31 Ağustos 2016 Çarşamba

Uzun yol seyahati, nasıl duygular yaşatıyor?

     Bugün uzun yol seyahati yaptım. Düzce’den Kırıkkale’ye. Bir arkadaşın arabasıyla gittik. Benle beraber üç kişiydik. Gidiş 5 saat, geliş 5 saat, toplamda 10 saatlik bir yolculuktu. Ben gündüz yolculuğunu severim. Ama gece yolculuğunu daha çok seviyorum. Ben arka koltukta tek başıma oturuyordum. Akşam olmuş, ışıklar yanmıştı. Radyo desen, yayın bir gidip bir geliyordu. Şoförün yanında oturan arkadaşım uykuya geçmişti. Arabanın çıkardığı tek düze ses, insanı uykuya çağırıyordu adeta. Biraz koltukta aşağıya kaykıldım ve gözlerimi kapattım. Kendimi o sesi dinlemeye verdim. Belli bir süre sonra uykuya geçtim. Ama arada yine gözlerimi açıp bakıyordum etrafa. Yine yanımızdan geçen arabaların seslerini duyup, otoyol lambalarının aydınlattığı yola bakıp, gözlerimi tekrar kapatıyordum. 

uzun yol seyahati, yaşadıklarım, Düzce-Kırıkkale yolculuğu


                                    NEREYE GİDİYOR BU İNSANLAR ?

     Uzun yol seyahati yapmayı özlemişim. Bir ara radyo kesilmeden çalışmaya başlamış. Tekrar gözlerimi açtığımda duydum. Kendimi bu sefer de bu müziğe verdim. Ve yeniden gözlerimi kapattım. Sonra otomobili kullanan arkadaşa bir telefon geldi. Bende o sese uyandım. Ön koltuktaki arkadaşım da uyanmıştı. O telefondan sonra da ne o arkadaşım, ne de ben uyuyamadık. Yolu izlemeye koyuldum. Yanımızdan vızır vızır arabalar geçip gidiyordu. E yan taraftaki yolda öyleydi. Ön tarafta oturan arkadaşıma, “Abi bu kadar insan nereye gidip, nereye geliyor böyle?” dedim. Arabayı kullanan arkadaşımla beraber güldüler. “Herkesin bir işi gücü var be oğlum” dedi.

                                     EVLERDE YAŞANAN HİKAYELER
     Saat 21:00 olmuştu ama biz hala yollardaydık. Ankara’dan çıkmak, Bolu’ya girmek üzereydik. Dışarıyı seyrederken yan yana, iki koca apartman gördüm. Ve bu iki apartmanın dairelerinin büyük çoğunluğunda ışıklar yanıyordu. Ön taraftaki arkadaşıma döndüm, “Akşam oldu. Dairelerin ışıkları yanıyor abi” dedim. Sonra biraz durdum. “O evlerde kim bilir ne hikayelerdir vardır be abi?” dedim. Sıra sessizlikteydi. Sessizliği arabayı kullanan arkadaşım bozdu. “Ben gece yolculuğunu seviyorum. Gerçi gündüz yolculuğunuda seviyorum” dedi. Akşam 19:00’da Kırıkkale’den çıkmıştık. Gece 23:00’de Düzce’nin, Çilimli ilçesinde olduk. Yaşanılan her duygunun ayrı bir güzelliği var. Uzun yolculuklarında. Uzun yol seyahati yaptıktan sonra benim  gözlemlediklerim, yaşadığım duygular böyleydi.

Foto kaynak: https://www.flickr.com/photos/aigle_dore/14274177636/sizes/l


28 Ağustos 2016 Pazar

Günahlarımız ile hesaplaşmak...

    Yüz kızartıcı günahlarımız vardır hepimizin. Kendimize bile söylemekten çekindiğimiz. Dini bir programda dinlemiştim. “Herkesin günahları alınlarında yazsa, kimse utancından dolaşamaz” diyordu. Peki bu soruyu siz kendinize sorsanız. Bakın, kendinizle baş başasınız. Kendinizi kandırmayın. Gerçekten doğru bir cevap verin. Günahlar herkesin alnına yazılsaydı, sizin dışarda gezemeyeceğiniz ve görenlerin sizden nefret ettirecek tarzda günahlarınız var mı? Sizden, “Yorum kısmına bu günahlarınızı yazın” diyemem. Önemli olan insanın kendini hesaba çekmesi, kendini sorgulaması. Belki de öyle günahlar işlediniz ki, her an aklınızda. Belki çok pişmansınız. O günahtan nasıl kurtulacağınızı düşünüyorsunuz? Bu yazıdaki amacım, kimseyi yargılamak değil. Bu çıkarcı dünyada günah-sevap üzerine kendimizi sorgulatmak.

günahlarımız, güncel, kendimizle hesaplaşmak


                                    RUHUMUZU DARALTAN GÜNAHLAR

     Günahlarımız küçük ya da büyük elbette vardır. Herkesin işlediği standart günahlar var Ama bunların dışında insanların canını yaktığınız günahlarınız var mı? Şöyle bir geçmişinize baktığınızda içinizi karartan, kendinizi kötü hissettiren günahlar. Bazılarımız belki isteyerek yapmadı bu günahları. O günahları yapmak için, onu hayat zorladı belki. Belki haksız yere bir terfi aldı. Kendinin hakkı olmadığını bilmesine rağmen buna karşı çıkmadı. Belki bu durumu bir arkadaşıyla paylaştı. Arkadaşı da ona, “Manyak mısın? Boş versene. Sen olmasan başkası olacaktı” dedi. Belki patrona, müdüre, şefe her neyse artık. Yalakalık yaptı.  Diğer terfi olacak aday hakkında yalan yanlış bilgiler verdi. Şimdi de pişman bu yaptıklarından.
                                     GÜNAHTAN PİŞMANLIK DUYMAK
     Düşünsenize alnınızda, “Başkasının hakkını yiyerek terfi aldı” yazıyor. Böyle bir şekilde sokağa nasıl çıkarsınız? Ya da yasak bir ilişki yaşadınız. İstemeyerek, bir anlık bocalama neticesinde. Şimdi bu yaşadığınız ilişki durmadan kalbinizin sıkışmasına neden oluyordur. Belki de namuslu bir kadın hakkında olmadık dedikodular yaydınız etrafa. Ona namussuz yakıştırması yaptınız. Belki bu yaptığınızdan dolayı hiç pişmanlık duymuyorsunuz. Ama ya bu yaptığınız alnınızda yazsaydı, “Namuslu bir kadına iftira attı” yazısını görenler ne diyeceklerdi? Size kim bilir nasıl davranacaklardı? Ama burda önemli olan, insanların sizi yargılaması değil. Önemli olan, yaptığınız kötülükten pişmanlık duymak. Çünkü gün gelecek her şeyin hesabını vereceğiz. Günahlarımız yanımıza kar kalmayacak.

Foto kaynak: https://www.flickr.com/photos/enstarter/3450070524/sizes/o/

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com
     

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Yaz biterken bende olup bitenler...

