Yayınlar

Nisan, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ahmet Ümit'e göre çocukların yaratıcılıkları ölüyor...

Resim
     Geçen Ahmet Ümit’in bir röportajını okudum. Röportajında, çocukluğundan başlayarak nasıl yazarlık için dolduğunu anlatıyordu. Kendisi Gaziantep’li. Ve onun çocukluğunda hep çocuklara masallar anlatılırmış. “Ben masallarla büyüdüm” diyor Ahmet Ümit. Masallarla büyümesi demek, hayal dünyasını alabildiğine genişlemesi demek. Şimdi çocuklara masal anlatan anne baba mı kaldı? Sabahtan akşama televizyon başında çizgi film, olmadı elinde tablet, telefon. Yeni çağ çocukların elinden hayallerini aldılar galiba. Konuyu biraz daha açayım. Ahmet Ümit’in Ntv’de her cumartesi, Önce Söz Vardı programı var. İskender Pala ve Mario Levi ile beraber yaptıkları. 23 Nisana özel edebiyatta çocuklar konuşuldu. Orada bir konuşmasında şunu paylaştı Ahmet Ümit: “Eskiden masal dinlerken çocuklar, mesela bir dev geçerdi masalda.                                                        AHMET ÜMİT’İN SANATÇI BAKIŞI      Çocuk kendi hayal dünyasına göre kafasında canlandırırdı o devi. Ama şimdi öyle mi?

Schopenhauer: "Çok okumayın, ahmak olursunuz"

Resim
     Aykırı düşünceleri her zaman sevmişimdir. Ama öyle sadece aykırı olmak için söylenmiş düşünceler kapsama alanıma girmez. Adamın zaten yaşantısından, hayata bakışından anlaşılır, o fikri ortaya koyup koyamayacağı. Bu yazıda aykırı bir düşünceyi ele alacağız. Genel kabul görmüş bir düşüncenin, aksini söyleyen bir düşünceyi ele alacağız. Çevremizde, televizyonda orda burda hep okumamız gerektiğinden bahsedilir. Son yıllarda bu durum aşama kaydetti. Artık okuma da kesmiyor. Boş bulduğun her anda kitabı açıp okumamız isteniyor. İşte buna karşı çıkan bir düşünce var. Bu düşünceyi dile getirense Schopenhauer. Öyle her fırsatta okumaya çöreklenmek, hiç iyi bir şey değil diyor. Ve bana göre en bomba düşüncesini söylüyor.                                          OKUYUNCA AHMAK MI OLUYORUZ? NASIL YANİ?      Peki ne diyor? İnsan hiç okuyarak ahmaklaşacağını düşünür mü? Ben düşünmem. Kimse düşünmez. Tam tersi zihninin daha berraklaşacığını düşünür. Ama bana göre öyle değil diyor Scho

Kız kardeşlerini ölüme terkeden bir adam: Sigmund Freud

Resim
     “Ahh Freud, vah Freud sen neymişsin sen”. Kız kardeşleri ile ilgili yazıyı okuyunca, böyle dedim içimden. Bir abi düşünün. Savaştan cümbür cemaat kaçılan bir durumda, kız kardeşlerini yüz üstü bıraksın. Köpeğini bile kurtarsın ama kız kardeşlerini öylece bıraksın. Bunu yapan abi işte Freud. Hitler Viyana’ya gelecektir. Freud’a da denir ki:” Senle beraber gelecek olanların isimlerini bir liste yap. Kurtaralım seni burdan”. Freud başlar listeyi yapmaya. İşte o listede, tam dört tane kız kardeşinin adı yoktur. Bu dört kız kardeşten özellikle Adolfina’yı listeye almaması, ayrı bir şaşkınlık verici olaydır. Adolfina en iyi anlaştığı kız kardeşidir. Onu bile liste dışı bırakmıştır.                                              FREUD'UN KIZ KARDEŞİ KİTABI      İşte o Adolfina’nın yaşamını anlatan bir kitap var. Freud’un Kız Kardeşi diye. Yazarı Goce Smilevski. Bu kitapta anlattığım bu olayı da okuyacaksınız. Bu olayı okuduğumda aklıma hemen bir soru geldi. Muhtemelen sizin d

Kafka bir oturuşta kaç saat yazı yazardı?

