30 Ağustos 2017 Çarşamba

Blogda yorum yapma, cevap vermiyorlar çünkü...

     Blogda yorum yapma konusunda bu ikinci yazım olacak. Bu konu ile ilgili daha önce bir yazı daha yazmıştım. O yazımda art niyetli yorum yapanları yazmıştım. Seni, yazını çekemeyenleri. O yazıma isterseniz buradan bir göz atabilirsiniz. Google’ın istediği gibi yazı içerisinde eski bir yazımıza link verdiğimize göre, yazımıza devam edebiliriz. Şimdi arkadaşlar. Blog dünyasında gördüğüm yanlışları elimden geldiğince yazmaya, dile getirmeye çalışıyorum. Bana göre yanlış olan şeylerden biri de, yapılan yorumlara cevap verilmemesi. “Nasıl yani?” derseniz. Şimdi bir blog yazısını okuyorsun. Beğeniyorsun. “Ulan bu yazı yorumu hak ediyor” deyip yorum yapıyorsun. Ama blog sahibi zat, zahmet edip de yorumuna cevap vermiyor.
blog
BLOGDA YORUM YAPMA, SAYGI GÖSTERMİYORLAR
     Blogda yorum yapma konusunda gel de bir daha istekli ol. Adamda ne istek, ne de şevk kalıyor. Ve o blogger hakkında da pek de olumlu şeyler düşünmüyorum tahmin edeceğiniz gibi. Ben yazını okuyup vaktimi harcadıysam ve üstüne üstlük birde yorum yaptıysam, bir blog yazarı olarak en azından buna saygı gösterip o yoruma cevap vermelisin. “İyi ki senin de yaptığın bir yoruma cevap verilmemiş. Ne olmuş yani? Dünyanın sonu mu? Birde oturup yazı yazmışsın” demeyin. Çünkü bu sadece benim başıma gelmiyor. Yine bu cevap vermeyenlerin bloğunda benim gibi yorum yapan diğer kişilere de cevap vermemişler. Eminim onlarda bozulmuşlardır. Bu yazıyı onlar adına da yazıyorum.
BLOGDA YORUM YAPMA, MORALİN BOZULUYOR
     “İyi anladık böyle diyorsun da, sen cevap veriyor musun peki?” derseniz. Evet, cevap veriyorum. Vermesem bu yazıyı yazmazdım. Zaten insanların yapmadıkları bir şeyi dillendirmelerinden pek hazzetmiyorum. Detaylı bir cevap vermeyeceksen bile en azından bir teşekkür et. Böyle şeyleri gördükçe asabım bozuluyor. Bu durumu tüm blogcularla paylaşmak istedim. Aynı zamanda da yazarak rahatlamak. Bundan sonra onların bloğuna uğrar mıyım? Uğrayıp yorum bırakır mıyım? Tabi ki hayır. “Onlarında çok umurlarındadır zaten” diye içlerinden geçirenler olabilir. Bende umurlarında olduğunu zannetmiyorum. Ama yine de dile getirmek istedim. Bakarsın biri dikkate alır. Hem de sizler blogda yorum yapma konusunda neler düşünüyorsunuz merak ediyorum.

24 Ağustos 2017 Perşembe

Facebook: Vaktimi çalan site...

     Facebook, pek fazla vakit geçirdiğim bir sosyal ağ değildi. Ama eskiden. Şimdi en çok vakit geçirdiğim site diyebilirim. Bu nasıl oldu peki? Herkes gibi bende boş vaktim olunca ilk iş internete girerim. Eğer dışardaysam bir şöyle girer çıkarım. Ama evdeysem geniş geniş bakarım. Videoları izlerim. Video olarak Youtuberlara bakarım önce. Sonra en çok da Facebook’ta vaktim geçer. Beğendiğim bir videoyu açıyorum. O video bitince o videonun altında diğer videolar çıkıyor. Siyaset videosu açtıysan siyasetle ilgili başka bir video geliyor. “Onu izleyeyim, bunu da izleyeyim” derken dakikalar geçiyor. Tabi telefondan izledim. Hiç bilgisayardan açıp denemedim. Videoları kısa olduğu için, telefondan da bakması sorun olmuyor.

