30 Nisan 2016 Cumartesi

Ahmet Ümit'e göre çocukların yaratıcılıkları ölüyor...

     Geçen Ahmet Ümit’in bir röportajını okudum. Röportajında, çocukluğundan başlayarak nasıl yazarlık için dolduğunu anlatıyordu. Kendisi Gaziantep’li. Ve onun çocukluğunda hep çocuklara masallar anlatılırmış. “Ben masallarla büyüdüm” diyor Ahmet Ümit. Masallarla büyümesi demek, hayal dünyasını alabildiğine genişlemesi demek. Şimdi çocuklara masal anlatan anne baba mı kaldı? Sabahtan akşama televizyon başında çizgi film, olmadı elinde tablet, telefon. Yeni çağ çocukların elinden hayallerini aldılar galiba. Konuyu biraz daha açayım. Ahmet Ümit’in Ntv’de her cumartesi, Önce Söz Vardı programı var. İskender Pala ve Mario Levi ile beraber yaptıkları. 23 Nisana özel edebiyatta çocuklar konuşuldu. Orada bir konuşmasında şunu paylaştı Ahmet Ümit: “Eskiden masal dinlerken çocuklar, mesela bir dev geçerdi masalda.
Ahmet Ümit

                                                      AHMET ÜMİT’İN SANATÇI BAKIŞI
     Çocuk kendi hayal dünyasına göre kafasında canlandırırdı o devi. Ama şimdi öyle mi? Bir çizgi filmde ya da animasyon filmde çizenin yaptığı bir dev var. Çocuk, ‘Demek ki dev böyle oluyor’ diyor. Yani kendi hayalinde canlanacak olan bambaşka bir dev kısıtlanıyor, sınırlanıyor”. Yani yaratıcılık ölüyor diyor Ahmet Ümit. Daha ben hiç bu açıdan baktığımı hatırlamıyorum olaya. E yazar sonuçta. Dünyaya bizim gibi sıradan bakmıyor. Sanatçı duyarlılığı var. Sanatçı bakışı, sanatçı düşünüşü var. Şimdi böyle bir dünyada çocuklara kitabı sevdirmekte zor olsa gerek. Devamlı televizyonda çizgi film oynarken. Yetmedi ellerinde devamlı tablet varken.
                                               YENİ NESİL ÇOCUKLAR NE ANLATACAKLAR?
     Bir yerde duymuştum. Çizgi filmler çocukları aptal yapıyor diye. Doğru olabilir. Çocuklar robot gibi oluyorlar televizyonun, tabletin başında. Ahmet Ümit’in anlattığından anladığımız. Çocuklar tek bir kalıba sokuluyor. Tek tip düşünüyorlar. Yukarıda anlattığım dev hikayesinde olduğu gibi. Ondan sonra gel bu çocuktan yaratıcılık bekle. Belki son dönemde, büyük yazar ışığı veren yazarların ve kitapların çıkmaması buna bağlanabilir mi? Şu hayatta her şeyimiz rutine binmişken, bu çağın çocukları neyi anlatacaklar ki? Bir de üstüne üstlük yaratıcılıkları örselenirken. Ahmet Ümit’in zamanındaki masallar, aile bağları, mahalle kültürü, köy hayatı, sabahtan akşama sokakta oynama mı kaldı ki? Peki siz neler diyorsunuz bu konuda?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

29 Nisan 2016 Cuma

Schopenhauer: "Çok okumayın, ahmak olursunuz"

     Aykırı düşünceleri her zaman sevmişimdir. Ama öyle sadece aykırı olmak için söylenmiş düşünceler kapsama alanıma girmez. Adamın zaten yaşantısından, hayata bakışından anlaşılır, o fikri ortaya koyup koyamayacağı. Bu yazıda aykırı bir düşünceyi ele alacağız. Genel kabul görmüş bir düşüncenin, aksini söyleyen bir düşünceyi ele alacağız. Çevremizde, televizyonda orda burda hep okumamız gerektiğinden bahsedilir. Son yıllarda bu durum aşama kaydetti. Artık okuma da kesmiyor. Boş bulduğun her anda kitabı açıp okumamız isteniyor. İşte buna karşı çıkan bir düşünce var. Bu düşünceyi dile getirense Schopenhauer. Öyle her fırsatta okumaya çöreklenmek, hiç iyi bir şey değil diyor. Ve bana göre en bomba düşüncesini söylüyor.
okumak ile ilgili

                                        OKUYUNCA AHMAK MI OLUYORUZ? NASIL YANİ?
     Peki ne diyor? İnsan hiç okuyarak ahmaklaşacağını düşünür mü? Ben düşünmem. Kimse düşünmez. Tam tersi zihninin daha berraklaşacığını düşünür. Ama bana göre öyle değil diyor Schopenhauer. “Her boş vakitte okumak insanı ahmaklaştırır” diyor. Bunu demekle de kalmıyor. Daha da ileri gidiyor ve “Zihni felç eder” diyor. Bu başlığı ilk gördüğümde hemen ilgimi çekti. Hemen okumaya başladım büyük bir merakla. “İnsan okuyarak niye ahmaklaşır ki?” dedim. Yazıyı okuduğumda, “Hiç de mantıksız değilmiş” dedim. Okuma göründüğü kadar masum değil. Okurken devamlı başka birinin düşüncelerini okuyorsun. Ve okuma işini de hiç ara vermeden yaparsan bu iş otomatiğe bağlanmış oluyor diyor Schopenhauer.
                                             ÖNCE OKUDUĞUN DÜŞÜNCEYİ HAZMET
     Burada hazmedilme olayına dikkati çekiyor Schopenhauer. Yani bir kitabı okuduğunda onun üzerine düşünmen lazım, sindirmen lazım diyor. O düşüncenin demlenmesi lazım diyor. Daha o düşünceyi anlamadan, dinlemeden başka kitaplara, başka okumalara geçersen ahmak olursun. Gün gelir zihnin felç olur diyor. İşte bu düşünce bana mantıklı geldi. Bir kitabı bitirdiğinde hemen yeni bir kitaba atlamamalı o zaman. Birkaç gün okumaya ara vermeli. Okuduklarını baştan sona zihninden bir daha gözden geçirmeli. “Onu niye dedi, bunu niye dedi, gerçekten öyle mi, hiç öyle düşünmemiştim” gibi sorularla, zihnin daha da genişlemesine ve gelişmesine yollar açmalı. Ve birkaç gün sonra artık eminsek o düşünceleri hazmettiğimizden. Yeni düşünce dünyalarını bize yaşatacak, yeni kitaplara başlanmalı. Ben Schopenhauer’in söylediklerinden bunu anladım. Siz neler düşünürsünüz peki bu konuda.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

28 Nisan 2016 Perşembe

Kız kardeşlerini ölüme terkeden bir adam: Sigmund Freud

     “Ahh Freud, vah Freud sen neymişsin sen”. Kız kardeşleri ile ilgili yazıyı okuyunca, böyle dedim içimden. Bir abi düşünün. Savaştan cümbür cemaat kaçılan bir durumda, kız kardeşlerini yüz üstü bıraksın. Köpeğini bile kurtarsın ama kız kardeşlerini öylece bıraksın. Bunu yapan abi işte Freud. Hitler Viyana’ya gelecektir. Freud’a da denir ki:” Senle beraber gelecek olanların isimlerini bir liste yap. Kurtaralım seni burdan”. Freud başlar listeyi yapmaya. İşte o listede, tam dört tane kız kardeşinin adı yoktur. Bu dört kız kardeşten özellikle Adolfina’yı listeye almaması, ayrı bir şaşkınlık verici olaydır. Adolfina en iyi anlaştığı kız kardeşidir. Onu bile liste dışı bırakmıştır.
Freud

                                             FREUD'UN KIZ KARDEŞİ KİTABI
     İşte o Adolfina’nın yaşamını anlatan bir kitap var. Freud’un Kız Kardeşi diye. Yazarı Goce Smilevski. Bu kitapta anlattığım bu olayı da okuyacaksınız. Bu olayı okuduğumda aklıma hemen bir soru geldi. Muhtemelen sizin de gelmiştir. “Peki bu adam kız kardeşlerini niye almamış yanına. Aralarında ne varmış ki?”. Bu bilinmiyor. Enteresan bir durum bu. Hiçbir arkadaşı ya da yakını bu soruyu sormamış mı kendisine? Onlar da birilerine anlatmamış mı? Ya da hiçbir gazeteci bu olayın peşinde koşturmamış mı? Nasıl bir kin, nasıl bir öfke bu adamın kız kardeşlerini ölüme terketmesine neden olabilir ki? Adolfina. Annesi tarafından bile sevilmeyen Adolfina.
                                     ANNESİ TARAFINDAN SEVİLMEYEN BİR KADIN
     Evet, annesi tarafından sevilmezmiş. Ya bu nasıl bir yaradır insan hayatında? Annesi tarafından sevilmemek, ne de koyar insana. İnsan bir boşluğa düşer. Annelerimiz her şeyimizdir değil mi? “Seni doğuracağıma taş doğursaydım” dermiş annesi Adolfina’ya. Bu sözü duyan biri, nasıl da bunalıma girer ama. Sevmemesinin nedeni de Freud’la iyi geçinmesi. Bunda sevilmeyecek ne yan var ki. Annenin ruh sağlığından şüphe edilmeli böyle bir durumda. Çekememiş yani kızını. İşte böyle çarpık bir anlayış. Şu dünyada insanın başına her şey geliyor. Küçükken kardeşinle aynı tabağa kaşık sallıyorsun, gün geliyor kardeşini ölüme terkediyorsun. Bizde de oluyor maalesef böyle durumlar. Paylaşılamayan yerler için birbirini öldüren kardeşler haberlerini az mı duyduk, duyuyoruz. Bir anlamda da kardeşlik hikayesi bu kitap işte. Siz ne dersiniz bu can acıtıcı konuda?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com              

27 Nisan 2016 Çarşamba

Kafka bir oturuşta kaç saat yazı yazardı?

