yaşadıklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşadıklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kişisel Blog Yazıları #68: Ayazlı bir gece yazısı...

Kar yağışı durdu ama fena ayaz var. Ayaza çekiyor derler bizim burada.

Kişisel blog yazıları serisi yoluna devam ediyor. Hoş geldin.

Yılbaşı haftası olduğu için dizilerin yeni bölümleri yok. Bu akşam normalde kanal D’de, Uzak Şehir dizisini izlerdik. Ama onun yerine Derinlerdeki Dehşet diye bir yabancı film koymuşlar.

Kanalların genelinde yabancı filmler var zaten. Atv’de, Jackie Chan’in ilk defa gördüğüm, Kızıl Hare adındaki filmi vardı. Onu bıraktık en son. Hiç yoktan iyidir. Ama ne yaşlanmış Jackie Chan be.

Beşinci Kuşak kitabına devam ediyorum. Artık son sayfalara doğru yol alıyorum. Sonu nasıl bağlanacak bakalım.

Düzce’de ve 10’dan fazla ilde okullar tatildi bugün. Kardeşime dedim, “Okullar tatil de sizin iş niye tatil olmuyor?” diye. “Biz, okul değiliz” diyor. Maksat muhabbet olsun işte.

Bir kız arkadaş, şimdiden üzümleri hazırlamış. Yılbaşı gecesi masanın altına geçip dilek tutacakmış. Geçen seneye kadar yoktu böyle bir şey. Yoksa vardı da benim mi haberim yoktu? Size sorayım: Daha önce var mıydı böyle bir şey?

Hidden Figures- Gizli Sayılar adındaki filmi izledim. Son 20 dakika kala kapattım. Sıkıldım. Yarın son kalan 20 dakikayı da izlerim.

Yapılan bir araştırmaya göre son 10 yılda, insanların yeni yıl heyecanı azalmış. Ne bekliyordunuz ki? Zombi saldırısı ve uzaylıların gelmesi dışında her şey oldu.

Kişisel blog yazıları bu akşam da bitti. Yarın akşam görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #67: Gündemden aklımda kalanlar…          

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #69: Bir Yıl Daha Yaşlanırken... 

Kişisel Blog Yazıları #66: Kış modu ve ev günü...

Söz de bugün arkadaşım ile buluşacaktım. Buluşamadık. Tahmin edin bakalım, neden? Çünkü yılın ilk karı yağdı. Kişisel blog yazıları serisine hoş geldin. Kar yağışlı bir açılış oldu bu.

Kiremitleri üstü beyazladı. Öyle yerleri doldurmadı. Ama hava çok soğuktu. Bu soğukta dışarı çıkmayı göze alamadım. Çöp atmaya dışarı çıkmıştım. Hava buz gibiydi. İyi ki gitmemişim dedim.

Evde olunca ne yaptım? Kitap okudum. Beşinci Kuşak kitabını okumaya devam ettim. İki gündür okuyamıyordum. Bugün için verimli bir okuma oldu diyebilirim.

Film de izleyecektim de ona fırsatım olmadı. Ara ara kar, lapa lapa yağdı. Biraz onu izledim. Klasik, kış modu yani. Kış modu açılmıştır, vatana millete hayırlı olsun.

Kardeşim işten gelirken ekmek alayım mı diye sordu. Normalde bu akşamlık evde ekmek var. Ama bizimkiler, yarın kar çok yağar, gidemeyiz diye alsın dediler. Bu karda kışta bir de ekmek almaya gitmekle uğraşmayalım değil mi?

Kardeşimin çalıştığı yerde yeni bir kız işe başlamış. Kaç gündür aynı dosyaları işlemesine rağmen yine de takılıp, sorular soruyormuş. Daha 24 yaşında kız. Normalde zehir gibi kapması lazım işi. Acaba bu sosyal medya kullanımından dolayı mı böyle oldu diyorum.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamki sorusu da bu olsun o zaman. Siz ne diyorsunuz bu konuda? Bir şeyleri anlamakta, algılamakta güçlük çekmememizin nedeni aşırı sosyal medya kullanımı olabilir mi?

O zaman yarın akşam da burada mıyız?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar…         

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #67: Gündemden aklımda kalanlar...

Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar...

Kişisel blog yazıları serisine cuma gününün iş yoğunluğu ile başlıyorum.

Bazen fırsat bulup su bile içemiyor insan. Yani her iş, dışardan göründüğü gibi kolay değil. Bazıları, biz çağrı merkezinde çalışanlar için, “Devlet memuru gibisiniz. Otuyorsunuz” diyorlar. İşte o iş, öyle değil.

Neyse, öyle böyle iş bitti. Bir cuma gününün ve bir haftanın da böylece sonuna geldik.

2026 için bir dünya video var YouTube’da. “2026’ya şöyle girin, böyle girin” falan diye. Belki bu videoların çoğu boş ama seviyorum bu tarz videoları. Ne olursa olsun, yeni yıl, yeni başlangıçlar demek.

Tarih Obası, YouTube kanalından Ceren, “Hiçbir şey okuyamıyorsanız sözlük okuyun. Her gün bir madde” diyor. Bu sözlük okuma önerisini daha önce de duymuştum. Daha iyi yazmak için öneriliyordu. Bunun üzerine bir sözlük aldım. Birkaç defa da elime alıp, okudum. Ama sonra alışkanlık haline getiremedim, kaldı öyle.