Facebook

ARKADAŞLARDAN HABERDAR OLMA ŞANSI VERİYOR
     Facebook üzerinden yoğun bir şekilde video izliyorum anlayacağınız. Ama bunun dışında normal paylaşımlar için fazla vakit harcamıyorum tabi. Beğenip beğenip geçiyorum. Güzel bir yanı da şu: Ortaokuldan, liseden, üniversiteden, askerden falan arkadaşlarının ne alemde olduğunu görüyorsun. Tabi hepsi böyle paylaşımcı bir kişiliğe sahip değil. Paylaşımcı bir kişiliğe sahip değil demişken. Bakın aklıma ne geldi. Çok yakın arkadaşlarımdan birinin hiç böyle sosyal paylaşım siteleriyle ilgisi yoktu. İlgisinin olacağı da hiç aklıma gelmezdi. Şimdi ne olduysa oldu, her fırsatta paylaşım yapıyor artık. Ne oldu da böyle paylaşım yapar oldu? Daha önce böyle şeylere boş işler gözüyle bakan biri.
KISA SÜRELİ VİDEO OLSUN, TAŞTAN OLSUN
     Videoların kısa olması güzel. Artık hepimiz her şey olup bitsin istiyoruz bir anda. O yüzden uzun süreli videolara tahammülümüz yok hiç birimizin. Hemen hap gibi almak istiyoruz videoda ne anlatılmak isteniyorsa. O yüzden kısa videolar bana hitap ediyor. Gerçi arada uzun süreli videolar oluyor. Onlara da birkaç dakika bakıyorum. Eğer beğendiysem izlemeye devam ediyorum. Yoksa hemen geçiyorum diğer bir videoya. Sosyal medyada çektiği fotoğrafları paylaşmak isteyenlerin tercihi genelde İnstagram oluyor. Burada ise daha çok sözler, kendilerine paylaşımlarda yer buluyor. Facebook, bu ilgili videolar özelliği ile zamanımın çoğunu çalacak gibi duruyor.
     

20 Ağustos 2017 Pazar

Tartışma kültürümüz...

     Tartışma kültürümüz diye bir kültürümüz yok zannediyorum. Daha çok tartıştığımızı zannediyoruz. Tartışmalarımızın çoğu ağız dalaşına ve sonunda da yumruklaşmaya varabiliyor. En çok da bu durumu siyasi tartışmalarda yaşıyoruz. Daha önce tanıdıklarla siyasi tartışmaya çok girerdim. Ama baktım ki karşımdakilerin çoğu tartışmayı bilmiyor. Senin söylediklerine doğru dürüst cevap veremeyince kişiliğinle ilgili şeyler söylemeye başlıyor. Sonuç olarak aranız bozuluyor. Benden bundan böyle yakınlarımla tartışmayacağım. Sadece tartışmayı bilenlerle tartışacağım. Özellikle bu siyasi konularda her akşam haber kanallarında tartışma programları var. Yaptığımız tartışmaların benzerlerini her akşam haber kanallarında yapıyorlar. En son biri programı terk etmişti. Bu tartışmayı bilmediğimize örnek olabilir. 
Tartışma kültürümüz
BIRAK, “SÖZÜMÜ KESMEYİN” MUHABBETİNİ
     Tartışma kültürümüz karşımızdakini anlamaya yönelik değil. Tek derdimiz kendimize göre doğru olanı karşımızdakine kabul ettirmek. Yani amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Böyle olunca da hiçbir tartışma kavgasız gürültüsüz olmuyor. Birde bu tartışmalarda, “Ben sizin lafınızı kesmedim. Lütfen saygılı olun” tarzı söylemlere kızıyorum. Ya bırak adam ne diyecekse desin. Sende ona hemen cevap ver. Bu sözü söyleyenler genelde ne cevap vereceğini bilemeyenler, köşeye sıkışmışlar oluyor. En son birde deve sidiği tartışması vardı. Sunucu bilmem ona on dakika ayırmış, yok buna on dakika ayırmış. Hiç sevmediğim bir tartışma tipi. O zaman tartışmanın bir heyecanı kalmıyor. Adam ne demişti onu unutuyorsun yahu. Bırak, karşılıklı tartışılsın.
Bu konu ile ilgili okunabilecek bir diğer yazı Lütfi Albayrak-Takvim 
“SEN ZATEN ŞÖYLESİN” DEYİP, CEVAP VEREMEMEK
     Tartışma dediğinde adrenalin olacak. Sesler yükselecek. Ama adama cevap veremediğinde hemen su koyvermeyeceksin. Adama şahsi saldırmayacaksın. “Sen zaten şucusun” demeyeceksin. Aynı dediğim bu duruma denk geldim. Yine haber kanallarından birinde. Yine bir tartışma programında. Hem de hiç beklemediğim bir konuktan. İsimlere falan girmeyeceğim şimdi. İşin özünü kaçırabiliriz. Karşısındaki konuşmacı çatır çatır konuştu. Baktı ki cevap veremiyor, “Sen zaten bucusun” deyip kestirip attı. Bakın o adam bile bu hale gelmişse, tartışmadan bir şey umamazsın. O tartışmalar sayesinde yanlış olarak gördüğüm bazı şeylerin hiç de yanlış olmadığını gördüm. Ama konuşmacılar yanlışlarını görseler bile bunu kabullenmiyorlardı. Çünkü ideolojilerinin yanlışlarını bile savunmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Tartışma kültürümüz hiç olmazsa böyle programlar sayesinde biraz da olsa gelişti diye düşünüyorum. 

