yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yaşar Kemal şiir yazmayı neden bıraktı?

Yaşar Kemal şiir yazmayı neden bırakmıştı? Yaşar Kemal, gazeteci Oral Çalışlar’a, “Nazım Hikmet bana ‘Yaşar şiiri bıraktığına üzüldüm, bu zengin dilde büyük şiir yapılabilir’ demişti. Gazeteci Oral Çalışlar da bunun üzerine, “O zaman niye şiir yazmayı bıraktınız?” diye sorunca, Yaşar Kemal, “Nazım’ı okuduktan sonra” demiş ve devam etmiş, “Nazım beni çarpmış, büyülemişti, onu okuduktan sonra şiir yazmamaya karar verdim. Ondan sonra şiir yazmak içimden gelmedi.”

Bu yazarlar da hep intihar ediyor...

Bir arkadaşla okuyup anlayamadığımız kitaplar üzerine konuşuyorduk. Virginia Woolf’un, Kendine Ait Bir Oda kitabını okuyup anlamamış. Yarıda bırakmış. “İntihar etmiş o” dedim. Arkadaş da, “Bu yazarlar da hep intihar ediyorlar ya” dedi. Hemen Türk yazarlardan intihar eden var mı diye zihnimi yokladım. Aklıma Nilgün Marmara geldi.

HAYALİNE ULAŞMAK, SONUN BAŞLANGICI MI?

Hayalini kurduğun şeye ulaşınca her şey bitmiş oluyor mu? Hayat bir anda anlamsızlaşıyor mu? Birkaç kişiyle konuştum. “Hayalimdeki şeyi oldum. Şimdi ben ne yapacağım? Yeni bir hedef lazım bana” diyenler oldu. Hayallerine ulaşmak pek de güzel bir şey değil mi yoksa?

YAZAR DEDİĞİN TOPLUMUN RUH HALİNİ BİLECEK…

Peyami Safa’nın Mahşer adlı kitabını okuyorum. Kitaptaki yazar, “Toplumu analiz ederiz. İçinde bulunduğu ruh halini biliriz” diyor. Gerçek bir yazar böyle olmalı işte. İçinde yaşadığı toplumu gözlemleyebilmeli. Toplumun içinde bulunduğu psikolojik durumu eserlerine yansıtabilmeli.

 

Matt Haig de intihar etmeyi düşünmüş...

Bu aralar bloglarda olsun, İnstagram kitap hesaplarında olsun çok popüler olan bir kitap var. Gece Yarısı Kütüphanesi. Yazarı: Matt Haig. Bir podcastte onunla ilgili bir yayına denk geldim. Bu yazar da zamanında intihar etmeyi düşünmüş. Ama etmemiş, yaşama tutunmuş. Bunu da kitaplaştırmış. Yaşama Tutunmak İçin Nedenler kitabın adı. Yazarlar, yazar oldukları için böyle bunalım yaşadıkları anları kaleme alıyorlar. Peki ya işi gücü yazarlık olmayanlar? Sen, ben, o? Biz böyle bir şey düşündüğümüzde bunu nasıl ifade ediyoruz? Yoksa ifade edemiyoruz da içimizde kalıp, yine bize sıkıntı mı oluyor? Çoğunlukla sıkıntı oluyor. Kim en yakın arkadaşına, “Ya kanka ben intihar etmek istiyorum” diyebilir ki? Eğer varsa böyle bir arkadaşınız süper. Ama ya bunu itiraf edince arkadaşınız sizi yargılarsa? İşte bu yüzden içte kalıyordur. Bir soru daha: Şu dünyada her insanın aklından bir kere de olsun intihar etme düşüncesi geçmiş midir?

Ercan Kesal'ın yazma rutini...

*Ercan Kesal, gece 22:00’da yatıp 02:00 ya da 03:00’de kalkarmış. Millet uykudayken yazmak ve okumanın daha verimli olduğunu söylüyor.

*Biri çıkıp da komedi dizisi yapsa ya. Berbat komedileri bile özledik.

*Eylül ayına girmemizle beraber hava bir serinledi. O kadar sıcak olmuştu ki son günlerde, biraz serinliği bile özlemişiz.

*Netflix, Fatih Terim belgeselini acayip şişirdi.

*Kılıçdaroğlu, 6’lı masanın adaylığı üzerinde anlaşması durumunda aday olmaya hazır olduğunu söyledi.

*Avrupalılar, Rusya’nın doğalgaz vanalarını tamamen kapatmasından dolayı kışı Türkiye’deki otellerde geçirecekmiş.

*12 Dev Adam, Gürcistan’ı bi yenemedi. Yenseydi, grupta 3’te 3 yapıp gruptan çıkmayı garantileyecekti.

*Kız Kulesi’nin sadece kule kısmı kalmaz umarım.

*Festivalin son gününde sahnede Mustafa Ceceli vardı.

Umberto Eco'nun okuduğunuzda sizi çarpacak sözü...

      İnstagram’da gezerken bir söze denk geldim. Ve okur okumaz çarptı beni. Ve bu sözü paylaşmak istedim.

     Ve hemen kimin söylediğine baktım. Umberto Eco’ymuş.

     İşte o muhteşem söz: “Ne yani; böylesi korkunç bir dünyanın, bir de cehennemi mi var?”

     Bu söz benzeri birkaç söz daha hatırlıyorum.

     Ama anlatımı farklı ve ilk okuduğunuzda sizi çarpan cinsten bir söz bu.

     Bu dünyanın aslında cehennem olduğuna dair düşünceler hiç de az değil. O kadar kötülükler görüyoruz ve yaşıyoruz ki.

     İnsan bu soruyu sormadan edemiyor kendine. Ama değil.

     Kötülük ve zalimlik yapanların yanına, yaptıkları kar kalmamalı.

     En ağır şekilde cezalarını çekmeliler. O yüzden cehennem var ve burası değil.

Hayatını yazıları ile kazandı...

      Peyami Safa’nın, Bir Tereddüdün Romanı adlı kitabını okumaya başlamadan önce, yazarın hayatının kısaca anlatıldığı ilk sayfalara baktım.