     Yazmaya ne kadar aşıksınız? Ya da günde kaç saat yazmaya ayırıyorsunuz? Belki size bana bir saat yazmak, çok gibi görünebilir. “Bugün baya çok yazdım” diyerek kendi kendimizi mutlu hissedebiliriz. Belki sizin kapasiteniz göz önüne alındığında, bir saat çok iyi olabilir. Peki yazarlık tarihine kitaplarıyla damga vurmuş yazarlar, kaç saat yazarlarmış? Bunu merak ettiniz mi? Bu konuda size Kafka’dan örnek vermek istiyorum. Kendisi bir sigorta şirketinde çalışıyormuş. O zamanlarda da yazarlıkla geçinilemiyormuş, baksanıza. Yazarların kaderiymiş galiba bu durum. Saat iki olunca işi bırakırmış. Gidermiş eve. O zamanki çalışma sistemleri mi öyleymiş, yoksa bu durum Kafka’ya mı özel, bilemiyorum.
Kafka

                                                İŞTEN ÇIKINCA DİREK EVE  GİDERMİŞ                                             İşten çıkınca doğru evin yolunu tutarmış. O saatte çıktıktan sonra başka şeylerde yapabilirdi. Gezebilirdi. Farklı ortamlara girebilirdi. Daha sosyal bir tip haline gelebilirdi. Ama o yazıya, yazmaya o kadar çok aşıktı ki. işten çıkar çıkmaz, hedefine atılmış bir ok gibi, evinin yolunu tutardı. Eve gider gitmez, hemen yazının başına oturmazmış. Öncelikle kafasını toplaması gerekirmiş. Bunun için de birkaç saat kestirirmiş. Uyandıktan sonra da artık, tamamiyle yazmaya hazır olurmuş. Ve saatler sürecek olan yazım maratonu, bu şekilde başlarmış. Tam bu noktada, sizlere tahminlerinizi sormak isterim. Sizce yazıya oturduktan sonra, kaç saat süreyle yazardı? Ya da bir insan, kaç saat yazı yazabilir ki?
                                                        YAZMA AŞKI BU OLSA GEREK
     Şimdi sıkı durun. Söylüyorum. Sabahın ilk ışıklarını görene kadar. Bu nasıl bir yazma sevdasıdır böyle. Ben ilk okuduğumda imrendim. “Keşke ben de böyle yazabilsem” dedim. Bu kadar yazabilmek için, insanın söyleyecek şeyleri olması lazım. Kafka’da da, söyleyecek şey bol. Bolluğunu nerden biliyoruz. Çünkü hala tüm insanlık, o gecelerce, sabahın ilk ışıklarına kadar yazdığı şeyleri okuyoruz da ondan. Bir yazardan duymuştum. Ama şimdi adı aklıma gelmiyor. “Yazarlık, söyleyecek sözü olanların yaptığı iştir” diye. Peki neden geceleri yazarmış. Gece on ikiye kadar yazar, yerine yatardı. Geceyi gündüze kavuşturmadan, kalemi elinden niye bırakmıyordu? Aslında çok basit bir yanıtı var. Çoğu yazarında istediği bir şey. Sessizlik. Gürültüye dayanamayan bir yapısı varmış. O da kendince, “Bu sessiz ortamdan ne kadar faydalanabilirsem o kadar kar” diyerek, sayfaları dolduruyordu herhalde. Peki sizler neler dersiniz bu konuda?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

26 Nisan 2016 Salı

Umberto Eco yazarlık sırrını veriyor...

     “Yazar nasıl olunur?” sorusuna isterseniz, bir yazar üzerinden cevap vermeye çalışalım. Bu yazar Umberto Eco. Kütüphanesinde tam 50 bin kitap varmış. Düşünebiliyor musunuz? Bin değil, on değil, otuz değil tam 50 bin. “Bilgisayarın başına oturdum. Birkaç bir şey yazdım” demekle yazar olunmuyor. Bakın, yazarı görüyor musunuz? Kütüphanesinde 50 bin kitap var. Bu bilgiyi öğrendikten sonra yazarlığı bir daha oturup konuşalım mı? Yani demek istediğim, arkada bir birikim var. Hem de büyÜk bir birikim. İşte bu bilgi birikimi gün geliyor kitaba dönüşüyor. Dönüşmese şaşılır zaten. İnsan bu kadar büyük bir bilgi birikimiyle, onlarca boş sayfaları doldurur da doldurur.
Umberto Eco

                                             “50 BİN KİTABI OKUDUN MU?” SORUSU
     Umberto Eco bu 50 binlik kitaptan hepsini mi okudu, yoksa belli bir bölümünü okudu? Orası bilinmiyor. “Bu kadar kitabı okudun mu?” diye soranlara da esprili cevaplar verirmiş. Bir keresinde, “Bunlar daha haftaya okuyacağım kitaplar” demiş. Muzip bir adammış kendisi. Böyle cevaplar vermeyi severmiş. Yine, “Bu kadar kitabı okudun mu?” sorusuna ve yine muzipce bir cevap vermiş: “Bunları okusam elimde tutar mıyım?” demiş. Kendisi tam bir Ortaçağ hayranıymış. Hristiyanlığı da çok iyi biliyor. Bu iki konudaki bilgi birikimini birleştirmiş. Ve ortaya o çok meşhur, adını duyuran kitap, “Gülün Adı” çıkmış. Evet, bir roman yazmış. Ama nasıl yazmış gördük mü? Romandaki konulara o kadar hakim işte.
                                                 “NASIL YAZAR OLUNUR?” SORUSU
     “Nasıl yazar olunur?” sorusuna verdiği cevapta üstte anlattığım bu durumla ilgili. “Bir konuya hakimsen, kelimeler kendinden gelir” demiş. İşte bize yazarlıkla ilgili çok önemli bir bilgi. Yani hangi konuda yazmak istiyorsan, o konuda ne kadar kitap varsa okuyacaksın, bileceksin. Konuya baştan sona hakim olacaksın. Evet, gördüğümüz gibi yazarlık öyle kolay bir iş değil. Bir kitabını yazmak için 6 yıl araştırma yapmış Umberto Eco. Tabi başka bir yazarın stili farklıdır. Orası ayrı. Bizde de bir atasözümüz yok mudur? “Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır” diye. Tüm yazarları inceleyeceksin. Ya onların çalışma stillerinden birini tercih edeceksin ya da kendine özel bir çalışma stili oluşturacaksın. Beni etkileyen 50 bin kitaplık kütüphanesi ve yazacağın konuyla ilgili A’dan Z’ye her şeyi bileceksin kuralı oldu. Sizler bu konuda neler söylersiniz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

25 Nisan 2016 Pazartesi

Hikayeci misin yoksa romancı mı?

     Yazarların roman nedir ya da hikaye nedir sorularına verdikleri cevaplar daha anlaşılır değil mi? Sözlükteki tanımlamalar bana soğuk geliyor. Hemen bir örnek vermek isterim. Okuduğum bir yazıda roman ve hikaye şöyle tanımlanıyordu: “Hikaye, bir evin bir kapısından girip, diğer kapısından çıkmak gibidir. Roman ise eve girip, evdeki tüm eşyaları inceleyip, öyle evden çıkmak demektir”. Yani roman ayrıntı demektir. Burada çok güzel bir şekilde ifade edilmiş. Roman, tasvir etme sanatının zirve noktasıdır. İki karakter, bir odada konuşacaklar diyelim. Yazar başlar odayı anlatmaya. Bize tam olarak ambiyansı aktarmalı ki. Yapılacak olan diyalog bir anlam üzerine inşa edilsin. Odanın büyüklüğü, eşyalar, resimler vs.
hikaye ile romanın karşılaştırılması

                                                              HOPP HİKAYE BİTMİŞ
     Hikaye ise tam tersidir. İşin özünü bir çırpıda verme peşindedir okuyucuya. Aslında benim hikayeyi daha çok sevmem lazım ama romanı daha çok seviyorum. Çünkü benim sabırsız bir kişiliğim var. Hemen her şey olup bitsin isterim. Bu yüzden ilk bakışta hikaye yanlısı bir tutum sergilemem beklenir. Ama ben romancıyım. Kitapta hemen her şey olup bitsin istemiyorum. Tam hikayeye ısınıyorum. Bakıyorum hikaye bitmiş. Bu ciddi derecede moralimi bozuyor. Daha karakterleri tam kafamda oturtamamışım. Hopp hikaye bitmiş. O yüzden bana gelecekseniz romanlarla gelin. Hikayeyi dışladığım yok. “Bir daha yüzüne bakmam” gibi takıntılı bir bakış açım da yok.  Ama tercihim romandır.
                                                               BEN ROMANCIYIM
     Romancı olduğum için kütüphanede kitaplara göz gezdirirken karşıma hikaye çıkarsa durmam, devam ederim. Ha, bir kere bir hikaye kitabı gördüm. Durdum bak. Bir işim vardı. Bir saat sonraydı. O bir saati doldurmak için tercihimi hikayeden yana kullanmıştım. Kitap Murathan Mungan’ındı. İşte böyle bir durumda okumuştum en son hikayeyi. Bu yazıyla beraber kim hikayeci, kim romancı ortaya çıksın istedim. Ben gerekçelerimi ortaya koydum. “Romancıyım” diyerek de safımı belirledim. Peki siz necisiniz? Hikayeci mi? Romancı mı? Neden sizin için hikaye ya da niçin roman? Kendi içimizde tartışalım bunu. Tıpkı bir etkinlik gibi. Hatta ve hatta bir mim gibi. İsteyen bunu bir mim kabul etsin. Şimdiden yorumlarınızı ve yazılarınızı merak ediyorum.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

24 Nisan 2016 Pazar

Çocukluğumun kitabı: Gülten Dayıoğlu'dan Işın Çağı Çocukları...

     Çocuk kitabı deyince aklıma, Işın Çağı Çocukları gelir. Gülten Dayıoğlu’nun yazdığı. Gülten Dayıoğlu, çocuk kitabı yazarlığında marka isimlerden biridir. Bu kitabını da, öyle çocuk denebilecek bir yaşta okumadım. Ama yine de etkiledi beni. Şimdi, şu yaşımda bile ayırmam asla, çocuk kitabı diye bir kitabı. Kenara koymam, okurum. Bu dünya o kadar çekilmez geliyor ki.  O kitaplarla nefes alıyorum. Çıkarsız bir dünya özlemimi böyle gideriyorum. Saf duygular istiyorum ve de saf sevgiler. Büyüklerin dünyasında artık bunlar, çöldeki su gibiler. Bazen denir ya, “Gidecek yerim olsa dünyadan giderim” diye. Bu mümkün değil. Ama çocuk kitaplarıyla, en azından hayal dünyasında mümkün.
Gülten Dayıoğlu

                                   IŞIN ÇAĞI ÇOCUKLARI’NDAN NASIL HABERDAR OLDUM?
     Bir arkadaşımda gördüm kitabı. Kitaptan daha önce haberim yoktu. Ama Gülten Dayıoğlu ismini çok duymuştum. Az biraz edebiyatla ilgilenen, televizyon ve radyolarda edebiyat programları dinleyenlerin bilmemesi imkansızdır zaten. “Bunu muhakkak okumalıyım” dedim. Arkadaşımdam aldım kitabı ve okudum. Kabaca, çocuklar bir merkezde bilgin olarak yetiştirilir. Ve insanlığın yararına buluşlar yaparlar. Bir gün uzaydeyken irtibat kesilir. Onlar da kendilerini dondurur. Ve dünyadan gelenler onları bulur ve tekrar dünyaya getirirler. Çocuğunuza okutmanız gereken kitaplar listesine dahil edebilirsiniz bu kitabı. Kapağı da çocukların ilgisine çekecek şekilde tasarlanmış. Kapağında astronot bir çocuk var. Benim de ilk gördüğümde dikkatimi çekmişti. Çocukların hayal dünyalarını genişletecek bir içeriğe sahip.
                                         ÇOCUKLUĞUNUZUN KİTAPLARI NELERDİR?
     Çocukken hepimizin farklı istekleri vardı tabi ki. Kimimiz öğretmen, kimimiz doktor, kimimiz de astronot olmak isterdi. Benim gözüm astronotlukta olmadı hiçbir dönem. Ama bu kitaptaki gibi bilgin bir çocuk olmayı istiyordum. Bilim adamı falan. Bilgili ve zeki bir çocuk olmak heyecanlandırırdı beni. Sonradan aklım polisliye kaydı o ayrı. Peki sizler çocukluk sayfalarını karıştırdığınızda, hangi kitapları buluyorsunuz çocukluğunuzda? Hangi kitap veya kitaplar sizin çocukluğunuzun kitaplarıdır? Çocukken kitap okuma alışkanlığım olmadığı için, doğal olarak fazlaca örnek veremiyorum. Ama ailesinde kitap okuma kültürü olan ve bu sayede çokca kitap okumuş olanlar vardır. Onların yorumları daha bir zenginlik katacaktır konumuza.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

23 Nisan 2016 Cumartesi

Charles Bukowski: "İnsanlar niye hiç istemedikleri işlerine dört elle sarılıyorlar?"