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Osmanlı arması kim yaptı?

Osmanlı arması

Osmanlı arması kim yaptı
diye hiç merak ettiniz mi? Ben ettim ve öğrendim. Öğrendiklerimi de çok kısa bir şekilde sizinle paylaşmak istedim. Armayı yapan Charles Young adında bir arma ressamıdır. Bugünkü bildiğimiz haline ise II.Abdülhamit’in yaptığı eklemelerle almıştır. Armayı niye bir Türk yapmamış peki? Aslında Osmanlı’da arma yokmuş. Ama İngiltere kralı III.Edward, Abdülmecid Han’a Diz Bağı Nişanı’nı hediye edince arma ihtiyacı ortaya çıkmış. Çünkü o nişanı alan kişilerin armaları saraydaki kilisede yüksek bir yere asılırmış. Arma ihtiyacı buradan çıkmış işte. İngiltere’den arma yapılması için çağrılan kişi de Charles Young’muş.

Notlarım #9...

     Notlarım bölümünü uzun zamandır yazmıyordum. Artık daha fazla bu bölümü boş bırakmamak gerekir diye düşündüm. İşte onlar;
GÜNDEMİ SÜREKLİ İŞGAL EDEN ŞEYLER
*Bir bakıyorsun ay, bir bakıyorsun güneş tutuluyor. Hasılı bu döngü böyle devam ediyor.
*Evlilik programları ha kalktı ha kalkacak deniyor. Sonra devam ediyor. Sonra yine kalkacak haberleri çıkıyor. Bunlar nasıl bir programdırlar ki, kalkacak haberleri bile ilgi çekiyor.
*Dünyanın her yerinden Dursun Özbek istifa pankartları açılıyor. 
notlarım
YEŞİL BİBERİ NERELERDE SEVERİM?
*En başta yemek yerken tuza banarak yemek. Ama biber acı olacak. Yoksa tuza banıp yemeye hiç gerek yok.
*Izgara köftede. Ama orada da tatlı olmayacak. Acı olacak. Öyle bir güzel gidiyor ki.
*En sonda salatada. Salatada tatlısı gider bak. Ama onda da çok az acı olursa, salatada da gideri vardır.
KÖPEK DEYİNCE AKLIMA GELEN
*Bu aralar köpek deyince aklıma dişler geliyor. Birkaç hafta önce bir köpek bana havlayıp durmuştu. Orada dişlerini gördüm. Bereket versin havlayıp havlayıp gitti. Öyle bakışıp durmuştuk.
KİTABIN KAPAĞINI AÇAMADIM
*Notlarım bölümünün bu yazısına, kitap ile ilgili bir madde ile son veriyorum. Geçtiğimiz hafta gece vardiyasındaydım. İşler yoğundu. Mesai de vardı. O yüzden kitaptan uzak kaldım. Kitabın kapağını bile açamadım anlayacağınız. Ama şunu söyleyeyim: Okumayı özledim.



