kişisel blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kişisel Blog Yazıları #74: Biraz şiir, biraz televizyon, biraz da yapay zeka...

Ahmet Kutsi Tecer şiirlerinden birkaç tanesini okudum bugün. Çok hoşuma gitti şiirleri. Başbaşa, Besbelli, Ölü ve Selam Olsun şiirlerini beğendim. Bir de hani hepimizin bildiği bir şiir vardır. Orda Bir Köy Var Uzakta. İşte bu şiir de onunmuş.

Beyaz’la Joker, tutar mı?

Akşam kanal D’de, Beyaz’ın yeni başlayan yarışma programı Joker’i izledik. Beyaz’ın esprilerini özlemişim ama bu program devam etmez. Beyaz, bu yarışma programını sunmayı nasıl kabul etmiş, anlamıyorum. Eğer ben bir bilgi yarışması izleyeceksem, Kim Milyoner Olmak İster’i izlerim. Taklitleriyle zaman kaybetmem.

Bikini Giydir komutuna engel…

X’in yapay zekası bu sefer, fotoğraftaki kişilere bikini giydirmesi ile gündemde. Komut veriyorsun, fotoğraftaki kişiye bikini giydiriyor. İlk başta çok makarası yapıldı ama sonradan işin tadı kaçtı. Bikini giydir komutları, Türkiye’den erişime engellenmiş. Bence yerinde bir karar. İnsanların izni olmadan fotoğrafları üzerinde oynamalar yapmak hiç hoş değil, ahlaki değil ve de hukuki de değil.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #73: Sıradan bir cumartesi...             

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #75: Televizyon ve medya dünyasından notlarım...

Kişisel Blog Yazıları #73: Sıradan bir cumartesi...

Evet, bir günü daha sonlandırmak için buradayım. Aslında bir çok şeyler yaptım. YouTube’da videolar izledim. Televizyonda bir şeyler izledim. Ama onlardan bahsetmek gelmiyor içimden. Sıradan bir cumartesi günüydü işte. Evde geçen günlerden biriydi. Ama durun, okuduğum kitaptan bahsedeyim. Düş Kesiği kitabını okumaya devam ediyorum. Bu roman hakkında ne demeliyim bilmiyorum. Bir adamın sanrıları denebilir. Sevmediğim roman tarzı bu. Ama hemen bırakmak istemiyorum bu sefer. Gittiğim yere kadar gideceğim. Sonunu nereye bağlayacak bakalım yazar. YouTube’da izlediklerimden bahsetmeyeceğim dedim ama. Bundan bahsetmeden olmaz. Tarih Obası kanalında Ceren’in, Lale Devri’ni anlattığı videonun ilk 20 dakikasını izledim. Ceren, gerçekten ilgi çekici anlatıyor. Müsait zamanda kaldığım yerden devam edeceğim. O zaman yarın, yani pazar günü görüşmek üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #72: Nejat İşler uygun mu, CMXXIV neden şimdi konuşuluyor?                         

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #74: Biraz şiir, biraz televizyon, biraz da yapay zeka...

Kişisel Blog Yazıları #72: Nejat İşler uygun mu, CMXXIV Neden Şimdi Konuşuluyor?

Ahmet Ümit’in, İstanbul Hatırası kitabı dizi olacakmış. Başkomiser Nevzat rolü için de Nejat İşler’e teklif götürülmüş.

Bu rol için Nejat İşler uygun mu bilemedim. Eğer teklifi kabul edip oynarsa, bi izleriz, değerlendiririz. Niye tereddüt ettim derseniz.

Nejat İşler’in özel hayatında evlilikle, çoluk çocukla işi olmaz. Adamın kendi tercihi. Ama Başkomiser Nevzat, evliydi ve çocuğu vardı.

Kendi kafamda hayata böyle bakan birinin, evlenmiş, çocuğu olmuş ve onların acısını çeken bir adam rolünü oynayacak olması oturmuyor. Belki de saçmalıyorum. Neyse işte.

Taşacak Bu Deniz: Sevdiğim replikler…

Taşacak Bu Deniz dizisinin sevdiğim tek şey replikleri: “Esme, esme da” diğeri de “Koçari, geber da”

Diziyi neden sevmiyorum peki? Somut bir şey söyleyemem. Diziyi izlerken sıkılıyorum.

Bazı sahneler olması gerekenden çok uzatılıyor falan işte. Bir türlü yıldızımız uyuşmadı işte.

Cem Yılmaz’ın CMXXIV gösterisi ne zaman başladı?

Cem Yılmaz’ın, CMXXIV adlı gösterisi yılbaşı gecesi Netflix’te yayınlandı. Bugün 2 ocak. İki gündür Cem Yılmaz’ın bu gösterisi konuşuluyor.