Resim
     Yazmaya ne kadar aşıksınız? Ya da günde kaç saat yazmaya ayırıyorsunuz? Belki size bana bir saat yazmak, çok gibi görünebilir. “Bugün baya çok yazdım” diyerek kendi kendimizi mutlu hissedebiliriz. Belki sizin kapasiteniz göz önüne alındığında, bir saat çok iyi olabilir. Peki yazarlık tarihine kitaplarıyla damga vurmuş yazarlar, kaç saat yazarlarmış? Bunu merak ettiniz mi? Bu konuda size Kafka’dan örnek vermek istiyorum. Kendisi bir sigorta şirketinde çalışıyormuş. O zamanlarda da yazarlıkla geçinilemiyormuş, baksanıza. Yazarların kaderiymiş galiba bu durum. Saat iki olunca işi bırakırmış. Gidermiş eve. O zamanki çalışma sistemleri mi öyleymiş, yoksa bu durum Kafka’ya mı özel, bilemiyorum.                                                  İŞTEN ÇIKINCA DİREK EVE  GİDERMİŞ                                             İşten çıkınca doğru evin yolunu tutarmış. O saatte çıktıktan sonra başka şeylerde yapabilirdi. Gezebilirdi. Farklı ortamlara girebilirdi. Daha sosyal bir tip hal

Umberto Eco yazarlık sırrını veriyor...

Resim
     “Yazar nasıl olunur?” sorusuna isterseniz, bir yazar üzerinden cevap vermeye çalışalım. Bu yazar Umberto Eco. Kütüphanesinde tam 50 bin kitap varmış. Düşünebiliyor musunuz? Bin değil, on değil, otuz değil tam 50 bin. “Bilgisayarın başına oturdum. Birkaç bir şey yazdım” demekle yazar olunmuyor. Bakın, yazarı görüyor musunuz? Kütüphanesinde 50 bin kitap var. Bu bilgiyi öğrendikten sonra yazarlığı bir daha oturup konuşalım mı? Yani demek istediğim, arkada bir birikim var. Hem de büyÜk bir birikim. İşte bu bilgi birikimi gün geliyor kitaba dönüşüyor. Dönüşmese şaşılır zaten. İnsan bu kadar büyük bir bilgi birikimiyle, onlarca boş sayfaları doldurur da doldurur.                                               “50 BİN KİTABI OKUDUN MU?” SORUSU      Umberto Eco bu 50 binlik kitaptan hepsini mi okudu, yoksa belli bir bölümünü okudu? Orası bilinmiyor. “Bu kadar kitabı okudun mu?” diye soranlara da esprili cevaplar verirmiş. Bir keresinde, “Bunlar daha haftaya okuyacağım kitaplar” d

Hikayeci misin yoksa romancı mı?

Resim
     Yazarların roman nedir ya da hikaye nedir sorularına verdikleri cevaplar daha anlaşılır değil mi? Sözlükteki tanımlamalar bana soğuk geliyor. Hemen bir örnek vermek isterim. Okuduğum bir yazıda roman ve hikaye şöyle tanımlanıyordu: “Hikaye, bir evin bir kapısından girip, diğer kapısından çıkmak gibidir. Roman ise eve girip, evdeki tüm eşyaları inceleyip, öyle evden çıkmak demektir”. Yani roman ayrıntı demektir. Burada çok güzel bir şekilde ifade edilmiş. Roman, tasvir etme sanatının zirve noktasıdır. İki karakter, bir odada konuşacaklar diyelim. Yazar başlar odayı anlatmaya. Bize tam olarak ambiyansı aktarmalı ki. Yapılacak olan diyalog bir anlam üzerine inşa edilsin. Odanın büyüklüğü, eşyalar, resimler vs.                                                                HOPP HİKAYE BİTMİŞ      Hikaye ise tam tersidir. İşin özünü bir çırpıda verme peşindedir okuyucuya. Aslında benim hikayeyi daha çok sevmem lazım ama romanı daha çok seviyorum. Çünkü benim sabırsız bir kişi

Çocukluğumun kitabı: Gülten Dayıoğlu'dan Işın Çağı Çocukları...

