Kayıtlar

Mayıs, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ernest Hemingway, İstanbul'u anlatıyor...

Resim
     Dillere destan şehir, İstanbul. İmparatorluklara başkentlik yapmış bir şehir. Kültürlerin merkezi bir şehir. Bunları, daha da çoğaltabiliriz. Çünkü İstanbul bir değil, bin özelliği kendisinde barındırıyor. O yüzden, ne dense az. Hala duyarız. Hem bizimkilerden, hem de yabancılardan, “Dünyayı gezdim. İstanbul gibisini görmedim” diye. Peki yazarlar, İstanbul’u nasıl anlatmış? Bahsettiğim herhangi bir roman ya da hikayede değil. İstanbul’a gelmiş, ziyaret etmiş, büyük yazarlar ne demiş, İstanbul hakkında? Evet, o büyük yazarlardan birine, Ernest Hemingway’e kulak vereceğiz. Hemingway’in anlattığı İstanbul, 1922’in İstanbul’u. Okuyacaklarınızı lütfen, bu tarihi göz önüne alarak okuyalım. Bugünkü İstanbul’a göre değerlendirmeye kalkarsanız, yazı büsbütün anlamsızlaşır o zaman. Yani, okuyucularımın dikkatine!!!                                HAŞLAMA PATATES SATILIRMIŞ O ZAMANLAR SOKAKLARDA      Biliyorsunuz, sabah ezanlarımız bir başkadır. Her dinleyişte etkiler bizi. Saba

Cemal Süreya: "İmza günleri benim işim değil"

Resim
      Biz okurlar olarak kitap fuarlarını, imza günlerini severiz. Çünkü yüzlerce kitapla tanışırız. Çok sevdiğimiz kitapların, hayranı olduğumuz yazarlarıyla tanışırız. Sohbet ederiz. Fotoğraflar çektiririz. Kitaplarını kendi ismimize imzalatırız. Biz okurlar için, bunların hepsi, teker teker çok önemlidir. İleride baktıkça güzel bir şekilde anılacak, hatıralardır. Yıllar geçtikçe, okur ile yazar arasındaki mesafe, çok azaldı. Özellikle bu kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle. Onlarla, sosyal medya üzerinden her an düşüncelerimizi paylaşabiliyoruz. Hepsi iyi, güzel hoş da. Bu işin bir de yazarlar yönü var. Ne demek yani, yazarlar yönü? Sen orda kitabını imzalatıp, bir iki laflayıp gidiyorsun. Ya orda kalan yazar? Onlar, çok da mutlular mı bu durumdan? SAÇMA BİR GÖSTERİ      Mutlu olmayanlardan biri de, Cemal Süreya. “Saçma bir gösteri” olarak tanımlıyor imza günlerini . Peki neden? Gelin, biraz bunu irdeleyelim. Okuduğum yazı itibariyle Cemal Süreya, sayı ola

Virginia Woolf'tan yazar olmak isteyenlere...

Resim
     Günlük tutmak. Yazma heyecanını ilk tattığımız sayfalar. Kimilerimiz için artık bir nostalji. Kimimiz için ise, hala vazgeçilmeyen bir tutku. Şimdi yazacaklarım, hala bu tutkudan vazgeçmeyenleri sevindirecek gibi. Virginia Woolf’un, günlük tutmak ile ilgili söylediklerini okudum. Zamanında o da, yazma dersleri vermiş. Bu okuduğum yazı, o derslerden birinde, kursiyerlerle diyaloglarını ele alan bir yazı. Sınıfta Virginia Woolf, herkesten günlük tutmasını ister. Peki neden günlük tutulmasını istiyordu kursiyerlerden? Çünkü hayatın içinde, bizi yazmadan uzaklaştıracak olan, o kadar çok meşgale var ki. Bu meşgalelerden, nasıl sıyrılıp da, yazının başına oturacağız? Nasıl kendimize ait, bir yazma saatimiz olacak? İşte bu nedenle, yani hayatın içinde, kendimize yazma zamanı ayırmak için günlük tutulmasını istiyor.                                          GÜNLÜK TUTUN, AMA ÖYLE SIRADAN DEĞİL      Sınıftaki kadınlardan biri, bizim her zaman sorduğumuz, değişmez sorumuzu, biraz da çe

Röportaj yapan yazarlarımız: Yaşar Kemal ve Sait Faik...