Akıllarda tek soru: Cem Yılmaz’ın bu gösterisi ne zamandır var? Tüm Türkiye, bu gösteriyi izlememiş. Yılbaşı akşamı izlemiş.

Yani demişler ki, “Yılbaşı akşamı Netflix yayınlar nasıl olsa, bekleyelim. Olur da yayınlamazsa o zaman nereden izleyeceğimizi düşünürüz” demişler. Benim anladığım bu.

Gösteriyi ne zamandır sergiliyor patlamamış, yılbaşı akşamı yayınlanınca gösteri patlıyor. Yani Cem Yılmaz, gösterinin ekmeğini asıl şimdi yiyecek, yiyor.

Gösteri ne zaman başlamış diye de baktım. 7 Şubat 2024 tarihinde başlamış.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #71: Yılın İlk Gününden Notlar…         

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #73: Sıradan bir cumartesi...

 

 

 

 

Kişisel Blog Yazıları #71: Yılın ilk gününden notlar...

Bu akşam Show TV’de, Tur Rehberi filmini izledik. TV’de ilk kez yayınlandı. Filmin başrollerinde Cem Gelinoğlu ve Eda Akalın var. Film, ilk çıktığı zamanlarda fragmanını izlemiş ve beğenmemiştim. Sırf o nedenle filmi izlememiştim. Ama kardeşim daha önceden izlemiş ve beğenmiş. “Gel izleyelim, sen de beğenirsin” dedi. İzledim ve beğendim. Merhaba, ben Cem. Bloğuma hoş geldin. Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısını okuyorsun şu anda. Bu seride kendinden parçalar bulursun umarım.

NEDEN YENİ YIL MESAJI GÖNDERMEDİM?

Bazı arkadaşlarıma yeni yıl mesajı atmaktan çekindim. Çünkü bazılarının bu konuda hassasiyeti olabilir. Daha önce bu konu üzerine hiç konuşmamıştık. O nedenle yeni yıl mesajı atmadım onlara.

OLMADI GROK…

X’in yapay zekası Grok beni hatırlamıyor. Şöyle ki: Daha önceleri yazdığımda hemen beni tanıyordu ve selam Cem diyordu. Şimdi ise hatırlamıyor. Nedenini sordum. Böyle programlanmış. Olmadı Grok dedim. Her zaman sana aynı şeyi anlatmam. Olmadı Elon Musk. Buna bir ayar çek. Böyle giderse bir daha Grok’u kullanmam. Elon’un da çok da umurunda değil mi?

O ZAMAN YIL BOYU YATACAK MIYIM?

Yılın ilk gününü nasıl geçirirsen, yılın geri kalanı da öyle geçermiş. Yılın ilk günü yani bugün işte çalışmadım. Yılın geri kalanında işte çalışmayacağım o zaman doğru mu? Rüyalar gerçek olsa değil mi?

2026 NE SÜRPRİZLER HAZIRLIYOR ACABA?

Evet, bir şekilde yılın ilk gününü geride bırakıyoruz. Bakalım 2026 hayatlarımıza neler getirecek?

Kişisel blog yazıları serisinde yarın akşam neler getirecek bakalım?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #70: Hoş geldin 2026…                          

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #72: Nejat İşler uygun mu, CMXXIV  neden şimdi konuşuluyor? 

Kişisel Blog Yazıları #70: Hoş Geldin 2026...

Hoş geldin 2026. Umarım bize 2025’i aratmazsın. Kişisel blog yazıları serisinde 2025’in son yazısı ile buradayım. Ben Cem. Bloğuma hoş geldin.

Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’in yılbaşı özel bölümü vardı. Geceye bu programla başladı. ilk iki konuk: Ali Congun ve Seda Sayan’dı. Onları izledik. Sonra TV8’e geçtik. O Ses Türkiye Yılbaşı Özel programına. Jüri: Hadise, Murat Boz, Gupse Özay ve Giray Altınok’tu. İyi mi iyi işte. İzlemek adetten olmuş.

Saat 23.32 oldu. Artık 2026 için son 28 dakika. Bazıları eleştirmiş. Bu kadar anlam yüklemeyin falan. Sadece yıl değişecek cart curt. Milletin bi yılbaşı heyecanı var. Onun içine de turp sıkmayın. Biz de biliyoruz. Diğer günlerden farkı yok. Bu akşamın da, yarın akşamın da. Maksat muhabbet olsun. Hayatımıza bir gecelik de olsa renk olsun.

Bu arada, Güray Süngü’nün, Düş Kesiği adlı kitabını okumaya başladım. Oğuz Atay Roman Ödülü’nü almış. Umarım Oğuz Atay’ın, Tutunamayanlar kitabı gibi değildir. Çünkü o kitabı, iki kere yarıda bırakmıştım. Bi 25 sayfa okudum. Evet, Tutunamayanlar’a benzer bir tarzı var. Ama devam etmemi engelleyecek, anlaşılmaz bir yanı yok. En azından şimdilik.