Şimdi önümde iki seçenek var. Birincisi: Yarın, haftanın yorgunluğunu atmak için gün boyu yatabilirim, dinlenebilirim. Ya da arkadaşla buluşup bir şeyler içebilirim. Yarın sabah bir olsun, öyle karar vereceğim artık. O an ki ruh halim bana ne diyecek bakalım?

Saat 23.46 olduğuna göre, yavaş yavaş yazıyı sonlandırma zamanı gelmiş demektir.

Kişisel blog yazıları serisi ile yarın akşam da burada olur muyuz? Oluruz gibi. Sen ne dersin?

*Önceki yazı: Kişisel blog yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım…         

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #66: Kış modu ve ev günü...

Kişisel Blog Yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım...

Kişisel blog yazıları günlüğüne hoş geldin. Ben Cem.

Bugün aklıma yazacak bir şey gelmiyor. Böyle olduğu zamanlar benim de canım sıkılıyor.

Bir yazar, gün içinde yaşadığın şeylerden, yazacak bir şeyler çıkarmalı değil mi? Bazen bir şey çıkaramıyorum işte.

Bazen de aynı şeyleri yaşıyorum. Aynı şeyleri tekrar yazmaktan ben sıkılıyorum. Aynı şeyleri okumaktan, okur da sıkılmaz mı?

Böyle yazdım ama bir dakika. İlham geldi, ilham geldi. Şaka şaka. Bugün ne izledim diye düşünürken aklıma yazacak bir konu geldi.

Tarih Obası, YouTube kanalında Ceren’i izledim. Kitap okumak hakkında konuşuyordu.

İnsanların saatlerce sosyal medyada vakit geçirmekten dolayı dikkatlerinin dağıldığını, hiçbir şeye odaklanamadıklarını, kitap okuyamadıklarını ve kitap okumayanların aptal olacağını söylüyordu. O zaman gelecek nesiller, aptal olacak demek bu.

Kişisel blog yazıları serisinde her zaman kitap okumak ile ilgili görüşlere yer vereceğim. O yüzden Ceren’in söylediklerini sizinle de paylaşmak istedim. Aslında korkunç bir şeyden bahsediyor Ceren. Ama kimin umrunda derseniz. Kimsenin.

Saat 23.44 oldu. Bir günü daha bitiriyoruz. Yarın cuma. Haftanın son günü. Ondan sonra hafta sonu. Ondan sonra tekrar iş. Bir kısır döngü gibi.

Şunu da düşünüyorum aslında: Eğer bir işte çalışmasak, delirir miyiz? Çok saçma bir soru mu oldu bu? Saçma mı, anlamlı bir soru mu? Siz ne dersiniz?

Son dönemde kişisel gelişimcilerin yeni söylemi var ya: Kendinizi meşgul edin diye. Buradan aklıma geldi bu soru.

Kişisel blog yazıları serisine bu akşam da bu soru ile noktayı koyalım. Yarın akşama kadar kendinize iyi bakın. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha…      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar...

Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha...

Kişisel blog yazıları serisine bir tuğla daha koymak için buradayım. Merhaba ben Cem.

Çağrı merkezinde yoğun geçen günlerden biriydi. Bazen laf lafı açıyor. Müşteriler sordukça soruyor ve çağrılar uzadıkça uzuyor. Bugün böyle aldığım üç/dört tane çağrı vardı.

Akşam yemeğinde yoğurtlu ve sarımsaklı ıspanak güzel gitti. Çayı da kanal D’de, Eşref Rüya dizisini izlerken içtik.

Yeni yıl yaklaşıyor ya. YouTube kanallarında ajanda seçimleri ve ajanda önerileri üzerine tonla video yapılıyor. Ama bunlar benim ilgimi çekmiyor. Çünkü bugüne kadar hiç ajanda kullanmadım.

Bizim burada yeni bir mekan açılmış. Mantıcı. Arkadaşla gitsek mi diye düşündüm. Sonra da ortalık gıda zehirlenmelerinden geçilmiyor. Durduk yere başımıza iş almayalım deyip vazgeçtim. En iyisi tanıdığın, bildiğin yerlerden yemeğe devam etmek.

Feyyaz Yiğit, “Her şeyi yapsanız da başarılı olamayabilirsiniz” dedi ya. Şimdi kişisel gelişimciler de bu sözün üzerine videolar yapmaya başladılar.

Ama Feyyaz’ın böyle konuşması güzel oldu. Hedefi olan insanların bunun farkında olmaları lazımdı. Yani, birinin bunu dile getirmesi gerekiyordu.

Evet, hedeflerimiz için çalışacağız. Evet, elimizden geleni yapacağız. Ama bütün bunlar kesin başarılı olacağımızın garantisini vermiyor bize. Bunu bilelim de yine çalışmaya devam edelim.

Bazı arkadaşlar soruyor. “Yılbaşı akşamı ne yapıyorsun?” diye. “PTT” diyorum. “O ne demekmiş” diyorlar. “Pijama, terlik, televizyon” diyorum. Kola, kuru yemiş falan işte.

Kişisel blog yazıları serisinde bugün de veda zamanı. Yarın akşam yine buradayız. Kaçırırsanız, üzülürsünüz. Bir zamanların efsane sözlerinden biriydi bu da.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar…        

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım...

Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar...

Kişisel blog yazıları serisinde, içinden hayat geçen yazılar yazıyorum. Bloğuma ve seriye hoş geldin. Ben Cem.