Resim
     Bir yazarın yaptığı işler, her zaman farklılık gösterir. Çünkü yazar, olayları en ufak noktasına, detayına kadar inceler ve hayata bu yönden bakar. Bu nedenle, yazarların kitap yazmak dışındaki işleri de beni meraklandırır. Bunlardan biri, röportaj yapmaları mesela. Bir gazetecinin yapacağı röportajla, bir yazarın yapacağı röportaj, bana göre farklılık gösterir. Bir yazarın başka bir yazarla röportaj yaptığını düşünsenize. Bir yazarın halinden, en iyi başka bir meslekdaşı, yani başka bir yazar anlar. Bu yönden bakılırsa, o röportajı okumaya doyamayız diyorum. Gazeteci, sadece gazeteci gözlüğüyle röportaj yapacakken bir yazar ise, başka bir yazar arkadaşının daha karanlık noktalarına nüfuz edebilir. Onları deşebilir. Bize daha iyi gösterir, o yazarın iç dünyasını.                                                       RÖPORTAJ YAPAN YAZARLARIMIZ      Şimdilerde yazarlarımız arasından var mı röportaj yapanlar bilmiyorum. Ama yapsalar bir heyecan dalgası yaşatacağı kesin. Ed

Victor Hugo'nun yazarlık dışındaki diğer sanatsal yeteneği...

Resim
      Bazı yazarlar, sanata yatkınlık olarak içlerinde sadece yazmayı barındırmıyorlar. Yazma dışında da, sanat dallarına yetenekleri olabiliyor. Bu tip bir yazara örnek olarak, Victor Hugo’yu verebilirim. Victor Hugo deyince benim aklıma, hemen Sefiller romanı gelir. Ben iyiliğin kazandığı roman diyorum Sefiller’e. Victor Hugo, Sefiller gibi dünya çapında eserler ortaya koymanın dışında, bir de resim yaparmış. Hem de öyle böyle değil. Toplamda yapmış olduğu resimlerin sayısını söylesem, eminim sizin de benim gibi, dudağınız uçuklar. Dört binden fazla. Yanlış duymadınız. Tam dört binden fazla resim yapmış.                                          BASİT BİR RESİM YAPMA HEVESİ DEĞİL      Bu gibi insanlar, boşuna her zaman okunacak eserler bırakmıyorlar dünyaya. Bu resim yeteneği hakkında, ressam bir arkadaşının söyledikleri, bizim için daha iyi bir yol gösterici olacaktır sanırım. Ressam dostunun adı : Eugene Delacroix. Victor Hugo için: “Eğer yazar değil de, ressam olsaydı,

Hepimizin hayatı aslında bir roman ya da hikaye değil mi?

Resim
     Okurlar olarak, hikaye ya da roman okuyup duruyoruz. Peki bir an olsun düşündünüz mü? Hayatınız hangisine benziyor? Hani bir söz vardı, “Hayatımı yazsam roman olur” diye. Son günlerde okuduğum makalelerde, yaşanılan hayatın, aynen yazılmasının da olabileceği söyleniyor. Hatta yazarlardan biri, oturmuş başından geçenleri yazmış. Roman, hayatı anlatmaz mı sonuçta. Benim de yaşadığım bir hayat. O zaman kendi hayatımı da yazabilirim. Böyle kafa da olan yazarlar da var. Ben bu düşünce tarzına soğuk değilim. Bilakis, sıcak yaklaşıyorum. Önemli olan sadece, okurlara anlatmada problem olmaması. Yoksa hepimizin hayatı oturulabilir ve yazılabilir. Önemli olan nasıl anlattığın derler ya. Gerçekten de öyle.                                            ANLATIM TARZI OKURU YAKALAMALI      Hepimiz yaşıyoruz öyle değil mi? O zaman hepimizin hayatı yazılmaya değer. Farklı olan belki bazılarımızın hayatı çok aksiyon doludur. Bazılarımızın ise çok durağan ve sakin. Ama bu bir şeyi değiştir

Umberto Eco, "Kaybedenleri anlatırsan edebiyat olur" diyor...