Resim
     Çocuk kitabı deyince aklıma, Işın Çağı Çocukları gelir. Gülten Dayıoğlu’nun yazdığı. Gülten Dayıoğlu, çocuk kitabı yazarlığında marka isimlerden biridir. Bu kitabını da, öyle çocuk denebilecek bir yaşta okumadım. Ama yine de etkiledi beni. Şimdi, şu yaşımda bile ayırmam asla, çocuk kitabı diye bir kitabı. Kenara koymam, okurum. Bu dünya o kadar çekilmez geliyor ki.  O kitaplarla nefes alıyorum. Çıkarsız bir dünya özlemimi böyle gideriyorum. Saf duygular istiyorum ve de saf sevgiler. Büyüklerin dünyasında artık bunlar, çöldeki su gibiler. Bazen denir ya, “Gidecek yerim olsa dünyadan giderim” diye. Bu mümkün değil. Ama çocuk kitaplarıyla, en azından hayal dünyasında mümkün.                                     IŞIN ÇAĞI ÇOCUKLARI’NDAN NASIL HABERDAR OLDUM?      Bir arkadaşımda gördüm kitabı. Kitaptan daha önce haberim yoktu. Ama Gülten Dayıoğlu ismini çok duymuştum. Az biraz edebiyatla ilgilenen, televizyon ve radyolarda edebiyat programları dinleyenlerin bilmemesi imkansız

Charles Bukowski: "İnsanlar niye hiç istemedikleri işlerine dört elle sarılıyorlar?"

Resim
     Şu hayatta sevdiği mesleği yapabilene ne mutlu. Niye bunca insan sabahları işe asık suratlarla gidiyorlar? Niye onları ayakları geri geri sürüklüyor? Hep bu işini sevmeme. Bu sadece sana bana özel bir durum değil. Yazarlar da bu durumu yaşamış. Mesela Charles Bukowski. O da yazar oluncaya kadar bi dünya canının istemediği işte çalışıp durmuş. Hayatı berbat geçmiş tabi. Ama neyse ki sonra her şeyi bir kenara bırakıp yazarlığa yönelmiş. Bizim ülkemizde bu durum göz ardı ediliyor. Parası çok olan mesleğe yönlendiriyoruz gençleri. Ve onlara yazık ediyoruz. Az kazansın ama mutlu olsun olmalı düsturumuz. Yazarlık içinde söylenen bir söz var. Bir makalede okumuştum. “Yazar olan aç kalmayı göze alsın” diye.                                                        “CANIMI YAKAN ASIL ŞEY…”      Belki eskilerde bu durum böyleydi ama şimdilerde daha iyi. Neyse lafı fazla uzattım. Gelelim Charles Bukowski’ye. O neler anlatmış? “Canımı yakan asıl şey ise insanların sırf diğer türlüsü da

Cemal Süreya kitaplığını anlatıyor...

Resim
     Merak ettiğim konulardan biri de: Yazarların ve şairlerin, ne kadar kitaba sahip olduklarıdır. Yani kütüphaneleridir. Bir yazar ve şair, hayatı boyunca kaç tane kitap okur? Bu da ikinci merak konumdur. Kitap okumayla, yazarlık arasındaki ilişki hep ilgimi çekmiştir. Bu konuda Samuel Johnson’un bir sözü vardır, çok sevdiğim. “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık eser okunmalıdır” der. Bu sözü okuyunca, “Acaba büyük büyük yazarlar, ne kadar kitap okumaşlardır?” sorusu, hep zihnimi meşgul edip durmuştur. Cemal Süreya, bu yazımda bizlere yardımcı olacak. Bir şairin kitaplığı nasılmış, anlatacak bize. Her zaman, yazarların ve şairlerin hayatlarından kesitleri okumayı ve paylaşmayı seviyorum. Bizim için somut örnekler oluyorlar.                                                       “KİTAPLIĞIM BÜYÜK AMA?”      “Gördüğüm en büyük kişisel kitaplık Hilmi Ziya Ülken’inkiydi herhal. İstanbul’un iki yakasında iki ev tıklım tıklım kitap doluydu: Biri Türkçe, biri yabancı dillerde

Virginia Woolf'un gündelik hayatı nasıldı?

Resim
     Büyük yazarları, yakınlarından dinlemeyi seviyorum. Bu nedenle elimden geldiğince bu sütunlara, büyük yazarların yakınlarının, onlar hakkında söylediklerini alıyorum. Biz okurlar olarak, sevdiğimiz yazarları daha da yakından tanımak istiyoruz. Sadece yazar kişiliğiyle değil. “Normal hayatında nasıldı? Nasıl davranırdı?” bunları belki yazarlığından daha çok merak ediyoruz zaman zaman. Şimdi bir koca, eşini anlatacak. Sözü Virginia Woolf’un eşi Leonard Woolf’a vereceğiz. Günlük hayatlarını öğrenerek, insan ilişkilerinde nasıl bir yol takip etmişler bunu öğrenebiliriz. Kafamızda belli bir oluşmuş yargı vardır. “Yazarlar hayatı yazdıkları için insanlarla çabuk kaynaşan tiplerdir. Her ortama girmişlerdir” gibi. Bu düşüncemiz bakalım ne kadar doğru, yazarların hayatlarında ne kadar yer bulmuş?                                                               EŞİ ANLATIYOR      Leonard Woolf’a kulak verelim bakalım. “Virginia, yakından tanıdığım ve tanımlarken dahi sözcüğünü kullan

Orhan Veli'ye göre sanat ne içindir?