     Her zaman o kısmı severim zaten. Bildiğim yazar da olsa okurum.

     Bu yazıda, “Hayatını yazıları ile kazandı” yazıyordu.

     Roman ve hikaye dışında ayrıca gazeteciymiş. Hatta öldüğünde Son Havadis gazetesinin başyazarı imiş.

     “Hayatını yazıları ile kazandı” cümlesini okuduğumda bittim zaten.

     Bir yazar daha ne ister ki?

KİTAPTAN İLK İZLENİMİM…   

     Peyami Safa’nın, Bir Tereddüdün Romanı adlı kitabı okumaya başladım. 29’uncu sayfaya geldim ve orada bıraktım.

     Devamı yarına.

     İlk 29 sayfa olarak, sıkıcı geldi bana. Ama yine de hikayenin nasıl devam edeceğini merak etmedim değil.

     O nedenle bırakmayacağım okumayı.  

SOĞUK BAKLAVA…

     Bir arkadaşım soğuk baklava almış. Kilosu 110 liraymış. “Çok pahalı” diyor. Daha önce hiç soğuk baklava yememiştim.

     “Farkı ne normal baklavadan?” dedim. Sütlü olmasıymış.

     Baklava ve süt bir arada. Zevkli bir tatlı olarak hayal edemedim şimdi bak.

     Ama yine de denemek isterim. Ona göre kararımı veririm.

RUHİ ÇENET, İNGİLİZCE KANAL AÇMIŞ…

     Ruhi Çenet, son 5 aydır kanalına video atmıyormuş. Çünkü İngilizce kanal açmış.

     Daha önce çekilen videolarını İngilizce olarak yayınlamaya başlamış.

     Ve o videolardan biri, Türkiye’deki izlenme sayılarına göre, rekor sayılabilecek bir rakama ulaşmış.

     Dünyanın en soğuk şehrine yolculuk adlı videosu tam 36 milyon kişi tarafından izlenmiş.

     Ruhi Çenet’in videoları uluslararası. Sadece Türkiye’ye özel değil. O nedenle İngilizce YouTube kanalında da çok iyi yerlere gelebilir.

     İngilizce kanalının 527 bin abonesi var. Türkiye’ye göre çok az tabi bu sayı.

     Ama dünyadaki rakamları bilmiyoruz. Bu videolardan biriyle, bir anda dünyada patlama yapabilir.

İŞİ BİLEN BİRİ GİBİ KONUŞUYOR…

     Yeni, Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin, ekonomik bir geçmişi yokmuş.

     Bu baştan ofsayt bir durum benim için. Hala da öyle.

     Ama buna rağmen Nebati’nin konuşmalarında, bu işi bilen ve kendine güvenen bir insan tipi görüyorum.

     Tabi şimdilik.

CANLARI YANACAK BİR CEZA ALSINLAR…

     Cumhurbaşkanı Erdoğan, pitbull saldırısına uğrayan küçük kızımız Asiye’nin, Antalya Akdeniz Üniversitesi’ne sevk edildiğini açıkladı.

     Tedavisini de Türkiye’nin ilk yüz ve çift kol nakillerini yapan, Prof. Dr. Ömer Özkan yapacakmış.

     Bu hastaneye sevki güzel. Ayrıca babasına başka bir yerde iş bulunmuş. Bu da güzel.

     Ayrıca Erdoğan, pitbull sahiplerinin kolayca bu işten sıyrılamayacaklarını açıklamış. Bu da güzel.

     Umarım ceza gibi cezalar alırlar bu sefer.

ALAN ADIMI YENİLEDİM…

     Bloğa başlayalı kaç yıl olmasına rağmen, ala adı işlerine hiç girmemiştim. Hani şu .com işlerine.

     Blogspot.com üzerinden devam ettim yıllarca.

     Ama okuduğum yazılarda, Google’ın site olarak bizi ciddiye alması için alan adı almamız lazımmış.

     Ben de geçen sene aldım. GoDaddy firmasından.

     Bir yıllık almış ve 45 lira ödemiştim. Ama bu yıl. Ama bu yıl.  

     Dolardaki artış oraya da yansımış. Bir yıl yenileme ücreti olarak 232 lira verdim.

     Keşke geçen sene 2 ya da 3 yıllık alsaymışım. 10 yıla kadar alma şansımız varmış.

     Ama bundan sonra fırsatını bulursam affetmem ve ne kadar yıllık alabiliyorsam, bütçem kaç yıla yetiyorsa alırım.

GECEMİ ŞÖYLE SONLANDIRDIM…

     Dün gece, Ruhi Çenet’in, dünyanın en kirli şehrine yolculuk videosunu izledim. Daha önce izlemiştim.

     Üzerinden zaman geçmişti. Tekrar izledim. Çocuk işini iyi yapıyor. O nedenle tekrar tekrar izleyebilirsiniz videolarını.

     Bahsettiği şehir: Pakistan’ın Lahor şehri.

     O video bittikten sonra Çok Güzel Hareketler’den de bir skeç izleyip, geceyi sonlandırdım.

Yılmaz Erdoğan'a göre şiir ne demek?


Yılmaz Erdoğan’a göre şiir: “Şimdi desem ki şiir, edebiyat sütünden kaymak yapma sanatıdır, konuyu basitleştirmek olarak algılanmaz umarım. Yani demem o ki sözün en öz, en az ve en yoğun karşılığıdır şiir”

Romancı Harry Mulisch, neden yazdığı sorusuna nasıl bir cevap verdi?


Romancı Harry Mulisch, yazmak üzerine enteresan bir söz söylemiş. Benim dikkatimi çekti ve sizinle de paylaşmak istedim: “Yazıyorum çünkü ne yazacağımı merak ediyorum”

Hakan Günday'dan güzel bir söz...


Hakan Günday’ın Tuhaf dergisindeki yazısından bir söz paylaşmak istedim size: “Merakın yoksa bir hikayen de olmuyor”

Yılmaz Erdoğan yazmaya nasıl başlamış?