Resim
      Okuduğum romanlarda, kazanan mı anlatılıyor, yoksa kaybeden mi? Bunu hiç takip etmedim. İstatistiğini de tutmadım. Ama Umberto Eco, bu soruyu sordurmamı sağladı. “Gerçekte romanlarda kazananlar mı, yoksa kaybedenler mi daha çok başroldeler?” diye sordum kendime. Hemen, en son okuduğum romana, Elveda Güzel Vatanım’a gittim. Ordaki baş karakter, Şehsuvar Sami’ydi. Peki, o bir kaybeden miydi? Evet, kaybedendi. Sevdiğinden ayrılmıştı. Ve uğruna canını ortaya koyduğu örgüt, başarıya ulaşamamıştı. “Yoksa, yoksa. Edebiyatta çok satan bir kitap yazmanın formülü bu mu? Kaybedeni yazmak mı?” dedim. Umberto Eco: “Gerçek dediğimiz edebiyat kaybedenleri anlatır” diyor. Umberto Eco’nun bu sözünden sonra, bunun üzerine yazmak istedim.                                                 KAYBEDENLER BİZDE İŞ YAPAR       Kaybeden hikayelerinin bizim ülkemizde iş yaptığını söylersek, yanlış söylemiş olmayız herhalde . Dram dizilerinin zirve yapmasından, olur olmaz programların acitasyon yapm

Ayşe Tolga'dan sürekli kitap okuyamayanlara dair...

Resim
     Biliyor musunuz, bilmiyorum. Her pazar, Trt Haber’de, Vapurda Çay Simit Sohbet diye bir program var. Sevdiğim konuklar olursa izliyorum. Bu haftaki konuğuna baktım. Ayşe Tolga’ydı. Hani, bu aralar Seksenler dizisinde Ahmet’in eşini oynayan. Sohbet sırasında Ayşe Tolga bir şey söyledi. O benim çok dikkatimi çekti. “Bazen durmadan kitap okursunuz. Bazen de hiç canınız okumak istemez. Böyle zamanlar kendinizi bilgiyle doldurmuşsunuz demektir. Ancak o bilgiyi kullandıktan sonra, yeniden okuma iştahınız gelir” dedi. Bu söz neden bu kadar dikkatimi çekti? Çünkü Ayşe Tolga, orada beni anlatmıştı da ondan. Benimde okuma dünyam böyle gel gitlidir. Kimi zaman açlıktan ölen bir insanın, yemeğe saldırması gibi saldırırım okumaya.                                             OKUMA DÜNYAM ÜZERİNE TEORİLER                      Kimi zaman da, hiç acıkmayacak gibi tok olan biri gibi, kitaplara bakarım, onlar da bana bakar. Neden böyle bir davranış şeklim olduğuma dair, kendi kendime teor

Dan Brown'un Cehennem kitabı ve İstanbul...

Resim
     Hani futbol için söylenen bir söz vardır. “Futbol, sadece futbol değildir” diye. Bunu edebiyat için de uyarlayabiliriz aslında. Hatta daha da ileri giderek, roman için de özelleştirebiliriz ve diyebiliriz ki, “Roman, sadece bir roman değildir”. Niye böyle bir giriş yaptım? Dan Brown’un Cehennem kitabı nedeniyle. Haberlerde izledim. Daha önceki romanının geçtiği şehre, normalinden 3-4 kat daha fazla turist gelmiş. Sırf o roman, orada geçiyor diye. Yani buradan anlıyoruz ki roman, sadece roman değildir. Bizim ülkemizde maalesef, “Alt tarafı bir kitap. Ne olacak ki?” gibi bir söylem var. İşte bu yaşananlar, böyle düşünenlere harika bir cevap oluyor. Şimdi olayın en güzel yanına geldik işte.                                          BU FİLMLE MİLYONLAR İSTANBUL’A AKACAK      Cehennem kitabının filmi çekildi. Ve filmin büyük bir süresi İstanbul’da geçiyor. Ayasofya ve Yerebatan Sarayı. Şimdi bu filmi milyonlar izleyecek. Ve yine bu milyonlar akın akın İstanbul’a gelecekler. İş

Dostoyevski, sıradan insanlardan yakınıyor...