İçinden hayat geçen yazılar deyince aklıma geldi. Yılmaz Erdoğan, Çok Güzel Hareketler Bunlar’da oyunculara her zaman, “Skeçlerinizi hayatın içinden yazın” dermiş. O yüzden ne varsa, hayatın içinden yazmakta var.

Canınız çekmesin. Bir komşumuz poğaça yapıp getirmiş. İçinde bir şey yok, sade. Ben sade poğaça da severim ama. Çayın yanında güzel gitti.

Son yıllarda, hiç yılbaşı akşamları kar yağmış mıydı? Ben hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Peki bu sene yılbaşı akşamı kar yağsa nasıl olur? Şimdi hayal ettim de. Kişisel blog yazıları serisinin yılbaşı akşamı yazısını yağan kara karşı yazmak çok güzel olurdu.

Şairler, yaşadıklarını mı yazarlar şiirlerinde yoksa hayal ettiklerini mi? Okuduğum bazı şiirler bana, “Şair, kesinlikle bunu yaşamış olmalı. Yoksa başka türlü yazılamaz bu şiir” dedirtiyor. Sizin de böyle olduğunu düşündüğünüz şiirler var mı? Varsa yorumlara yazın da hep beraber okuyalım.

Ajda Pekkan, bir tane çikolata reklamında oynuyor şu sıra. Çikolata markasını yazmayayım da reklam olmasın şimdi. Ben de reklama bakarak o çikolatadan aldım. Ama yerken Ajda Pekkan gibi zevk alamadım. Paramı geri istiyorum. Şaka şaka. Reklamdaki her şeyi bayılarak yiyecek halimiz yok sonuçta.

Bazı blog arkadaşlarımın yazılarına bakıyorum da. Birkaç cümle yazmış ve bir şarkının linkini bırakmış. O kadar. Basit ve sade. Bu tarz blog yazıları da çok hoşuma gidiyor.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamlık da sonuna geldik. Yarın akşam, hayattan yeni notlarla, yine buradayız.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha...

 

Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular...

Kişisel blog yazıları serisi yolculuğuma hoş geldin. Ben Cem.

Pazartesi sendromu o kadar vurmadı bugün. Yumuşak bir geçiş yaptım diyebilirim.

Akşam 19.00’dan sonra abur cubur yememek için kendimle savaştım. Saat 23.03 ve şu ana kadar başardım. Resmen çikolata krizi geliyor.

İnstagram’da bir saati aştım yine. Bugünlük izin ver dedim. Boş durduğum her an, elim telefona gitti yine.

Televizyon reklamlarında yılbaşı kazakları görüyoruz. Kardeşime söyledim alalım diye. Bin liraymış. “Kalsın kardeşim kalsın” dedim.

Kaç gecedir 00.30 ile 01.00 arası yatıyorum. Artık buna bir dur demem lazım.

Bu akşam bir komşumuz takvim getirmiş bize. Takvimi görünce sevindim. Eskisi gibi her gün yapraklarını koparmıyoruz. Ama adet işte. Nostaljik bir şey. Mutlu oluyor insan.

Bu akşam bir blogcu arkadaşımın blog yazısını okuyordum. Yazısında devamlı takip ettiği bloglar olduğunu, her zaman yorum yapmasa da o blogları okuduğunu söylüyordu. Her zaman yorum yapmak da istenilen bir durum değil demek ki. İnsan, her zaman görünür olmak istemeyebilir. Çok normal.

Kişisel blog yazıları serisi güzel. Ama her akşam da insan anlatacak bir şey bulamıyor hayata dair. Tekrara düşsün istemiyorum yazılar.

Yazıyla alakasız gibi olacak ama aklıma takıldı. Az önce bir YouTube videosu izlerken sordum bu soruyu kendime. Videodaki kadın, kendini bildi bileli sorgularmış. Nereden geldik, nereye gidiyoruz falan diye. Peki niye bazı insanlar böyle sorgulamalar yapıyor da bazılarımız kendini hayata kaptırıyor? Sanki ömürlerinde bir kez olsun bile, bu soruları kendilerine sormamış gibiler. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

Kişisel blog yazıları serisi ile hayata dair sorular sormaya devam edeceğim. Yarın, yine buluşalım mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar...

Kişisel blog yazıları #48: İçimde fırtına, dışımda sakinlik...