Gizli Sayılar filminin son 20 dakikasını bugün izledim. Son 20 dakikası iyiydi ve heyecanlıydı. Böylelikle uzun bir aradan sonra film izlemiş oldum.

2026, ülkemize güzellikler getirsin. Kaybolmaya yüz tutmuş olan umudumuzu tekrar yeşertsin. Tabii ki olmazsa olmazlarımız. Sağlık, para, huzur, aşk vb. Her şeyin gönlünüzce olduğu bir yıl olsun.

Kişisel blog yazıları serisinde 2026’nın ilk yazısı ile yarın akşam görüşmek üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #69: Bir Yıl Daha Yaşlanırken…                      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #71: Yılın ilk Gününden Notlar...

Kişisel Blog Yazıları #69: Bir Yıl Daha Yaşlanırken...

Dışarıda rüzgar var. Saat 22.10 geçiyor. Günlerden salı. Yarın, 2025 yılının son günü.

Babam, “Bir yaş daha yaşlanacağız” dedi. İnsan belli bir yaş aldıktan sonra her yılbaşına böyle bakıyor herhalde.

Kişisel blog yazıları serisinde 2025’in son iki yazısından birini okuyorsun şu anda. Diğeri de yarın akşam yayında olacak. Okumak istersen beklerim. Bloğuma hoş geldin.

Beşinci Kuşak kitabını sonunda bitirdim. Bu kitapta aşk da var, bir çocuğun okumak için verdiği mücadele de. Yılın bu son kitabını ben beğendim. Yılı böyle bir kitapla bitirmek güzel oldu. Bu arada kitapta anlatılarlar gerçek bir hikayeye dayanıyor. Zaten kitabı yazan da kahramanımızın kendisi.

Akşam televizyonda bir şey yoktu. Kanal D’de, Kemal Sunal’ın, İnek Şaban filmi vardı. Onu izledik. Normalde Kemal Sunal’ın sevdiğim filmlerinden biri değildir. Ama bir şey olmayınca mecbur izledik.

Birkaç gündür yine doğru dürüst uyuyamıyorum. Sanki hiç uyumamış gibi kalkıyorum. Ondan sonra gün içinde de esneye esneye bir hal oluyorum.

Dünden, Gizli Sayılar filminin son 20 dakikası kalmıştı. Sıkılıp son 20 dakikasında kapatmıştım filmi. Söz de onu izleyecektim bugün. İzlemek içimden gelmedi. Gereksiz uzatmışlar filmi.

Yazı bittikten sonra ışığı kapatıp yatarım ben de. Dışarıdaki rüzgar sesiyle beraber düşünürüm. Bugünümü, yarınımı falan. Böyle düşünmek iyi geliyor.

Bazen çok uyuşukluk ediyorum, salıyorum kendimi. Hiçbir şeyi umursamıyorum. “Boşver” diyorum.

Kişisel blog yazıları ile sizlerle paylaşıyorum içimdekileri. Yarın akşam, 2025’in son yazısı ile paylaşmaya devam edelim o zaman.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #68: Ayazlı bir gece yazısı…                            

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #70: Hoş geldin 2026...

 

Kişisel Blog Yazıları #68: Ayazlı bir gece yazısı...

Kar yağışı durdu ama fena ayaz var. Ayaza çekiyor derler bizim burada.

Kişisel blog yazıları serisi yoluna devam ediyor. Hoş geldin.

Yılbaşı haftası olduğu için dizilerin yeni bölümleri yok. Bu akşam normalde kanal D’de, Uzak Şehir dizisini izlerdik. Ama onun yerine Derinlerdeki Dehşet diye bir yabancı film koymuşlar.

Kanalların genelinde yabancı filmler var zaten. Atv’de, Jackie Chan’in ilk defa gördüğüm, Kızıl Hare adındaki filmi vardı. Onu bıraktık en son. Hiç yoktan iyidir. Ama ne yaşlanmış Jackie Chan be.

Beşinci Kuşak kitabına devam ediyorum. Artık son sayfalara doğru yol alıyorum. Sonu nasıl bağlanacak bakalım.

Düzce’de ve 10’dan fazla ilde okullar tatildi bugün. Kardeşime dedim, “Okullar tatil de sizin iş niye tatil olmuyor?” diye. “Biz, okul değiliz” diyor. Maksat muhabbet olsun işte.

Bir kız arkadaş, şimdiden üzümleri hazırlamış. Yılbaşı gecesi masanın altına geçip dilek tutacakmış. Geçen seneye kadar yoktu böyle bir şey. Yoksa vardı da benim mi haberim yoktu? Size sorayım: Daha önce var mıydı böyle bir şey?