     Takip ettiğim bazı bloglarda yaz biterken değerlendirmeleri yapıldığını gördüm. Bunun üzerine ben de kendi değerlendirmemi yazmak istedim. Haziran ayı gelmiş, fakat hala ortalık tam manasıyla ısınmamıştı. Dışarısı sıcak, evin içi ise soğuktu. Haziranın ortalarına doğru bu durum düzeldi.  Yaz ayı bloğum açısından çok verimli geçti. Çoğunlukla günü gününe yazı girdim. Takipçi sayım arttı. Ve yepyeni bloglar tanıdım. Ama en büyük değişikliği sona sakladım. Edebiyat bloğu olmaktan vazgeçip, kişisel blog oldum. Bu benim açımdan devrim gibi bir karardı. Kitap delisi değilsen, kitap üzerine blog açma. İnanın gitmiyor, yazamıyorsun. Ben çok isterdim şöyle bir şeye, deli divane aşık olayım. Onunla yatıp, onunla kalkayım.


yaz biterken, kişisel blog, yaşadıklarım


                                       OKUMA DÜZENİM BOZULDU
     Böyle bir konuya hakim olmadığım için, yaz biterken bloğumu kişisel blog yaptım. Hayattaki her şey üzerine yazıyorum şimdi. Yaz ayı, kitap okumak açısından da çok iyi geçti. Bir yandan kitap okumak, bir yandan blogları okumak, diğer yandan köşe yazılarını okumak. Yoğun bir okuma dönemiydi benim için. Ama son günlerde bu düzen bozuldu. Bir hafta oldu kitap okuyamıyorum. Köşe yazılarını her gün okurdum. Şimdi iki-üç günde bire düştü. Takip ettiğim blog yazılarını bunlardan ayrı tutmak gerekir gerçi. Blog yazılarını okuma konusunda, baya bir istikrarlıydım. Ta ki birkaç güne kadar. Tekrar bu üçünü bir düzene sokmakla işe başlayacağım eylül ayında.
                                  BLOGLARDA ÇOK OKUNAN YAZILAR
     Bu yaz ayı içerisinde Toyota’da işe başlama gibi bir durumum oldu. Hatta bunu blogda da yazdım. Ama her zaman işler, insanın istediği gibi gitmiyor. Servis güzergahındaki problem nedeniyle Toyota’da çalışma işi yattı. Servis benim bulunduğum yerden çok uzakta bir yerden geçiyordu. Ama Toyota’ya giremedik diye iş aramaktan vazgeçmedim. Yine devam ettim aramaya. Ve sonunda bir şeyler olacak galiba. Bunu da yakın zamanda blogda yazabilirim. Bu dönemde okuduğum blog yazılarında dikkatimi çeken bir şey oldu. Blog yazılarından en çok okunanlar karamsar, umutsuz, acı ile yoğrulmuş yazılardı. Millet olarak acıyı seviyoruz galiba. İşte yaz biterken yaşadıklarım ve edebiyat bloğundan kişisel blog olmam.



Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

26 Ağustos 2016 Cuma

MİM: GÖZÜMÜ KORKUTAN KİTAPLAR...

Yine bir mim yine Ece Evren. Kendisi beni mimlemiş. Buradan kendisine sevgilerimi gönderiyorum. Onun mim yazısına da buradan bakabilirsiniz.  Mimimizin adı: Gözümü korkutan kitaplar. 10 tane soru var bu mimde. O yüzden zaman kaybetmeden sorulara geçelim isterseniz.
     1)    Okuyamadığın bir kitap?
Platon’un Devlet kitabını okuyamamıştım. Hem de iki kere denememe rağmen. Birkaç kitap daha vardı ama şu anda onlar gelmiyor aklıma.
     2)    Zaman olmadığı için okuyamadığın bir kitap?
Şu aralar vaktim olmadığı için okuyamadığım bir kitap olmadı.
     3)    Bir serinin devamı olduğu için okuyamadığın bir kitap?
Öyle bir kitabı, serinin devamı diye okumamazlık yapmadım. Aslına bakarsanız çok da öyle seri şeklinde kitaplar okumadım. Yıllar önce ortalığı Metal Fırtına diye bir kitap kasıp kavuruyordu. İşte o kitabın ikincisi elime geçmişti. Kütüphaneden mı almıştım yoksa bir arkadaştan mı hatırlamıyorum. Serinin bu ikinci kitabını okumuş ve beğenmiştim. Ama sonra fırsat olmadı ilkini ve sonraki bölümlerini okumaya. Gerçi ilk kitaptan sonra da diğer kitapların fazlaca ses getirmediğini anımsıyorum.
     4)    Yeni çıkan fakat okuyamadığın bir kitap?
Elif Şafak’ın Havva’nın Üç Kızı kitabını daha okuyamadım. Bakıyorum da. Elif Şafak’ın Aşk kitabından sonraki hiçbir kitabı beklenen etkiyi yapamadı. Bu kitap da aynı şekilde. Açıkçası böyle olması, bu kitabı okuma iştahımı da kapatıyor.
     5)    Okuduğun kitabı beğenmediğin için, o yazardan okuyamadığın bir kitap?
Kemal Tahir’in Devlet Ana kitabını tamamlayamamış, yarıda bırakmıştım. Bu kitaptan sonra hiç Kemal Tahir kitabı okumadım.
     6)    Havanda olmadığın için okuyamadığın bir kitap?
Okuduktan sonra çok sevdiğim kitapları bile, okurken havamda olmadığım zamanlar oldu. O anlarda, o gün kitabı okumaz bir sonraki gün devam ederdim. Buna örnek olarak Cehennem kitabını verebilirim.
     7)    Çok büyük olduğu için okuyamadığın bir kitap?
Aslında büyük ve çok sayfalı kitaplar daha çok hoşuma gider. Çünkü bu tür kitapları yazmak kolay değildir. Bilgi lazımdır, birikim lazımdır. Bunlar olacak ki böyle hacimli bir eseri ortaya koyabilesin. O yüzden bunları düşünüp çok sayfalı kitapların insana daha fazla şeyler katacağını düşünüyorum.


mim, kitap okumak, Cem Kazan, Yaşamdan Yazılar

   8)    Kapağını beğendiğin için aldığın ama kötü yorumlar okuduğun için okuyamadığın bir kitap?
Kapağını beğendiğim için bir kitap almam. Benim için ilk başta yazarı ve konusu önemlidir. Kitap kapağı bunlardan sonra gelir.
     9)    Okumaktan en çok çekindiğin kitap?
Okumaktan çekinmek değil de heyecan duyduğum kitaplar olabilir. Kitapları okutan da duyulan bu heyecan değil midir zaten.
     10)    Uzun zamandır okunmayı bekleyen kitap?
Hali hazırda şu an elimde olan bir kitap yok. Ama listem çok uzun. Karamazov Kardeşler, Kürk Mantolu Madonna… Böyle liste uzayıp gidiyor.
Gelelim kimleri mimlediğim olayına. Bu sefer fazla kişiyi mimleyeceğim.


Foto kaynak: https://www.flickr.com/photos/43249527@N05/5635864124/sizes/l

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


Kütüphaneci vurdumduymazlığı bu olsa gerek...

   Bir kütüphaneci, kütüphaneye gelen kitapseverleri düşünmelidir. Şimdi niye böyle bir giriş yaptım? Anlatayım. Bundan bir hafta önce -galiba salı günüydü- kütüphaneden bir mesaj geldi. “Aldığınız materyalleri cuma gününe kadar teslim ediniz” tarzı bir mesajdı. Kütüphaneden ne alınır? Kitap. O zaman bu materyal ne alaka? Niye materyal diyorsun kitap değil de. Bu mesaj olayına akıl sır erdirebilmiş değilim. Aranızdan bu konuda bilgisi olan varsa, lütfen yorum bölümünde tüm okuyucularla paylaşsın. Neyse biz konumuza devam edelim. Üç kitap almıştım. Üçü de bitmişti. Bir sonraki gün olan çarşamba gittim kütüphaneye. Ama birde ne göreyim? Kapı duvar. Birkaç kere başıma böyle bir şey geldiği için önemsemedim.