Kişisel blog yazıları #48 bölüme hoş geldiniz. Bugün zaman zaman sinirlerime hakim olamadığım bir gündü. Çağrı merkezinde çalışıyorsanız sinirlerinize hakim olmanız gerekir normalde. Ama biz de insanız değil mi? Robot değiliz. Tabi sinirimi müşterilere yansıtmadım. Kendi içimde yaşadım. Akşam kanal D’de, Kemal Sunal’ın Kılıbık adlı filmi vardı. Ailecek izledik. Bu filmler asla eskimez. O zaman ki sorunlar hala devam ediyor çünkü. O bittikten sonra Show TV’ye geçtik. Yeni başlayan Rüya Gibi adlı dizinin ikinci bölümü vardı. Annem, “Bu dizi çok karışık. Kimin ne yaptığı belli değil. Bu dizi tutmaz” dedi. Anneme katılıyorum. Konsantre olmakta zorlanıyor insan. Finansal özgür olmakla ilgili bir video izledim YouTube’da. Bir de adam, bunu kimse söylemiyor diye başlık atmış. Özellikle açtım, izledim. Ne söyleyecek diye. Hiçbir şey. Koskoca hiçbir şey. Ben seni takip eder miyim peki bu videodan sonra? Bir daha videona denk gelirsem izler miyim? Küçük hesaplar peşinde koşmayın be mübarek insanlar. O Ses Türkiye’nin yılbaşı programı jürileri belli olmuş. Hadise, Murat Boz, Acun Ilıcalı ve Gupse Özay. Acun, jürilikten gram anlamıyor. Biri bunu ona söylemeli. Kız arkadaşın annesi hastalanmış. “Geçmiş olsun, neyi var?” dedim. Vertigo varmış. Bir de kalp çıkmış. Şimdi de kardiyolojiye gideceklermiş. Bizim ailede de herkes kalpten sorunlu. Aşılardan sonra patladı bunlar hep ya. Grip gibi bir şey olacak. Herkesin kalpten sorunu olacak. Tabi arkadaşıma bundan bahsetmedim. Daha da morali bozulmasın diye. Salı akşamından da bu kadar. Çarşamba günü görüşmek üzere. O zamana kadar ya bunu kişisel blog yazıları #30: Mandalina kokusundan nerelere ya da bunu kişisel blog yazıları #40: Bir skeç, bir dizi ve bitmeyen bir kitap okuyabilirsin.

Kişisel Blog Yazıları #47: Haftaya giriş ve sulu kar...

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısı ile burdayım. Bu pazartesi öyle bir yoğun geçti ki. Durmadık resmen. Konuş da konuş. Umarım tüm hafta boyunca böyle devam etmez. Pazartesi akşamları Show TV’de, Güldür Güldür’ün tekrarı oluyordu. Kanal D’de, Uzak Şehir başlayıncaya kadar ona bakıyorduk. Bu hafta yeni başlayan dizi Rüya Gibi’nin tekrarını koymuşlar. Hevesimiz kursağımızda kaldı. Başka kanallarda da izlenecek bir şey bulamadık. Mecbur kanal D’yi açtık. Uzak Şehir’in özetini de izledik. Kapıları Açmak kitabını okumaya devam ediyorum. Bu akşam fazla okuyamadım ama. Okumadan geçmedim hiç olmazsa. Bazı kargocular var. Kapıya bırakıp gidiyorlar kargoyu. Be mübarek adam, kapıyı çalsana. Kapı önünde beslediğimiz kediler var. Kargoyu parçalasalar ne olacak? Bu ülkede herkes baştan savma iş yapıyor. Bugün hava genelde yağmurluydu. Dışardan gelen kardeşim sulu kar yağdığını söyledi. Ama devamı gelmedi. Böyle giderse bu hafta kar yağabilir. Evet, ya etraf şöyle bir beyaza bürünsün yahu. Özledik. Dört mevsimi de yaşamak güzel. Gerçi insanlık olarak mevsim falan bırakmadık ortada ya neyse. YouTube’da, Ayhan Tarakçı’nın, karanlık maddeyi tespit etmeyi başardık mı başlıklık videosunu izledim. Kara delikler gibi bu karanlık madde de çok ilgimi çekiyor. Bu konulara ilginiz varsa izlemenizi öneririm. Şimdiden güzel bir Salı günü geçirmenizi dilerim millet. Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısında görüşmek üzere.

Kişisel Blog Yazıları #46: Hem hayattan, hem de pazar gününden notlar...

Kişisel blog yazıları #46 ile karşınızdayım. Günlerden pazar. Dün dışarıya çıktığım için bugün tekrar dışarıya çıkmadım. Zaten kuzen ve ailesi geldi. Sohbet muhabbet ettik. Onlar gittikten sonra televizyonda yeni başlayan Rüya Gibi dizisinin tekrarı vardı. Show TV’de. Onu izledik. Haberlere kadar. Sonra Fox ana haberi izledik. Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik. Oktay Kaynarca’nın bazı durumlarda yarışmacılara yardım etmesini seviyorum. Mesela bu akşam. Adam çok basit bir sorudan elenecekti. Adam tam cevap verecekken, bir jokerinin daha olduğunu hatırlattı yarışmacıya. Jokeri kullanan yarışmacı, basit bir sorudan elenmekten kurtuldu. Bugün YouTube’tan hiçbir şey izleyemedim. Hafta sonları için bir çok şeyler yapmayı planlıyorum. Ama hafta sonu gelince üstüme bir ağırlık çöküyor. Hiçbir şeye halim olmuyor. Kapıları Açmak kitabına devam ettim. Kitap, iyi gidiyor. Birkaç güne biter herhalde. Kız kardeşim anlattı. Ondan duydum ilk defa. Bir kadın ölünce, eşi ona namahrem oluyormuş. Mezara eşini koyamazmış. Dinde böyle bir şey varmış. Az çok dini konulara ilgi duyan biri olarak, şimdiye kadar bunu nasıl duymamış hayret. Peki sizin bundan bir bilginiz var mıydı? Dün otobüsten indikten sonra bakkala gittim. Ekmek aldım. Ödemesini de kredi kartından yaptım. Gün gelecek de ekmeği bile bakkaldan kredi kartı ile alacağım aklıma gelmezdi. Ekmek alırken dikkat ettim. Çikolata bölümünde hala dubai çikolataları var bir sürü. Herhalde o meşhur zamanda bol bol almışlar. Sonradan da ellerinde kalmış. Kişisel blog yazıları serisinden bu akşamlık da bu kadar. Görüşürüz.