     Yılmaz Erdoğan, Beyaz’ın yeni Youtube kanalına konuk olmuş. Beyaz’la güzel bir sohbet ettiler. Bu arada Beyaz’ın açtığı yeni Youtube kanalı ile ilgili de bir şeyler yazmak düşüncesindeyim. İlerleyen günlerde yazı gelebilir. Onu izledikten sonra önerilen videolar arasında Eser Yenenler Show’a konuk olduğu program vardı. Aslında televizyonda denk gelmiştim. “İnternetten rahat rahat izlerim sonra” demiştim. Ama aklımdan çıkmış. Tam da denk geldi yani. 

     Bu arada birkaç gün önce Eser Yenenler Show’u değerlendirmiştim bir yazımda. O yazıma buradan bakabilirsiniz. Program çok keyifliydi. Programda gözüme çarpanları yazmakla başlayayım. Programdaki o kare biçiminde, süngerden yapılmış mikrofon çok hoşuna gitti. Onunla ilgili yaptığı şakalar çok iyiydi.

     Yılmaz Erdoğan insanın devamlı değişmesi ve gelişmesi gerektiği düşüncesinde. Bir ara vejeteryanmış. Tam üç yıl ağzına bir lokma et sürmemiş. Ama sonra vejeteryanlıktan vazgeçmiş. Şimdi de çok dozunda et yiyormuş. Az biraz yani. Kendisi devamlı bir arayış içindeymiş. Bunu Eser’den öğreniyoruz. Çiftlikte yaşamaya başlamasının nedeni değişim amaçlı mı diye sordu Eser. 

Yılmaz Erdoğan

     “Toprağa basmak” dedi. Şehir hayatında insanın bir kere bile ayağını toprağa basamadığını söyledi. Ayrıca bahçe işleri içinde büyüdüğünü söyledi. Orası ayrıca plato da olmuş. Kaç tane film çekmişler orada. Arada oraya gittiğini söyledi. Bu değişmek olayı çok ilgi çekici geldi bana. Kendisi hayatta çok şeyi aşmış gibi geliyordu bana.

     Yılmaz Erdoğan meğer benim gibi, bizim gibi bir arayış içinde. Hayatı nasıl daha iyi yaşayabilirim derdinde. Bunun içinde çeşitli denemeler yapıyor. Et yemiyor, çiftlikte yaşıyor. Nedense bunu duymak ferahlattı beni. Yani nerelere gelmiş bir yazar bile bunları yaşıyorsa bende problem yok demek ki. Neyse gelelim asıl konumuza. Yazmaya nasıl başlamış? Bu kabiliyetini tamamen ortaokuldaki Türkçe öğretmeni Türkan Demiryöney’e borçluymuş. 

     Program için onun yanına gitmişler. Konuşamamış. Belli bir yaş aldığın için. Bir not göndermiş programa. Onu okudu Eser. Fotoğrafını gösterdiler. Kalktı ayakta alkışladı öğretmenini. O yılları da anlattı. Kompozisyon için, “Ne yazsam ne yazsam?” derken. Evde babaannesi ile yaşadıklarını yazmış. On almış. Bir sonrakinde yine aynısını yazmış. Yine on. Ama bir sonraki kompozisyonda, “Hep aynı şeyleri yazıyorum. Bari bunda farklı yazayım” diyerek rüyasını yazmış. Ama bu sefer altı almış. Gitmiş öğretmeninin yanına. “Bu sefer niye altı aldım öğretmenim?” demiş. “Her zaman yaşadıklarını yaz, rüyaları değil” demiş.  Yazarken her zaman bu öğüdü tutmuş. 

     Öğretmeni muhteşem bir şey daha yapmış. Bir gün derste sınıfa nöbetçi öğrenci gelmiş. “Yılmaz Erdoğan’ı Türkan öğretmen çağırıyor” demiş. 11 sınıflarda dersteymiş Türkan öğretmen. “Yılmaz tahtaya adını ve soyadını yaz” demiş. Sınıfa dönerek de, “Bu ismi unutmayın. İlerde çok duyacaksınız” demiş. Ne harika bir yaşanmışlık böyle. İşte Yılmaz Erdoğan böyle başlamış yazmaya.

Yılmaz Erdoğan'la ilgili diğer yazılarım için buraya tıklayın.

Foto kaynak: https://unsplash.com/photos/uLteYEkSFGg

Cemal Süreya'yı hangi şiiriyle tanımıştım?


     Cemal Süreya’yı ilk olarak, “Sizin hiç babanız öldü mü?” şiiriyle tanımıştım. “Benim bir kere öldü kör oldum” dizesini okuduğumda, “Bu nasıl bir dize böyle” demiştim. Sonra sosyal medyada çok paylaşılan, “Hayat kısa kuşlar uçuyor” dizesi de onunmuş. “Bu dize onun muymuş” diye şaşkınlığımı dile getirmiştim.

Cemal Süreya

     Kanallar yılbaşı nedeniyle dizilere ara verdiler ya. Her akşam kanallarda genelde yabancı filmler oluyor. Bir an için dizisiz bir televizyon hayal ettim. Düşünsenize. Hiçbir akşam, bir tane bile dizi yok. Ne yapacaktı o zaman bu kanallar? Şimdiki gibi her akşam yabancı film yayınlayıp dururlardı herhalde. O zaman evdeki annelerimiz ne yapardı dizisiz? Benim için iyi olurdu diye düşünüyorum. İzlemek istediğim yabancı filmler yayınlandıkça izlerdim. Bilgisayardan film izleme alışkanlığım yok. Televizyondan izlemek daha kolay geliyor.

Foto kaynak: https://unsplash.com/photos/F3ig12CrnGo
    


Sabahattin Ali'nin ölümü...