kütüphaneci, yaşadıklarım, kitap değişimi


                                              KÜTÜPHANE KAPALIYDI
     Bu gibi durumlarda bir sonraki gün, kütüphaneci muhakkak yerinde olurdu. O yüzden, “Yarın gelir kitapları değiştiririm” dedim. Öbürsü gün tekrar gittim. Baktım yine kapı duvar. “Bu adam böyle yapmazdı. Acaba ne oldu?” dedim. Gittiğim saatte 16:00 ha. Yaz ayı normalde 17:00’de kapanıyor diye biliyorum. Çünkü tüm devlet daireleri, yazları 17:00’de kapanır. E kütüphanede bir devlet dairesi değil mi sonuçta? Adam belki bir yere gitmiştir diye bi 15-20 dakika bekledim. Beklerken canım sıkılmadı. Neyse ki telefonlar var. O arada bloğuma baktım. “Yorum var mı, bugün şimdiye kadar kaç okunma almış?” falan derken zaman aktı gitti. Ama adam gelmedi.
                                                  NEREDE BU ADAM?
     Bizim burdaki kütüphanede bir kütüphaneci çalışıyor sadece. Başka kimse yok. Yani kaç kere gidip geldim kütüphaneye. Başka bir çalışan olsa elbet görürdüm. Şimdi burası küçük bir belediye. “Tek çalışan yeter de artar bile” diye düşünmüş olabilirler. Böyle düşündüler diye eleştiremem adamları şimdi. Doğrudur, yani buraya bir adam yeter. Ama o adamın yaptığına bakın şimdi. Bir sonraki gün gittim, yine yok. O hafta öyle bitti. Pazartesi bir daha gittim. Ben tam kütüphanenin merdivenlerine yaklaşmışken 5-6 kişilik, 12-13 yaşlarında bir kız grubu, merdivenleri bir heyecanla çıktılar. Ama hevesleri onlarında kursaklarında kaldı. Çünkü kütüphane yine kapalıydı. Ben de çıktım yukarı. Kapalı olmasının nedenini bilip bilmediklerini sordum.
                            HALKI BİLGİLENDİRSEN BİR YERİN Mİ EKSİLİR?
     Onlar da bilmiyormuş. Hatta aylık bir edebiyat dergisi getirmiş kargo. Kapı kapalı olunca, hemen kapının önüne bırakmış. Şimdi anladığım kadarıyla, adam yıllık izne çıkmış. E bu ikinci hafta gelip bulamadığım. Tamam iyi güzel, izne çıkmışsın. Be mübarek adam, kapıya bir bilgilendirme kağıdı assana. “Ben yıllık izindeyim. Şu tarih itibariyle kütüphane tekrar açılacaktır” diye bir not düşsene. Gelen millet de, “Ne oldu da kütüphane kapalı?” diye merakta kalmasa olmaz mı? Biraz hassasiyet ya biraz. Şu insanlara değer verme işini ne zaman yapacağız artık? Ya da şöyle bir yol da izlenebilirdi. Madem bu adam iki hafta iznini kullanacak. O gelesiye kadar başka bir kütüphaneci, kütüphanenin başında duramaz mıydı? Bu çok mu zor bir şey?

Foto kaynak: https://www.flickr.com/photos/csmith/7138938305/sizes/o/

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

25 Ağustos 2016 Perşembe

"Ben sadece belgesel izliyorum" sözü doğru mu?

     “Ben sadece belgesel izliyorum” sözü, size tanıdık geliyor mu? Nasıl tanıdık gelmesin ki? Bu milletin genlerinde var bu söz. Bu ülkede kime sorsan, belgesel izliyordur zaten. Bununla ilgili bir örnek de vereyim size. Yabancı bir firma, ülkemizde bir anket yapmış. Ankette halkımıza, “En çok ne izliyorsunuz?” sorusu sorulmuş. Cevap ne çıkmış peki? Evet, bildiniz belgesel. Şirket bunun üzerine, ülkemizde bir kanal kurmaya kalkmış. Belgesel kanalı. Ve o kurulan kanal da, kısa süre içerisinde batmış. Zamanında bir yerden bu olayı duymuştum. Belki uydurulmuş bir haber de olabilir. Ama muhtemelen, bu ülkede bu olay yaşanmıştır bence. Bu olayın yaşanmaması şaşırtıcı olurdu sanki :)


Ben sadece belgesel izliyorum, güncel, hayvan belgeselleri


                        HER KESİMDEN BELGESEL İZLEYENLER VAR

     “Ben sadece belgesel izliyorum” sözü, tamamen gerçeği yansıtmasada, bu millet belgesel izliyor kardeşim. Ben bu olayı gözlerimle gördüm. Her türlü sosyal statüden insan, belgesel izliyor. Okumuşu-okumamışı, ayyaşı, ağzına bir damla içki koymayanı. Aklınıza gelen her türlü insan, bu ülkede çatır çatır belgesel izliyor :) Ama sorun şu ki, sadece ve sadece belgesel izlemiyor :) Millet olarak, hayvan belgesellerini çok seviyoruz. Özellikle de aslan, kaplan vb. Bu tip belgesellerde milletimizin, en çok hoşuna, hayvanların avlanma sahneleri gider. Bilindik hikayedir. Yaz gelir, kuraklık başlar. Ceylanlar, geyikler, zebralar artık bilmem kaç çeşit hayvan, sulak alanlara gitmek zorundadır. Bunun için de dereden veya gölden geçmek zorundadırlar.
                                  İDDAALI LAFLAR ETMEYELİM YETER
     Fakat o gölde de timsahlar vardır. Bütün hayvanların göle atlamalarını, ağızlarının suyu akarak beklemektedirler. Hayvanlar açısından çok kötü bir durumdur tabi bu. Karşıya geçmese susuzluktan ölecek. Karşıya geçse, bu sefer de timsahlara yem olmak gibi bir durum var. Ve işte bu noktada, bir hayat mücadelesi başlar. Geyiklerden biri bir cesaret, suya atlar ve ardından onlarcası gelir. Ekran başındakiler, tam da bu sahneyi beklemektedirler. Kim geçecek canını kurtaracak, kim timsahlara yemek olacaktır? Sürü sonunda karşıya geçer. Ama bazı geyikler, çoktan can vermişlerdir. Biz millet olarak, belgesellerdeki bu tür sahneleri çok severiz. Birde 4-5 aslanın, bir ceylanı avlamaları vardır mesela. Sözün özü: Bu ülkede belgesel izlenmiyor değildir. Bu ülkede belgesel izleniyor. Sadece, “Ben sadece belgesel izliyorum” gibi iddialı bir cümleler kurmasak yeter :)

Foto kaynak: www.nasil.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


24 Ağustos 2016 Çarşamba

Erdal Demirkıran sözleri bize neyi anlatıyor?

     Geçenlerde izlediğim bir videodaki Erdal Demirkıran sözleri beni düşündürdü. Bilmiyorum, hiç Erdal Demirkıran ismini duydunuz mu? Duymadıysanız buraya tıklayın. Ya da Erdal Demirkıran’ı sever misiniz? Ben şahsen seviyorum kendisini. Konuşmalarını zevkle takip ediyorum. Bu adam sadece anlatmıyor. Anlattıklarını da yaşıyor. Bana çok inandırıcı geliyor. Eğer daha önce hiç Erdal Demirkıran izlememiş olan varsa, bu yazıyı okuyanlarınız arasında. İlk fırsatta Google’a Erdal Demirkıran yazıp aratın ve harhangi bir videosunu izleyin. Hatta şunu da yapabilirsiniz. Yazıyı daha da iyi yorumlamak için. Yazıyı okumayı burada bırakın. Hemen Google’dan bir Erdal Demirkıran videosu açıp, izleyin. Kendisini biraz tanıyın. Sonra tekrar bu yazıya gelin. Eminim tanıdığınız biri üzerine yazılan bir yazıyı okumak, hiç tanımadığınız biri üzerine yazılan bir yazıyı okumaktan daha iyidir.