Resim
     Yaşadığımız devir, yeni bir insan tipi üretti. Çıkarcı insan. Temelde ben böyle tanımlıyorum. Aslında bu tip insanları, birden fazla şekilde tanımlayabilirsiniz. Hep banacı insan, diyebilirsiniz mesela. Ya da, benden sonrası tufancı insan da diyebilirsiniz. Hepsini topladığınızda ortaya, sadece kendini düşünen  insan tipi çıkıyor. Dostoyevski bu insanı, “Sıradan insan” olarak tanımlamış. Budala kitabında yapmış bu tanımlamayı. Kitabın çıkış tarihine baktım. 1869. O tarihlerde bile yakınıyormuş Dostoyevski. “Acaba biz yanlış mı düşünüyoruz?” dedim kendime. Hani şöyle bir klasik düşüncemiz var ya. “İnsanlık bu son yüzyılda bozuldu. Teknolojiyle beraber”. Ama öyle değilmiş işte. Dostoyevski bu tanımlamayı 1868’de yapıyor.                                 DOSTOYEVSKİ’NİN SIRADAN İNSANI, HEP VARDI      Galiba, insanın var olduğu andan itibaren almak gerekiyor sıradan insanı. Kendi çıkarından başka bir şeyi düşünmeyen insanı. Belki, “Bu yüzyılda fazlalaşmışlar” diyebiliriz.

Goethe, aşk acısını anlatmış kitabında...

Resim
      Günlük olarak edebiyat sitelerini takip etmeye çalışıyorum. Her önüme geleni değil tabi. Her yönüyle kalitesini belli eden siteleri takip ediyorum. Ben bir okur olarak yazarların hayatlarını da merak ederim. Bir kitabı hangi duygularla yazdıklarını. Ya da bir kitabı ona yazdırmaya iten olaylar silsilesini de öğrenmek isterim. Edebiyat siteleri bu yönden istediklerimi karşılıyorlar. Bugün Goethe hakkında bir yazı vardı bir tanesinde. Genç Werther’in Acıları kitabı hakkında. Ben bu kitabı okumadım. Ama okumayı çok istiyorum. Zira çok bahsediliyor, çok anlatılıyor bu kitap. Genç Werther neden acı çekebilir? Genç bir adam neden acı çekebilirse ondan. Yani aşktan.                            GENÇ BİR YAZARDAN AŞK ACISINI ANLATAN BİR KİTAP      Genelde yazarlara sorulan sorudur. Hem de bıkmadan sorulur. “Kitapta anlattığınız şeyleri yaşadınız mı?” diye. Bir soru daha var klasik. Hazır yeri gelmişken onu da atlamayalım. “Romanın ana karakteri ne kadar sizden? Ya da siz ondan

okumayı istediğim kitaplar...

Resim
     Okumayı istediğim kitaplar hangileri? Onları paylaşmak istiyorum sizinle. “Bugüne kadar niye okuyamadın?” derseniz. Çalıştığım zamanlar, mesaiden başımı kaldıramıyordum. Bırakın kitap okumayı, kendim bile zar zor dinlenebiliyordum. Şimdi ilk fırsatta, bu kitapları okuyacağım. İlk sırada, Sabahattin Ali’den Kürk Mantolu Madonna var. Sabahattin Ali’nin daha önce, Kuyucaklı Yusuf’unu okumuştum. Ama bir türlü Kürk Mantolu Madonna denk gelmemişti kütüphanede bana. Gittiğimde kütüphaneciye soruyordum. “Başkasında görünüyor” diyordu. Sonra da arada kaynadı gitti. Bunca yıl geçmesine rağmen, hala çok satanlar listesinde. Bunun haberi de yapıldı medyada. Bunca yıla rağmen hala ilgi görüyor olması, bir okur olarak beni de, bu kitabı okumam için heyecanlandırıyor.                                                PUSLU KITALAR ATLASI, İKİNCİ SIRAMDA      Okumayı planladığım ikinci kitabım: İhsan Oktay Anar’ın, Puslu Kıtalar Atlası. Çağrı merkezinde çalıştığım zamanlarda bir arkadaşım

Kitaplarla nasıl arkadaş oldum?

Resim
      Kitapla ilk tanışmam lise yıllarımda olmuştu. Bunu daha önceki yazılarımdan birinde paylaşmıştım. Bugün düşündüm de. Ondan sonrasını paylaşmadım sizlerle. Her ne kadar lise yıllarında kitapla tanışmış olsam da, bu tanışma pek yakın bir arkadaşlık değildi. “Merhaba, merhaba” türünden soğuk bir selamlaşmaydı. Kitapla can ciğer olmam daha sonraki yıllarda oldu. Yolum yine kütüphaneye düştü kitaplar için. Bu sefer okulun kütüphanesi değil, halk kütüphanesiydi. İlk defa gidiyordum halk kütüphanesine. Daha önce arkadaşlar üye olmam gerektiğini söylüyorlardı. Üyelik içinde nüfus cüzdan fotokopisi yetiyormuş. O gün giderken yanımda nüfus cüzdan fotokopisini götürmüş olabilirim. Şimdi net olarak hatırlamıyorum. Girdim kütüphaneden içeri. “Ben üye olup kitap almak istiyorum” dedim.                                                     KÜTÜPHANEYE NASIL ÜYE OLDUM       Ben, “Kimlik fotokopiniz lazım” denmesini beklerken TC’mi söylememin yeterli olduğunu öğrendim. Orada hemen üye o