Hidden Figures- Gizli Sayılar adındaki filmi izledim. Son 20 dakika kala kapattım. Sıkıldım. Yarın son kalan 20 dakikayı da izlerim.

Yapılan bir araştırmaya göre son 10 yılda, insanların yeni yıl heyecanı azalmış. Ne bekliyordunuz ki? Zombi saldırısı ve uzaylıların gelmesi dışında her şey oldu.

Kişisel blog yazıları bu akşam da bitti. Yarın akşam görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #67: Gündemden aklımda kalanlar…          

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #69: Bir Yıl Daha Yaşlanırken... 

Kişisel Blog Yazıları #67: Gündemden aklımda kalanlar...

Sıradan bir pazar gününün nesini anlatabilirim ki size? Ama yine de oturdum yazmaya. Kişisel blog yazıları serisi boş kalmasın diye her şey.

Brigitte Bardot, hayatını kaybetmiş. Eğer Hıncal Uluç yaşasaydı, Bardot’un ölümü üzerine bir yazı yazardı. Onu nasıl ve hangi filmle tanıdığını anlatırdı yazısında. Gençlik zamanlarında ona nasıl hayran olduklarını falan.

1 Ocak 2026’dan itibaren İphone 6’larda, Whatsapp kullanılamayacakmış. Hiç sevmiyorum şu işi. Yeni telefon almaya niye zorluyorsunuz ki milleti?

Oytun Erbaş’ı sevin ya da sevmeyin. Şu bir gerçek: Adam kendini dinletiyor.Her şey üzerine de söyleyecek bilimsel açıklamaları var. Bu adam, nasıl gündem olacağını çözmüş. Bundan sonra asla gündemden düşmez.

Nihat Hatipoğlu, bu yıl Ramazan programı yapmayacak diye bir haber çıktı. Ama yalanmış. Sosyal medyasından açıklama yaptı Hatipoğlu. Bu yıl da Ramazan programı yapacakmış.

Beyazıt Öztürk, Joker programı ile kanal D’ye geri dönüyor. İlk bölümü 4 Ocak 2026, Pazar günü. Yarışma programı riskli iş. Birkaç bölümde yayından kalkarsın haberin olmaz. Beyaz Show’u neden yapmıyor, anlamıyorum.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamki bölümü güncel haberlerden derleme oldu. Günlük hayattan buraya yazacak bir şey olmayınca. Mecburen.

O zaman bu akşamın sorusu da bu olsun. Hep böyle güncel haberler mi okumak isterseniz yoksa hayata dair şeyler mi?

Ben de merak ettim bak. Yarın akşam nasıl bir modda olacağım ve nasıl bir blog yazısı yazacağım. Beklerim.

Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #66: Kış modu ve ev günü…                          

Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #68: Ayazlı bir gece yazısı...

Kişisel Blog Yazıları #66: Kış modu ve ev günü...

Söz de bugün arkadaşım ile buluşacaktım. Buluşamadık. Tahmin edin bakalım, neden? Çünkü yılın ilk karı yağdı. Kişisel blog yazıları serisine hoş geldin. Kar yağışlı bir açılış oldu bu.

Kiremitleri üstü beyazladı. Öyle yerleri doldurmadı. Ama hava çok soğuktu. Bu soğukta dışarı çıkmayı göze alamadım. Çöp atmaya dışarı çıkmıştım. Hava buz gibiydi. İyi ki gitmemişim dedim.

Evde olunca ne yaptım? Kitap okudum. Beşinci Kuşak kitabını okumaya devam ettim. İki gündür okuyamıyordum. Bugün için verimli bir okuma oldu diyebilirim.

Film de izleyecektim de ona fırsatım olmadı. Ara ara kar, lapa lapa yağdı. Biraz onu izledim. Klasik, kış modu yani. Kış modu açılmıştır, vatana millete hayırlı olsun.

Kardeşim işten gelirken ekmek alayım mı diye sordu. Normalde bu akşamlık evde ekmek var. Ama bizimkiler, yarın kar çok yağar, gidemeyiz diye alsın dediler. Bu karda kışta bir de ekmek almaya gitmekle uğraşmayalım değil mi?

Kardeşimin çalıştığı yerde yeni bir kız işe başlamış. Kaç gündür aynı dosyaları işlemesine rağmen yine de takılıp, sorular soruyormuş. Daha 24 yaşında kız. Normalde zehir gibi kapması lazım işi. Acaba bu sosyal medya kullanımından dolayı mı böyle oldu diyorum.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamki sorusu da bu olsun o zaman. Siz ne diyorsunuz bu konuda? Bir şeyleri anlamakta, algılamakta güçlük çekmememizin nedeni aşırı sosyal medya kullanımı olabilir mi?