16 Ağustos 2017 Çarşamba

Kış ayı gelsin artık...

kış ayı
     Kış ayı sevdiğim aylardan biridir. Ben genelde her mevsimi severim. Çünkü her mevsimin kendine göre bir güzelliği var. Yaz aylarının sonlarına doğru bende bir özlem basar. Pencereden kar yağışını izlemek ya da sobanın üzerinde kestane pişirmek özlemi gibi. Ama bu sefer bu ayı özlememin nedeni bunlar değildi. Özlememin nedeni: Sıcaklardı. Herkesi olduğu gibi beni de bezdirdi bu sıcaklar. İnsan dayanamayacak noktaya geliyor. Su içiyorsun ıp ılık. Her taraf yanıyor. Cam kapı açık fayda etmiyor. En sonunda, “Soğuklar gelsin. Ellerimin donmasına razıyım. Yeter ki şu sıcaklar geçsin” dedim. Böyle dedim ama. Bakmayın biz insanoğlu nankörüzdür. O zaman da, “Kış gelsin” deriz. Geçen yaz bu şekilde bir söz ettiğimi hatırlamıyorum. Demek ki geçen sene canıma tak etmemiş. Geçen sene dediğim gibi, sadece kışın kendine has güzelliklerine özlemim olmuştu o kadar. Ama bu sene, “Kış ayı bir an önce gelsin” diyorum.


13 Ağustos 2017 Pazar

Ruhi Çenet, Yüksekova videosunu izledim...

     Ruhi Çenet izler misiniz? Belki kendisinden haberiniz vardır. Ama tarzı size uymuyordur. Belki de haberiniz var ve videolarını çok seviyorsunuz. Ya hiç haberi olmayanlar. Bu yazıyı hem hiç haberi olmayanlar için yazıyorum hem de son izlediğim ve beğendiğim videosunu sizlerle de paylaşmak istedim. Kendisi Hakkari’nin Yüksekova ilçesine gitmiş. Orası ile ilgili bir video yapmış. Video 10 dakikalık ama sıkılmıyorsunuz. Önyargılarımızı kırmak için oraya gitmiş. Otele yerleşip sokağa çıkar çıkmaz yolda çocuklara rastlıyor. Çocuklar onu görünce gülümsüyor, “Abi ne işiniz var burada?” diyor. Bir anda karşılarında onu görünce mutlu oluyorlar. Oralarda bile takipçileri var yani. Sonra yine onu videolarından tanıyan bir Hakkari’li eşlik ediyor ona. Ve gitmesi gereken yerlere götürüyor onu.
Ruhi Çenet
NEDEN HABER KANALLARI HABER YAPMADI?
     Ruhi Çenet oraya giderek on numara iş yaptı. Çünkü bugüne kadar onun yaptığını hiçbir haber kanalı yapmadı. Zaten videoda kendisi de bundan bahsediyor. Gerçekten niye hiç haber kanalından bir muhabir gidip de orayı haberleştirmedi? Aslında kendisi bu tür videolar yapan birisi değildir. Ne demek istiyorum? Yani bir yerlere giderek video yapmaz. Onun stili genelde dünya, uzay, uzaylılar ve ilginç bilgiler üzerinedir. Ama bu tür videoların da hakkından gelir. Kurgu işlerini çok iyi yapar. Zaten videoyu izlerken de sizde bunu farkedeceksiniz. Tabi bu benim görüşüm. Siz beğenmeyebilirsiniz. Eğer böyle bir düşünceniz olursa neden beğenmediğinizi de yorum bölümüne yazmanızı rica ediyorum.