Resim
     İlk, sınavlarda karşılaşmıştım bu soruyla. Paragraf sorularını sevdiğim için, orada ne yazıyorsa aklımda kalırdı. Televizyonda olacak galiba. Bir tartışma görmüştüm. “Sanat sanat için mi, yoksa toplum için mi?” diye tartışıyorlardı. “Ben bunu bir yerden duymuştum” dedim. Duymamışım, okumuşum. O paragraf sorularında görmüştüm işte, bu tartışma konusunu. Bu konuda da herkesin olduğu gibi benim de düşüncelerim var elbet. Ama kendi düşüncelerimi buraya yazmaktan imtina ederim. Çünkü bu konuda, fikir beyan edebilecek bir bilgi birikimine sahip değilim. O yüzden, bu konuda söz söyleyebilecek sevdiğim yazarlara, şairlere kulak verme düşüncesindeyim. Bu yazımda Orhan Veli’ye kulak vereceğiz. Bakalım o sanatçı mı, toplumcu mu?                                                            SÖZ ORHAN VELİ’DE      “ ‘Sanat sanat için midir, yoksa toplum için midir?’ der dururuz. Elbette toplum içindir. Toplum için olmayan bir şey yok ki, sanat olsun. Ama sanatın toplum için olması ne de

Kafka'nın mezarı başında, Tezer Özlü'nün düşündükleri...

Resim
     Yazarların kendi idolü olan yazarlarla, daha iç içe bir yaşam sürdürmesini seviyorum. İç içe yaşam nasıl olur peki? Onun hakkında yazılar yazarak. Onun hayatıyla kendi hayatında benzerlikler kurarak. Hatta ve hatta bir konuda aynı düşündüğünü öğrendiğinde buna sevinerek. “Vay be! O da benim gibi düşünüyormuş” diyerek.  Ya da onun yaşamış olduğu eve giderken ya da mezarını ziyaret ederken, kalbinin daha hızlı çarparak. Yani her anlamda onunla yaşayarak. “Yaşadığım bu durumda o ne derdi?” diyerek. “O bu durumda şöyle yapmış. Bende öyle yapmalıyım” diye, kendini motive ederek. Şimdiki yazarlarda ben böyle durumlar görmüyorum. Ya da yemekten, yattığı yatağa kadar, her şeyin paylaşıldığı bir ortamda, bu tip duygularını paylaşmanın uygun düşmeyeceğini düşündüklerinden olabilir.                                               TEZER ÖZLÜ, KAFKA’NIN MEZARINDA      Bu yazımda Tezer Özlü’den alıntı yapacağız. Tezer Özlü, tam da yukarıda anlattığım yazar profiline birebir uyan bir yaz

Elias Canetti: "Yazar, çağının köpeğidir."

Resim
     Edebiyatta bir tartışma vardır ve halen devam eder. “Yazar nasıl olmalıdır? Neyi yazmalıdır?” Tıpkı, “Sanat, sanat için mi yoksa toplum için mi?” tartışması gibi. Bu konular üzerinde sanırım bir mutabakat sağlayamayacağız. O yüzden bunu bir kenara koyuyorum. Elias Canetti yazar için ne demiş, onu paylaşmak istiyorum sizinle. Biz sonuçta okuruz. Bu konularda kesin bir cevap verecek konumda değiliz. Cevap verecek konumda olanlar ne diyor? Bu cevaplar düşüncelerimizin daha da olgunlaşmasını ve kendimize sorular sormamıza yardımcı olabilir. Yazarların bu tip tartışılan konularda görüşlerini okumak, hoşuma gider benim. Farklı düşünme biçimlerini görürüm. Yazar olarak onlar, bu konulara nasıl bakıyorlar, bu merakımı gideririm.                                                    “ YAZAR, ÇAĞININ KÖPEĞİDİR”      Elias Canetti, Körleşme kitabının yazarıdır. Ona göre bir yazar nasıl olmalıdır şimdi ona bakalım. “Yazar kendi çağına tutukundur; onun malı ve kölesidir, onun en değersi

Melih Cevdet Anday, Orhan Veli'yi anlatıyor...