O zaman yarın akşam da burada mıyız?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar…         

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #67: Gündemden aklımda kalanlar...

Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar...

Kişisel blog yazıları serisine cuma gününün iş yoğunluğu ile başlıyorum.

Bazen fırsat bulup su bile içemiyor insan. Yani her iş, dışardan göründüğü gibi kolay değil. Bazıları, biz çağrı merkezinde çalışanlar için, “Devlet memuru gibisiniz. Otuyorsunuz” diyorlar. İşte o iş, öyle değil.

Neyse, öyle böyle iş bitti. Bir cuma gününün ve bir haftanın da böylece sonuna geldik.

2026 için bir dünya video var YouTube’da. “2026’ya şöyle girin, böyle girin” falan diye. Belki bu videoların çoğu boş ama seviyorum bu tarz videoları. Ne olursa olsun, yeni yıl, yeni başlangıçlar demek.

Tarih Obası, YouTube kanalından Ceren, “Hiçbir şey okuyamıyorsanız sözlük okuyun. Her gün bir madde” diyor. Bu sözlük okuma önerisini daha önce de duymuştum. Daha iyi yazmak için öneriliyordu. Bunun üzerine bir sözlük aldım. Birkaç defa da elime alıp, okudum. Ama sonra alışkanlık haline getiremedim, kaldı öyle.

Şimdi önümde iki seçenek var. Birincisi: Yarın, haftanın yorgunluğunu atmak için gün boyu yatabilirim, dinlenebilirim. Ya da arkadaşla buluşup bir şeyler içebilirim. Yarın sabah bir olsun, öyle karar vereceğim artık. O an ki ruh halim bana ne diyecek bakalım?

Saat 23.46 olduğuna göre, yavaş yavaş yazıyı sonlandırma zamanı gelmiş demektir.

Kişisel blog yazıları serisi ile yarın akşam da burada olur muyuz? Oluruz gibi. Sen ne dersin?

*Önceki yazı: Kişisel blog yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım…         

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #66: Kış modu ve ev günü...

Kişisel Blog Yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım...

Kişisel blog yazıları günlüğüne hoş geldin. Ben Cem.

Bugün aklıma yazacak bir şey gelmiyor. Böyle olduğu zamanlar benim de canım sıkılıyor.

Bir yazar, gün içinde yaşadığın şeylerden, yazacak bir şeyler çıkarmalı değil mi? Bazen bir şey çıkaramıyorum işte.

Bazen de aynı şeyleri yaşıyorum. Aynı şeyleri tekrar yazmaktan ben sıkılıyorum. Aynı şeyleri okumaktan, okur da sıkılmaz mı?

Böyle yazdım ama bir dakika. İlham geldi, ilham geldi. Şaka şaka. Bugün ne izledim diye düşünürken aklıma yazacak bir konu geldi.

Tarih Obası, YouTube kanalında Ceren’i izledim. Kitap okumak hakkında konuşuyordu.

İnsanların saatlerce sosyal medyada vakit geçirmekten dolayı dikkatlerinin dağıldığını, hiçbir şeye odaklanamadıklarını, kitap okuyamadıklarını ve kitap okumayanların aptal olacağını söylüyordu. O zaman gelecek nesiller, aptal olacak demek bu.

Kişisel blog yazıları serisinde her zaman kitap okumak ile ilgili görüşlere yer vereceğim. O yüzden Ceren’in söylediklerini sizinle de paylaşmak istedim. Aslında korkunç bir şeyden bahsediyor Ceren. Ama kimin umrunda derseniz. Kimsenin.

Saat 23.44 oldu. Bir günü daha bitiriyoruz. Yarın cuma. Haftanın son günü. Ondan sonra hafta sonu. Ondan sonra tekrar iş. Bir kısır döngü gibi.

Şunu da düşünüyorum aslında: Eğer bir işte çalışmasak, delirir miyiz? Çok saçma bir soru mu oldu bu? Saçma mı, anlamlı bir soru mu? Siz ne dersiniz?

Son dönemde kişisel gelişimcilerin yeni söylemi var ya: Kendinizi meşgul edin diye. Buradan aklıma geldi bu soru.

Kişisel blog yazıları serisine bu akşam da bu soru ile noktayı koyalım. Yarın akşama kadar kendinize iyi bakın. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha…      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar...

Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha...

Kişisel blog yazıları serisine bir tuğla daha koymak için buradayım. Merhaba ben Cem.

Çağrı merkezinde yoğun geçen günlerden biriydi. Bazen laf lafı açıyor. Müşteriler sordukça soruyor ve çağrılar uzadıkça uzuyor. Bugün böyle aldığım üç/dört tane çağrı vardı.