Montaigne'nin Denemeler'ini yarıda bıraktım...

Resim
     Montaigne’nin Denemeler’ini bitiremedim. “Niye?” derseniz. Sıkıldım. Bir de düşünün. İki-üç sayfalık yazılar. İnsana sıkılmazsın gibi geliyor. Ama o iki-üç sayfacıkta bile, sıkmayı başardı beni yazılar. Her zaman söylediğim şeydir. Ben bir kitaptan sıkıldıysam, hemen onu bir kenara atmam. Birkaç kere daha okumayı denerim. Baktım yine olmuyor. Bu sefer bırakırım. İşte Montaigne’nin Denemeler’i de, böyle bir kitaptı benim için. Başka bir çevirisini okumadım. Elime geçerse başka bir çevirisini de okurum. Bu çevirilerden de çok dert yanılıyor. Okuyoruzdur hepimiz. Baştan savma, işin ehli olmayanlara veriliyormuş bu çeviriler. Sonucunda da doğru dürüst çevirilemiyorlar işte. İşin ehli olmayanlara da niye veriliyor? Maliyeti az da ondan.                                        YÜZÜNCÜ SAYFAYA KADAR OKUDUM      Her şeydeki yozlaşma, doğal olarak edebiyat dünyasına da yansıdı. Ortaya kalitesiz işler koyarak, daha fazla para kazanma, orada da hayalleri süslüyor. Yani az emek, ço

ERDAL DEMİRKIRAN:"BİLİNENİN AKSİNE DAHA ÇOK KİTAP OKUYORUZ"

Resim
     Erdal Demirkıran’ın bir konuşmasını dinledim. Konuşmasında ülkemizdeki kitap okuma oranlarına değiniyordu. Bu her zaman tartışmalı bir konudur. “Okuyor muyuz, okumuyor muyuz?” sorusuna çok kafa şişirmişizdir. Hala da şişiriyoruz ya gerçi. Bu konudaki olumlu ya da olumsuz görüşleri takip ediyorum bende. Aslına bakarsanız özellikle, “Erdal Demirkıran’ın bu konudaki görüşü ne?” diyerek oturmadım bigisayar başına. Onun videolarını izliyordum. Kişisel gelişim üzerine söyledikleri etkileyici gerçekten. İşte bu videolarından birini izlerken videoda konu ülkemizdeki kitap okuma oranlarına geldi. “Ülkemizde bilinenin aksine çok kitap okunuyor. Bunu da ispatlayabilirim” dedi. Sunucu da heyecanla hemen sordu, “Nasıl?” dedi. Ne yalan söyleyim. Bende oturduğum yerden sordum, “Nasıl?” diye.                                                   BİZDE DAHA ÇOK KİTAP OKUNUYOR      “Amerika’daki kitap satış oranlarına bakarak kitap okuma oranlarını tespit edebilirsiniz. Ama Türkiye’da kitap s

MİM: YAK- YENİDEN YAZ- TEKRAR OKU

Resim
      Ne Okudum Ne  İzledim  bloğunun kurucusu ve sahibi sevgili Serhat beni mimlemiş. Beni mimlediği için teşekkür ederim (Bu da garip bir cümle oldu değil mi :)) Mim başlığı: Yak-  Yeniden Yaz- Tekrar Oku. Hadi başlayalım o zaman.                                                                            * YAK*                                                          TOLSTOY- ÇOCUKLUĞUM      Bu bölüm benim için çok zor oldu. Çünkü ben sevmediğim, beğenmediğim kitapları sonuna kadar okumuyorum. Birkaç kere denerim. Sarmazsa bırakırım. Daha okuyacağım bir dünya kitap varken, o kitapta ısrar etmenin bir anlamı olmadığını düşünürüm. Okuduğum kitaplar listesini gözden geçirdim bu nedenle. Gözüme Tolstoy’un Çocukluğum kitabı çarptı. Buraya yazabileceğim bir tek onu gördüm. Ben böyle büyük bir yazarın çocukluğunda, daha farklı şeyler beklemiştim. Yazıya nasıl başladığı? Yaşadığı sorunları nasıl yazıya döktüğü gibi. Hayalimde, çocukluğundan beri yazıyla haşır neşir olan biri canlanm

Kendimi bir anda Robinson Cruose'da sandım...