     Sabahattin Ali’nin ölümü ile ilgili bir yazı yazmak yoktu aklımda. Bugün Güneri Civaoğlu ile Şeffaf Oda’nın konuklarından biri Nebil Özgentürk’tü. Konu bir ara Sabahattin Ali’ye geldi. Sabahattin Ali’nin cesedi hala kayıpmış. “Nasıl yani?” dedim. Tamam, onun bir faili meçhule kurban gittiğini biliyordum. Ormanda kafasına vurularak öldürüldükten sonra cesedini buldular sanıyordum. Meğer işin aslı öyle değilmiş.

     Bugün bunu öğrenince şok oldum. Programdan duyduklarımın yanında internetten de araştırma yaptım. Ama programdaki gibi net ifadelerle cesedinin hala kayıp olduğu bilgisine rastlamadım. Cesedinin hala nerede olduğunun bilinmemesi. Sabahattin Ali’nin ruhu acaba bundan huzursuzluk duyuyor mudur? Farkında mıdır bu durumun?

     Sabahattin Ali, yazdıkları dolayısıyla hapise girer. Bu hapise girişlerinden birinde de Sinop cezaevinde, Aldırma Gönül şiirini yazar. Hani sonradan şarkısı yapılan. Ve hala dillerde olan ve unutulmayan. Devamlı hapise girmekten dolayı rahatsızdır ve yurt dışına gitmek için pasaport çıkartmak ister. Ama kendisine pasaport verilmez. Kaçak yollardan yurt dışına çıkmayı dener.

Sabahattin Ali'nin ölümü...

     Kendisine yardımcı olacak adamla beraber yola koyulur. Ve bir ormanlıkta, yine o adam tarafından kafasına vurulan sopa öldürülür. Cesedini 2 ay sonra bir çoban bulur. Ceset tanınmaz haldedir. Hastaneye götürülür ve ceset hastanede kaybolur. Ve o gün bugündür kayıptır. Aile, Sabahattin Ali bulunduğunda yanındaki eşyaları talep eder. Ama eşyaları kendilerine verilmez.

     Programda cesedin hastanede kaybolduğu söylendi. Fakat araştırmalarım sonucunda başka şeyler de okudum. Cesedi bir çobanın bulduğunu söylemiştik. Cesedi buldukları yere gömmüşler. Davasında zabit katipliği yapan Cemal Tuncer, cesedin hala orada olduğunu ve teşhis için sadece kafatasının alındığını söylemiş.

     Fakat Beypınar’da bir köylü kaybolmuş. Karısının başvurusu üzerine ceset gömüldüğü yerden tekrar çıkarılmış. Kadın, kocası olmadığını söyleyince bu sefer Beypınar’a gömülmüş. Yani cesedinin hala nerede olduğu bilinmiyor. Başka bir ifadeyle Sabahattin Ali’nin mezarı yok. Sadece öldürüldüğü yer olan Kırklareli’ndeki Istranca dağlarında, anıt bir taş dikilmiş. O taşın üzerinde de, “Başım dağ/Saçlarım kardır/Benim meskenim dağlardır” dizeleri yazıyor. Cesedi bulan çoban ile Sabahattin Ali’nin eşi Aliye Ali konuşmuşlar. Çoban, sırtından vurulan birinin cennetlik olduğunu ve eşinin de sırtından vurularak öldüğünü anlatmış.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/black-framed-eyeglasses-163142/


Sabahattin Ali, iyi ki doğdun...

Bugün Sabahattin Ali’nin 111’inci doğum günüymüş. Böyle büyük bir yazarın doğum gününde bir şeyler yazmadan olmazdı. Ben kendisinin bugüne kadar sadece 2 kitabını okudum. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna. Şimdi ise okumak istediğim bir diğer kitabı ise İçimizdeki Şeytan kitabı. Bir tane edebiyat sitesinde o kitaptan birkaç sayfasını okumuştum. Çok hoşuma gitmişti o birkaç sayfası.

Sabahattin Ali

     Sabahattin Ali bu toplumun içinden biri. Bunu kitaplarındaki diyaloglarından çok iyi anlayabiliyorsunuz. Tıpkı çok sevdiğim diğer bir yazar olan Orhan Kemal gibi. Eğer benim roman yazabilme özelliğim olsaydı tıpkı bu iki yazarımız gibi yazmak isterdim. Devamlı bu iki yazar üstüne çalışırdım. Sabahattin Ali iyi ki doğdun. İyi ki bu unutulmayacak eserleri hayatımıza kattın.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/yellow-and-red-heart-knot-on-black-labeled-book-220314/

Cahit Sıtkı Tarancı: "Şairlik için Türkçe'ye hakim olmak gerekir"...

     Cahit Sıtkı Tarancı sevdiğim ilk beş şair sıralamamda yer alan şairlerden biridir. Doğal olarak şiirlerinin dışında şiir hakkında ne söylediyse, onları da büyük bir merakla okumuşumdur ve bundan sonra da okumaya devam edeceğim. Okuduğum son yazılarından birinde şiir konusuna değinmiş. Şiirlerinin dışında şiiri anlatan Cahit Sıtkı Tarancı’yı görmüş oldum böylelikle. Klasik bir sorudur ama yine de sorulmalı. Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre şiir nedir? Bu soruya Türk Dil Kurumu tarzında cevap vermemiş tabi ki. Tam bir şaire yakışır şekilde cevaplamış. Çığlık olduğunu söylemiş. Yıllar önce bu tanımı duysaydım belki anlamsız gelirdi. Ama şimdi o kadar anlamlı geliyor ki bu çığlık ifadesi.
     Ben bir şair değilim. Ama arada yazdığım şiirler olmuştur. Kimin olmamıştır ki. Hemen hemen ilk aşkımız için kalemi elimize alıp duygularımızı dökmüşüzdür şiir olarak. O yıllar tatlı duygularla yazılan şiirler tabi. Ama yıllar geçtikçe insan içine kapanabiliyor. Etrafına duvar örebiliyor. “Burama geldi” deriz ya. Oraya gelip de söyleyemediklerimiz oluyor. İşte eğer bu noktada yazıyorsanız. Hele de bir de şairseniz. İçinizdekiler lavların yanardağın çatlakların yol bulup sonunda dışarı çıkması gibi, yüreğinizden kaleminize şiir olarak dökülür. Evet, bu bakımdan bakıldığında bir çığlıktır şiir. Yeri, göğü inletircesine bir çığlık. “Ben burdayım. Beni de görün” dercesine bir çığlık. Kendini var etme çığlığı da denebilir bu çığlığa.
cahit sıtkı tarancı

