş ise: En az 300 kelime olmalı diyor. Bunun üzerini yazabilirseniz 500. Ama en iyisi 1000 kelime olarak görülüyor. Ben hepsinde de yazdım. Ama en çok 300 kelime yazdım. Ama 300 kelime yazmak hiç de kolay değil. 300 kelimeyi tamamlayacağım diye akla karayı seçerdim. Sadece Google öyle istiyor diye. Yazmak benim için sıkıntılı bir süreç olmuştu. ondan sonra bir karar aldım. “300 kelime yazmak için kendime zorlamayacağım” dedim. Ve o günden bugüne 100 kelimelik yazılar yazmaya başladım. Belki Google’ın istediği sayıda yazamıyorum ama ben böyle mutluyum. Blog yazısı için kelime sayısı, kişinin yazabildiği kadardır bence.

Flakka, insanı zombi yapan uyuşturucu...

      Flakka, dünya gündemine bomba gibi düştü. Bonzai gibi sentetik bir uyuşturucu. İşin kötü tarafı, Bonzaiden daha ucuzmuş. Bunu duyunca, “Eyvah” dedim. Bonzai ucuz diye almış yürümüş zaten. Birde bunu düşünsenize. Her yerde yığılıp kalan gençlerin haberlerini çok gördük. Ama bunda bir köşeye yığılıp kalmıyorsun. Bunu içtiğinde devamlı hareket halindesin. Bunu kullananlar soyunuyorlar. Ve birkaç kişi de soyunduktan sonra vucüdunda bir şey var diye kendilerini yaralamışlar. Bu uyuşturucu maddenin en büyük olayı: Filmlerde gördüğümüz zombi insanları gerçeğe dönüştürmesi. Bunu kullanan kişilerde yamyamlık baş gösterebiliyor. Ve resmen insan yiyorlar. Eğer bu musibet bizim ülkemizde yayılırsa, neler olacağını düşünmek bile istemiyorum. Umarım korktuğumuz başımıza gelmez.

Yazmak için okumak...

      Yazmak için okumak eylemini şu aralar yaptığımı hiç söyleyemem. Okumadan yazınca da kendimi suçlu gibi hissediyorum. Çünkü Feridun Andaç şuradaki yazısında okumadan yazmanın olamayacağını söylüyor. Bende kendi çapımda bir blog yazarıyım. Ortaya güzel yazılar çıkarmak istiyorum. Ama okumayınca da, “Bugün de okumadık. Yazı yazacağım ama yine eksik olacak” diyorum. Ama belli bir yazı temposu yakalamışken de bu istikrarı bozmak istemiyorum. Onun için yazıyorum. Ama yine de düşünmeden edemiyorum. “Okumadan yazınca boşa mı kürek çekiyorum” diye soruyorum kendime. Gazetelerdeki günlük köşe yazılarını, bog yazılarını okuyorum. Tabi bunlar bir kitap okumanın yerini tutmaz. Bu arada arkadaşım Ezgi’den kitap almıştım. 15 gün oldu. En kısa sürede okuyup getireceğim arkadaşım.

Kişisel blog yazmak tercihim. Çünkü...

      Kişisel blog   yazıyorum. Yani aklıma ne gelirse, istediğimi. Blog dünyasında başarılı olmak isteyenler için bu önerilmiyor aslında. Hep blog okuyucusunun işine yarayacak bilgiler yazmak öneriliyor. Ama bende öyle bir konu yok. Ne bileyim teknoloji üzerine ya da sadece kitap üzerine olabilir. Yazmaya başladıktan sonra anladım ki, ben hiçbir zaman tek bir konu üzerine odaklanmamışım. Her şeyden azar azar okumuş, izlemiş ve yazmışım. Blogda yazdıklarımı aynısını blogdan haberim yokken de kendi defterime yazıyordum. Herhalde belli bir şeye ilgim olsaydı hep onun üzerine yazardım. Ama ben böyleyim. Her konuda yazıyorum. Böyle daha çok mutluyum. Belki popüler bir blog olmayacağım ama yazma tutkumu gidereceğim.

Büyüyünce ne olacaksın? Örümcek Adam...