Resim
     Garip akımını biliyorsunuz, üç şairimiz kurdu. Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday. Bu üçünün arasından benim şairim Orhan Veli oldu. Bu nedenle onunla ilgili yazıları okurum. Hem kendi yazdıklarını, hem de başkalarının, onun hakkında yazdıklarını. Başkaları dediklerimden biri de  Melih Cevdet Anday. En iyi dostlarından dinleriz diye düşünüyorum. Onun hakkında yazmış olduğu bir yazıyı paylaşacağım sizlerle. Ben ilgiyle okudum. Sizin de ilginizi çekeceği kanaatindeyim. Bu arada şunu da belirteyim, bahsettiğim yazıya geçmeden. Nazım Hikmet’in de, onun hakkında söylediklerini içeren bir yazısı var. Hem de ne söylemeler, ne anlatmalar. Yere göğe koyamama. Sırası gelince onu da paylaşırım sizlerle.                                                                   ÇOK DUYGULUYDU      “Orhan Veli bir şiirinde, ‘Ölünce biz de iyi adam oluruz’ demişti, (ağlamak geliyor içimden), iyi adamdı oysa. Anlamıyor değilim, ölüleri, iyi olsun kötü olsun, hayırla anma gelene

"Hikaye yazmakta ne var ki? Bir kağıt, bir kalem Sait Faik"

Resim
     Sadece yazarlık yaparak, ülkemizde geçinilmediği bir gerçek. Şu an için, her kitabı çok satanlara giren ve isim yapmış yazarlar dışında, hala geçinememek gerçeği aşikar. Türk edebiyatına damga vurmuş çoğu yazar, sadece yazarak geçinememişler. Daha önceki yazılarımdan birinde, Orhan Kemal’in bu konuda nasıl sıkıntılar çektiğine değinmiştim. Bu yazımda, hikayeciliğimizin önemli isimlerinden, Sait Faik Abasıyanık’a kulak vereceğiz. Yazarlığa ne kadar önem verildiğini, ya da daha doğrusu, önem verilmediğini göreceğiz beraberce. Sırası geldikçe bu zorlukları yaşamış, ve bizimle paylaşmış yazarlarımızın anlattıklarını, sizlerle paylaşacağım. Gerçekten o zamanlar yazarlık yapmak, büyük bir cesaret gerektiriyormuş. Yeme, içme, yakacak gibi hayati ihtiyaçlarınızı karşılayacak bir gelir elde edemiyormuşsunuz çünkü.                                                       YAZARLIK, YOK HÜKMÜNDE      Yeterli para kazanamamayla ilgili anıya geçmeden önce, başka küçük bir anektod aktarma

Oğuz Atay'dan babasına: "Hep geç kaldın baba"

Resim
     Bilmiyorum sizin dikkatinizi çekti mi? Yazarlar, babalarıyla pek anlaşamamışlar. Yıllar sonra da bunu, yazdıklarıyla dile getirmişler. Bu sadece bizim yazarlara ait bir durum da değil. Yabancı yazarlarda da böyle durumlara rastlıyoruz. O kadar ki, yazarlar ve babaları başlıklı bir kitaba konu olacak kadar bilgi var elimizde. Bizim yazarlardan birinin, babasıyla olan ilişkisini kendi cümleleriyle aktaracağım sizlere. Bu yazar, Poyraz Karayel dizisiyle beraber, gençler tarafından daha çok tanınmaya ve okunmaya başlanılan Oğuz Atay. Babasının ölümünden sonra ona uzunca bir mektup kaleme almış. Ben sizin için seçtiğim bölümlerini paylaşacağım. “Bir yazar babasını nasıl anlatır acaba?” diyerek, ilgiyle okudum mektubu.                                                  BABASI ONA NASIL DAVRANIRMIŞ      Bu uzun mektubunda Oğuz Atay babasını her yönüyle anlatmış. Kendisine olan davranışlarını, babasının nasıl bir kişi olduğundan bahsetmiş. En önemlisi de babasıyla kendisini karşıl

O konuya, Cemal Süreya'dan cevap...