                                     CAHİT SITKI TARANCI’YA GÖRE ŞİİR NEDİR?
     Cahit Sıtkı Tarancı bunun dışında şiiri, “İlan-ı aşk” olarak da tanımlıyor. Aşkını sevdiğine ilan etmede en güzel yollardan biridir şiir. Ama bu zamanda fazla kullanıldığını söylersek hatalı bir tespitte bulunmuş oluruz. Ama şöyle bir şiirimize baktığımızda da genelde şiir, sevdiğini, aşkını dile getirmek için ifade edilmiyor sanki. Şiir denince akla daha çok ayrılık acısını anlatan, yürek dağlayıcı olanları geliyor. Hep ayrılıklardan mı doğar güzel şiirler? Mutlu sonla biten ilişkiler şiire ilham olamıyor galiba. Nedense daha çok ayrılık, özlem şiirleri seviliyor. Milletçe hepimizde bir sevda yarası olduğunu mu çıkarmalıyız sizce burdan? Ne dersiniz?
     Bunların dışında Cahit Sıtkı Tarancı şiiri, kurtuluş, yumruk ve umut olarak da tanımlıyor. Ama şiiri tam olarak anlatmak için bunları yeterli görmüyor? Çünkü bunları düz yazı ile anlatabiliriz de ondan. O zaman şiir ile düz yazı arasındaki fark ne? Şiiri biz neden severiz? Bir sayfada anlatılacak bir şeyi birkaç dize ile anlattığı için. Ama salt anlattığı için değil tabi. Birde bunu anlatma şekli var. İşte şairlik orda başlıyor. Kelimeler öyle bir yanyana gelmeli ki. Anlamı en iyi şekilde verecek sözcüklerden kurulmalı dizeler. Hangi kelime nerde en iyi anlamı verir? Bunu bilmek için de Türkçe’ye hakim olmak gerekir. Bugünün şair adaylarının sormaları gereken en önemli soru bu: “Türkçe’ye ne kadar hakimim?”
cahit sıtkı tarancı

                                               TÜRKÇE’YE NE KADAR HAKİMİZ?
     Burdan anladığımız kadarıyla sadece ilham gelmesi yeterli değil şiir yazmak için. Cahit Sıtkı Tarancı bu noktanın üzerinde çok duruyor. Aslında düşündüğünüzde ne kadar haklı olduğunu da görebiliyorsunuz. Düşünsenize. Evet, ilham geliyor. Yazacak şeyleriniz var. Ama bir türlü onu ifade edemiyorsunuz, zorlanıyorsunuz. Daha çok kelime, söylemek istediklerinizi daha da rahat ifade etmenizi sağlayacak halbuki. Yani bir bakıma şairliğinizde de ilerleme kaydedeceksiniz. Tabi bu söylediklerim tek şair olmak isteyenler için geçerli değil. Bizim gibi devamlı düz yazı yazan blogcular için de geçerli. Bizde ne kadar dile hakim olursak yazarken o kadar rahat ederiz. Neyse burdan da kendimize pay çıkardım.
     Peki bir şair diline hakim oldu ya da hakim olma yolunda ciddi adımlar attı. Peki ne yazmalı bir şair? Cahit Sıtkı Tarancı ille de bunu yazmalı gibi bir liste vermemiş. Bunu tamamen şaire bırakmış. İçinden ne geliyorsa onu yazabilir yani bir şair. “Sevgilisi hakkında ya da haksızlık üzerine yazabilir” demiş mesela. Cahit Sıtkı Tarancı için bir şairin ne anlattığı önemli değil, nasıl anlattığı önemli. “Neyi yazarsa yazsın ama şiir yazdığını unutmasın” diyor. Yani işin özü: Ciddiyet. Ne yaptığını bilmek. Her zaman bir şiir yazdığının bilincinde olmak. Yaptığın işe saygı da denemez mi aslında? Pekala da denebilir. Galiba biz bu devirde bunu gözden kaçırıyoruz.
                                               ŞAİRE BASKI KURMAMAK GEREKİR
     Bu konuda başka bir örnek daha veriyor Cahit Sıtkı Tarancı. Bence harika bir örnek. Nazım Hikmet’i ele alalım ya da Orhan Veli’yi. Bunların ikisi de şair değil mi? Şair. Peki ikisi aynı şeyleri mi anlatıyorlar şiirlerinde? Hayır. Ama ikisinin ortak olarak inandığı bir şey olduğunu söylüyor Cahit Sıtkı Tarancı. Nedir o? Şiir, aşkı anlatmışşın ya da çocukluğu anlatmışsın, o değil. Önemli olan güzel biçim oluşturma sanatıdır. Şiir ancak böyle ise bir şiir olur. Hemen bunu söyledikten sonra şu meşhur sanat toplum için mi yoksa sanat için mi tartışmasına değiniyor. Güzel dizeler kurma sanatı olarak görülürse şiirin, bu tartışmanın da ortadan kalkacağını savunuyor.
     Bir şair hep aşk şiiri mi yazacak ya da hep toplumsal şiirler mi yazacak? Şairin ne yazacağını belirleyen çevresinde yaşadıklarıdır. Çevresi yönlendirir onu ne konuda yazacağına. Devamlı bir şairden aynı tip şiirler bekleyerek şairi sık boğaz etmeyin görüşündedir Cahit Sıtkı Tarancı. Şairi bir iskarpinciye benzetir burada. İskarpinci her zaman çizme mi yapar? Kimi zaman da terlik yapar, kimi zaman da iskarpin. Hepsini yapar ama yeri ve zamanına göre. Şairden de şiir beklentimizin bu şekilde olması görüşündedir. Oda zamanı gelecek aşk şiiri yazacaktır zamanı gelecek doğa şiiri. Bırakalım şair ne hissediyorsa o türde şiirler yazsın görüşündedir Cahit Sıtkı Tarancı.
cahit sıtkı tarancı