Kişisel Blog Yazıları #45: Hayattan gözlemler ve kafede dergi okumak...

Kişisel blog yazıları #45 ile karşınızdayım. Bugün offtum. Evde kalmak ya da dışarı çıkmak arasında ikilem yaşadım. Arkadaşım Yaşar da biraz rahatsızmış. Soğuk almış. Halim yok gelmeye dedi. İkilemde kalmamın nedenlerinden biri de buydu. Sonunda gitmeye karar verdim. Hava kapalıydı ama o kadar da soğuk değildi. Otobüste giderken elime telefon almadım. Bakalım neler düşüneceğim dedim. Oradan oraya atladı düşüncelerim. Zaman zaman bunu deneyin derim. İlla bir otobüs yolculuğunu beklemeyin tabi. Otobüsten indikten sonra ilk işim her zaman gittiğim simitçi oldu. Her zaman ki gibi yine sıra vardı. Ama fazla beklemedim. Birkaç dakikaya geldi sıra. Önümdeki adam simitçiye bir şeyler dedi. Simitçi de, “Soğuk olsa bir daha gelmezsin zaten. Niye durduk yere müşteri kaybedelim. İstersen buyur, kontrol et” dedi. Ya be mübarek adam. Bunca insan bu kuyrukta boşuna bekler mi ya. Muhakkak Düzceli değildi adam. Neyse bana sıra geldi. Sıcacık simitimi aldım ve en yakın banka oturdum. Simiti yerken önümden insanlar geçiyor tabi. Bir aile geliyor. Anne, baba ve bir kız çocuğu. Tahmini olarak 10-12 yaşlarında çocuk. Anne ve baba tartışıyor. Kadın, adama “Biraz da sen düşün. Her şeyi ben düşüneceksem oooo” dedi. Öylece gittiler önümden. O an, bu devirde evliliğin çok zor olduğunu düşündüm. Bir kadının ilişkide her şeyi kendi yapmasından şikayet etmesi, ilişkinin geleceği açısından hiç de olumlu bir işaret değil. Umarım böyle bir şey olmaz tabi. Sonuçta ortada bir çocuk var. Ben de bir zaman annesiz büyüdüm. Bu zorlukları az buçuk bilirim. Ondan sonra her zaman gittiğim kafeye gittim. Gani kafe adı. Yeni yerine taşındı. Bundan olsa gerek, boş masa yoktu. Ben de başka bir kafeye gittim. Kafede çay içip, profiterolümü yerken bir şeyler okumak için de yanıma Ayarsız ve Post Öykü dergilerini aldım. Dün, Kişisel Blog Yazıları #44: Cuma motivasyonu ve kafede kitap okumak üzerine başlıklı yazımda kafede kitap okumaya değinmiştim. Kütüphaneden aldığım kitaplar var. Şimdi kafede unuturum ya da kaybederim falan diye yanıma kitap almadım. O yüzden dergi götürdüm. Ayarsız dergisinden bir iki hikaye okudum. Dergiyi beğendim. Bundan sonra evde detaylı inceleyeceğim dergiyi. Dergiyi almış ama okumamıştım. Bugüne kısmetmiş işte. Kafede dergi okumaya gelince. Pek zevk alamadım. İnsanların konuşmaları ve çalan müzik, konsantre olmamı zorlaştırdı. Bundan sonra kafede bir şeyler okumam. Bir de kafede bir şeyler yazmayı deneyeceğim. Bilgisayarımı götürüp, blog yazımı kafede yazacağım. Onunla ilgili deneyimimi de yine burada yazarım. Bu seri güzelmiş. Baştan sona bir okuyayım dersen. Kişisel blog yazıları serisinin hepsi.

Kişisel Blog Yazıları #44: Cuma motivasyonu ve kafede kitap okumak üzerine...

Kişisel Blog Yazıları #44 ile karşınızdayım. Cuma günleri işe başlarken insan başka türlü bir motive oluyor. Çünkü bugün cuma ve haftanın son günü. Ben de motive bir şekilde çalışmaya başladım bugün. Ara ara zaman geçmek bilmedi. Bazen de yoğunluk oldu. Neyse ki akşamı yaptık. Patates yemeğinin suyuna ekmek banıp karnımızı doyurduk. Merak etmeyin. Patatesleri de yendi. Çay faslında televizyonda haberler açıktı. Birkaç haber izleyip sonra geçtim odaya. X’in yapay zekası Grok’la blog hakkında konuştuk. Grok’u seviyorum ben. Siz kullandınız mı peki Grok’u? Sizin favori yapay zekanız hangisi? Kapıları Açmak kitabına devam ediyorum. Kitap iyiden iyiye sarmaya başladı. Hani sayfalar su gibi akar ve kitabın sonu hemen gelmesin diye yavaş yavaş okursunuz ya. Ben de öyleyim bu kitaba karşı. Belki yarın bir kafeye giderim. Bir kahve söylerim. Belki de bir kitap götürürüm. Bir yandan kahvemi yudumlar, bir yandan da kitabımı okurum. Kafeye gelip, beni kitap okurken görenler ne derler acaba? “Burası kitap okuma yeri mi ya? Hava atmak için okuyor muhakkak. Ya da kız tavlamak için” Benim için böyle yargılarda bulunurlar mı sizce? Düşünüyorum da. Son zamanlarda gittiğim kafelerde hiç kitap okuyan birini görmedim. Görmüş olsaydım benim ne düşündüğümü yazardım buraya. Peki siz bir kafeye gittiniz. Birini kitap okurken gördünüz? O kişi hakkında ne düşünürdünüz? Bu serinin tüm yazılarını okuyabilirsin. Eğer serinin ilk yazısını okumak istersen kişisel blog yazıları #1 tıkla.