Resim
     Hayatın akışı içinde, yaşadığınız bazı anları, okuduğunuz kitaplardaki sahnelere benzetiyor musunuz? Bu biraz, romanların dejavusu gibi oluyor. Geçen gün yolda yürüyorum. Bir anda arkamdan, kurda benzer iki köpeğin geldiğini gördüm. Aklıma bir anda, Robinson Crusoe geldi. Sanki o romanın içindeydim ve etrafım kurtlarla çevriliydi. Kitabı okuyanlar bilecektir. Yolculuk sırasında bir ormandan geçerler. Her taraf kardan bembeyazdır. Ve aç kurtlar, sürüler halinde dolaşır. Sürüler halindeki bu kurtlar, Robinson Crusoe ve diğer yolcuların seyahat ettikleri atlı arabanın etrafını sararlar. Kurtlara yem olmamak için, yüz veya yüzden fazla kurtla, tabiri caizse savaşırlar. İşte kendimi tam da bu sahnenin ortasında hissettim bir anda.                                           ROMANLAR ADAB-I MUAŞERET ÖĞRETİR Mİ?      Yaşadığım bu duygu, büyük bir zevk verdi bana. Hani bazı yazarlar, yaşadıkları her olaya bir roman gibi bakarlarmış ya. Kendimi bir an, o yazarlar gibi hissettim. Al

Ümit Yaşar Oğuzcan şiirleri ayrılık acısı çekenlere birebir...

Resim
     Askerdeyken çarşıya çıktığımızda, kitapçılara da uğrardık. Bazı arkadaşlarım kitap alırdı. Ben çoğunlukla bakardım. Kitaplara bakmayı seviyorum. Tek tek kitapları incelerim. Kitaplarla dolu bir ortamda olmak, huzur verir bana. Arkadaşlarımın aldığı kitapları okurdum. Ama canım, şiir okumak istiyordu. Özellikle de aşk şiirleri. Askere gelmeden önce, sevgilimden ayrılmıştım. Ayrılık acım depreşmişti yani. Bu ayrılık acısını, kendi yazdığım şiirlerle ifade ediyordum ama. Hiçbiri, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yerini tutar mıydı? Ben onun aşkı anlatışına hayranım. Sonunda, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın, bir kitabını almaya karar verdim. Onun şiirleriyle aşk acımı yaşayacaktım. Ben askerliğimi, Gelibolu’da yaptım. Gelibolu’nun, ufacık bir çarşısı vardı. O çarşısında da, iki tane kitapçı.                                                   ALACAĞIM KİTAP, KİTAPÇIDA YOKTU      Çarşının tam içindeki kitapçı, moderndi. Nasıl yani? Yani gazeteden dergisine, son çıkan kitaplardan klasiklere kadar h

Kafka'nın bilinmeyen yanları...

Resim
     Kafka hakkında bilinmedik şeyleri paylaşmak isterim sizlerle. Kafka’nın, babası ile arası pek iyi değilmiş. Daha önce bu konuyu ele almıştım. Oğuz Atay’ın, babasıyla olan ilişkisini anlatmıştım. Yazarlar neden böyle? Neden çoğu yazar, babasıyla bir türlü anlaşamamış? Yazarlığın verdiği ruh halinden kaynaklanan bir durum mu? “Herhalde diyorum. Yazar babaları, çocuklarının ince ruhlarını anlayamamışlar. Ona göre davranamamışlar”. Gerçi her çocuk ince ruhludur. Her çocuk birer çiçektir. Bu bilinip, öyle davranılmalı çocuklara. Ama tabi, ilerleyen yaşlarda ince ruhlu çocuklar, daha çok belli ediyorlar kendilerini. İşte bu tür çocukların, yanında olmaları gerekir anne-babaların. Başka bir açıdan bakarsak da. Çocukluklarında, böyle olumsuz bir çocukluk geçirmeselerdi, yine de böyle üretebilirler miydi?                                                            ZAPZAYIF KAFKA      Kafka, bir de çok zayıfmış. Bulunduğu çevrede, kendisinden daha zayıf bir kimse yokmuş. Sizce de b

Baştan savma kitap yazmak...