     Şu hayatta sevdiği mesleği yapabilene ne mutlu. Niye bunca insan sabahları işe asık suratlarla gidiyorlar? Niye onları ayakları geri geri sürüklüyor? Hep bu işini sevmeme. Bu sadece sana bana özel bir durum değil. Yazarlar da bu durumu yaşamış. Mesela Charles Bukowski. O da yazar oluncaya kadar bi dünya canının istemediği işte çalışıp durmuş. Hayatı berbat geçmiş tabi. Ama neyse ki sonra her şeyi bir kenara bırakıp yazarlığa yönelmiş. Bizim ülkemizde bu durum göz ardı ediliyor. Parası çok olan mesleğe yönlendiriyoruz gençleri. Ve onlara yazık ediyoruz. Az kazansın ama mutlu olsun olmalı düsturumuz. Yazarlık içinde söylenen bir söz var. Bir makalede okumuştum. “Yazar olan aç kalmayı göze alsın” diye.
Charles Bukowski

                                                      “CANIMI YAKAN ASIL ŞEY…”
     Belki eskilerde bu durum böyleydi ama şimdilerde daha iyi. Neyse lafı fazla uzattım. Gelelim Charles Bukowski’ye. O neler anlatmış? “Canımı yakan asıl şey ise insanların sırf diğer türlüsü daha kötü olabilir diye korktukları için aslında hiç istemedikleri işlerine dört elle sarılıp, onun için mücadele ederlerken insanlıklarının silinip gittiğini görmek. İnsanlar korku dolu, itaatkar bedenlerden ibaretler. Gözlerinin feri sönüyor. Sesleri çirkinleşiyor. Ve bedenleri. Saçları. Tırnakları. Ayakkabıları. Her şey. Gençken insanların tüm o baskıya hayatlarını masıl feda ettiklerine inanamazdım. Şimdi yaşlı bir adamım ve hala inanamıyorum. Bunu neden yapıyorlar ki? Seks için mi? Televizyon mu?
                                     SİZ İSTEMEDİĞİNİZ İŞTE NİYE ÇALIŞIYORSUNUZ?
     Araba taksitleri mi? Ya da çocukları için? Onların yaptıklarını birebir tekrarlayacak olan çocukları için mi?” ilk paragraf aslında tam da bizi anlatmıyor mu? Bizim için güven çok önemli. “Öyle böyle bu işte tutunup gidiyorum. Ya bu işi bırakıp başladığım diğer işte başarılı olamazsam?” korkusu adım attırmıyor bize. Belli bir yaşa gelmiş, bakmak zorunda olduğu bir ailesi, çoluk çocuğu olanları anlıyorum. Ama ya olmayanlar? Onlar belki bu yazıyı okuduklarında bir sarsılırlar. “Ben ne yapıyorum?” derler. Bukowski ne diyor farkettiniz mi? “İnsanlıkları silinip gidiyor” diyor. Bu doğru değil mi? Evden çok işte vakit geçiriyoruz. Devamlı negatif bir şekilde çalışıyoruz. Bu hayatımıza nasıl yansır? Peki siz ne diyorsunuz bu konuda?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

21 Nisan 2016 Perşembe

Cemal Süreya kitaplığını anlatıyor...

     Merak ettiğim konulardan biri de: Yazarların ve şairlerin, ne kadar kitaba sahip olduklarıdır. Yani kütüphaneleridir. Bir yazar ve şair, hayatı boyunca kaç tane kitap okur? Bu da ikinci merak konumdur. Kitap okumayla, yazarlık arasındaki ilişki hep ilgimi çekmiştir. Bu konuda Samuel Johnson’un bir sözü vardır, çok sevdiğim. “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık eser okunmalıdır” der. Bu sözü okuyunca, “Acaba büyük büyük yazarlar, ne kadar kitap okumaşlardır?” sorusu, hep zihnimi meşgul edip durmuştur. Cemal Süreya, bu yazımda bizlere yardımcı olacak. Bir şairin kitaplığı nasılmış, anlatacak bize. Her zaman, yazarların ve şairlerin hayatlarından kesitleri okumayı ve paylaşmayı seviyorum. Bizim için somut örnekler oluyorlar.
Cemal Süreya

                                                      “KİTAPLIĞIM BÜYÜK AMA?”
     “Gördüğüm en büyük kişisel kitaplık Hilmi Ziya Ülken’inkiydi herhal. İstanbul’un iki yakasında iki ev tıklım tıklım kitap doluydu: Biri Türkçe, biri yabancı dillerde. Ama, o kitaplık, özellikle de Türkçe bölümü arşiv niteliğindeydi. Aşağı yukarı, yayımlanmış her şey vardı orada. Kendiminkini düşünüyorum. Öğrenimimi bitirip hayata atılalı 20 yıl olmuş. Bu arada 24 ev değiştirmişim. Son iki evde dörder yıl oturduğumu söylersem, varın ortalamayı siz bulun. Kitaplığım büyümüş, küçülmüş (yok bile olmuş), büyümüş, budanmış, yine büyümüş. Semtten semte, kentten kente taşımışım kitaplarımı. Ne var ki, iyi bir kitaplık sayılmaz benimki. Büyük, ama biraz da bunun için iyi sayılmaz.
                                                BİR GÜN İŞE YARAYACAK KİTAPLAR
     Yabancı dil bölümü beni az buçuk yansıtmıyor değil. Türkçe bölümü ise herhangi bir kitapçı dükkanını andırıyor. Para vererek, seçerek almamışım çoğunu. Okuduktan sonra atılması gerekenleri atamamış ya da bununla başa çıkamamışım. Bir bölüğü de (yabancı dildekilerin bazısı da giriyor buraya ) İngiliz anahtarı gibi, testere gibi bekliyor. Aletlerim onlar benim. Bir gün işe yarayacak!” Cemal Süreya çok ev değiştirmesiyle ünlü bir şairimizdir. Burda da değinmiş bu noktaya. Kitaplığı zaman içinde büyüyüp, küçülebilen bir hal almış. Bunca ev değişikliği arasında normal karşılamak gerekir diye düşünüyorum. Kitapçılar o günlere göre değişmiş olabilir mi? Artık klasikler, yeni çıkanlar derken birden fazla seçenek buluyoruz. Olmadı siparişle bir günde getirtiyoruz. Yazıyı size bir soru ile noktalamak istiyorum: “Peki sizin kitaplığınız var mı?”

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

20 Nisan 2016 Çarşamba

Virginia Woolf'un gündelik hayatı nasıldı?

     Büyük yazarları, yakınlarından dinlemeyi seviyorum. Bu nedenle elimden geldiğince bu sütunlara, büyük yazarların yakınlarının, onlar hakkında söylediklerini alıyorum. Biz okurlar olarak, sevdiğimiz yazarları daha da yakından tanımak istiyoruz. Sadece yazar kişiliğiyle değil. “Normal hayatında nasıldı? Nasıl davranırdı?” bunları belki yazarlığından daha çok merak ediyoruz zaman zaman. Şimdi bir koca, eşini anlatacak. Sözü Virginia Woolf’un eşi Leonard Woolf’a vereceğiz. Günlük hayatlarını öğrenerek, insan ilişkilerinde nasıl bir yol takip etmişler bunu öğrenebiliriz. Kafamızda belli bir oluşmuş yargı vardır. “Yazarlar hayatı yazdıkları için insanlarla çabuk kaynaşan tiplerdir. Her ortama girmişlerdir” gibi. Bu düşüncemiz bakalım ne kadar doğru, yazarların hayatlarında ne kadar yer bulmuş?
Virginia Woolf

                                                             EŞİ ANLATIYOR
     Leonard Woolf’a kulak verelim bakalım. “Virginia, yakından tanıdığım ve tanımlarken dahi sözcüğünü kullanmadan edemeyeceğim tek kişidir. Onun bazı zihinsel özellikleri, sıradan insanlardan, hatta kendinin sıradan zihinsel işleyişinden değişikti. Virginia yemek yemek, gezmek, şundan bundan söz etmek, alışveriş yapmak, okumak gibi gündelik işlerden büyük tat alırdı. Her tür insan hoşlanır ve en basitiyle bile tanışır tanışmaz derin bir dostluk kurardı. Gerçekte yabancılar karşısında tuhaf bir çekingenliğe sahipti. Günlük yaşantısında ve başkalarıyla ilişkilerinde Virginia da başkaları gibi konuşur, düşünür, davranırdı ama sanki kırılmaz bir fanusla çevriliydi. Bu da- sıradan- insanların gözünde onun tuhaf görünmesine neden olurdu.” Eşinin anlattıklarını göz önüne aldığımızda neler düşünebiliriz?
                                     KAFAMIZDAKİ YAZAR TİPİNE UYUYOR MU?
     Günlük işlerini yaparken büyük bir zevk alırmış baksanıza. Bizim ise gündelik işlerimizin çoğunda suratımız bir karış. Böylelikle hayatın içinde oluyordu her an. Ne kadar hayatın içinde olursan, yazarken o kadar zorlanmazsın herhalde. Özellikle diyalogları yazarken bunların büyük bir yararı oluyordur. Kimin, hangi konuda, ne cevap vereceğini bilmek açısından. Bunların dışında en başta eşi, “Dahi” diye nitelendirmiş Virginia Woolf’u. Bu yazarlarda karşılaştığımız bir durum. Gerçi bu dahilik durumları yazarlara da yarardan çok zarar getirmiş. Her şeyin bir bedeli var gibi bir durum bu. Büyük bir yazar olmanın, ölümsüzleşmenin de bi bedeli oluyor. İsteriz ki olmasın tabi. Her insanla kolayca muhabbete girer ve hemen dostluk kurarmış. Bu anlattılanlar kafamızdaki yazar kişisiyle eşleşiyor. Peki siz ne dersiniz? Yazar böyle mi olmalıdır?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

19 Nisan 2016 Salı

Orhan Veli'ye göre sanat ne içindir?