Kişisel Blog Yazıları #43: Yeni kitap ve bir akşamın düşünceleri...

Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı için daha bilgisayarda yazmaya başladık. Evet, dün akşam yazmıştım. Yeni bir kitaba başlayacağım diye. Mustafa Kutlu’nun, Kapıları Açmak kitabını okumaya başladım. 15-20 sayfa okudum. Şimdilik beğendim. Bir kız arkadaş, mavi yumurtadan bahsetti. Kendisi hastanede yatarken, diğer yatakta yatan hasta teyzemiz, şifa olsun diyerekten evden mavi yumurta getirtmiş bizim kız arkadaşa. Daha proteinli falanmış. “Çabuk bunun reklamını yapalım Türkiye çapında. Böyle değişik şeyler ilgi çeker. Paraya para demeyiz” dedim. İşin şakası bir yana. Biri bu dediğimi yapar ve tutarsa var ya. Resmen yırtar. Siz daha önce mavi yumurta gördünüz mü? Ben görmedim. Gördüysem bile Şirinler’de görmüşümdür. Onu da ben hatırlamıyorum. Star’da, Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’den bir tane skeç izledik. Sonra Atv’ye Kim Milyoner Olmak İster’e geçtik. Perşembe akşamları takip ettiğimiz bir dizimiz yok. Ülkedeki enflasyonla beraber herkes bir şeyler söylüyor. Kimisi ona yatırım yapın diyor, kimisi buna yatırım yapın diyor. Kimisi de her ay bir çeyrek altın alıp kenara koyun diyor. Hangisine inanacağımızı şaşırdık. Siz bir yatırım yapıyor musunuz? Yapıyorsanız neye yatırım yapıyorsunuz? Göbeklitepe’de bulunan heykeller bizi şaşırtmaya devam ediyor. Şimdi de ağzı dikilmiş ve gözleri ise kabuklarla doldurulmuş bir heykel bulunmuş. Yüzü bir ölüye benzediği için heykele, ölüm yüzlü heykel deniyormuş. Ölüm ritüelleri için kullanıldığı düşünülüyormuş. Bunun üzerine daha detaylı videolar izlemek istiyorum. Ama daha YouTube’da denk gelmedim. Çok ilginç değil mi ya? O zaman bu akşamlık da bu kadar yeter diyelim. Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısında görüşmek üzere.

Kişisel Blog Yazıları #42: Bilmediğim konular, yeni dizi ve ücretsiz kahve...

Kişisel blog yazıları serisine bir yazı daha eklemek için bilgisayarın başına oturdum ama isteksizim. Nedense canım yazı yazmak istemedi. Bu akşam yazmamayı düşündüm durdum. Sonra, “Bilgisayarın başına bir oturayım. Yazmayı deneyeyim. Eğer yine de yazmak içimden gelmezse o zaman bırakırım” dedim. İşte şimdi buradayım. Galiba yazıya devam edeceğim. Çağrı merkezinde çalışırken bilmediğiniz bir konuya denk gelmek ve o konuyu öğrenmek için bin kişiye yazmak ve cevap beklemek, o arada müşteriyi de idare etmek zor iş gerçekten. Bugün, normal çalışma tempomuzda geçen bir gündü. Sadece bilmediğim konular üst üste geldi ve sıkıntı oldu. Now TV’de, Selçuk Tepeli’nin sunduğu ana haberi izledik. Üst düzey memurlara 30 bin lira zam yapılacakmış. Muhalefet buna tepkili. Sadece üst düzey memurlara değil, tüm memurlara zam yapılsın deniyor. Bu arada enflasyon yine düşük açıklanmış. Bu da demek oluyor ki asgari ücrete düşük zam yapılacak. Dün akşam bir abimiz misafirdi. Konu siyasete geldi. “CHP’ye oy vermem ben. CHP gelirse ilk yapacakları iş Kuran kurslarını kapatmak olur” dedi. Eğer hala halk böyle düşünüyorsa CHP kendisini sorgulamalı. Show TV’de bu akşam yeni bir dizi başladı. Dizinin adı: Rüya Gibi. Kanal D’de, Eşref Rüya’nın yeni bölümü başlayıncaya kadar izleyelim dedik. Ne yalan söyleyeyim: Dizi sardı bizi. Ama devam eder mi bilemem. Sonunda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Hep Aynı Boşluk kitabını bitirdim. Yarın akşamdan itibaren roman okumaya başlayacağım. Peki hangi romanı okumaya başlayacağım? Biraz merak edin. Yarın akşam yazarım. Size güzel bir haberim var: 5 Aralık Dünya Türk kahvesi günüymüş. Bu nedenle bazı kahve firmalarında tüm gün boyunca Türk kahvesi ücretsiz olacakmış. Bunu duyunca babam, “Şimdi nasıl da güvenip içersin oralardan kahve? Bu kadar zehirlenme olayları olurken” dedi. “Haklısın baba” dedim.

Kişisel Blog Yazıları #41: Günlük hayat, iş ve ChatGPT sohbetleri...