Resim
     Bazı kitaplar vardır. Yazarın, gazetelerde ya da dergilerde yazdığı yazıların toplandığı kitaplar. Ben bunlara kitap olarak bakamıyorum. Nasıl kitap olarak bakayım ki? Çünkü ortaya yeni bir şey koymuyor. Daha önceki yazıları toplamışlar, kitap yapmışlar. Sanki kitap yapmak için yapmışlar gibi. Eski yazıların toplamından bence kitap olmaz. Tamam, makalelerden oluşan bir kitap çıkartabilirsiniz. Ama o makalelerin, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış olması gerekir. Gerekirse, sadece o kitaba özel makaleler yazılmalıdır. Yeni bir şeyler ortaya koymuş olursunuz. Ben kitaplarda devamlı yenilik bekliyorum. Yeni düşünceler, yeni anlayışlar. Kütüphaneye gittiğimde de, kitapların arkasına bakarım. “Eski yazılarından derlenmiştir” ifadesi gördüğüm anda, bir soğuma gelir bana.                                                 KİTAP ÇIKARMADA KOLAYCILIK      Kitabı aldığım gibi yerine bırakırım. “Kitap çıkarmada kolaycılık nedir?” diye sorsanız. Bu tür kitapları örnek gösteririm size

Jean-Paul Sartre: "Başkalarına anlatmaya değecek hikayen var mı?"

Resim
     Biz, yazar olma heveslileri, hangi yazarı görsek hemen soruyu yapıştırıyoruz: “Nasıl yazar olunur? Yazar olmak için ne yapmam gerekir?” falan diye. Aslında habire boşuna soruyoruz bu soruyu. Her şey açık ve net değil mi? Bakmayın, hepimiz biliyoruz aslında bu soruları sorarken. Bir insan, ya yazar olarak doğar ya da doğmaz. Bu sonradan kazanılacak bir yetenek değil. Bu söylediğim liderlikle ilgili söze benzedi. “Lider olunmaz, lider doğulur” derler ya. Aynı bunun gibi işte. Bu sözü, yazarlık için de uyarlayabiliriz aslında. “Yazar olunmaz, yazar doğulur” diyebiliriz. Ama yine de, her şeye rağmen, yazarların bu soruya verdikleri cevaplar, her zaman heyecanlandırır beni.                                                  JEAN-PAUL SARTRE’NİN SORUSU      Eminim, benim gibi yazar olmak isteyenleri de heyecanlandırıyordur. Yine böyle bir yazarın verdiği cevabı okudum. Bunu sizlerle paylaşmak isterim. Bu yazar, Jean-Paul Sartre. Ona bu soruyu sorduklarında, o da bu soruyu soranl

Sevdiği kıza yazdığı şiirlerle edebiyata başlamış bir yazar: Charles Dickens

Resim
     Her yazarın bir şekilde edebiyata girme, başlama şekli olmuş. Bir yazarın edebiyata girişi ise, sevdiği kadına yazdığı şiirlerle başlamış. Şimdi kadın falan deyince, çok geç yaşlarda sanmayın. Daha bu çocuk çok  genç. Yaşı sadece 18. Aşık olup şiirler yazdığı kız ise, sadece 20 yaşında. Peki kimdi bu yazar? Sizi daha fazla merak ettirmeyelim. Charles Dickens. Eğer insanın kaderinde varsa edebiyat, bir şekilde kaşığında çıkıyor işte.  Hemen kızın adını da söyleyelim: Beadnell. Acaba yıllar sonra, Charles Dickens meşhur olduğunda, böyle bir şeye sebep olduğunu öğrendi mi acaba Beadnell? Ya da kendisine bahsetti mi, “Senin sayende edebiyata başladım” diye?                                                                 AHH BEADNELL AHH      Okuduğum makalede Beadnell’e yazdığı şiirler yoktu. Ama Charles Dickens’ta muhtemelen, “Ahh Beadnell, Ahh Beadnell” diye ahh çekmiştir. Ya da o ahhlara şiirlerinde yer vermiştir. “Ee, sonuç? Kavuşmuşlar mı?” diyenler olabilir. Merak etme