     İlk, sınavlarda karşılaşmıştım bu soruyla. Paragraf sorularını sevdiğim için, orada ne yazıyorsa aklımda kalırdı. Televizyonda olacak galiba. Bir tartışma görmüştüm. “Sanat sanat için mi, yoksa toplum için mi?” diye tartışıyorlardı. “Ben bunu bir yerden duymuştum” dedim. Duymamışım, okumuşum. O paragraf sorularında görmüştüm işte, bu tartışma konusunu. Bu konuda da herkesin olduğu gibi benim de düşüncelerim var elbet. Ama kendi düşüncelerimi buraya yazmaktan imtina ederim. Çünkü bu konuda, fikir beyan edebilecek bir bilgi birikimine sahip değilim. O yüzden, bu konuda söz söyleyebilecek sevdiğim yazarlara, şairlere kulak verme düşüncesindeyim. Bu yazımda Orhan Veli’ye kulak vereceğiz. Bakalım o sanatçı mı, toplumcu mu?
Orhan Veli

                                                          SÖZ ORHAN VELİ’DE
     “ ‘Sanat sanat için midir, yoksa toplum için midir?’ der dururuz. Elbette toplum içindir. Toplum için olmayan bir şey yok ki, sanat olsun. Ama sanatın toplum için olması ne demek. Yani sanat toplumun meselelerini alsın, bunları halletsin, sonuçlarını da halka indirsin öyle mi? Bunu pek kabul edemiyorum. Çünkü o işleri yapmak için elimizde başka araçlar var. Mesela edebiyat. Edebiyatla sanatı birbirinden ayırıyor musun diyeceksiniz. Birdenbire ayırmıyorum; ama ayırmak lazım geldiğine de inanıyorum.” Merak ettiğim konu şu: Acaba Orhan Veli bu zamanda olsa yine de aynı şekilde düşünür müydü? Yaşadığımız çağ, “Ben” üzerine kurulu çünkü. Böyle bir çağda, “Toplum için” der miydi?
                                        HER ŞEKİLDE TOPLUMSAL MI OLUNUR?
     Başka bir yazısında da şöyle demiş: “Bir insan bu arada da bir sanat adamı, ferdi olabilir mi? Biraz güç. Toplum içinde yaşayan insan ister istemez toplumsal olmak zorundadır. Toplumun dışına çıkmak- istese de istemese de- elinden gelmez. Ama ferdi kelimesini icat eden de o değimlidir. Yani o toplum içinde yaşayan insan, toplum içinde yaşadığı için de toplumsal olması gereken insan değil midir?” Şu vaki: Sonradan toplumdan uzaklaşıp, kendi içine kapananlarda toplumcu değiller miydi? Toplumun içinde var oldular, yaşadılar ki, kendilerine göre gördükleri yanlışlar nedeniyle, toplumdan soyutladılar kendilerini. O soyutlama neticesinde bir takım eserler ortaya koydular. Onlar, o eserleri toplum için yapmadılar belki. Bunu dile getirenler de vardı. Ama şu da var ki: Ortaya koyduğu eserler toplumun yanlışlarını ortaya koyuyordu. Bu yönden bakarsak da toplumcu bir yaklaşım görüyoruz. Çok iç içe, karmaşık bir durum gibi. Peki ya sizce? Sanat ne içindir?

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

     

17 Nisan 2016 Pazar

Kafka'nın mezarı başında, Tezer Özlü'nün düşündükleri...

     Yazarların kendi idolü olan yazarlarla, daha iç içe bir yaşam sürdürmesini seviyorum. İç içe yaşam nasıl olur peki? Onun hakkında yazılar yazarak. Onun hayatıyla kendi hayatında benzerlikler kurarak. Hatta ve hatta bir konuda aynı düşündüğünü öğrendiğinde buna sevinerek. “Vay be! O da benim gibi düşünüyormuş” diyerek.  Ya da onun yaşamış olduğu eve giderken ya da mezarını ziyaret ederken, kalbinin daha hızlı çarparak. Yani her anlamda onunla yaşayarak. “Yaşadığım bu durumda o ne derdi?” diyerek. “O bu durumda şöyle yapmış. Bende öyle yapmalıyım” diye, kendini motive ederek. Şimdiki yazarlarda ben böyle durumlar görmüyorum. Ya da yemekten, yattığı yatağa kadar, her şeyin paylaşıldığı bir ortamda, bu tip duygularını paylaşmanın uygun düşmeyeceğini düşündüklerinden olabilir.
Tezer Özlü

                                             TEZER ÖZLÜ, KAFKA’NIN MEZARINDA
     Bu yazımda Tezer Özlü’den alıntı yapacağız. Tezer Özlü, tam da yukarıda anlattığım yazar profiline birebir uyan bir yazar. Çünkü o Cesare Pevase hayranıdır. Onun dışında Kafka’nın evini de, mezarını da ziyaret etmiştir. Tam bir yazar bence. Çok sevdiği yazarların yaşadığı, nefes aldığı yerlerde kendi gezmek, kendi nefes almak isteyen bir yazar. Alıntılayacağımız yazısı, Kafka’nın evini ve mezarını ziyaret etmesiyle ilgili. “Neden buradaki yeşil, yabansı sessizlik şimdi sana içinde yaşamak zorunda bırakıldığın dünyayı unutturuyor. Aynı dünyanın en derin acısını Kafka çektiği için mi rahatsın onun mezarı yanıbaşında. Hiçbir yere gitmek istemezcesine.
                              ÖLDÜĞÜNDE DE BABASINDAN KURTULAMAYAN KAFKA
     Babası, ardından da annesi aynı mezara gömülmüş. Şimdi Viyana’da Kafka’nın babasına mektubunu düşünüyorsun. Yaşamı süresince baskısı üzerinden kalkmayan babanın, mezarda da onun üzerine yattığını. Ne garip, dün mezarı başında bunu düşünmemiştin. Aksine belki biraz da rahatlatıcı bulmuştun yalnız yatmayışını. Nazi kamplarında öldürülmüş kız kardeşler ile Milena’yı düşünmüştün. Kafka’nın bu kamplara girmemesi içini sevinçle doldurmuştu. Genç yaşta veremden ölmesi onun için en büyük acılardan kurtuluş da demekti. Sessizlik ve yaban yeşilliklerin bürüdüğü mezarlıktan çıkarken, ağabeyimin sözlerini algılıyorum. Berlin’in Aralık gecesi buz gibi soğuk. Kar, asfalt üzerinde donmuş, Zoo istasyonundan çıkılınca, yan köprü altındaki durakta 66 numaralı otobüsü bekliyoruz. O, Vvansee’ye gidecek.
                          “ÖLÜ GÖVDEMİN NE OLACAĞINI DÜŞÜNMEK BİLE İSTEMEM”
     Kentin Batı yakası sınırındaki göl kıyısına. Bahçenin derinliğindeki büyük, sessiz, yalnız yapıya. ‘İstanbul’da mezarlarımızı hazırlamalıyız,’ diyor birden. Nereye gömüleceğim beni hiç ilgilendirmez. Ölü gövdemin ne olacağını düşünmek bile istemem. Toprakla mı, suyla mı birleşeceği, yoksa kül mü olacağı diyorum. Sözleri, o gece bana gereksiz bir melankoli gibi geliyor. Öylesine soğuk bir Berlin gecesinde bir de insanın kendi mezarını düşünmesi. Şimdi Prag’da, yazarlarımın mezarları doğrultusunda çıktığım yolculuğun başlangıcında onun sözlerinde haklı olduğunu düşünüyorum. Ama gene de İstanbul kentinde bir mezarım olsun istemiyorum. Otobüse biniyor. Pencere önünde bir yere oturuyor. Ben, kentin gece yaşamına dönüyorum. Soğuğun ve karanlığın içine.” Ne güzel de anlatmış değil mi? Önce Kafka’yı, sonra da kendisinin ölümüyle ilgili düşündüklerini.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

16 Nisan 2016 Cumartesi

Elias Canetti: "Yazar, çağının köpeğidir."

     Edebiyatta bir tartışma vardır ve halen devam eder. “Yazar nasıl olmalıdır? Neyi yazmalıdır?” Tıpkı, “Sanat, sanat için mi yoksa toplum için mi?” tartışması gibi. Bu konular üzerinde sanırım bir mutabakat sağlayamayacağız. O yüzden bunu bir kenara koyuyorum. Elias Canetti yazar için ne demiş, onu paylaşmak istiyorum sizinle. Biz sonuçta okuruz. Bu konularda kesin bir cevap verecek konumda değiliz. Cevap verecek konumda olanlar ne diyor? Bu cevaplar düşüncelerimizin daha da olgunlaşmasını ve kendimize sorular sormamıza yardımcı olabilir. Yazarların bu tip tartışılan konularda görüşlerini okumak, hoşuma gider benim. Farklı düşünme biçimlerini görürüm. Yazar olarak onlar, bu konulara nasıl bakıyorlar, bu merakımı gideririm.
Elias Canetti

                                                  “ YAZAR, ÇAĞININ KÖPEĞİDİR”
     Elias Canetti, Körleşme kitabının yazarıdır. Ona göre bir yazar nasıl olmalıdır şimdi ona bakalım. “Yazar kendi çağına tutukundur; onun malı ve kölesidir, onun en değersiz uşağıdır. Bir zincirle sıkıca ve kopmamacasına ona bağlanmış, ona en yakından hükümlüdür. Bağımlılığı öylesine büyük olmalıdır ki başka hiçbir yere kök salmamalıdır. Hatta biraz gülünç gelmese şöyle derdim: ‘O, çağının köpeğidir. Çağının zeminlerinde koşar, orada burada durur.’ Yazar, çağının köpeğidir ama o çağa hizmet etmek için değil, onun gizlenen yönlerinin kokusunu sürerek, burnunu en gizli köşelere sokarak bu çağın ipliğini pazara çıkarabilmek için, köpeğin koku alma yeteneğini ödünç almıştır. Bu yetenek yazarda bir çeşit içgüdüye dönüşür.
                                   YAŞADIĞI ÇAĞIN İPLİĞİNİ PAZARA ÇIKARMAK
     Bu içgüdü, yazarın elinde değişim ve dönüşüm yeteneğine dönüşecektir.” İlk başta köpek benzetmesi pek hoş kaçmamış. Ama daha sonraki satırlarda, bu köpek benzetmesi ile ne anlatmak istediğini çok iyi ifade etmiş. “Bu çağın ipliğini pazara çıkarabilmek için” sözünü çok beğendim. Roman ya da hikaye yazıldığı dönemi yansıtmaz mı? Yazıldığı döneme ayna tutmaz mı? Elias Canetti bu durumu, “İpliğini pazara çıkarmak” diyerek, albenisi zirvede bir şekilde ifade etmiş. İpliğini pazara çıkarmak derken, sadece kötü şeyleri kastettiğini sanmıyorum. Dünya her ne kadar, her an kötüye gitsede, yine de içinde güzellikler barındırmaktadır. Zaten o güzellikler ve o güzellikleri yapan insanlar olmasa, bu dünya hiç yaşanmaz bir hal alır.