Akşam yemeğinde yoğurtlu ve sarımsaklı ıspanak güzel gitti. Çayı da kanal D’de, Eşref Rüya dizisini izlerken içtik.

Yeni yıl yaklaşıyor ya. YouTube kanallarında ajanda seçimleri ve ajanda önerileri üzerine tonla video yapılıyor. Ama bunlar benim ilgimi çekmiyor. Çünkü bugüne kadar hiç ajanda kullanmadım.

Bizim burada yeni bir mekan açılmış. Mantıcı. Arkadaşla gitsek mi diye düşündüm. Sonra da ortalık gıda zehirlenmelerinden geçilmiyor. Durduk yere başımıza iş almayalım deyip vazgeçtim. En iyisi tanıdığın, bildiğin yerlerden yemeğe devam etmek.

Feyyaz Yiğit, “Her şeyi yapsanız da başarılı olamayabilirsiniz” dedi ya. Şimdi kişisel gelişimciler de bu sözün üzerine videolar yapmaya başladılar.

Ama Feyyaz’ın böyle konuşması güzel oldu. Hedefi olan insanların bunun farkında olmaları lazımdı. Yani, birinin bunu dile getirmesi gerekiyordu.

Evet, hedeflerimiz için çalışacağız. Evet, elimizden geleni yapacağız. Ama bütün bunlar kesin başarılı olacağımızın garantisini vermiyor bize. Bunu bilelim de yine çalışmaya devam edelim.

Bazı arkadaşlar soruyor. “Yılbaşı akşamı ne yapıyorsun?” diye. “PTT” diyorum. “O ne demekmiş” diyorlar. “Pijama, terlik, televizyon” diyorum. Kola, kuru yemiş falan işte.

Kişisel blog yazıları serisinde bugün de veda zamanı. Yarın akşam yine buradayız. Kaçırırsanız, üzülürsünüz. Bir zamanların efsane sözlerinden biriydi bu da.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar…        

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım...

Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar...

Kişisel blog yazıları serisinde, içinden hayat geçen yazılar yazıyorum. Bloğuma ve seriye hoş geldin. Ben Cem.

İçinden hayat geçen yazılar deyince aklıma geldi. Yılmaz Erdoğan, Çok Güzel Hareketler Bunlar’da oyunculara her zaman, “Skeçlerinizi hayatın içinden yazın” dermiş. O yüzden ne varsa, hayatın içinden yazmakta var.

Canınız çekmesin. Bir komşumuz poğaça yapıp getirmiş. İçinde bir şey yok, sade. Ben sade poğaça da severim ama. Çayın yanında güzel gitti.

Son yıllarda, hiç yılbaşı akşamları kar yağmış mıydı? Ben hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Peki bu sene yılbaşı akşamı kar yağsa nasıl olur? Şimdi hayal ettim de. Kişisel blog yazıları serisinin yılbaşı akşamı yazısını yağan kara karşı yazmak çok güzel olurdu.

Şairler, yaşadıklarını mı yazarlar şiirlerinde yoksa hayal ettiklerini mi? Okuduğum bazı şiirler bana, “Şair, kesinlikle bunu yaşamış olmalı. Yoksa başka türlü yazılamaz bu şiir” dedirtiyor. Sizin de böyle olduğunu düşündüğünüz şiirler var mı? Varsa yorumlara yazın da hep beraber okuyalım.

Ajda Pekkan, bir tane çikolata reklamında oynuyor şu sıra. Çikolata markasını yazmayayım da reklam olmasın şimdi. Ben de reklama bakarak o çikolatadan aldım. Ama yerken Ajda Pekkan gibi zevk alamadım. Paramı geri istiyorum. Şaka şaka. Reklamdaki her şeyi bayılarak yiyecek halimiz yok sonuçta.

Bazı blog arkadaşlarımın yazılarına bakıyorum da. Birkaç cümle yazmış ve bir şarkının linkini bırakmış. O kadar. Basit ve sade. Bu tarz blog yazıları da çok hoşuma gidiyor.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamlık da sonuna geldik. Yarın akşam, hayattan yeni notlarla, yine buradayız.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha...

 

Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular...

Kişisel blog yazıları serisi yolculuğuma hoş geldin. Ben Cem.

Pazartesi sendromu o kadar vurmadı bugün. Yumuşak bir geçiş yaptım diyebilirim.

Akşam 19.00’dan sonra abur cubur yememek için kendimle savaştım. Saat 23.03 ve şu ana kadar başardım. Resmen çikolata krizi geliyor.

İnstagram’da bir saati aştım yine. Bugünlük izin ver dedim. Boş durduğum her an, elim telefona gitti yine.