Kişisel blog yazıları serisine bir yazı daha eklemek için buradayım. Dün akşamdan beri nasılsınız? Ben mi? Şükür, iyiyim. Bugün iş yoğundu yine ya. Konuş konuş bitmiyor. İşimiz, gücümüz konuşmak. Sanatçılar derler ya, “Sesimle para kazanıyorum” diye. Çağrı merkezinde çalışanlar olarak bizler de böyleyiz. Sesimizle para kazanıyoruz. Annem, yoğurtçu kadından gezen tavuk yumurtası almış. Küçük küçük yumurtalar. Gezen tavuk yumurtası böyle mi oluyormuş ya? Bir kız arkadaş da ChatGPT ile yazışıyormuş. Kahvesinin fotoğrafını çekip atmış ve yorumlamasını istemiş. En son attığı ekran görüntüsünde ChatGPT şöyle cevap vermiş, “Kız vallahi billahi doğru söylüyorum bak! Şu fincanın dili olsa da kendi anlatsa, ben yorulmam o zaten konuşur! Yeminle diyorum, sen içine atmışsın” Bir şey fark ettiniz mi? ChatGPT çok yemin ediyor. İşkillendim bak. Çok yemin edenlere güvenmem pek. Hep Aynı Boşluk kitabını okumaya devam ediyorum. Biliyorum, biliyorum, hala bitiremedim. Bu arada Kişisel Blog Yazıları #34: Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz başlıklı yazımda Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bahsetmiştim. Şimdi yaşasa, sosyal medya hakkında ne düşünür demiştim. İşte o yazıma Nizamettin Gümüş yorum yapmış ve bu konuda kendi bloğunda da bir yazı yazacağını söylemişti. Dediğini yapmış ve bloğunda, Ahmet Hamdi Tanpınar bugün yaşasaydı sosyal medya hakkında ne derdi? başlıklı yazısını yazmış. İsterseniz bir göz atın. YouTube’da, günler neden hızlandı başlıklı bir video izledim. Çünkü her günün rutin. Bu nedenle beynin otomatiğe bağlıyor yaşamayı ve o nedenle hızlı akıyor diyor. Olabilir mi, olabilir. Ama bence tek neden bu değildir. Başka şeyler de olmalı.

Kişisel Blog Yazıları #40: Bir skeç, bir dizi ve bitmeyen bir kitap...

Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir haftaya başlıyoruz. Sabah o kadar yoğun değildi ama öğleden sonra baya yoğundu iş. Kafamı kaşıyacak vaktim olmadı dedirten cinsten bir yoğunluk vardı. Akşam iş bitti. Haberleri izlemedim. Sinirlerimi zıplatmaktan başka bir işe yaradığı yok zaten haberlerin. Ayhan Tarakçı’nın YouTube kanalında, evren aslında genişlemiyor mu videosunu izliyordum. Yarım kaldı. Biraz bizimkilerle oturup sohbet muhabbet edeyim, sonra kaldığım yerden izlemeye devam ederim dedim. Hala izleyeceğim. Bizimkilerle Güldür Güldür Show’un tekrarını izledik Show TV’de. Tekrarını izledik derken de. Bir skeç izledik. O da Paşa’ya, yemek yemeğe geliyorlar ya. Paşa’nın saçmalıklarına yemek yemek için katlandıkları skeç. Pek fazla da sevmiyorum o seriyi. Uzak Şehir başlayınca kanal D’ye geçti zaten bizimkiler. Ben de geldim. Biraz kitap okudum. Kitap okurken baktım gözlerim kapanıyor. Uyumadan en iyisi blog yazısını da yazmak dedim. İşte şimdi burdayım. Bir arkadaş İnstagram’dan bir haber atmış bana. Çin’de bir şirket, mutlu değilsen işe gelmek zorunda değilsin diye bir uygulama başlatmış. “O zaman işe hiç gitmem” dedim arkadaşa. O da, “Ben de” demiş. Böyle uygulamalar bize gelmez. Kaç gündür tembellik yapıyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Hep Aynı Boşluk kitabını bi bitiremedim. Son 50 sayfa artık. Kitap biter bitmez roman okumaya başlayacağım. Roman okumayı özledim. Galatasaray deplasmanda Fenerbahçe 1-1 ile berabere kalmış. Son dakikada yemişiz golü ya. Ulan kaç dakika sabrettiniz. Birkaç dakika daha sabretseydiniz ya. Lafı fazla uzattım. Yarın akşam görüşmek üzere. Diğer 39 yazıya bir göz atmak istersen kişisel yazılar arşivi tıkla.

Kişisel Blog Yazıları #39: Uyandığımda saat 11.00'di ve günlerden pazardı...

Pazar gününün son saatlerine girerken kişisel blog yazıları serisine yeni bir yazı ekleme zamanı. Evet, günlerden pazar. Yeni bir hafta başlayacak yarın. Yine iş, yine müşteriler, yine şikayetler falan filan. Öyle işte. Sabah 11.00’de kalktım. Kahvaltı falan saati 13.00 yaptık. Televizyonda doğru dürüst bir şey yoktu. Dışarı çıksam mı diye düşünürken hava bozmaya başladı. Rüzgar, yağmur ve fırtına üçlüsü sokakların hakimi oldu. Akşam Show TV’de, Bereketli Topraklar dizisinin final bölümü vardı, onu izledik. Babam diziyi beğendi ama dizi de final yapıyor işte. Diziyi beğendiği için, final bölümü de olsa izledik. Biraz da gündem diyelim o zaman. Yarın Fenerbahçe- Galatasaray maçı var. Galatasaraylı olarak rahat değilim. Fenerbahçe yenecek gibi. Adile Naşit’in filmi Adile, 5 Aralık’ta vizyona girecekmiş. Adile Naşit’i oynayan oyuncu pek olmamış gibi geldi bana. İlk izlenimim bu tabi. Daha sonra değişebilir. Nygma, Papa’nın İznik ziyaretinin gizemi hakkında bir video yapmış YouTube kanalında. Daha sonra izleye kaydettim. İlk fırsatta izleyeceğim. Papa, ülkemizde gittiği her yerde ayin yaptı. Bunun çok da iyi bir şey olmadığını iddia edenler var. Bu videoları zamanlar izleyeceğim. O zaman şimdiden iyi haftalar.