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


15 Nisan 2016 Cuma

Melih Cevdet Anday, Orhan Veli'yi anlatıyor...

     Garip akımını biliyorsunuz, üç şairimiz kurdu. Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday. Bu üçünün arasından benim şairim Orhan Veli oldu. Bu nedenle onunla ilgili yazıları okurum. Hem kendi yazdıklarını, hem de başkalarının, onun hakkında yazdıklarını. Başkaları dediklerimden biri de  Melih Cevdet Anday. En iyi dostlarından dinleriz diye düşünüyorum. Onun hakkında yazmış olduğu bir yazıyı paylaşacağım sizlerle. Ben ilgiyle okudum. Sizin de ilginizi çekeceği kanaatindeyim. Bu arada şunu da belirteyim, bahsettiğim yazıya geçmeden. Nazım Hikmet’in de, onun hakkında söylediklerini içeren bir yazısı var. Hem de ne söylemeler, ne anlatmalar. Yere göğe koyamama. Sırası gelince onu da paylaşırım sizlerle.
Orhan Veli

                                                                 ÇOK DUYGULUYDU
     “Orhan Veli bir şiirinde, ‘Ölünce biz de iyi adam oluruz’ demişti, (ağlamak geliyor içimden), iyi adamdı oysa. Anlamıyor değilim, ölüleri, iyi olsun kötü olsun, hayırla anma geleneğini şakaya almaktı niyeti böyle söylerken. Ama şundan içim rahat ki, yaşarken sevildi, hayranlık gördü, övüldü. Ama oralı olmadı, hiç övünmeğe girmedi. Orhan Veli çok duyguluydu, ama duygusal görünmekten hoşlanmazdı. Bütün arkadaşlığımız süresince ondan aldığım başlıca izlenim budur: kendini ele vermemek ve işi şakaya vurmak. Bütün zengin ruhlar böyledir; şaka, bu zenginlikten övünmemenin başlıca umarlarından biridir. Bu söylediklerimi, onun şiiri de kanıtlıyor bize. Demek istiyorum ki, Orhan Veli’nin şiirine bu açıdan bakmak bize aydınlık getirecektir.
                                                   ŞİİRLERİNİN ARKASINA GİZLENİRDİ
     Büyük Fransız şairi Paul Valery, hiçbir şiirinde kendini vermediğini, yalnız ‘Deniz Mezarlığı’nda kendini biraz kaçırdığını söylemişti. Orhan Veli ise, kendini biraz kaçırdığı şiirlerinde bile işi alaya vurur. Orhan Veli, şiirlerinin arkasına gizlenir. Orhan Veli’nin çoğu şiirinde kendi konuşmayıp başkalarını konuşturması bunun göstergesidir. Gerçekten de, bu büyük şairimiz, çeşitli halk kesimlerinden seçtiği kişileri, kendi ağızları, kendi deyimleri ve kendi deyişleriyle konuşturur şiirlerinde; ya da kendisi onların ağızlarından konuşur.” Bu yazıda tahmin ettiğim şeyin doğru çıkmasından dolayı mutlu oldum. Evet, Orhan Veli sert görünüyor. Ama o şiirleri yazacak adamın duygusal olması lazımdı. İşte bu kanıtlandı. Onun da bizim gibi duvarları varmış işte.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

14 Nisan 2016 Perşembe

"Hikaye yazmakta ne var ki? Bir kağıt, bir kalem Sait Faik"

     Sadece yazarlık yaparak, ülkemizde geçinilmediği bir gerçek. Şu an için, her kitabı çok satanlara giren ve isim yapmış yazarlar dışında, hala geçinememek gerçeği aşikar. Türk edebiyatına damga vurmuş çoğu yazar, sadece yazarak geçinememişler. Daha önceki yazılarımdan birinde, Orhan Kemal’in bu konuda nasıl sıkıntılar çektiğine değinmiştim. Bu yazımda, hikayeciliğimizin önemli isimlerinden, Sait Faik Abasıyanık’a kulak vereceğiz. Yazarlığa ne kadar önem verildiğini, ya da daha doğrusu, önem verilmediğini göreceğiz beraberce. Sırası geldikçe bu zorlukları yaşamış, ve bizimle paylaşmış yazarlarımızın anlattıklarını, sizlerle paylaşacağım. Gerçekten o zamanlar yazarlık yapmak, büyük bir cesaret gerektiriyormuş. Yeme, içme, yakacak gibi hayati ihtiyaçlarınızı karşılayacak bir gelir elde edemiyormuşsunuz çünkü.
Sait Faik Abasıyanık

                                                     YAZARLIK, YOK HÜKMÜNDE
     Yeterli para kazanamamayla ilgili anıya geçmeden önce, başka küçük bir anektod aktarmak istiyorum size. Bakın, yazarlık o zaman meslek olarak görülüyormuş mu? Yine Sait Faik’in başından geçen bir olayı dinliyeceğiz. “Bir yerde lazım oldu da mesleğimi sordular. Doğrusu epey çekinerek ama gururla ‘Yazıcı’ dedim. Mesleğimi bir kağıdın meslek hanesine kaydedeceklerdi. Benden yazıcılığımı ispat edecek bir vesika istediler. ‘Efendim, birkaç hikaye kitabım var’ diyecek oldum… O resmi kağıtta meslek haneme ‘YOK’ yazdılar.” Ne acı değil mi? Ama şu zamanımıza bakarsak da sevindirici. Artık yazarlık bir meslek olarak kabul ediliyor. Yazarlık nerden nereye gelmiş, bu anı bize çok iyi gösteriyor.
                                            BİR YAZARA SÖYLENECEK EN SON ŞEY                           
     Özdemir Asaf anlatıyor: “Hürriyet gazetesine öyküler yazıyor, röportajlar yapıyordu. (Daha önce 7 Gün’de yazmışlığı vardı. ‘Medar-ı Maişet Motoru’ ilkin Sedat Simavi’nin 7 Gün’ünde yayımlanmıştı) biriken birkaç yazının paralarını almaya gitmiş. Bakmış ki öykülerine beşer lira biçmişler, röportajlarına onar lira. Hışımla Sedat Simavi Bey’e çıkmış, durumu anlatmış: ‘Galiba muhasebede bir yanlışlık oldu efendim,’ demiş. ‘Hikayelerime on lira, röportajlarıma beş lira çıkartılacakken ters hesap yapılmış’ demiş. Sedat Bey’in cevabını hayretler içinde anlattı: ‘Sait Bey,’ demiş Sedat Simavi. ‘Yanlışlık değil. Hikaye yazmanız için bir külfete bir masrafa gereksinmeniz yok. Bir kağıt bir kalem kafi. Ama röportaj yapmak için, bir yerlere gidiyorsunuz, ne bileyim, vapura, trene falan biniyorsunuz. Yol parası veriyorsunuz, icabında bir kahveye falan oturup çay-kahve içiyor, masraf ediyorsunuz.’ Sait aklına o güne kadar hiç gelmemiş olan bu düşünce biçimine şaşırmış kalmıştı. Öykülerine bu karşılaştırma ağrına gitmişti. Sanıyorum bundan sonra o işe devam etmedi.”
     Böyle bir karşılaştırma nasıl ağrına gitmesin ki. “Senin yaptığın iş mi?” demiş resmen. O kadar kolaysa, “Otur sen yaz bakalım” demek lazımmış. Ama böyle büyük yazarlar öyle ağız dalaşına girmezler. Naif insanlar ne de olsa. Hemen kırılırlar. Peki siz ne dersiniz bu duruma?

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

     

13 Nisan 2016 Çarşamba

Oğuz Atay'dan babasına: "Hep geç kaldın baba"

     Bilmiyorum sizin dikkatinizi çekti mi? Yazarlar, babalarıyla pek anlaşamamışlar. Yıllar sonra da bunu, yazdıklarıyla dile getirmişler. Bu sadece bizim yazarlara ait bir durum da değil. Yabancı yazarlarda da böyle durumlara rastlıyoruz. O kadar ki, yazarlar ve babaları başlıklı bir kitaba konu olacak kadar bilgi var elimizde. Bizim yazarlardan birinin, babasıyla olan ilişkisini kendi cümleleriyle aktaracağım sizlere. Bu yazar, Poyraz Karayel dizisiyle beraber, gençler tarafından daha çok tanınmaya ve okunmaya başlanılan Oğuz Atay. Babasının ölümünden sonra ona uzunca bir mektup kaleme almış. Ben sizin için seçtiğim bölümlerini paylaşacağım. “Bir yazar babasını nasıl anlatır acaba?” diyerek, ilgiyle okudum mektubu.
Oğuz Atay

                                                BABASI ONA NASIL DAVRANIRMIŞ
     Bu uzun mektubunda Oğuz Atay babasını her yönüyle anlatmış. Kendisine olan davranışlarını, babasının nasıl bir kişi olduğundan bahsetmiş. En önemlisi de babasıyla kendisini karşılaştırmış. Farklılıklarını ve benzerliklerini ele almış. Ben babasının ona karşı olan davranışlarını anlattığı bölümü paylaşmak istiyorum sizlerle. “Aramızda hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisi olmadı. Ne ben, bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana açıklamak gereğini duydun. Bu yüzden, bir çok olayın nedenini zamanında öğrenemediğim için, dünyanın bir çok yönünü hiç bilemedim. Bazı olayların nedenini de çok sonraları öğrenebildim. Mesela yemekten kalkınca herkesten önce ellerini yıkamak isterdin; banyoda, “Ben sigara içeceğim,” diyerek beni iterdin.
                                                     OKURKEN İÇİM BURKULDU
     Ben de senin gibi sigara içmeye başlayıncaya kadar, bu davranışın bana hep esrarlı göründü. Sonra karşılıklı sigara içmeye başladık. Sonra günün birinde karşısında, ‘bacak bacak üstüne atıp sigara içen’ oğlunu azarladın. Davranışlarında genellikle hep böyle geç kalırdın. Karımdan ayrılıp sana sığındığım zaman da, “Geceleri eve geç geliyorsun,” gibi, yıllarca önce söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin. Oysa babacığım ben evlenmiştim, ayrılmıştım, çocuğum bile vardı; yani bir bakıma senin durumundaydım. Sen de yıllarca önce bazı işlerini bahane ederek büyük şehire gidip bizi günlerce yalnız bırakmaz mıydın? Ben de işte öyle olmuştum babacığım: ‘İstediğim gibi yaşamak’ diyebileceğimiz bir işim çıktığı için evden, kendi evimden ayrılmıştım.”
     Benim okurken zaman zaman içim acıdı. Bir insan, bir baba çocuğuna nasıl böyle davranabilir. Özellikle çocuğunu banyoda ittiği anlar. Ya bir çocuk bu dünyada en çok anne ve babasına güvenir. En güvendiğin kişi baban, seni böyle iter kakarsa, o çocuğun psikolojisi ne olur sorarım size. Eminim bu konuda sizin de söyleyecekleriniz vardır.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

12 Nisan 2016 Salı

O konuya, Cemal Süreya'dan cevap...