Resim
     Bir şair, illa ki yaşadığı şeyleri mi kaleme almalıdır? Biz toplum olarak böyle düşünürüz. Fazla kurmacaya alışık değiliz. Belki de böylesi, bize daha romantik geliyordur. Ne dersiniz? Bir şair, bir konuda yazdıysa, o şey muhakkak başından geçmiştir gibi bir algımız var. Biz okurlar olarak, gerçeklik peşinde koşuyoruz. Gerçeklik, daha çok etkiliyor bizi. O acıları yaşayan birilerinin olduğunu bilmek, daha çok inandırıyor bizi, şiire. Son dönemde, bu durum değişmiş olabilir. Yaşadığımız çağ, başka çağ. Doğal olarak, bu çağa ister istemez ayak uyduruyoruz. Bu çağda bize, “Hayal edin” diye çok nasihat ediliyor. Belki bu nedenle, gerçeklik aramıyoruzdur artık şiirde.                                               “BAŞINA GELMİŞ Kİ YAZMIŞ” DÜŞÜNCESİ      Bu konuda Cemal Süreya’dan örnek vermek istiyorum size. Şiirin doruklarındaki bir şairin, bu işe bakış açısı nasılmış, bir de onu görelim istedim. “Sizin hiç babanız öldü mü?” adlı meşhur bir şiiri vardır şairin. Bakalım bu ş

Ayrılığı, Ümit Yaşar Oğuzcan gibi anlatabilir misin?

Resim
     Dünkü yazımda, romanda yapılan tasvirlerden bahsetmiştim. Bir yazarın nasıl kısa ve öz anlatım tekniğini kullandığını, örneklerle paylaşmıştım. Dilerseniz dünkü yazıma, burdan bir göz atabilirsiniz. Bugünde bir şairin, şiirdeki anlatım tekniğini örneklerle paylaşmak istiyorum. Şiir, romana göre daha bir zor yerde. Çünkü kısa cümlelerle çok şey anlatma derdindeler. Bunun yanında o kısacık cümlelerde, vurucu olmalı. Okuduğumuzda, “Vay be!” demeliyiz. “Ne kadar da güzel anlatmış”. İşte bize böyle dedirten şairlerden biri de, Ümit Yaşar Oğuzcan. Neleri, nasıl anlatmış gelin beraber bakalım. AFFET BENİ DÜNYA Yerde yürürken gördüğüm Sebepsiz kanına girdiğim Zevk için öldürdüğüm Böceklerden af diliyorum Dağdan, topraktan, taştan Evlattan, akrabadan, arkadaştan Yağan yağmurdan, doğan güneşten Denizlerden, göklerden af diliyorum Yıllardır kahrımı çeken kadından Ondaki yaşamak ümidinden Baba evinden, ana sütünden Yediğim ekmeklerden af diliyorum           

Orhan Pamuk'tan tasvir etme örnekleri...

Resim
     Romanlarda, hikayelerde ya da herhangi bir yazıda, güzel kurulmuş cümleler gördüğümde onları not ederim. Onları ara sıra yeniden okumak için. Hem zevkli okumalar için, hem de daha iyi yazabilmek için. Romanda ya da hikayede en önemli şey, tasvir etmek. Neyi anlatıyorsanız, onu çok iyi nakledebilmek okuyucuya. Sanki bir filmi izlermiş hissi yaratmak, satırlarınızla. Bunu en iyi şekilde büyük yazarlar yapabilirler. O yüzden büyük yazar oluyorlar ya. Bazen bazı olayları, durumları ifade etmekte zorlanırım. Kitap okuma eksikliği ve bunun sonucunda kelime hazinemin yetersiz olmasından kaynaklanıyor bu durum. Bu nedenle bir şeyi çok iyi tasvir etmiş cümleler görünce, onları not ederim.                                                 YENİ TAŞINILAN EVİ TASVİR ETMEK      Not etmenin tam bir alışkanlık haline geldiğini söyleyemem. Ama bu alışkanlığı kazanmaya çalışıyorum. Not ettiğim bu tasvirlerden birkaç örnek vermek istiyorum size. Cevdet Bey ve Oğulları kitabından bir örnekle

Orhan Kemal'li bir gün...