İLGİ ÇEKİCİ VİDEOLARI VAR
     Sonuçta benim de göremediğim, gözden kaçırdığım noktalar olabilir. Mesela 51’inci bölge ile ilgili hazırladığı bir video vardı. Google’a yazın hemen çıkıyor zaten. Etkileyici videolarından biridir. Ondan sonra yine son videolarından bahsedeyim. Mesela ömür boyu su içseniz ne olurdu? Yani ne çay, ne meyve suyu ne de kola yok. Sadece su. İlginç bir konu değil mi? Birde bunun tam tersini düşünelim isterseniz. Sadece kola içtiğinizi düşünün. Kolanın zararlarını hepimiz biliriz. Ama yine de içmeye devam ederiz. İşte bu zararlı içecekten başkasını içmemiş olsak, vücudumuza etkileri nasıl olurdu? İşte bunun gibi birbirinden ilginç videoları var. Ruhi Çenet gerçekten kendini takip ettirecek videolar yapıyor.

Video kaynak: youtube.com

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Eurovision 2018...

     Eurovision 2018 şarkı yarışmasında Türkiye olarak yine yokuz. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ bugün açıklamış. Manga’nın sosyal medya paylaşımından sonra ülke olarak heyecanlanmıştık. Hatta anketler bile yapılmaya başlanmıştı, “Kim gitsin?” diye. Ntv’de bir programda yapılan ankette Aleyna Tilki birinci sırada götürüyordu. Tabi ben bu ankete katılmıyorum. Aleyna Tilki bizi temsil edecek kapasitede değil şu an. Programda ayrıca Model’in eski solisti Fatma Turgut da vardı. Onun da ismi ankette yer alıyordu. Ama 3’üncü sıradaydı herhalde. Ben asıl onun bir numarada çıkmasını beklerdim. Model’den ayrılda ya, belki ona karşı bir antipati oluşmuş olabilir. Yarışma hakkında ne düşündüğü de soruldu kendisine. Ülkemizi temsil etmeyi istediğini söyledi.
Eurovision 2018
BU JÜRİ OLAYINI BEN DE SEVMEDİM
     Eurovision 2018 yine bizim için anlamsız olacak. Biz yokken, ben açıp bakmıyorum bile yarışmaya. Zaten hala TRT’de yayınlanıyor mu bilmiyorum ya. Öne çıkan şeyler zaten haber oluyor medyada. Onlara bakıyorum herkes gibi. Bizim katılmama nedenimiz neydi? Hatırlayanınız var mı? Benim bildiğim: Eskiden tüm ülkelerden gelen puanlar dikkate alınıyordu. Artık sadece bunlara bakılmayacaktı. Gelen bu puanlar %50 oranında etkili olacaktı. Diğer %50 ise oluşturulacak bir jüri tarafından verilecekti. Biz buna karşı çıktık. Açıkçası ben de buna karşı çıkıyorum. Mide bulandıran bir durum bu. Ülkelerden gelen puana göre diyelim ki biz birinci oluyoruz. Ama jüri puanıyla birinciliğimiz elden gidiyor.
EUROVİSİON 2018 HEYECANINI YAŞAYALIM
     Böyle bir şey yapmanın ne alemi vardı ki? Bu yarışmayı dünya izliyor. Bırak insanlar karar versin. Çoğunluğun hangi şarkı hoşuna gidiyorsa o birinci olsun. Niye jüri katıyorsun olaya. Ama tüm bunlara rağmen yine de katılmamız gerektiği düşüncesindeyim. Bizi ülke olarak bir araya getiren olaylardan biri bu şarkı yarışması. O gece tüm ülke bir ve beraber oluyoruz. Benim babam ve amcamlar da heyecanla izlerlermiş zamanında. Ve biz yeni nesil. Bizde aynı heyecanla izlemeye devam ediyoruz. Nesilden nesile aktarılan çok güzel bir duygu bu. Elbette birincilik önemli. Ama birinci olamasak da dünyanın sonu değil. Zaten Sertap Erener ile o duyguyu tattık. Önemli olan Eurovision 2018 heyecanını milletçe yaşamak. 