     Bir şair, illa ki yaşadığı şeyleri mi kaleme almalıdır? Biz toplum olarak böyle düşünürüz. Fazla kurmacaya alışık değiliz. Belki de böylesi, bize daha romantik geliyordur. Ne dersiniz? Bir şair, bir konuda yazdıysa, o şey muhakkak başından geçmiştir gibi bir algımız var. Biz okurlar olarak, gerçeklik peşinde koşuyoruz. Gerçeklik, daha çok etkiliyor bizi. O acıları yaşayan birilerinin olduğunu bilmek, daha çok inandırıyor bizi, şiire. Son dönemde, bu durum değişmiş olabilir. Yaşadığımız çağ, başka çağ. Doğal olarak, bu çağa ister istemez ayak uyduruyoruz. Bu çağda bize, “Hayal edin” diye çok nasihat ediliyor. Belki bu nedenle, gerçeklik aramıyoruzdur artık şiirde.
Cemal Süreya

                                              “BAŞINA GELMİŞ Kİ YAZMIŞ” DÜŞÜNCESİ
     Bu konuda Cemal Süreya’dan örnek vermek istiyorum size. Şiirin doruklarındaki bir şairin, bu işe bakış açısı nasılmış, bir de onu görelim istedim. “Sizin hiç babanız öldü mü?” adlı meşhur bir şiiri vardır şairin. Bakalım bu şiirini, babası öldükten sonra mı kaleme almış? Çünkü hepimizin beklentisi bu yönde. “Babası ölmüş olmalı ki, bu şiiri yazmış herhalde” düşüncesi, beynimizde dolaşıp duruyor. Bende böyle düşünüyorum aslında deyip, sözü Cemal Süreya’ya veriyorum: “Babamın ölümünü anımsıyorum; kız kardeşlerim, halam, başkaları, kendilerini yerden yere atıyorlardı. Benim gözümden yaş gelmemesi o günlerde dedikodu konusu bile olmuş. Bir süre sonra, kız kardeşlerim, halam, başkaları, gerçeğe alıştılar. Ama benim içimdeki düğüm çözülmedi.
                                                    GERÇEKLER ÇOK FARKLI OYSA
     Üç yıl sonra Aksaray’da (Sezai’ye anlatmıştım), on üç yıl sonra Beykoz’da gittiğim kahvelerde bir çok kez babamın az ilerdeki masada oturduğunu gördüm. Çayını içiyor, az sonra da kalkıp gidiyordu. Yanılsama, evet. Ama neden bütünüyle işlemiyordu yanılsama? Niçin yanına gitmiyordum? ‘Sizin hiç babanız öldü mü?’ adlı şiirimi babamın ölümü üzerine yazdığımı sananlar var. İlk şiirlerimdendir. Babamın ölümünden dört yıl önce yayınlamıştım onu. ‘Kars’ı da. Kars’ı görmeden yazdım. İşin tuhafı yurda döndüğümde, teftiş göreviyle hemen gönderildiğim yer de Kars oldu.” Hatta fazladan “Kars” şiirinin de Kars’ı görmeden yazıldığını paylaşmış olduk. Siz bunu okuyunca şaşırdınız mı? Açıkçası ben şaşırdım. İnsan babası ölmeden nasıl böyle bir şiiri yazabilir ki? Başta da bu yüzden dedim ya, “Kurmacaya alışık değiliz” diye. Sizin bu konuda ki düşünceniz nelerdir peki?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

11 Nisan 2016 Pazartesi

Ayrılığı, Ümit Yaşar Oğuzcan gibi anlatabilir misin?

     Dünkü yazımda, romanda yapılan tasvirlerden bahsetmiştim. Bir yazarın nasıl kısa ve öz anlatım tekniğini kullandığını, örneklerle paylaşmıştım. Dilerseniz dünkü yazıma, burdan bir göz atabilirsiniz. Bugünde bir şairin, şiirdeki anlatım tekniğini örneklerle paylaşmak istiyorum. Şiir, romana göre daha bir zor yerde. Çünkü kısa cümlelerle çok şey anlatma derdindeler. Bunun yanında o kısacık cümlelerde, vurucu olmalı. Okuduğumuzda, “Vay be!” demeliyiz. “Ne kadar da güzel anlatmış”. İşte bize böyle dedirten şairlerden biri de, Ümit Yaşar Oğuzcan. Neleri, nasıl anlatmış gelin beraber bakalım.

AFFET BENİ DÜNYA

Yerde yürürken gördüğüm

Sebepsiz kanına girdiğim

Zevk için öldürdüğüm

Böceklerden af diliyorum

Dağdan, topraktan, taştan

Evlattan, akrabadan, arkadaştan

Yağan yağmurdan, doğan güneşten

Denizlerden, göklerden af diliyorum

Yıllardır kahrımı çeken kadından

Ondaki yaşamak ümidinden

Baba evinden, ana sütünden

Yediğim ekmeklerden af diliyorum    

Ümit Yaşar Oğuzcan

      

            

     Bu nasıl bir şiirdir böyle. Bana tam bir helallik alma gibi geldi. Hem tüm canlılardan, hem de anadan, babadan, evlattan ve eşten. Bize, “Dünya ve ailenden helallik iste” deselerdi. Bu kadar kısa cümlelerle, bu helalliği alamazdık herhalde. Sorarım size, o an aklınıza, öldürdüğünüz bir böcek gelir miydi? 

ÖLÜME GAZEL

Ne kötü bir dünya bu; sevgisiz, acımasız

Yaşarken dolu dizgin, ölüvermek apansız

Sen en güzel yerinde bile olsan yaşamın

Alırlar, götürürler bir yerlere zamansız

Bütün o sevdiklerin, dostların, yakınların

Koyup giderler seni orada yapayalnız

Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta

Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız

Hakkın yok üşümeye, ağlamaya, gülmeye,

Unutma! Ölüsün sen, boş bir kalıpsın cansız

Her şey geride kaldı, ne sandın yalan dünya

Gördüğün gibi işte; bir ölüm var yalansız.

 

     Ölümü ne kadar da güzel anlatmış, kelimelere, cümlelere dökmüş değil mi, Ümit Yaşar Oğuzcan? Seni ne kadar sevseler de, bir çukura bırakıp gittiklerini, nasıl da iç acıtıcı şekilde anlatmış.

AYRILANLAR İÇİN

Yollarımız burada ayrılıyor

Artık birbirimize iki yabancıyız

Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa

Her şeyi evet her şeyi unutmalıyız


     Şiirin adını görünce hemen okumak istedim. İyi ki okumuşum. Ayrılık böyle güzel anlatılabilir mi? Bu şiirin devamı da var. Mutlaka okuyun. Okumaya başlar başlamaz, içine aldı beni bu şiir. Ben bu şiiri okuduğumda, “Basitmiş, ben de yazarım bunun gibi” demiştim. Yazmaya da çalışmıştım. Yazmaya çalıştığımda, tokat gibi cevabımı almıştım. Onun gibi yazamayınca. Gerçi o zamanlar yaşımız ufaktı. Daha yeni yeni giriyordum şiir dünyasına. İşte, şair olmak böyle bir şey. Birkaç satırla, sayfalarca duyguları kağıda dökmek.

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com




 


10 Nisan 2016 Pazar

Orhan Pamuk'tan tasvir etme örnekleri...

     Romanlarda, hikayelerde ya da herhangi bir yazıda, güzel kurulmuş cümleler gördüğümde onları not ederim. Onları ara sıra yeniden okumak için. Hem zevkli okumalar için, hem de daha iyi yazabilmek için. Romanda ya da hikayede en önemli şey, tasvir etmek. Neyi anlatıyorsanız, onu çok iyi nakledebilmek okuyucuya. Sanki bir filmi izlermiş hissi yaratmak, satırlarınızla. Bunu en iyi şekilde büyük yazarlar yapabilirler. O yüzden büyük yazar oluyorlar ya. Bazen bazı olayları, durumları ifade etmekte zorlanırım. Kitap okuma eksikliği ve bunun sonucunda kelime hazinemin yetersiz olmasından kaynaklanıyor bu durum. Bu nedenle bir şeyi çok iyi tasvir etmiş cümleler görünce, onları not ederim.
Orhan Pamuk

                                               YENİ TAŞINILAN EVİ TASVİR ETMEK
     Not etmenin tam bir alışkanlık haline geldiğini söyleyemem. Ama bu alışkanlığı kazanmaya çalışıyorum. Not ettiğim bu tasvirlerden birkaç örnek vermek istiyorum size. Cevdet Bey ve Oğulları kitabından bir örnekle başlayayım. Aile yeni bir eve taşınmıştır. İşte o yeni ev, Orhan Pamuk tarafından nasıl tasvir edilmiş bir bakın: “Ön bahçede kestane ve ıhlamur ağaçları vardı. Üst katın pencereleri soğuğa rağmen açılmıştı. Yan balkonun korkuluğuna beyaz bir kumaş bağlanmıştı: Bu sakaya su için verilen işaretti. Bacadan ince ve mavi bir duman çıkıyor, rüzgarda hemen dağılıyordu. Arka bahçenin çıplak ağaçları sallanıyordu. Yan duvarın dibinde bir kedi yürüyordu”. Bu satırları okuyunca, zihnimde bir fotoğraf canlandı benim. Ya sizin?
                                       YAZAR OLMAYA ÇALIŞAN BİRİNİ ANLATMAK
     Yine Cevdet Bey ve Oğulları romanından devam edelim isterseniz, örnek vermeye. Şimdi vereceğim örnek, bizim gibi yazar olmak isteyen, Cevdet Bey’in oğlu Refik’ten. Refik, babadan kalma mesleği yapmak istemez. Yazar olmak istemektedir. Hikaye toplayabilmek için de, çok konuşkan bir karakter olmamasına rağmen, etrafındakilerle konuşmaya çalışır. Bir yazarın, halka değmesi gerektiğine inanır. Karşılaştığı insanlarla, bu inancı çerçevesinde muhabbet etmeye çalışır. İşte Orhan Pamuk, bunu anlatır. “Refik bu sefer yaptığı programa uygun bir biçimde, halkla yakınlıklar kurması, yeni şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünerek: ‘İşler nasıl usta?’ dedi. Ben kaç cümle ile olayı anlatmaya çalıştım. Ama bakın, Orhan Pamuk, ne kadar da kısa ve öz bir şekilde anlatmış.  Peki sizler, hoşunuza giden cümleleri, sözleri not eder misiniz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

9 Nisan 2016 Cumartesi

Orhan Kemal'li bir gün...