                                  YENİ NESİL ŞAİR ADAYLARINDAKİ EKSİKLİKLER
     Okuduğum yazıyı Cahit Sıtkı Tarancı 1949 yılında Kaynak dergisi için yazmış. Dergi üzerinden yine şiirimize bakmış. Şöyle ki: Kaynak dergisinde ve diğer bir çok dergide gencecik çocukların şiirlerinin yayınlandığını görmüş. Onların şiirlerini de incelemiş. Fakat gördüğü ise ciddiyetsizlik. Şiir yazdım demek için yazılmış şiirler olarak görmüş o şiirleri. Başka bir tespiti ise: Hepsinin aynı kalemden yazılmış gibi birbirine benzemeleri. Bizde birikim yok. Bu bir gerçek. Bununla yüzleşelim. Şair olacak hemen alıyor eline kalemi kağıdı yazıyor. Türkiye’de ve dünyada şiirin tarihi nedir? Türk şiirinin oluşumundaki şairler kimlerdir? Bu şairlerin şiirlerini okumuş mudur? Yani bir birikim yapmıyoruz kendimize. O yıllardan bu yıllara değişen bir şey yok gibi? Siz ne dersiniz?
     Gelelim şiir diline. Cahit Sıtkı Tarancı konuşma dilinde yazmanın taraftarı. Zaten hep de öyle yazmış. Bende sevdiğim şiir tarzı olarak böyle şiirleri seviyorum. İlk okuduğumda anladığım, şair burada neyi anlatmak istemiş diye düşünmediğim bir tarzı. Olduğu gibi yani. Al Orhan Veli’yi. Oda konuşma tarzında yazmış ama bir çok şiiri hala dillerde. Bu şekilde yazan şairler horlanmışlar biliyorsunuz. Cahit Sıtkı Tarancı’da evde, sokakta nasıl konuşuluyorsa şiirinde böyle yazılmasından yana. Sözlüklerden unutulmaya yüz tutmuş kelimelerle şiir sanatı yapamayacağını söylüyor. Şair olmak isteyenlere de Orhan Veli, Yahya Kemal ve Ahmet Muhip’i okumalarını öneriyor. Bunların dışında Nazım Hikmet, Cahit Külebi, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’da diğer önerdiği okunması gereken şairler listesinde. Ama burda gençlere bir uyarı yapmadan da bırakmıyor. “Bunları okuyun ama sakın yeni bir Orhan Veli olmaya çalışmayın. Kendiniz olun, kendiniz gibi yazın. Ancak böyle yıllar boyu okunabilirsiniz” nasihatında bulunuyor. Siz neler söylemek istersiniz Cahit Sıtkı Tarancı ve şiire dair bu görüşleri hakkında?

Fotoların kaynağı: Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

     

Albert Camus kendisi olmaktan hep kaçmış...

     Albert Camus toplumun dışında kaldığını hissetmiş. Eserindeki gibi belki de topluma bir yabancı olduğunu. Şimdilerde biz bu durumu asosyallik olarak adlandırıyoruz. Bu sorunu yaşayanlarımız vardır sağımızda solumuzda. Bize yabancı bir durum değil. İçinde bulunduğu durumdan çıkmak için herkes gibi yaşamaya çalışmış. Herkes gibi davranmaya, herkes gibi konuşmaya ya da herkes gibi düşünmeye. Kendini bu toplumun bir parçası hissetmediği zamanlarda bile, vazgeçmemiş böyle düşünmekten ve böyle davranmaktan. Ama bu kadar uğraşmasının, bu kadar emek vermesinin karşılığını alamamış. Sonuç onun için bir yıkım olmuş. Ruh dünyası darmadağınık bir hal almış. Ve yine yalnız kalmış, ve yine tek başına, ve yine kendiyle başbaşa.
albert camus

                                                   SONUNDA KABULLENİR
     Albert Camus kendisi için en doğru olan şeyi yapar. Kabullenmek. Hayatta bazı şeylerin ilacıdır aslında kabullenmek. Bunu görmek istemeyiz, görsek de görmezlikten geliriz. Ama bu bize hiçbir fayda getirmez. Kendimizi hırpaladığımızla kalırız. Oda kabullenmemiş işte. Toplumun içinde yer almak için elinden geleni yapmış. Aslında her insan toplumdaki ortalama bir insan gibi olmak zorunda mı? Aksine farklıysan bu bir zenginliktir bence. Ama insanız işte. Çok fazla yalnız kalmak da iyi değil. Sıkılıyor insan. İnsan içine karışmak, sosyalleşmek istiyor. Belki aradaki dengeyi sağlıklı kurabilmektir asıl yapmamız gereken. Kendisiyle yüzleşmiş. Ona göre sorun olan davranışlarını teşhiş etmiş. Ve kusurlarıyla beraber yaşamayı kabullenmiş.
                                    KENDİSİ OLMAYI BAŞARABİLDİ Mİ PEKİ?
     Albert Camus toplumdan biri gibi görünmeye çalıştığı yıllar hakkında, belki de kendisine çok zor gelecek bir saptamada bulunuyor. “Koskoca bir yalan” der. Kendisi olmayarak, başkaları gibi yaşamaya çalışarak geçirdiği bir ömür için. Bunca sene yalan peşinden koştuktan sonra artık gerçeği yaşama vaktidir. Başkalarına göre değil kendi doğrusuna göre yaşamalıdır artık. Bunları günlüğüne not düştükten sonra kendisi gibi yaşayabilmiş midir, bilmiyorum. Ama en azından farkına varmak da başlangıç için önemli değil midir? Siz başkaları gibi yaşıyor musunuz peki? Toplum içinde yer almak için kendinizden taviz veriyor musunuz? Yazarımızın yaşadığı bu yalan hayat için neler söylemek istersiniz?

Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com



Ayşe Kulin'in, Nefes Nefese romanına ödül...

ayşe kulin
     Ayşe Kulin sevdiğim yazarlardandır. Onunla ilgili sevindirici bir haber gördüm. Bunu hemen siz edebiyatseverlerle paylaşmak istedim. Ayşe Kulin’in en sevdiğim romanlarından olan Nefes Nefese, İtalya’da en iyi yabancı roman ödülüne layık görülmüş. Nefes Nefese gerçekten bu ödülü hak edecek bir roman. Şimdiye kadar okumadıysanız çok şey kaçırmışsınız demektir. Hemen, size en yakın kütüphaneden alın, okuyun. Pişman olmayacaksınız. Aşk seviyorsanız okuyun.  L’Ultimo Treno Per İstanbul adıyla yayınlanmış kitap. Yani İstanbul’a Son Tren anlamına geliyor. Ödül hakkında sizler neler söylemek istersiniz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Anton Çehov karamsar mıydı?

     Anton Çehov hakkında neden karamsar olup olmadığına dair bir soru sorulmuş olsun? Hikayelerindeki hüzün nedeniyle. Ama Anton Çehov hep bunu reddetti. Aksine o hayata bağlıydı. Hayata bağlı olması, zor bir çocukluk geçirdiği gerçeğini değiştirmez tabi. Çocukluğunun böyle zor geçmesi hikayelerine yansıdı. Hikayelerde anlattığı çocuklarda tıpkı kendi çocukluğundaki gibi hüzünlü ve mutsuzdu. İşte bu hüzünlü çocuklar, üzerine karamsar etiketinin yapışmasına neden oldu. Bu eleştirilere oyun yönetmeni Stanislavski’de karşı çıkıyordu, “Onun gibi hayatı seven görmedim” diyordu. Demek ki bir yazarı verdiği eserlere göre değerlendirmemek gerekiyor. Çok hüzünlü, çok duygusal yazıyorsa bir yazar, hemen onun için karamsar dememek gerekiyor mesela.
anton çehov

                                       ANTON ÇEHOV HAYATA NASIL BAKARDI?
     Anton Çehov nasıl iyimser o zaman? Bu soru gelebilir akıllara. Bu sorunun cevabını hikayelerindeki bir karakter verse ne dersiniz? Peki hangi hikayedeki, hangi karakter? Buna nasıl karar vereceğiz? Kendisine karakter olarak en benzeşen kişiyi seçeceğiz. Bunun için Vanya Dayı hikayesindeki karakterlere bakmamız lazım. Bu hikayedeki karakterlerden Astrov aradığımız karakter işte. Astrov’a da soruluyor hayatından memnunluk derecesi. İlginç bir cevap veriyor. Genel olarak hayattan bir şikayetinin olmadığını söylüyor. Ama diyerek bu kadar sade bir cevapla yetinmeyeceğini ifade ediyor. Hayatın diğer alanlarına yüksekten bakıyor. Nedir bu alanlar? Rus, esnaf ve taşra hayatları. Gerçekten hayata çok çok farklı bir açıdan baktırmış hikayedeki karakterine.
BUNU DA OKUMAK İSTEYEBİLİRSİN: Cemal Süreya kitaplığını anlatıyor...
                                         YAZARA NEDEN KARAMSAR DENİLDİ?
     İlk paragrafta Anton Çehov hakkında neden karamsar sorusu sorulduğuna değindik. Hikayelerindeki karamsar havanın bu sorunun temelini oluşturduğunu belirttik. Bu hikayelerin çocuklarla ilgili hikayeler olduğunun ayrıca altını çizdik. Çünkü bu hikayedeki çocuklar mutsuzdular. Neden hikayelerindeki çocuklar mutsuzdu peki? Bu sorunun cevabını da yazarın çocukluk yıllarında aradık. Ve aradığımız cevabı nitekim de bulduk. Yazarın çocukluğu sıradan bir çocukluk değildi çünkü. Normal çocuklara göre zor yılları içeren bir çocukluktu. İşte bu zor yıllarını hikayelerindeki çocuklarda gördük. Yazara karamsar denmesine oyun yazarı Stanislavski’nin itirazını da dile getirdik. İkinci paragrafta ise yazarın hayata bakışını yazdığı Vanya Dayı’daki Astrov karakteri üzerinden anlamaya çalıştık. Peki size göre karamsar mı? Yoksa iyimser mi?
 BUNU DA OKUMAK İSTEYEBİLİRSİN: Bir kütüphane hikayesi...
Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

     

Orhan Kemal, yazar dostu Sait Faik'i anlatıyor...(Video)

     
orhan kemal


     Orhan Kemal’in, Sait Faik’i anlattığı bir görüntüyü paylaşmak istiyorum sizinle. Trt arşivinden. Orhan Kemal’in sesini ilk defa duydum. Usta bir yazar olduğu o kadar belli ki. konuşurken şimdi bizler gibi ee’leme gibi bir durumu yok. Hikayede geçen küfürleri bile nasıl nezaketle anlattığına bir bakın. Hikaye demişken. Konuşmasına dikkat edin. Sanki konuşmayı dinlemiyorsunuz da yazısını okuyorsunuz. Yazar gibi konuşuyor sanki. Sizler Orhan Kemal’in bu görüntüsü ve konuşması hakkında neler söylemek isterseniz?


Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Shakespeare hakkında daha önce duymadıklarınız...