Erdal Demirkıran, Erdal Demirkıran sözleri, izlediklerim


                                          KUMANDA KAPAĞI ÖRNEĞİ
     Duyduğumda beni etkileyen Erdal Demirkıran sözleri neydi peki? İzlediğim videoda öncelikle Erdal Demirkıran biz Türk’lerin öne çıkan özelliklerinden bahsetti. Verdiği örnekler pratik düşünmemiz üzerine idi. Hatta bir kumanda örneği vardı ki. Benim en çok hoşuma gidenlerden bir tanesiydi. Yurt dışında bir evde, bir adam, kumandanın kapağı kırıldığı için, kumandanın pillerine, elleriyle yuvalarına bastırarak kumandayı kullanıyormuş. Bunu gören Erdal Demirkıran, “Ya böyle yapacağına pilleri bantlasana” demiş. Bunun üzerine adam Erdal Demirkıran’a bakmış, “Sen bir dahisin” demiş :) Daha bunun gibi çok komik olaylar anlatıyor kendisi.
                            DAHİYİZ. PEKİ NİYE GERİ KALDIK O ZAMAN?
     Bu örneği ve bunun gibi birkaç örneği anlattıktan sonra spiker sordu, “Peki bu kadar zekiyiz de. Neden ülke olarak gerideyiz?”. Bu soruyu soran spikere, “Helal olsun sana. Tam aklımdaki soruydu” dedim içimden. Bu soruya şöyle yanıt verdi, “Diyelim bir yere bir sekreter alınacak. Gelen sekretere diyorlar ki, ‘Arada çay yapar mısın?’, ‘Tabi yaparım’ diyor kız. ‘Gün içinde bi şuraların tozunu alır mısın peki?’, ‘Tabi, tabi yaparım’ diyor kız. Onu yapar mısın? Yaparım. Bunu yapar mısın? Yaparım. Ama Avrupa’lı öyle mi? (Tam bu noktada elindeki kalemi alıyor ve masaya vurmaya başlıyor) Mesela senin görevin bu kalemi buraya vurmak. Başka bir görevin yok. İlerleyen zamanla beraber ne oluyor? Adam o işin profesyoneli, en iyi yapanı oluyor. İşte biz bu noktada yanlış yapıyoruz” dedi. Dinlediğim bu Erdal Demirkıran sözleri bence çok doğru bir teşhisti.

Foto kaynak:www.samsunkenthaber.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

23 Ağustos 2016 Salı

Dinlenme tesisleri yemek fiyatları uçmuş...

     Dinlenme tesisleri yemek fiyatları nedir kardeşim ya. Dün bir arkadaşımla, Almanya’dan gelen abisini karşılamak için, Sabiha Gökçen Havalimanına gittik. Bir ara o kadar trafik vardı ki. Adım adım hareket ettik, inanır mısınız? Yani o dakikalarda, rahatlıkla bi 20-30 sayfa kitap okuyabilirdim. Birde hava sıcak ve bunaltıcı. Güneş tepemizde. Oysa trafiğe takılmayalım diye, saatler öncesinden çıkmıştık Düzce’den yola. Buna rağmen saatlerimizi otobanda harcadık. Neyse ki, ordan burdan sohbet ettik, o sıkıldığımız dakikaları geçirdik.. İşte bu sıkıntılı yolculukta, ister istemez karnımız acıktı. Çevrede lokantada olmadığı için, mecburen dinlenme tesisine girmek zorunda kaldık. Birkaç ay önce Balıkesir’e gitmiştim. Ordan antremanlıydım bu dinlenme tesislerinin fahiş fiyatlarına.



güncel, dinlenme tesisleri yemek fiyatları



                                                     6 LİRALIK ÇORBA
     Yemekleri almadan önce, dinlenme tesisleri yemek fiyatları hakkında bilgi aldık. Bir çorba yeterli diye düşündük. O yüzden çorba fiyatını sordum. 6 liraymış. Dinlenme tesislerine göre normal fiyat. Ama bir lokantada, 6 liraya iki tabak çorba içersin. İkimizde ezo gelin çorbası aldık. Ekmek bölümüne baktım. Bildiğimiz ekmeğin miniğini yapmışlar. Bir dilim ekmek büyüklüğünde. Şöyle bir baktım. Ekmekler sıcacık. Çorbayla çok güzel gider diye, ikimizde üçer parça ekmek aldık. Ekmeklerin görünüşü o kadar güzel olmuş ki. Neyse çorbalarımızı aldık. Arkadaşım yine de bir şansını denemek istedi. Kuru fasulyenin fiyatını sordu. Bir tabak kuru fasulyeye ne kadar fiyat söylediler dersiniz?
                                                   EKMEK BİLE PARALI
     Tam 13 lira. Bir tabak kuru fasulye, nasıl 13 lira olur söyler misiniz? 13 liraya pişirmelik kuru fasulye alır insan. Neden bahsediyorsunuz siz? Arkadaşım bir ara, “Kilosu kaça geliyor?” diye soracaktı. Neyse geldik kasaya. İki çorba aldık. Kasadaki kızın, 12 lira demesini bekliyoruz ikimizde. 16 lira demesin mi. Arkadaşım, “Ekmekler de mi ücretli?” diye sordu. Ücretliymiş. Hem de tanesi 75 kuruş. Ekmeği bile paraya bağlamışlar abi. Yakında bu dinlenme tesislerinde, aldığımız hava içinde para isterler. Neyse ki tuvalet için ücret almıyorlar. Herhalde millet isyan eder diye çekindiler. “Nasıl olsa yemeklerden voleyi vuruyoruz. Bırakalım da tuvaletler bari ücretsiz olsun” dediler herhalde. Dinlenme tesisleri yemek fiyatları cep yakıyor. Bu fiyatlara bir düzenleme yapılmalı.

Foto kaynak:https://www.flickr.com/photos/78603598@N05/7841637520/sizes/o/

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


22 Ağustos 2016 Pazartesi

İlk masalı kim anlattı?



     Çocukluğumuzun en güzel anlarından biri değil miydi, dinlediğimiz masallar? Tabi herkesin favori masalı farklıdır. Ben en çok, Keloğlan masallarını severdim. Masalı, ya anneniz ya babanız ya dedeniz ya da babaanneniz anlatmıştır. Peki tarihteki ilk masalı kim anlattı diye merak ettiniz mi? Cevabı bulanlarınız var mı? “Şehrazat” diyenler doğru tahmin ettiler. Ama ilk masalı kim anlattı üzerine bir masal daha var. Peki ya onu bilenleriniz var mı? Kabul ediyorum. Bu biraz zor oldu. Oduncu ve karısı desem. Hatırlayanlar oldu mu? Evet, bu yazımda size ilk masalı kim anlattı sorusunun farklı bir cevabını yazacağım . Ben de bilmiyordum. Yeni öğrendim.

ilk masalı kim anlattı


BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ FİLMİ

     Peki ilk masalı kim anlattı sorusunun cevabını nereden öğrendim? Dün gece Star’da, Bir Varmış Bir Yokmuş adlı Türk filmi vardı. Başrollerinde Melisa Sözen ve Mert Fırat oynuyordu. İşte bu filmde Melisa Sözen (Nehir), Mert Fırat’a (Ozan’a) anlattı. Ama Ozan, ilk masalı kim anlattı sorusunu duyar duymaz, Şehrazat cevabını yapıştırdı. Ozan da tıplı bizler gibi düşünmüş değil mi? Doğruydu cevap aslında. Ama bu konuyla ilgili anlatılan bir masal daha vardı. İşte onu da Nehir anlattı.  İlk masalı kim anlattı sorusunun bir başka cevabı, oduncu ile karısının masalında gizli. O zaman oduncu ile karısının masalını yazayım size. Oduncu, karısını devamlı dövermiş. Bir gün oduncunun karısı hamile kalmış.