Resim
     İmkanın olsa hangi yazar ile konuşmak isterdin? Yaşıyor ya da hayatta olmaması farketmez. Bir hayal kuruyoruz sonuçta. O yazara dair ne öğrenmek istiyorsan direk yazarın kendisine soruyorsun. Orhan Kemal olurdu benim. Onunla bir gün geçiyormuşum. Olaylara nasıl bakıyor? Nasıl yazıyor? Kafasında nasıl kurguluyor? Hem onu adım adım takip etmek izlemek. Hem de ona bu soruları yöneltmek isterdim. Bir çok işte çalışmış. Zaten kitaplarında işçileri de anlatıyor. O gördüklerini, yaşadıklarını nasıl kurguladı acaba? Bunu anlatmasını isterdim. Anlatınca ben de onun gibi yazacağımdan değil. Sadece örnek olması açısından. Bu tip durumlarda ustaların nasıl olaylara baktığını bileceksin ki sonra sonra sen kendi yolunu çizesin.                                                       HAYATIN ANLAMI NEYDİ ONUN İÇİN?      Ya da Orhan Veli Kanık ile bir gün geçirmek isterdim. Kendisi en sevdiğim iki şairden biridir. Bir olayı görünce nasıl esinleniyor? Yanında kalem kağıt mı taşıyor devamlı

İki büyük yazarın dostluğu...

Resim
     Hayal etmenizi istiyorum. Bir okulun önünden geçiyorsunuz. Burası bir lise. Çıkış zili çalmış. Tüm okul dağılıyor. O yüzlerce çocuktan biri heyecanlı. Çünkü hızlı adımlarla kitap almaya gidiyor. Bunun için uğraşıp didinmiş, para biriktirmiş. Kim bilebilirdi ki gün gelecek o genç delikanlı Rus edebiyatına damga vuracak. Evet, o genç delikanlı Gogol’dur. Meşhur Ölü Canlar kitabının yazarı. O yıllarda tüm parasını kitaplara yatırır. Yeni çıkan kitapların peşinden koşar. Hemen onları alır ve bir bir okuyarak öğütmeye başlar. Her yazar gibi o da öykülerinin bir yerlerde yayınlanmasını ister. Okul gazetesi bu isteğinin yerine gelmesi için büyük bir fırsattır. Gazetede yayınlanan öyküleriyle edebiyat dünyasına adımını atar.                                                       DOSTLUĞUN BAŞLADIĞI YORUM      Kitleler tarafından beğenilen ilk kitabı, Dikanka Akşamları’dır. Bu bir öykü kitabıdır. Şimdi bu eser hakkında ne yorum yapsak tam hakkını veremeyiz. Ama hakkını verebilecek

Şiiri ve romanıyla var olan, komple bir yazar...

Resim
     Bir yazarın hayatına baktığınızda, başka yazarları da görmek mümkün Türk Edebiyatında. Buna örnek olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ı verebiliriz. Edebiyat fakültesinde okurken, hocalarından biri Yahya Kemal Beyatlı’dır. Tanpınar’ın yazım hayatında Beyatlı’nın, devasa bir etkisinin olduğu söylenir. Ne güzel değil miymiş o zamanlar? Yazarlar, şairler hep birbirlerinin hayatlarına değmişler. Kimi teşvik etmiş, yol göstermiş, kimi hocası olmuş, yolunu aydınlatmış. İç içe, yazım hayatları olmuş. Bu toprakların yazarları, birbirlerini beslemiş. Bunun dışında yabancı yazarlar da etkilemiş, bu toprağın romancısını, şairini. Sadece yerel de kalmamışlar. Yabancı romancıların romanları da, yabancı şairlerin şiirleri de cezbetmiş, yaşamın tadını yazmada bulan, bu toprağın yazarlarını.                                                    DOSTOYEVSKİ HAYRANI      Ahmet Hamdi Tanpınar bir denemesinde bahsetmiş bu konudan. Kendisini çok etkilemiş olan Rus yazar, Dostoyevski’den. Yaşadığım Gibi

Hamam böceği olarak uyanan bir adam...

Resim
     Franz Kafka yazısına ilk okuduğumda beni çok etkilemiş olan bir sözüyle başlamak istiyorum: “Bir kitap başımıza inen bir darbe gibi bizi sarsalamıyorsa neden zahmet edip okuyalım ki?”. “Hangi tür kitapları okumalıyız?” sorusu içimizi kemiriyorsa işte bize ölçüt. Cümlelerini ölümsüzlüğe kurmuş yazarların, yaşamlarını birazcık olsun araladığımızda, bunun gibi daha nice altın değerinde öğütler bulabiliriz. Kafka’dan bahsedelim mi biraz? Kişiden kişiye değişmekle beraber hemen benim aklıma Dönüşüm kitabı geldi. Çünkü fantastik bir yapısı var. Hamam böceğine dönüşen bir adam. Bilim-kurgu filmlerinin dünyayı salladığı bu dönemde, gençlere bu şekilde bir kitap olduğu aktarılsa, ben, çoğu gencin, sırf bu nedenle kitabı alıp okumaya başlayacağı kanaatindeyim.                                             GENÇLER İÇİN DÖNÜŞÜM ZAMANI OLABİLİR      Elbette ki kitabın anlatmak istediği şey farklı. Sadece buradan gençler yakalanabilir. Kitaba başlamalarına, bir göz atmalarına vesile ol

Sevdiğin kadına belki okuyamayacağını bilerek, on üç gün boyunca mektup yazmak...