     Bugün, Shakespeare ile ilgili bir yazı okudum. Ve Shakespeare hakkında, yeni yeni şeyler öğrendim. Bu öğrendiğim şeyleri, sizlerle paylaşmak istedim. Hemen şunu söyleyeyim: Shakespeare, pek bilinmeyen bir şair ve yazar. Ne zaman doğduğu ve ne zaman öldüğü, tam olarak bilinmiyor. Bilinenler üzerinden anlatmaya çalışacağım. İlk olarak, özel hayatı ile başlayalım isterseniz. Eşi ile evlendikleri zaman eşi, üç aylık hamileymiş. Ve yaşı da sadece, 18. Erkenden dünya evine girmiş yani anlayacağınız. Unutmadan. Evlendiği eşi de kendisinden büyükmüş.  Yazıyı yazanlar, ne kadar büyük olduğunu yazmamışlar. Bunlarda hiç merak da yok. Yazının başında size boşuna, bilinmeyen bir yazar olarak tanıtmadım kendisini. Alın size, bunun için bir neden daha.
shakespeare

                                                              KAYIP 7 YIL
      Shakespeare, 1585 ile 1592 tarihleri arasında ne yaptı, ne etti kimse bilmiyor. Gizemli bir yanı var yani. O tarihler için, bir takım tahminler var sadece. Kimisi öğretmenlik yapıp vatana millete çocuk yetiştirdi diyor. Kimisi, kendini yine eğitime adadı, ama öğretmen değil, öğrenci oldu, hukuk okudu diyor. Bir başka görüş ise, bu iki görüşe de katılmıyor. Ve ne öğrenci, ne de öğretmendi. O bir tiyatroda yöneticiydi diyor. Okuduğum yazıda benim hoşuma giden, ilgimi çeken özelliklerini paylaşıyorum sizinle. İşte bunlardan bir başkası: İngiliz edebiyatına damga vurmuş. Yazılarında kullandığı kelimeleri, İngiliz edebiyatına mal olmuş. Hem de kaç kelime. 10 değil, 100 değil, neredeyse 1700 kelime.
BİYOGRAFİ: SHAKESPEARE KİMDİR?
                                                MEZAR HIRSIZINA LANET
     Shakespeare hakkında sıradaki yazacağım şeyi, bizimkilerden biri, bir Türk yapsaydı, hiç şaşırmazdım. 1616 tarihinde ölüm kapısını çalmıştır. O zamanlar, mezar hırsızlığı da almış yürümüş. Mezara zarar gelmemesi için, ne yapacaklardı peki? Tam bir yazara yakışacak bir iş yapmışlar. Mezar taşına, mezar hırsızlarına ithafen, lanet okumuşlar. Bu uygulamanın, ne kadar başarılı olduğu hakkında ek bir bilgi yoktu. Kaç hırsız, bu lanetten korkup mezara yaklaşmamıştır. Orası bir soru işareti. Son olarak, yine enteresan bir madde ile karşınızdayım. Kendisi hakkında, kendisinin bile doğru dürüst yapamadığı bir şeyi aktaracağım size. Soyadını, kendi bile doğru telaffuz edemiyor. O kadar ki, 80 değişik tarzda söyleyerek, bu alanda da başarılı olmuş. Söz sırası sizde artık. Bu okuduklarınızdan sonra, Shakespeare hakkında neler söylemek istersiniz?

                                             SHAKESPEARE'İN TARİHE DAMGA 
                                             VURAN 20 SÖZÜ




Foto kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com



Cemal Süreya: "Toplum acımasız"

     Sanatçıya vefasızlık haberleri, yazılı ve görsel medyada, maalesef her zaman görmeye alıştığımız haberler arasında yer almaktadır. Cemal Süreya, bu konu üzerine  kısa bir deneme kaleme almış.  Ve bu deneme de, Türkçe Bilenin İşi Rast Gider kitabında yayınlanmış. Denemesine Puşkin’in bir sözü ile başlar Cemal Süreya. Puşkin, sanatçılara öldükten sonra değer verilmesi hakkında: “Yalnız ölüleri sevmeyi biliyorlar” diyor toplum için. Evet, Rus toplumu için bu söz doğru olabilir. Ama bizim için, daha bir doğru noktasındadır Cemal Süreya. Hemen de bu durumu bizden örneklendirmelerle de somutlaştırır. Orhan Veli’yi verir, ilk örnek olarak.
cemal süreya

                                              ORHAN VELİ’DEN KEMAL TAHİR’E
     Daha ölümünün birinci haftasında, herkesin Orhan Veli’si olmuştur. İlla bir sanatçının kabullenilmesi için, ölmesi mi lazım? Eğer Türkiye’de yaşayan bir sanatçı iseniz, ölmeniz lazım. Hayattayken bu saygı neden gösterilmez ki? Orhan Veli yaşarken, şiirleriyle dalga geçenler vardı. Orhan Veli’nin yazdıklarını şiir olarak görmeyenler vardı. Ne oldu? Öldü ve Orhan Veli Türkiye’ye mal oldu. Haklı olarak Cemal Süreya soruyor, onun şiirleriyle dalga geçip, onu kabullenmeyenlere, “Bir hafta gibi kısa bir sürede, nasıl da hemen kabullendiniz onu?”. Kemal Tahir verdiği başka bir örnektir. Onun hakkında yazılmayan şey kalmamıştır. Ama bu durum, hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Öldüğü gün, karşıtlarının karşıtlıkları da ölmüştür. Yaptığı her şey affedilmiştir Kemal Tahir’in değerlendirmesinde bulunur.
ÖNERİ YAZI: Akşamı yaşamak...
                                                FARKLI BİR ÖRNEK: ECE AYHAN
     Sıradaki örnek Orhan Kemal’dir. Yazarlar üzerinden, toplumun yazarlara vefasını analiz ediyor gibidir. Orhan Kemal’in şimdiye kadar verdiği örnekler gibi olmadığından, toplumun geniş kesimlerince bilinirliğinden bahseder. Ama toplumun bütününün kabullenmesinin, ancak ölümü üzerine olduğunu dile getirir. Ece Ayhan ile ilgili verdiği örnek ise, ilginçtir. Ece Ayhan hastalanır. Herkes ölecek gözüyle bakar. O yüzden toplumun ondan iyi bir şair diye bahsetmeye başladığını söyler. Ama gün gelir, Ece Ayhan düzelir. Bu sefer de yapılan övgülerin, teker teker geri alındığını belirtir. Tüm bunları anlattıktan sonra toplumumuz için, “Acımasız” der. Sizce bu söylemi çok mu sert kaçmış? Yoksa Cemal Süreya, çok yerinde bir değerlendirmede mi bulunmuş?
ÖNERİ YAZI: Yağmur da sevdaya dahildir...

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com