                                        ODUNCU VE KARISININ MASALI
     Kalmış ama, oduncunun karısı her gün dayak yerken, çocuğunu nasıl koruyacak? Kadının aklına bir fikir gelir. Masal anlatmak. Oduncu eve gelir gelmez kendisini dövmeye başlamadan onu oturtur ve masalı anlatmaya başlar. Ama çocuğuna zarar gelmemesi için bu masalı 9 ay 10 gün boyunca anlatmalıdır. Ve bunu başarır da. Böylelikle çocuk sağ salim dünyaya gelir. Ondan sonra oduncu da düzelir. Bir daha kadını asla dövmez ve iyi bir baba olur. İlk masalı kim anlattı sorusunun cevabını böyle verdi filmde Nehir. Bu masal bana çok etkileyici geldi. Peki sizce? Artık ilk masalı kim anlattı sorusunun cevabını biliyoruz. Hani çocuklar bazen olmadık sorular sorarlar ya. İşte artık bu sorulardan biri, ilk masalı kim anlattı olursa, endişelenmemize gerek yok :)  Film izlemenin böyle yararları da oluyor işte.

Foto kaynak: https://unsplash.com/photos/j7pilGinfdo

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com 



20 Ağustos 2016 Cumartesi

Ümran bebek son olmayacak...

     Önce Aylan bebek, şimdi de Ümran bebek. İki fotoğraf da, yüreklerimizi dağlayan fotoğraflar arasına girdi. Ve her ikisini de, yaşadığımız sürece unutacağımızı sanmıyorum. Bu iki fotoğrafı gördüğümde de, “Bu ne biçim bir dünya?” dedim. Bu çocukların halleri ne böyle? İnsan olarak bu görüntüler vicdanlarımızı soluksuz bırakıyor, yaşamayı tatsızlaştırıyor, gönlümüzü bir sıkıntı fırtınasına sokuyor. “Artık bu son olsun” lafını söylemekten ve bu lafı boyna duymaktan bıktım. Çünkü söylemekle kalıyoruz. Daha dün, bu lafı hiç söylememişiz gibi, şimdi de Ümran bebeğin görüntüsü yüreklerimizi burktu. Benim artık bu işlerin düzeleceğine dair inancım kalmadı. Yok, biz insanların olduğu yerde çocuklara huzur, çocuklara mutluluk, çocuklara yaşama hakkı yok.


Ümran bebek, güncel, insanoğlu



                                   YAŞAMA AZMİNİ NASIL DUYACAK İNSAN?
     Çocuklar çocukça, ancak öteki dünyada yaşayabilecekler. Yahu, şu dünyada ey gafiller, alıp veremediğiniz nedir? Neyi paylaşamıyorsunuz? Neyin derdindesiniz? Bazen diyorum, hiç haberlere bakmasam mı? Her gün haberlerde, gazetelerde binlerce yapılan kötülükler gösteriliyor, yazılıyor. En azından insanlara olan inancımı daha da fazla kaybetmem. Ama yok. Artık kaybedilecek bir inanç bile bırakmadılar ortada. Her gün duyduğum bu iğrenç, bu kötü haberlerden, insanın psikolojisi bozuluyor ya. Sinirleniyor insan. Barut fıçısı gibi oluyor. Patlayacak yer arıyor. Böyle kötü bir dünyada insan, yaşama motivasyonunu nasıl sağlar sorarım size? Nasıl huzurlu olur böyle bir insan? Twitter’da, Facebook’da, Ümran bebeğin görüntüsü paylaşılıp duruluyor.
                                         DEĞİŞEN HİÇ BİR ŞEY OLMAYACAK
     Şimdi böyle bir durumda, gel de düşünme, gel de sinirlenme. Twitter’ı, Facebook’u tekrar açamıyorum, Ümran bebeği göreceğim diye. Çünkü biliyorum, çaresizim. O çocuğu kurtaracak elimde imkanım yok. Hadi bu haberden sonra, belki ona bir yardım eli uzanır da, kurtarılır oradan. Ama ya Ümran bebek gibi binlercesi, milyonlarcası. Onlar ne olacak? Onlar ne olacak söyleyeyim mi? Çoğu bu yaşamdan kopacak, gidecek. Çocukluklarını yaşayamayacak. Ve yine birkaç tanesinin fotoğrafı Ümran bebeğin, Aylan bebeğin olduğu gibi çekilecek. Yine tüm gazetelere manşet olacak. Haberlerde ilk sıralarda yer alacak. Facebook, Twitter’da, milyonlarca kere paylaşılacak. Ama sonuç? Yine hiçbir şey değişmeyecek. Belki o çocuk içinde bir yazı yazacağım, böyle umutsuzlukla dolu. Yine insan olmaktan utanacağız. Bunları, bizim ırkımızdan birilerinin yaptığını bilerek, başımızı öne eğeceğiz.

Foto kaynak: www.guncel724.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


19 Ağustos 2016 Cuma

Bir Türk'ün olimpiyat oyunlarına bakışı...

     Burada bahsedilen Türk ben oluyorum :) Şimdi bu yazımda sizlere, bir Türk’ün gözünden olimpiyat oyunlarını anlatmaya çalışacağım. Bu sene yapılan olimpiyat oyunlarından haberimiz ilk olarak, ülkemizdeki yayın krizi nedeniyle oldu. Haber sitelerinde çokça haber yapıldı bununla ilgili. Yok yayın haklarını ilk Fox almış. Sonra Fox bizim kanalda bu gitmez deyip eski Fb yöneticisi Sadettin Saran’a satmış. Ondan da en son TRT almış. Böylelikle ülkemizdeki yayın krizi meselesi çözüldü. Bunun dışında her gün Google’a girdiğimizde, bir olimpiyat oyununu Doodle olarak görüyoruz. İşte bir Türk’ün olimpiyat oyunlarıyla ilgili bakış açısı budur :) Yani bizim millet olarak olimpiyat oyunlarıyla pek de ilgilendiğimiz söylenemez.


olimpiyat oyunları, maç yapmak, güncel, futbol, beden eğitimi dersi




                                     SPOR DEMEK FUTBOL DEMEKTİR
     Bizim için spor demek futboldur. Bunun dışında pek spora ilgimiz yoktur. Ha birde yaz ayları uh ah dev adam 12 dev adam marşını duyarız. A milli basketbol takımını izleriz. Abi bu arada adamlar ne marş yapmışlar ya. Yıllar geçti hala o marş çalınıyor. Helal olsun Athena grubuna. Bizim için spor demek futbol demektir derken, boşuna demiyorum herhalde. Bu futbol aşkı bizlere okullarda aşılanıyor. İlkokuldan liseye kadar. Futbolun bize aşılandığı ders ise, beden eğitimi dersi. Tüm Türk evlatlarının bildiği gibi beden eğitimi dersi, maç yapma dersidir. Sınıfın erkekleri alır topu doğru okulun bahçesine. Hemen adamlar alınır. Ben şunu alıyorum, ben bunu alıyorum. Hemen maça başlanır :)
          BEDEN EĞİTİMİ DERSİNDE YÜZEN BİR TÜRK GÖRDÜNÜZ MÜ?
     Kızlarda ya sınıfta ya da dışarda bahçenin bir kenarında oturup kızsal muhabbet yaparlar :) Yani bu ülkede beden eğitimi dersleri erkekler için maç yapmak, kızlar içinse dedikodu yapmaktır :) Ben okul hayatım boyunca beden eğitimi dersinde bir kere olsun bedenimizi eğittiğimizi hatırlamıyorum :) Ama işte ayaklarımızı çok çalıştırdık boyna top oynayarak :) Şimdi sorarım size. Vicdanlara sesleniyorum. Bilmem kaç senelik okul hayatı boyunca beden eğtimi derslerinde atletizm niyetiyle koşmamış, çekiç atmamış, uzun atlamamış bir Türk, nasıl olurda olimpiyat oyunlarını ilgiyle izler? :) Hele ki yüzme. Almanya’dan gelen Almancılar anlatır durur hep. Okullarda yüzme dersleri verilirmiş çocuklara. Bizde yüzme dersi ne arar. Anca köyünde kanal manal bulursan yaz ayları oraya atlar yüzersin :) Şimdi bu yazıyı okuyan kardeşim, sende bir Türk olarak yorumunla katkıda bulunabilirsin :)