     İmkanın olsa hangi yazar ile konuşmak isterdin? Yaşıyor ya da hayatta olmaması farketmez. Bir hayal kuruyoruz sonuçta. O yazara dair ne öğrenmek istiyorsan direk yazarın kendisine soruyorsun. Orhan Kemal olurdu benim. Onunla bir gün geçiyormuşum. Olaylara nasıl bakıyor? Nasıl yazıyor? Kafasında nasıl kurguluyor? Hem onu adım adım takip etmek izlemek. Hem de ona bu soruları yöneltmek isterdim. Bir çok işte çalışmış. Zaten kitaplarında işçileri de anlatıyor. O gördüklerini, yaşadıklarını nasıl kurguladı acaba? Bunu anlatmasını isterdim. Anlatınca ben de onun gibi yazacağımdan değil. Sadece örnek olması açısından. Bu tip durumlarda ustaların nasıl olaylara baktığını bileceksin ki sonra sonra sen kendi yolunu çizesin.
yazarlar

                                                     HAYATIN ANLAMI NEYDİ ONUN İÇİN?
     Ya da Orhan Veli Kanık ile bir gün geçirmek isterdim. Kendisi en sevdiğim iki şairden biridir. Bir olayı görünce nasıl esinleniyor? Yanında kalem kağıt mı taşıyor devamlı? Hemen bir köşeye oturup yazmaya mı başlıyor şiirini. Gerçekte böyle bir imkan olsa kabul etmezdi gibi geliyor bana. İçine kapanık biri gibi. içine kapanıklar dışarı açık olmazlar. Pek sosyal de değildirler. Devamlı yanında birinin dolaşmasından hiç hoşnut olacağını sanmıyorum. Yani belki bir ropörtaja, “Evet” derdi. Hayata nasıl baktığını, hayatın onun için ne anlma ifade ettiğini sormak ve cevabını duymak isterdim. Sanki hayatı hiç kaale almıyormuş gibi gözüküyor fotoğraflarında. Hayat görüşü en merak ettiğim konu onun hakkında.
                                                          KAFİYE VAR GİBİ AMA YOK
     Ya da başka bir şair Ümit Yaşar Oğuzcan. En sevdiğim iki şairden bir diğeri de o. Kitabının önsözünde, “Şiir yazmak doğuştan gelen bir yetenektir” diyordu. Bu sözü üzerine konuşmak isterdim onunla. “Ya yetenekleri olmayıp da hevesleri olanlar ne yapsınlar?” diye sorardım. Öyle bir aşk şiirleri vardır ki. Sanki bir hikayeyi anltıyormuş gibi okursunuz. Sanki şiir değil de düzyazı. Bunu nasıl başarabildiğini sorardım. Şiirlerinde bir önceki satırla bir sonraki satır sonunda kafiye gibi ses çıkıyor ama kafiye değil. Bunu da nasıl başarabildiğini sorardım. Ve oğlu Vedat’ı kaybetmesi. Oğlu Vedat intihar etmişti. Bu intiharı konu alan bir şiiri de var. Ama gönlüm el vermez soramazdım. Peki sizler hangi şairler, yazarlarla konuşmak ya da ropörtaj yapmak isterdiniz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

8 Nisan 2016 Cuma

İki büyük yazarın dostluğu...

     Hayal etmenizi istiyorum. Bir okulun önünden geçiyorsunuz. Burası bir lise. Çıkış zili çalmış. Tüm okul dağılıyor. O yüzlerce çocuktan biri heyecanlı. Çünkü hızlı adımlarla kitap almaya gidiyor. Bunun için uğraşıp didinmiş, para biriktirmiş. Kim bilebilirdi ki gün gelecek o genç delikanlı Rus edebiyatına damga vuracak. Evet, o genç delikanlı Gogol’dur. Meşhur Ölü Canlar kitabının yazarı. O yıllarda tüm parasını kitaplara yatırır. Yeni çıkan kitapların peşinden koşar. Hemen onları alır ve bir bir okuyarak öğütmeye başlar. Her yazar gibi o da öykülerinin bir yerlerde yayınlanmasını ister. Okul gazetesi bu isteğinin yerine gelmesi için büyük bir fırsattır. Gazetede yayınlanan öyküleriyle edebiyat dünyasına adımını atar.
Gogol

                                                     DOSTLUĞUN BAŞLADIĞI YORUM
     Kitleler tarafından beğenilen ilk kitabı, Dikanka Akşamları’dır. Bu bir öykü kitabıdır. Şimdi bu eser hakkında ne yorum yapsak tam hakkını veremeyiz. Ama hakkını verebilecek biri yorum yapmış. O kişi, sonradan ayrılmaz bir ikili olacakları Puşkin’dir. Eser hakkında: “Şimdi Dikanka Akşamları’nı bitirdim. Bu öyküler beni şaşırttı. İşte gerçek, içten bir neşe. Kimi yerleri de ne kadar şiirli, duygulu. Bu çeşit yapıtlar bizim edebiyatımızda o kadar yeni ki, üzerimde bıraktığı şaşkınlık etkisi hala geçmedi. Söylediklerine göre, dizgiciler, kitabı dizerken gülmekten katılıyorlarmış” değerlendirmesinde bulunmuş. Gogol’un bu değerlendirmeyi duyduğu andaki ruh halini de merak etmemek elde değil. Koskoca bir yazar kitabınıza övgüler düzüyor düşünsenize.
                                                 ACIYLA YAZILAN KİTAP: ÖLÜ CANLAR                       
     Ölü Canlar’ın yazılma hikayesine gelirsek. Orada bizi acı bir olayın beklediğini göreceğiz. Puşkin’in ölümü. İkisi arasında büyük bir bağ oluşmuştur. Gogol yazdıklarını ona gösterir. Yorumunu alır. Kimi zaman da Ölü Canlar’da olduğu gibi tavsiyelerini yerine getirir. Kendisine sadece edebiyatta yol göstericilik yapmamıştır Puşkin. Aynı zamanda kıyasıya eleştirildiği dönemlerde onu koruyan, kollayan bir vasfa da bürünmüştür. Bir anlamda her şeyi olmuştur. Şimdi böyle birini kaybetmenin yaşattığı acıyı, üzüntüyü bir hayal eder misiniz? Ölü Canlar, böyle bir acıyı yaşadıktan sonra bitirilmiş bir kitaptır. Dikanka Akşamları’yla başlayan bu büyük dostluk Ölü Canlar ile son bulmuştur.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

7 Nisan 2016 Perşembe

Şiiri ve romanıyla var olan, komple bir yazar...

     Bir yazarın hayatına baktığınızda, başka yazarları da görmek mümkün Türk Edebiyatında. Buna örnek olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ı verebiliriz. Edebiyat fakültesinde okurken, hocalarından biri Yahya Kemal Beyatlı’dır. Tanpınar’ın yazım hayatında Beyatlı’nın, devasa bir etkisinin olduğu söylenir. Ne güzel değil miymiş o zamanlar? Yazarlar, şairler hep birbirlerinin hayatlarına değmişler. Kimi teşvik etmiş, yol göstermiş, kimi hocası olmuş, yolunu aydınlatmış. İç içe, yazım hayatları olmuş. Bu toprakların yazarları, birbirlerini beslemiş. Bunun dışında yabancı yazarlar da etkilemiş, bu toprağın romancısını, şairini. Sadece yerel de kalmamışlar. Yabancı romancıların romanları da, yabancı şairlerin şiirleri de cezbetmiş, yaşamın tadını yazmada bulan, bu toprağın yazarlarını.
Ahmet Hamdi Tanpınar

                                                   DOSTOYEVSKİ HAYRANI
     Ahmet Hamdi Tanpınar bir denemesinde bahsetmiş bu konudan. Kendisini çok etkilemiş olan Rus yazar, Dostoyevski’den. Yaşadığım Gibi adını verdiği denemesinde, “Dostoyevski’yi ise yeni yeni tanıyordum. Muazzam bir şeydi bu. Her an dünyam değişiyordu. İnsan ıstırabıyla temasın sıcaklığı her sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. Düşüncem adeta birkaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu. Ciltten cilde atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu sanıyordum” demiş Dostoyevski için. Tam bu noktada şiirlerinden birine yer vermek istiyorum. Selam Olsun, şiirinin adı. Selam olsun bizden güzel dünyaya/ Bahçelerde hala güller açar mı?/ Selam olsun sonsuz güneşe, aya/ Işıklar, gölgeler suda oynar mı?
                                          KENDİ AĞZINDAN NASIL BİR YAZAR?
     Yaşadığımız olaylar dünyanın bu güzel taraflarını görmemizi engelliyor. Ama yine de bu şiir, huzur veriyor. Bir an kötülüklerin olmadığı bir dünya beliriyor hayalinizde. “Nasıl bir yazardır?” sorusuna en iyi cevabı yazarın kendisi verir. Gelin o zaman bakalım. Kendisini nasıl bir yazar olarak tanımlamış: “Şiirlerimin anahtarlarını roman ve hikayelerim verir. Mamafih roman anlayışım şiir anlayışımdan fazla ayrılmaz. Şu farkla ki şiirde kendimin, hikaye ve romanlarımda kendimle beraber mümkün olduğu kadar hayatımın ve insanların peşindeyim. Ve başkalarına ait zamanın peşinde”. Hem şiirde hem romanda başarı elde edebilmek, ikisinde de okuyucuların kalbini kazanabilmek, büyük bir yazarla karşı karşıya olduğumuzun bir göstergesidir. Romandaki başarısını da Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile ortaya koymuştur, Ahmet Hamdi Tanpınar.

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


6 Nisan 2016 Çarşamba

Hamam böceği olarak uyanan bir adam...

     Franz Kafka yazısına ilk okuduğumda beni çok etkilemiş olan bir sözüyle başlamak istiyorum: “Bir kitap başımıza inen bir darbe gibi bizi sarsalamıyorsa neden zahmet edip okuyalım ki?”. “Hangi tür kitapları okumalıyız?” sorusu içimizi kemiriyorsa işte bize ölçüt. Cümlelerini ölümsüzlüğe kurmuş yazarların, yaşamlarını birazcık olsun araladığımızda, bunun gibi daha nice altın değerinde öğütler bulabiliriz. Kafka’dan bahsedelim mi biraz? Kişiden kişiye değişmekle beraber hemen benim aklıma Dönüşüm kitabı geldi. Çünkü fantastik bir yapısı var. Hamam böceğine dönüşen bir adam. Bilim-kurgu filmlerinin dünyayı salladığı bu dönemde, gençlere bu şekilde bir kitap olduğu aktarılsa, ben, çoğu gencin, sırf bu nedenle kitabı alıp okumaya başlayacağı kanaatindeyim.
Franz Kafka

                                            GENÇLER İÇİN DÖNÜŞÜM ZAMANI OLABİLİR
     Elbette ki kitabın anlatmak istediği şey farklı. Sadece buradan gençler yakalanabilir. Kitaba başlamalarına, bir göz atmalarına vesile olur. Bir şekilde yeni nesil kitaplarla buluşturulmalı. İlk defa Franz Kafka okuyacak gençlere iyi bir başlangıç olabilir, Dönüşüm. Kimsenin kafasını cep telefonu ve tabletlerden kaldırdığı yok. İlgi çekici bir şeyler olacak ki, o kafalar o cihazlardan kalksın, hatta o cihazları bir kenara bıraksın. Dönüşüm, o cihazları bıraktıracak kadar ilgi çekici. Nasıl ki şu anda ortalık Örümcek, Demir Adam vesaireden geçilmiyorsa. Bunlar ilgi odağıysa. Bu ilgiden kitaplar adına faydalanmak gerekir. Diğer önemli bir kitabı da Dava. Bu Dava bize hiç de uzak değil.
                                                        BU HİÇ ESKİMEYEN BİR DAVA
     Bir kitabı ya da bir filmi veya başka sanat dallarından verilmiş herhangi bir ürüne baktığınızda: “Aynı bizim yaşadığımız hayat” diyorsanız, o eser ölümsüzlük kapısından geçmiş demektir. Dava kitabı da böyle bir eser. Bu tip eserlere dikkatlice bakıldığında şu da farkediliyor ki: Bu kitaplar kaç yıllar yıllar önce yazılmış. Ama bunca zamana rağmen bakın hiçbir şey değişmemiş. Buradan insanlığın bazı konularda milim ilerlemediği ya da ilerleyemeyeceği sonucu çıkabilir mi? Ya da farklı bir bakış açısından da bakarsak. İyilik ve kötülük, ikisi de içimizde at koşturuyor. Ama galiba kötülük önde gidiyor. Franz Kafka’nın bu iki eseri de, ister istemez bunları düşündürtüyor.