6 Ağustos 2017 Pazar

Çernobil...

Çernobil
     Çernobil hakkında bugün harika bir yazı okudum. “Bunu blogda muhakkak paylaşmalıyım” dedim. Paylaşacağım yazı Onedio sitesinden. Yazıyı yazan arkadaşımız ise Nihat Bilge. Olayın başlangıcından günümüze kadar olan gelişmeleri bir bir ele almış. Kapsamlı bir yazı olmuş. Zaten bu emeğinin de karşılığını almış. Google’de ilk sayfada ve birinci sayfada çıkıyor. Ama bunu hak ediyor.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

İnternetim bitti...

      İnternetim bitti sevgili okuyucular. Daha önce kontörlü hat kullanıyordum. “Ben hiç faturalıya geçmem” diyordum. Ama büyük konuşmamak lazımmış. Şimdi faturalı kullanıyorum. Faturalıya geçtikten sonra hiç netim bitmemişti. Faturalıya geçtiğim bir yılı geçmiştir.
     3GB paketim dün itibariyle bitti. Ama işte ne yapacaktım? Çünkü alışmışım her molaya çıktığımda hemen sosyal ağlara ve bloğa bakmaya. Bu sefer bakamayacaktım. İlk saatlerde etkilenmedim de, ileriki saatlerde içim içimi yedi.
     “Acaba bloğa yorum yapıldı mı?” ya da “Bugünkü okunma sayısı şu saate kadar kaç oldu?” diye. Bir bakıma da bu durumun iyi olduğunu düşündüm. İnternetsizliğe nasıl bir tepki verecektim? İnternetin tutsağı olduk ya. Her şeyin fazlası zarar sonuçta.
İnternetim bitti
HEMEN NETE BAĞLANMAK
     “İnternetim bitti diye karalar bağlamayayım. Bardağın dolu tarafından bakayım” dedim. Ama şimdilik buna hazır değilim galiba. Çünkü eve gelir gelmez hemen nete bağlandım. Heyecanla gelecek bildirimlere bakmaya başladım.
     Ortalık yıkılmamış tabi benim nete bağlı olmadığım zaman diliminde. Blogda günlük ortalama okunma sayıma ulaşmışım. Denetlenmeyi bekleyen yorum yoktu. İşin kötü yanı ne biliyor musunuz? Net paketi ayın 10’nunda yenileniyor. Daha bu durum devam edecek yani.
     Nete girmemek dünyanın sonu değil sonuçta. Ama alışkanlık işte. Birde blogculuk var tabi. Blog olmasa internet ile bu kadar sıkı fıkı olur muydum? Gerçi blogtan önce de köşe yazılarını okuyup, haber sitelerini takip ediyordum.
     Ama blog hayatıma girdikten sonra net artık benim için vazgeçilmez oldu. Blog dünyasına ilk adım attığımda yazılarımı telefondan yazıyordum. Ama acayip zor oluyordu. Neyse konu dışına çıkmayalım.
İNTERNETİM BİTTİ AMA YARARI NE OLDU?
     Net paketimin bitmesinin güzel yanı ise şarjımın bitmemesi ya da çok az kalmamış olmasıydı. Ama şunu da anladım ki, net olmayınca telefonun hiçbir anlamı kalmıyor. Cebimde telefonum var ama hiç elim gitmedi o cebime. Bir saate bakmak için baktım o kadar.
     Net olmayınca ben telefondan oyun oynayıp vakit geçirmeye çalıştım. Oyunda telefona indirdiğim bir oyun değildi. Hani Google Chrome’a girdiğinizde internet yokken bir dinazor çıkıyor ya. Bir ara ona takıldım işte. İnternetim bitti dediğim gün böyle geçti işte.

Blogger tarafından desteklenmektedir.