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

18 Ağustos 2016 Perşembe

SatırArasıMim #1

     Bugün, “Ne yazsam, ne yazsam?” diye düşünürken bir mim haberi geldi. Yağmur Yağar’dan. Yağmur Yağar’ın beni mimlediği blog yazısı için buraya, hala mim nedir bilmeyen arkadaşlarımızda buraya tıklayabilirler.  Sonra baktım. İlk başta bu mimi başlatan Emre Bektaş’da beni mimlemiş. Teşekkürler kardeşim diyerek ona da burdan selam çakıyorum :) Bu arada Emre’nin bizi mimlediği yazısına da buradan bakabilirsiniz. Yağmur Yağar yine enteresan ve güzel bir mim yazısı kaleme almış. Bende kendi tarzımla bu mimi cevaplamaya çalışacağım. İlk soru gelsin o zaman.

mim, kişisel blog, yazmaya nasıl başladım


    1)    Nasıl blog yazmaya başladınız   Blog yazmaya başlama hikayemi daha önce birkaç kez yazmıştım. Ama bu mim sayesinde yine yazayım. Benim yazmaya başlama hikayem öyle Yağmur Yağar’ın ki gibi enteresan değil :) Çocukluktan beri kitaba, yazmaya karşı hep ilgim vardı. Ben de köşe yazarları gibi yazmaya heves ederdim. Sonra kendim bir defter tutmaya başladım. Günlük değil ha. Güncel olayları yorumladığım bir defterdi. Benim bu bloglarla, Blogger’la hiçbir bilgim yoktu. O zamanlar bilgisayarım da yok tabi evde. Aslına bakarsan internetle de pek alakam olduğu söylenemezdi. Son bu akıllı telefonların çıkmasından sonra internet hayatıma girdi. Facebook, Twitter ve köşe yazılarını okumak için. Sonra günlerden bir gün. Arkadaşım Yaşar Arslaner’in çalıştığı ofise ziyarete gittim. Onunla oturmuş ordan burdan muhabbet edip, internetten bir şeyler izliyorduk. Konu nasıl geldiyse yazmaya geldi. Oda bana bloggerdan bahsetti. Tabi bende heyecanla atıldım konuya. Hemen orda bana Blogger’dan bir hesap açtık. Özellikle belirtiyorum Blogger diye. Çünkü hiç Wordpress kullanmadım. İşte o gün bugündür bu sitede yazılarımı yazıyorum.

     2)    Bloğunda daha önce yazamadığın bir tarzda yazacak olsan bu ne olurdu?
Teknoloji olurdu. Az çok bu teknoloji işlerine ilgi duyuyorum. Yeni çıkan telefonlar, bilgisayarların arızalarının giderilmesinin yolları vs. Bunun dışında bir tarz aklıma gelmiyor. Çünkü zaten bir kişisel blog olarak ne istersem yazıyorum.
     3)    Bloglarda en çok okumayı sevdiğin konular nelerdir?
Ben genelde konu ayırmam. Ne bulursam okumaya çalışırım. Tabi doğal olarak makyaj ve moda blogları dışında :)     
    4)    Hayatta en çok yapmak istediğin üç şey nedir?
Dur bakayım. Düşünüyorum. Hemen blogla ilgili aklıma bir şey geldi. Blogdan para kazanmak. Ama öyle böyle değil milyon dolarlar falan :) Şaka şaka. Kendimi geçindirecek kadar kazansam yeter. Ha milyon dolarlar kazanırsam almaz mıyım, bırakır mıyım? Tabi ki bırakmam. Alın terimle kazanmışım sonuçta :) Aklıma başka bir şey gelmiyor. Tam bir rezillik. Kendime hemen, ölmeden önce yapılacak 100 şey kitabı almalıyım :) Şuna bak başka bir şey gelmiyor aklıma. Ha tamam geldi. Ölmeden önce şu uzaylı olayı gerçek mi değil mi onu öğrenmek isterdim. Birde bi filmimiz Oscar alsın be kardeşim :) Neyse sonunda üç şeyi tamamladım.
                                                            MİMLENEN
Blog dünyasında daha o kadar çevre yapamadık. Zaten Emre benim mimleyeceklerimi mimlemiş. Ama durun bir kişi var. Simur’un Kalemi. Burdan kendisini mimliyorum :) Herkese sevgiler ve saygılar.
NOT: GÖRSELİ YAZIDA PAYLAŞALIM LÜTFEN :)

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com
    




17 Ağustos 2016 Çarşamba

17 Ağustos depremi...

     17 Ağustos depremi yaşandığı zaman, ben küçük bir çocuktum. Rahmetli dedemle yatıyordum. Bir anda uyandık. Dedem benim üstüme kapandı. Başımıza bir şeyler düşüyordu. Bizim ev ahşaptı. Muhtemelen toz topraktı üzerimize düşenler. Deprem biter bitmez kendimizi sokağa atmıştık. Tüm millet dışardaydı. Köy sanki mahşer yeri gibiydi. Neyse ki gidebileceğimiz bir top sahamız vardı. Tüm köylü oraya toplandık. Artçı depremler olmaya devam ediyordu. Ben çok korkuyordum. Birilerinin yanına sığınıp dehşetle, depremin geçmesini bekliyordum. Depremden sonra Düzce merkeze gidip gelenler olmuştu. “Düzce yıkılmış” diyorlardı. O geceyi bir şekilde atlattık. Sabah olmuş, her yer aydınlanmıştı. Neyse ki köyümüzde yıkılan bir ev olmamıştı.  Şükür, can kaybımız da yoktu.

17 Ağustos depremi, yaşadıklarım


                                         DEPREMDE YAŞADIKLARIM
     17 Ağustos depremi köyümüzde çok eskimiş ve artık kullanılmayan bir iki ev vardı. Onları yıktı. Depremden sonraki sabah ya da birkaç gün sonra olacak. Bizim evin karşısında babam, ben, birkaç kişi daha oturuyoruz. O an artçı bir deprem olmaya başladı. Hepimiz bir anda dona kalmıştık. Karşıya bizim eve baktım bir ara. Koskoca ev, bildiğin sağa sola yatıp duruyordu. Bu anda benim için unutamadığım bir tecrübeydi. Deprem, suda daha çok etkili oluyor diye bir şey duymuştum. Bu aklıma takılıp kalmış. Babamla bizim ordaki kanaldan giderken, bu duyduğum şey aklıma gelir babama, “Hadi baba daha çabuk gidelim. Bir an önce kanalı geçelim” derdim.
                                          DEPREMDEN DERS ALMADIK
     Depremde yaşadıklarımdan ufak ufak kesitler anlattım sizlere. Ki, benim anlattıklarım bazılarının yaşadıklarının yanında hiç kalır. Depremden sonra çürük-çarık binalar yapan müteahhitler ortaya çıkarıldı. Bunların en ünlüsü Veli Göçer’di. Hatırladığım kadarıyla hapis cezası almıştı galiba. Sonraları sağlam binalar yapma, fazla kata izin vermeme ve deprem bilincini yükseltme gibi konular tartışıldı durdu. Ama bir yere vardı mı? Hayır. Şu an yine böyle bir büyük deprem olsa, halimiz yine harap. Yapılan araştırmalar bunu gösteriyor. Çünkü zaman geçtikçe depremi unuttuk. Fazla kata izin vermeler, depreme karşı toplumu bilinçlendirme  kampanyasının bir kenara bırakılması. Hep bu unutkanlığın peşin sıra geldi. Maalesef bir şeylere hazırlanma, kurallara göre yaşama gibi bir huyumuz yok millet olarak. Biz günlük yaşıyoruz. Yine toplum olarak hiçbir şeyden ders almıyoruz. Yapımız bu. Yine 17 Ağustos depremi gibi bir deprem olsa, maalesef yine çok bina yıkılacak ve yine bir çok insan ölecek.