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

5 Nisan 2016 Salı

Sevdiğin kadına belki okuyamayacağını bilerek, on üç gün boyunca mektup yazmak...

     Yazarların yazdığı ama, hesapta olmayan kitaplar vardır. Cemal Süreya’nın, On Üç Günün Mektupları kitabı da, hesapta olmayan kitaplar kısmına dahil işte. Eşi Zuhal Hanım’ın tehlikeli ve ağır denebilecek bir ameliyatı vardır. Ameliyattan sonrası da risklidir. Çünkü hayatına felçli olarak devam etme gibi bir olasılık da söz konusudur. İşte böyle bir ortamda Zuhal Hanım ameliyata girer. Ameliyatından hastaneden çıkıncaya kadar, eşine mektup yazar durur. Bu her gün böyle devam eder. Ta ki, eşi hastaneden çıkıncaya kadar. On üç günün sonunda eşi hastaneden çıkmıştır. Ve şükür ki, korkulan hiçbir şey başa gelmemiştir. Eşine yazdığı bu on üç gündeki mektuplar, sonunda kitap olur.
cemal süreya

                                                   GERÇEK ADI BAŞKADIR
     Kitabın adını da, eşi Zuhal Hanım koyar. Eşi de kendisi gibi bir şairdir. Normal mesleği muhasebecilik olsa bile. İkisi de takma adlar kullanırlar. “Takma ad derken? Yani Cemal Süreya da mı takma admış?” sorusunu sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, aynen öyle. Gerçek adı Cemalettin Seber’dir. Eşi ise Elif Sorgun adını kullanmaktadır. Kitap, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış. Tesadüfe bakın ki, kitabın adı gibi, tam on üç baskıya ulaşmış. On üç gün boyunca mektuplar yazdığı kadınla, tanışma hikayesini de öğrenmek ister misiniz? Bunun için ilk tanıştıkları geceye gitmemiz gerekiyor. Tarihler 1967 yılıdır. Mevsimlerden ilkbahar. Türk Edebiyatçılar Birliği Lokalinin açılış gecesi vesile olur tanışmalarına.
                                                      NASIL TANIŞTILAR?
     Bundan sonrasını isterseniz eşi Zuhal Hanım’dan dinleyelim: “Gece kalabalık ve neşeliydi. Bir ara Cemal Süreya yanıma yaklaştı ve ‘Benimle evlenir misin?’ dedi. Yakınlaşmayı çok iyi bilen biri olduğu için önceleri kaçtım ondan. Daha sonra rastlaşmalarımız, duygusallığımız, nişan yüzüğünü kapalıçarşıda bir çayhanede takmışlığımız, altı ay sonra yıldırım nikahıyla noktalandı. Nikah tanıklarımız: Muzaffer Buyrukçu ile Tevfik Akdağ idi. Ercüment Uçarı da tek konuğumuzdu. Evimizin gecelerini Ülkü Tamer, Gülsen Tuncer, Muzaffer Buyrukçu süslerdi.” O zamanlar dikkat ederseniz yazarlar hep iç içeymiş. Bugün için böyle bir durum göremiyoruz. Belki de zamanın ruhu bunu gerektiriyordur. Böyle başlayan ve evlilikle biten bir tanışma hikayesi. Ardından bir ameliyat. Yazarın sevdiğine olan hislerini mektuplara dökmesi ve ardından gelen bir kitap. Hayatla yazmak iç içe.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com              

4 Nisan 2016 Pazartesi

Yazmak, hayatının neresinde?

     Bir mesleği yapmayı ne kadar istiyorsunuz? O işe gerçekten gönülden bağlı mısınız? Hayatımızın mutluluğu, bu sorulara vereceğimiz cevaplara bağlı. Belki o meslekten milyonlar kazanamayacağız, ama mutlu ve huzurlu bir yaşam süreceğiz. Kendi yağımızda kavrulacağız. Çoğu yazar ve şair de, tıpkı bu anlattığım gibi yaşadılar. Hatta sevdikleri işi, yazmayı yapabilmek için, farklı işlerde çalıştılar. Farklı işte çalışmaları, yazmayı ne kadar da sevdiklerini göstermez mi? Bunlar hayatın samimiyet testleriydi, o yazarlara ve şairlere. Dışardan bakıldığında böyle bir görüntü vardı. Peki kendileri ne diyorlardı, yazmaya olan sevdaları için? Adı üstünde bunlar, yazar ve şair. Kendilerini anlatırken de, senden benden farklı anlatacaklardı  elbette.
yazmak

                                                    DELİKANLIDAKİ CESARET
     Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bu yazıda, ondan alalım isterseniz, bu sorunun cevabını. Bilenler bilir. Dağlarca’nın, Çocuk ve Allah kitabı vardır. İşte anlatacağımız olay, o kitabın çıktığı dönemde geçiyor. Hepimizde bir istek vardır. Bir yazımızı, bir şiirimizi, bizden üstün birine gösterip, ondan fikir alma isteği. İşte o zamanlar, bizim gibi genç bir delikanlı da, sokulmuş şairin yanına. Yazdıklarını gösterip, fikir alacak. Şahsen ben böyle bir işe kalkışamazdım. Bu kadar büyük bir şair bana, “Sende iş yok” derse, ben yıkılırdım çünkü. Nasıl yıkılmazsın ki? Bu işin üstadı olmuş bir şairden, bir balyoz gibi sözler iniyor, o heyecanla bir şeyler karalamış olduğun kalbine.
                                                  YAZMAK NE İFADE EDİYOR?                                                 
     Şair almış şiirleri, okumuş. Ve sonra çocuğa dönüp demiş ki: “Tanrı sana öyle bir güç verecek ki, sağ kolunu kestiğin zaman İstanbul’un, sol kolunu keserse Türkiye’nin, sağ bacağını keserse Balkanlar’ın, sol bacağını keserse Avrupa’nın en büyük şairi olacaksın”. Çocuk, bakmış ki pabuç pahalı, “Dur” demiş, “Dur”. “Başlarım onun şiirine!”. İşte, tam bu noktada şair, çocuğa ve biz yazar ve şair olmak isteyenlere, hayat dersi verircesine demiş ki: “Benim bir gözbebeğim kalsın, bir de kalem tutacak iki tane parmağım. Yeter ki şiir yazayım”. Bu nasıl bir aşktır, bu nasıl bir yazma sevdasıdır. Hayran olmamak, imrenmemek elde değil. İyi ki o gün, o delikanlı şiirlerini göstermiş de, biz de böylece Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, bize yol gösterecek öğüdünü okuyabildik.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

3 Nisan 2016 Pazar

Ölümle, şiiriyle yüzleşmiş bir şair...

     Attila İlhan deyince aklınıza ne geliyor? Benim, Ben Sana Mecburum şiiri geliyor. Bir de devamlı milli olmayı, olmamızı savunan görüşleri. Ben bu görüşlerini seviyorum. Bana göre de, her şey de milli bir yapımız olmalı. Miili edebiyatımız. Milli cep telefonumuz. Milli otomobilimiz. Yazar dediğin, şair dediğin böyle olmalı. Ben, hem yazar, hem şair ifadesini kullanıyorum. Çünkü kendisinde ikisi de var. Romanı da var. Zaten şairliğiyle biliniyor. Zamanında Fransa’da yaşamış. Orada Avrupa kültürünü iyice etüt etmiş. Fransa’ya da Nazım Hikmet için gider. Nazım için bir komite kurulmuştur. Ona katılmaya. Bu vesileyle de, Avrupa’yı yakından tanır işte. Kendimizi Avrupa’lıdan aşağı görmemizi kendisi şöyle anlatır.
kitap

                                              KENDİMİZİ KÜÇÜK GÖRME HASTALIĞI
     “Lisede Sofokles okuduk, Klasik Türk Musikisi’ne sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi… Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlana Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk…” Ne güzel ifade etmiş değil mi? Soruyorum size. Değişen ne var? Hala kafalarımız aynı değil mi? Gün gelip bu sözü geçersiz kılarsak, o zaman millet olarak ilerlemiş, yol kat etmiş sayacağız kendimizi. Yazı üzerine söylediği bir şey de, çok dikkatimi çekti benim. Onu da sizlerle paylaşmak isterim. Daha iyi yazar olmanın yollarından biri de denebilir aslında bunun için. Yazarken de tasarrufu savunan bir yapısı var.
                                                       ÖLÜMÜYLE YÜZLEŞMESİ
     “O ne demek?” derseniz. Bir örnekle anlatıyor kendisi bunu. Diyelim ki bir adam var. Bu adam yalnız, bu adam tek başına. Bunu nasıl anlatırsınız? “Adam şöyle yalnız, adam böyle yalnız” diyerek lafı uzattıkça uzatır mısınız? Evet, uzatırız. Genelde hepimiz böyle yaparız. İşte, “Böyle uzatmayın” diyor. “Kesik bir kol gibi yalnızlık deyip geçin” diyor. Sizce de vurucu bir tanımlama değil mi bu? Son olarak da, An Gelir şiirinden bahsetmek isterim sizlere. Bu şiirinde sanatıyla, yani şiiriyle ölümle yüzleşir, kendi ölümüyle. “Görünmez bir mezarlıktır zaman/ şairler dolaşır saf saf/ tenhalarında şiir söyleyerek/ kim duysa/korkudan ölür/ -tahrip gücü yüksek- / saatli bir bombadır patlar/ an gelir attila ilhan ölür”

Foto kaynak:pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

      
Blogger tarafından desteklenmektedir.