      Büyüyünce ne olacaksın sorusuna maruz kalmayan var mıdır aramızda. Hepimiz çocukken bir şeyler hayal ediyorduk. Ben bir ara hatırlıyorum. Her yere Cem Kazan polis yazardım. Ama niye o zamanlar polisliğe o kadar düşkünmüşüm, onu hatırlamıyorum. Şimdi benim yeğene soruyorum aynı soruyu. Verdiği cevap beni benden aldı. Büyüyünce Örümcek Adam olacakmış. Çocuk olmak ne kadar güzel bir şey ya. Çocuklardaki o saflığa, o sınırsız hayal gücüne hayranım. Bu Örümcek Adam’da çok popüler çocuklar arasında. Acaba hangi özelliği çocuklar tarafından bu kadar sevilmesine neden oluyor? Birde okula ağ ata ata gidecekmiş. Daha neler neler. Verdiği cevaplarla her defasında beni gülümsetmeyi başarıyor bu çocuk. 

Meltem Cumbul el sıkmama üzerine...

      Meltem Cumbul olayını biliyorsunuzdur. Ablamız film festivalinde sahneye ödül almaya çıkan yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun elini sıkmamış. Tamam da neden? Birkaç gün bunun üzerine tahminler yürütüldü. Sonra bu ablamız bir tane sosyal medya hesabından bir açıklama yapmış. Ama neden elini sıkmadığını yine anlatmamış. Güzel bir cümle kurmuş, özlü söz gibi. O kadar. Ablacım şunu açık açık yazsana. “Bu adam Akp’lidir. O yüzden elini sıkmadım” ya da “Sinemada şöyle şöyle bir şey yaptı. O yüzden elini sıkmadım” de. Bir tavır yapıyorsun. Bari tavır yapmanın nedenini doğru dürüst açıkla. Hem madem adamın elini sıkmayacaksın, neden sunuculuğu kabul ettin? Yoksa denildiği gibi gündem olma peşinde miydin?

Okuldan kaçan öğrenciler ve geleceğimiz...

      Okuldan kaçan öğrenciler ile ilgili yeni bir uygulama başlatılmış. Okul çevrelerindeki internet kafeler ve öğrencilerin gidebilecekleri yerler okul saatleri boyunca kapalı olacakmış. Ayrıca okul saatlerinde bilmem kaç tane öğrenciyi buralarda bulup tekrar okula getirmişler. Okullaşma oranımız artıyormuş. Ama buna bağlı olarak da okuldan kaçmalarda da artış varmış. En çok da liseliler kaçıyormuş. Benim zamanımda da öyleydi. Bilardo salonlarına falan giderlerdi bizim sınıfın haylazları. Demek ki olay okul yapmakta, okullaşmada değil. O öğrenciyi okula çekmekte. Ona bir hedef koymakta. Biyoloji dersi görüyor. Ama ne için? Tarih dersi görüyor. Ama ne için? Türkçe dersi görüyor. Ama ne için? İşte bunları neden, hangi amaçla gördüğünü anlatmak lazım.      Okuldan kaçan öğrenciler için değil sadece, her öğrenciye anlatılmalı. En tembelinden en çalışkanına kadar. Ama kimsede gelip bunların bize ne için gerektiğini bize anlatmadı. Bir birey nereden geldiğini ve bu devlete kadar ha

Cama vuran yağmur...

      Cama vuran yağmur güzelliği diye bir şey var. Bugün işten çıktık, servisle eve gidiyoruz. Yağmur başlamış. Servisin radyosu açık. Ama sesi fazla değil, ayarında. Hava kararmış, her yerin ışıkları yanmış. Bizim burada yol çalışması var. O yüzden 100 metrelik yolu, 10 dakikada gittik. Dışardan gören İstanbul trafiği sanır. Biz böyle trafiğe alışık değiliz. Sıkıntıdan patladık. “Allah İstanbul’da yaşayanlara kolaylık versin” dedim. İşte bunları düşünürken yağmur damlaları cama vuruyordu. Bir yandan müzik, bir yandan camlardan servise dolan o toprağın mis kokusu. İnsan huzur duyuyor ya. Yağmur sakinlik veriyor. “Bu güzelliği blogta paylaşmam lazım” dedim. Bu akşamki yazı konusu da böyle çıktı işte.