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com



16 Ağustos 2016 Salı

Utanmazsan Unutmam şarkısını dinlemelisiniz...

     Bugün size çok yapmadığım bir şeyi yapacağım, Utanmazsan Unutmam adlı bir şarkıyı önereceğim. Bu şarkıyı ben de bilmiyordum. Sağolsun Simurg’un Kalemi sayesinde öğrendim. Dinleyip, yorumumu söylememi istedi. Ben şarkıyı çok sevdim. O yüzden sizlerinde bu şarkıdan haberdar olmasını istedim. Simurg’un Kalemi şarkıyı bana anlatırken, “Sözleri çok anlamlı” demişti. Özellikle sözlerine kulak verdim. Normalde ben bir şarkının sözlerine odaklanmam. Şarkıyı açarım. O çalar. Ben de o arada yazımı yazarım. Yazımı yazarken şarkı dikkatimi çekerse, “Güzel şarkıymış” dersem. O şarkıyı beğenmişimdir. Adamlar grubunun bu şarkısını böyle dinlemedim işte. Hiçbir şey yapmadan, yazmadan, sırf şarkıya odaklandım. Hakikaten Simurg’un Kalemi’nin dediği gibi varmış sözleri. 

adamlar grubu, izlediklerim, utanmazsan unutmam, tolga akdoğan

                                        ŞARKI ADAMLAR GRUBUNUN
     Utanmazsan Unutmam şarkısının sözlerini dinleyin. Sizin de bana hak vereceğinize inanıyorum. Bu şarkıyı söyleyen bir grup. Grubun adı: Adamlar. Ben duymadım ama Youtube’da popüler. 850 bin kişi dinlemiş. Bu hiç de azımsanacak bir rakam değil. Grubun vokali, yani şarkı söyleyen kişisi Tolga Akdoğan. Bu şarkıyı da Tolga Akdoğan yazmış. Grup, Tolga Akdoğan ile birlikte toplamda beş kişi. Tolga Akdoğan’ın kendine has bir tarzı var. Şarkıyı içinden geldiği gibi söylemesi çok güzel. Adam şarkıyı söylemiyor, yaşıyor sanki. Şarkının girişini beğendim en önce. Bir gitar çalıyor ki girişte. İnsanın ruhuna dokunuyor. Tolga Akdoğan şarkıya girer girmez, sanki şarkı yabancı bir şarkıymış gibi bir his veriyor.


                                             SÖZLERİ ETKİLEDİ BENİ
     Klibi de çok beğendim. Bu klibin çekildiğ stüdyo,  Akustikhane Grundig’e aitmiş. Stüdyo çok iyi dizayn edilmiş. Görüntü kalitesi de çok net. Şarkının toplam süresi 6 dakika. Ama inanın, 6 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Gelelim o çok beğendim sözlere. Nakarat kısmındaki sözleri yazayım isterseniz. En çok onları beğendim ben.
                                  Utan, utan, utanmayan insan olur mu lan
                                  Altın bir madalyon gibi taşınmalı vicdan
                                  Tek kıvılcımdan nasıl yanarsa koca orman
                                  Unutmazlar, unutmayız, unutmam

     Utanmayan insan olur mu lan? İlk duyduğumda çarptı bu söz beni. Utanıyor muyuz peki artık? Ya diğer bir söze ne demeli. Altın bir madalyon gibi taşınmalı vicdan. İnsanoğlu olarak vicdanı, bir altın gibi değerli görmek. Artık vicdanımızı da kaybediyoruz ya yavaş yavaş. Tolga Akdoğan’ın o ilk dizedeki, “Utan, utan,utanmayan insan olur mu lan?” sözünü söylerken, lan kelimesini uzatması da, ayrı bir hoşluk katmış şarkıya. Şarkıyı dinleyin bakalım. Sizler beğenecek misiniz Utanmazsan Unutmam şarkısını?

Video kaynak: Youtube

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


  

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Aşk ve Gurur kitap incelemesi...

     Aşk ve Gurur kitabını, bugün bitirdim. Ve şimdi sıra geldi, Aşk ve Gurur kitap incelemesi yazısını yazmaya. Kitapta, Bennet ailesi ve kızlarının aşk hikayeleri konu ediliyor. Burada öne çıkan aşk ise, Elizabeth ve Darcy’nin aşkı. Kitaba konu olan  aşk ve gurur olayı, işte bu çift arasında yaşanıyor. Gelelim, dikkatimi çeken şeylere. Ailenin babası Bay Bennet’in, çocukları arasında ayrım yapması ve bunu yüzlerine söylemesi, çok iğreti edici bir durumdu. Bu manada, bu anlatılanların hayal ürünü olmasına sevindim. Ama bu hayal ürünü diye, böyle bir şey hiç yoktur da diyemeyiz tabi. Yazar Jane Austen, muhakkak böyle bir babayı çevresinde gözlemledi ya da kendi babası böyleydi.

aşk ve gurur kitap incelemesi, jane austen, okuduklarım



                                       KARAKTERLERDEN KISA KISA
     Aşk ve Gurur kitap incelemesi yapmaya devam edelim. Gelelim evin annesi, Bayan Bennet’a. Kızlarını evlendirmek için her şeyi yapan bir anne. Bu amacı için, bazı zamanlar çok da ileri gidiyor. Bir kız annesine yakışmayacak hareketler yapıyor. Bilmiyorum, belki onların kültüründe böyle şeyler normaldir. Elizabeth, dik başlı bir kız. Zaten bu dik başlılığı sayesinde, Darcy’nin dikkatini çekiyor. Jane ise, bildiğin Polyanna. Çok iyimser bir kız. Ama aynı zamanda da çok güzel. Tekrar evin babası, Bay Bennet’a gelirsek. İlk başta, onun nefret ettiğim huyundan bahsettim. Şimdi ise, hoşuma giden bir huyunu yazacağım. Bay Bennet, esprili bir adam.
                                          BU KİTABA VERDİĞİM NOT
     Siz de okurken göreceksiniz. Olaylara, genelde mizahi bir açıdan yaklaşıyor. Birkaç yerde esprileri baya iyiydi. Karısıyla arası pek iyi değil. Karısıyla severek evlenmemiş. O yüzden, mutlu bir aile hayatı olduğu söylenemez. Çocukları arasında ayrım yapan bir adam, zaten mutlu da olamaz bence. Kitabın okunması kolay. Ben bir haftada bitirdim kitabı. Sabır gösterenler, iki günde, hatta bir günde de bitirebilirler. Ben sıkılıyorum. O yüzden hemen bitiremedim. Kitabın 508 sayfa olması, gözünüzü korkutmasın. Akıp gidiyor kitap. Bir aile hikayesi okumak isteyenler, bu kitabı okumalı. Aşka aşıklar, zaten okumalı. Kitabın adı çağırıyor zaten, aşkı sevenleri, Aşk ve Gurur diye. Kitaba 5 üzerinden 4 veriyorum. Aşk ve Gurur kitap incelemesi, böylelikle bitiyor. Yazı ile ilgili, olumlu ya da olumsuz yorumlarınızı bekliyorum.