Televizyon reklamlarında yılbaşı kazakları görüyoruz. Kardeşime söyledim alalım diye. Bin liraymış. “Kalsın kardeşim kalsın” dedim.

Kaç gecedir 00.30 ile 01.00 arası yatıyorum. Artık buna bir dur demem lazım.

Bu akşam bir komşumuz takvim getirmiş bize. Takvimi görünce sevindim. Eskisi gibi her gün yapraklarını koparmıyoruz. Ama adet işte. Nostaljik bir şey. Mutlu oluyor insan.

Bu akşam bir blogcu arkadaşımın blog yazısını okuyordum. Yazısında devamlı takip ettiği bloglar olduğunu, her zaman yorum yapmasa da o blogları okuduğunu söylüyordu. Her zaman yorum yapmak da istenilen bir durum değil demek ki. İnsan, her zaman görünür olmak istemeyebilir. Çok normal.

Kişisel blog yazıları serisi güzel. Ama her akşam da insan anlatacak bir şey bulamıyor hayata dair. Tekrara düşsün istemiyorum yazılar.

Yazıyla alakasız gibi olacak ama aklıma takıldı. Az önce bir YouTube videosu izlerken sordum bu soruyu kendime. Videodaki kadın, kendini bildi bileli sorgularmış. Nereden geldik, nereye gidiyoruz falan diye. Peki niye bazı insanlar böyle sorgulamalar yapıyor da bazılarımız kendini hayata kaptırıyor? Sanki ömürlerinde bir kez olsun bile, bu soruları kendilerine sormamış gibiler. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

Kişisel blog yazıları serisi ile hayata dair sorular sormaya devam edeceğim. Yarın, yine buluşalım mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar...

Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde...

Kişisel blog yazıları serisine yeni bir yazı daha eklemek için buradayım. Merhaba ben Cem. Bloğuma hoş geldin.

Dizi/film ya da yarışma izlerken, en önemli anında bizimkilerden biri bir şey anlatmaya başlıyor. “Şimdi sırası değil” diyorum ama içimden. Hem ekrandaki izlediğim şeyi kaçırmamaya çalışıyorum, hem de bizimkilerin anlattığı şeyi dinlemeye çalışıyorum. Arada kalıyorum yani. “Şu sahne bir geçsin, öyle anlat” diyemem. Karşı tarafın kırılmasından korkarım. Karşı taraf heyecanla bir şey anlatırken, hevesini kırmak istemem.

Güller ve Günahlar dizisinde Zeynep’in annesi, bilmeden Zeynep’in düşmanı Berrak’ın yeni taşındığı eve temizliğe gidiyor. Sonradan, eve taşınan kişinin kızının düşmanı Berrak olduğunu anlıyor. Temizlik bezini yere fırlatıyor. “Kendi temizliğini kendin yap” diyor. Berrak da, “Ver o zaman temizlik için aldığın parayı” diyor. Zeynep’in annesi Refika, o an, kala kalıyor. Çünkü parayı alır almaz kredi kartının borçlarının kapanması için oğluna vermiş. Mecburen yere attığı bezi alıyor ve temizliğe devam ediyor. İşte o an, “Fakirliğin gözü kör olsun” diyor insan.

Kişisel blog yazıları serisinde genelde böyle hayatın içinden konulara yer vermeye çalışıyorum. Fazla gündeme girmeden. Artık gündemden sıkıldık çünkü. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Gündeme girmeden böyle yazmam nasıl sizce?

Haşmet Babaoğlu, Sabah gazetesindeki köşesinde bugün, “Kar yağacak mı?” başlıklı bir yazı yazmış. İşte Haşmet Babaoğlu’nun bu tür yazılarını seviyorum ben. İşte bu tür yazıları gibi yazmak istemişimdir ben de. İsterseniz yazıyı bir okuyun, üzerine konuşalım.

Kişisel blog yazıları serisi hayata düşülen notlardır. Yarın akşam yine burada buluşmak dileğiyle. İyi akşamlar.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #59: Hayattan küçük testler…               

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular...

Kişisel Blog Yazıları #59: Hayattan küçük testler...

Kişisel blog yazıları dünyama hoş geldin. Ben Cem. Hayattan bir şeyler yazmaya geldim.

Dün akşamki yazımda kardeşimin marketten markasını ilk defa duyduğum bir kabak çekirdeği aldığını yazmıştım. Kabak çekirdeği çok taze ve güzeldi. Biz kardeşime böyle geri dönüş verince o da gitmiş aynı markanın yer fıstığından almış. Evet, bu da çok tazeydi. Ama tadı yoktu. Yani bu marka, yer fıstığı testimizden geçemedi.