Kişisel Blog Yazıları #38: Aile dediğin aynı evde oturur, yanlışmış...

Aslında yazı falan yazacak halim yok. Moralim bozuk. Kişisel blog yazıları serisi için bu akşam yeni bir yazı yazmayabilirdim. Neyse, yine de oturdum bilgisayarın başına ve yazıyorum işte. Kız kardeşimle biraz tartıştık. Bundan yıllar önce bir yaz ayı. O zaman iş/güç ve hayat derdi yok tabi. Okula gidiyoruz. Tek derdimiz dersler. TRT 1’de polisiye bir dizi vardı. Yaşlı bir polis abimiz suçluları yakalıyordu. Bir bölümünde bu polis abimiz akşam evine geliyordu. Ailecek yemek yediler falan. Sonra kızları, kendi evine gitti. Kız, evli falan değil ama başka bir eve çıkmış. O zamanlar yadırgamıştım bu durumu. Bir çocuk, -kız ya da erkek fark etmez- daha evlenmeden aile evinden ayrılır mıydı? Aile dediğin birlikte yaşamalıydı. Ama şimdilerde anlıyorum. Ayrılırmış. İnsanın zaman zaman kendisine tahammül edemediği şu dünyada, ailen de olsa, aynı evde yaşamak zor oluyormuş.

Kişisel Blog Yazıları #37: Sıcacık bir köy ekmeği ve günden kalanlar...

Kişisel blog yazıları serisi yepyeni bir yazı ile devam ediyor. Bugün çağrı alırken birkaç müşteri sinirlerimi zorladı. Olabildiğince sakin kalmaya çalıştım. Sakin kalmak ne kadar da zor. Akşam yemeğinde kardeşimin getirdiği sıcacık köy ekmeğinden yedik. Akşam saatinde sıcacık ekmek nasıl kaldıysa. Sadece çayla beraber köy ekmeğini yeseniz bile olur. Karnınız doyar. Şükür, bugün de karnımızı doyurduk. Ailecek devamlı tekrar ettiğimiz bir tespitimiz vardır: Eğer şu karınlarımız acıkmasa, kimse de çalışmaz deriz. Gerçekten de öyle. Kanal D’de, Arka Sokaklar dizisini izledik. Tunç’u bu sefer de topal yapacaklar. Bu çocuğun senaristlerin elinden çektiği nedir ya. Bu yazıyı yazmadan önce Neptünlü Cadı’nın, Beni Asla Bırakma kitabı hakkındaki yazısını okudum. Kitabın konusu bana göre hassas bir konu. Ben de hassas bir insanım. Bloğuna bıraktığım yorumda da yazdım zaten. Kitabın yorumu bile beni bu kadar etkilemişken, hayatta bu kitabı okuyamam. İhtiyar Gençlik diye bir kavram varmış. Victor Hugo’ya aitmiş bu kavram. Hani şu meşhur Sefiller kitabının yazarı. Ülkemizde gençler kendilerini ihtiyar genç hissediyorlarmış işte. 19 yaşındaki bir çocuk mesela. Hem çalışıyor, hem üniversitede okuyor. Kendini de 40 yaşında hissediyor. Ülkemin gençleri için üzülüyorum.

Kişisel Blog Yazıları #36: Kasım ayının son perşembesi yazısı...

Kişisel blog yazıları serisine kasım ayının son perşembesindeki bu yazımız ile devam ediyoruz. Kimi zaman güzel, kimi zaman zorlu çağrılarla bir iş gününün daha sonuna geldim. Yarın cuma ve son gün. Bunun motivasyonuyla akşam yemeğini yedim. Haberleri pas geçtim yine. Kanal D’de, Çok Güzel Hareketler Bunlar 2 vardı. Uzak Şehir dizisinin parodisini yapmışlar. Ama ben pek beğenmedim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın denemelerini okumaya devam ettim. Bizimkiler sonradan Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i açmışlar. Denk geldiğim soruya bakın. Bir tane komutanı soruyorlar. Cevap şıklarından birinde Komutan Logar yazıyor. Ulan kimin aklına gelmiş bu. Cem Yılmaz’ın, Gora’daki karakterinin ismi bu. İnstagram kullanıcıları artık istek gönderirken neden istek gönderdiğini belirtmek zorunda olacakmış. Genelde, tanışmak için yazılır sebebe herhalde. Daha ne yazılacak ki? Haluk Bilginer ve Feyyaz Yiğit’in başrollerini oynadıkları Yan Yana filmi çok konuşuluyor bu ara. Şu ana kadar iyi de gişe yaptı. Herkes güzel bir komedi olmuş diyor. Saat 23.32 geçiyor. O zaman perşembeyi uğurlayalım ve gelsin cuma.