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

14 Ağustos 2016 Pazar

Yaz ortasında üşümek...

     Yaz ortasında üşümek deyimini, ülkenin geneli olarak yaşıyoruz sanırım. Akşamları yatarken, üstümüze pike alırdık. Dün akşam itibariyle, battaniye almak durumunda kaldık. Hava böyle az biraz soğuğunca, bunun üzerine bir yazı yazmayı düşünüyordum aslında. Soğukları özlemek üzerine yazacaktım. Bugün Twitter’da dolaşırken, gazeteci Levent Gültekin’in tweetini gördüm. “Bu ne soğuk. İstanbul’da üşüyorum” demiş. Bunun üzerine bu yazıyı yazmam, kaçınılmaz oldu. Belki yıllar yıllar önce, bu soğuğu yaşamış olsaydık, bu durumu garipseyebilirdik. Ama artık yaşadığımız bu soğuğun, kimsenin garibine gitmediğini düşünüyorum. Artık küresel ısınma diye, dünyaca bir sorunumuz var. Ne zaman ki dünyaca bu küresel ısınma lafını sık duyup, ezberler olduk.

küresel ısınma, güncel, soğukları özlemek

                                             GERÇİ AYLARDAN AĞUSTOS
     İşte o zamandan beri, mevsimlerde olmadık işler olmaya başladı. Tıpkı şu an, yaz ortasında üşümek gibi. Ya da kışın ortasında, günlük güneşlik bir hava gibi. Dikkat ederseniz bu sene de, diğer geçmiş seneler gibi, havalar çabuk ısınmadı. Bir müddet, havaların ısınmasını bekledik. Sonra havalar ısınmayı bırak, ortalık kasıp kavruldu sıcaktan. Şimdi yine üşür olduk. Gerçi halk arasında bir söz vardır, “Ağustosun on beşi yaz, on beşi kış” diye. Bu sözden de yola çıkarsak, bugün yaşadığımız bu soğuğu, bu açıdan da anlamlandırabiliriz.  Böyle havalar soğunca, vatandaş sokakta, her zamanki gibi yine söylenir oldu, “İnsanoğlu işte. Soğuk olunca soğuk, sıcak olunca sıcak deriz. Nankör insanoğlu” diye.
                                                SOĞUKLARI ÖZLEMEK
     Millet olarak bu özelliğimizi seviyorum. Böyle yüzyıllara dayanan, tecrübeler sonunda söylenmiş ve biz insanoğlunu, çok çok iyi tahlil eden sözlerimiz var. Yaşadığımız bu soğuk bize gösteriyor ki. Gelecek kuşaklar ne yazı yaz gibi, ne de kışı kış gibi yaşayabilecekler. Artık dengesi bozulan mevsimler söz konusu. Küresel ısınma nedeniyle, daha da bozulması öngörülüyor. Dünyayı küresel ısınmanın kucağına, yine biz insanoğlu attık. Bitmeyen hırslarımız yüzünden, hem kendi hayatlarımızı, hem de gelecek kuşakların hayatlarını tehlikeye soktuk. Kendi ellerimizle, adım adım, dünyanın sonunu getiriyoruz. Bu işin kötü yanı. Keyifli yanı ise: Yaz ortasında üşümek bana, “Soğukları özlemişim” dedirtti.

Blog linki: yasamdanyazilar.blogspot.com

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Kore'lilerin Türk sevgisi...

türk-kore ilişkileri, koreli'lerin türk sevgisi

     Dün liseden arkadaşım, Yaşar Arslaner ile konuşuyorduk. Kendisiyle liseden sonra, pek de görüşememiştik aslında. Yıllar sonra, Facebook’tan mesajlaştık ve yeniden görüşmeye başladık. Bana Kore’lilerin Türk sevgisini gösteren videolar gönderdi. Ben dün akşama kadar Kore’liler tarafından bu kadar sevildiğimizi bilmiyordum.  Benim gibi bilmeyenlerin olduğunu düşünerek, bu videoları sizlerle paylaşmak istedim.  Hatta bu sevgileri o kadar ileri gitmiş ki. Şimdi aşağıda izleyeceğiniz videoda da göreceksiniz. Sunucular bir ülkenin başkentini soracaklar. Hangi ülkenin başkentini soracaklarını yarışmacılara, bakın nasıl bir ipucu vererek anlatıyorlar. “Kardeş ülke?” diye soruyorlar. Ve o gencecik kızların hep bir ağızdan verdikleri yanıta bakar mısınız? “Türkiye, Türkiye” diye inliyor stüdyo.

                                      BİZİ KARDEŞ ÜLKE GÖRÜYORLAR
     Ben Kore’lilerin ülkemizi kardeş ülke olarak gördüklerini, ilk dün akşam, bu video vasıtasıyla öğrendim. Çok şaşırdım açıkçası. Ama bu videodan sonra izlediğim iki videoyu garipsemedim. İzleyeceğiniz diğer iki video ise: Kore tv’lerinde Türk esintisi. Kardeş olarak gördükleri Türkiye’mizden bir parçanın tv’lerinde yer alması, çok normal geldi bana. İlk olarak o yarışma videosunu değilde, bu iki videoyu izleseydim benim için daha şaşırtıcı olacağı kesindi tabi. Mesela her mitingde, kardeş olarak gördüğümüz Azerbaycan’ın bayraklarının yer alması gibi bir durum bu da.Yine izleyeceğiniz bir diğer videoda, yaşadığımız Van depremini bile unutmamışlar. Filmde Van depremine de yer vermişler. Hatta oyuncu, lokantada Van depremi için konulan yardım sandığına, para yardımı bile yapıyor. Yani Kore’lilerin, Türk sevgisi çok ileri durumda. Bu çok güzel bir şey.

                                   KORE TV'LERİNDE TÜRK ESİNTİLERİ



                                         TÜRK-KORE İLİŞKİLERİ TARİHİ
     Yine arkadaşım Yaşar’dan öğrendiğim bir başka bilgi de: Türkçe ve Korece’nin, aynı dil grubu, yani Ural-Altay dil grubundan olduğu. Bu nedenle Kore’liler, çok kolay bir şekilde Türkçe öğrenebiliyorlarmış. Hatta üç haftalık bir tatil için Türkiye’ye gelen Kore’li bir genç kız, o kısa süre içerisinde Türkçe’yi öğrenmiş. Bunca anlattıklarımızdan sonra, tarihteki Türkiye-Kore ilişkilerine bakarsak. Akla ilk gelen, 1950 Kore Savaşı tabi. Ama bu bilinenin aksine, Türk-Kore ilişkileri, daha da eskilere dayanıyor. Tam 1000 yıl öncesine, Göktürk’lere. Göktürk’ler ile o zamanın Koguryeo hanedanlığı arasında, yakın ilişkiler vardır. Fakat bu Çin’lilerin hoşuna gitmez. Ve Kore’lilere, bu ilişkilerin durdurulması için baskı yaparlar. Yıkılan Göktürk Devletinden sonra Türkler göç ederler. Göç ettikleri yerler ise: Orta Asya, Kafkaslar ve Anadolu'dur. Bu da iki ülke ilişkilerinin sonu anlamına gelir. Ta ki, 1950 Kore savaşına kadar. Türk-Kore ilişkilerinin kısa tarihi de bu şekilde.

                                    KORE TV'LERİNDE TÜRK ESİNTİLERİ-2



VİDEOLARIN KAYNAĞI: YOUTUBE

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com




Blogger tarafından desteklenmektedir.