Resim
     Yazarların yazdığı ama, hesapta olmayan kitaplar vardır. Cemal Süreya’nın, On Üç Günün Mektupları kitabı da, hesapta olmayan kitaplar kısmına dahil işte. Eşi Zuhal Hanım’ın tehlikeli ve ağır denebilecek bir ameliyatı vardır. Ameliyattan sonrası da risklidir. Çünkü hayatına felçli olarak devam etme gibi bir olasılık da söz konusudur. İşte böyle bir ortamda Zuhal Hanım ameliyata girer. Ameliyatından hastaneden çıkıncaya kadar, eşine mektup yazar durur. Bu her gün böyle devam eder. Ta ki, eşi hastaneden çıkıncaya kadar. On üç günün sonunda eşi hastaneden çıkmıştır. Ve şükür ki, korkulan hiçbir şey başa gelmemiştir. Eşine yazdığı bu on üç gündeki mektuplar, sonunda kitap olur.                                                     GERÇEK ADI BAŞKADIR      Kitabın adını da, eşi Zuhal Hanım koyar. Eşi de kendisi gibi bir şairdir. Normal mesleği muhasebecilik olsa bile. İkisi de takma adlar kullanırlar. “Takma ad derken? Yani Cemal Süreya da mı takma admış?” sorusunu sorduğunuzu d

Yazmak, hayatının neresinde?

Resim
     Bir mesleği yapmayı ne kadar istiyorsunuz? O işe gerçekten gönülden bağlı mısınız? Hayatımızın mutluluğu, bu sorulara vereceğimiz cevaplara bağlı. Belki o meslekten milyonlar kazanamayacağız, ama mutlu ve huzurlu bir yaşam süreceğiz. Kendi yağımızda kavrulacağız. Çoğu yazar ve şair de, tıpkı bu anlattığım gibi yaşadılar. Hatta sevdikleri işi, yazmayı yapabilmek için, farklı işlerde çalıştılar. Farklı işte çalışmaları, yazmayı ne kadar da sevdiklerini göstermez mi? Bunlar hayatın samimiyet testleriydi, o yazarlara ve şairlere. Dışardan bakıldığında böyle bir görüntü vardı. Peki kendileri ne diyorlardı, yazmaya olan sevdaları için? Adı üstünde bunlar, yazar ve şair. Kendilerini anlatırken de, senden benden farklı anlatacaklardı  elbette.                                                     DELİKANLIDAKİ CESARET      Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bu yazıda, ondan alalım isterseniz, bu sorunun cevabını. Bilenler bilir. Dağlarca’nın, Çocuk ve Allah kitabı vardır. İşte anlatacağımız ol

Ölümle, şiiriyle yüzleşmiş bir şair...

Resim
     Attila İlhan deyince aklınıza ne geliyor? Benim, Ben Sana Mecburum şiiri geliyor. Bir de devamlı milli olmayı, olmamızı savunan görüşleri. Ben bu görüşlerini seviyorum. Bana göre de, her şey de milli bir yapımız olmalı. Miili edebiyatımız. Milli cep telefonumuz. Milli otomobilimiz. Yazar dediğin, şair dediğin böyle olmalı. Ben, hem yazar, hem şair ifadesini kullanıyorum. Çünkü kendisinde ikisi de var. Romanı da var. Zaten şairliğiyle biliniyor. Zamanında Fransa’da yaşamış. Orada Avrupa kültürünü iyice etüt etmiş. Fransa’ya da Nazım Hikmet için gider. Nazım için bir komite kurulmuştur. Ona katılmaya. Bu vesileyle de, Avrupa’yı yakından tanır işte. Kendimizi Avrupa’lıdan aşağı görmemizi kendisi şöyle anlatır.                                                KENDİMİZİ KÜÇÜK GÖRME HASTALIĞI      “Lisede Sofokles okuduk, Klasik Türk Musikisi’ne sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi… Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlana Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. A