Now’daki Ben Leman dizisinde de, kanal D’deki Güller ve Günahlar dizisinde de DNA testleri havada uçuşuyordu. Çünkü adamlar, karılarına güvenmiyordu. Çocukların kendilerinden olduklarına emin olmak istiyorlardı. Bu diziler sayesinde bilmem kaç kişi şüpheye düşüp DNA testi yaptırmıştır kim bilir. Aile kurumu çöktü resmen. Siz ne dersiniz bu konuda?

Yılbaşı bileti aldım. Çeyrek bilet. 200 lira. Bakarsınız yılbaşı akşamına zengin biri olarak girebilirim. O zaman aradığınız bloğa ulaşamayabilirsiniz. 2026’nın ilk akşamı, bu saatlerde kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını görmezseniz eğer bilginiz olsun.

Kardeşim, komşulara oturmaya gitmişti. Mısır patlatmışlar. Sağ olsunlar bize de göndermişler. Aniden gelen bu patlamış mısır sürprizi karşısında saldırdık resmen. Ama biraz yağlı gibiydi. Tabi bunu yemeyi bıraktıktan sonra fark ettim. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Ben sinemada patlamış mısır falan yemem. Rahat hissetmem kendimi ve filme de konsantre olamam.

Otobüste bir ablaya yer verdim. Bir teşekkür ederim bile demedi. Bu duruma biraz bozuldum. Ama hiç yer vermeseydim kendimi rahat hissetmezdim.

Kişisel blog yazıları serisinden bu akşamlık da bu kadar. Beni özleyin anacağımm. Bu efsane repliği hatırladınız mı? Olacak O Kadar’a da selam çakmış olduk böylece.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #58: Ruh halim uygun olursa…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde... 


Kişisel Blog Yazıları #58: Ruh halim uygun olursa...

Kişisel blog yazıları serisi ile kendimi, yaşadıklarımı ve hayatı anlatmaya çalışıyorum. Merhaba ben Cem. Bloğuma hoş geldin.

Bugün cuma günüydü. Bir an önce iş bitsin de tatil başlasın diye anlayamadığım bir sabırsızlık vardı içimde.

Evet, iş çoktan bitti ve şu an saat 23.18 geçiyor. Yarın, erkenden kalkmak zorunda olmadığını bilmek, yarın işin olmadığını bilmek bir huzur veriyor bana. Siz de böyle hissediyor musunuz?

Hafta sonu, eğer fırsat bulursam ve ruh halim de uygun olursa Mükemmel Günler adındaki filmi izlemek istiyorum. Çok övülen filmlerden biri bu da.

Ayrıca şu an okumakta olduğum Beşinci Kuşak kitabını da bu hafta sonu bitirmeyi planlıyorum. Sonra gelsin yeni kitap. Evet, önemli olan çok kitap okumak değil ama biz millet olarak sayılara takığız. İster istemez sayı hesabına kayıyor insan.

Size planlarımı anlattım ama. Belki de bunların hiç birini yapmayacağım/yapamayacağım. Sadece yatarak geçireceğim tatili. Depresyon modu yükleniyor. Bazen sadece yatmak ister insan.

YouTube’da denk geldim. Enver Aysever’in konuğu Reyhan Karaca’ydı. 90’ların efsane olan şarkısı Sevdik Sevdalandık üzerine konuştular. Ben de açtım şarkıyı dinledim. Biraz nostalji yaptım.  

Kardeşim marketten kabak çekirdiği almış. Adını sanını ilk defa duydum markanın. Ama bi baktım. Taptaze ve güzel. Akşamları televizyon izlerken çitlemeye iyi gider. Bu akşam unuttum ya onu. Ne güzel çitlerdik. Neyse yarın akşama artık.

Kişisel blog yazıları serisinden bu akşamlık da bu kadar. Yarın akşam, kendi saatinde kendi gününde, pardon aklım birden Kurtlar Vadisi’ne gitti.

Yarın akşam burdayım yani anlayacağınız. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #57: Bugün de böyleydi…          

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #59: Hayattan küçük testler...

Kişisel Blog Yazıları #57: Bugün de böyleydi...

Kişisel Blog Yazıları serime hoş geldin. Ben Cem. Bir günü daha seninle paylaşmaya geldim. Zor bir halde uyandım yine. Bıraksalar birkaç saat daha mışıl mışıl uyurdum. İş dediğimiz bu olayı kim çıkardı ya. Neyse ki bugün iş o kadar da yoğun değildi. Darısı yarının, yani cuma gününün başına.

Kanal D’de, Mandıra Filozofu filmi vardı. Onu izledik. “210 günün kaldı Cavit Bey” repliği hala kafamda dönüp duruyor. İnsan işe kendini kaptırıp, hayatı kaçırmamalı. Kefenin cebi yok.

Bir arkadaşım da yazdığı şiiri göndermiş bana. Okudum. Güzel yazmış. “Güzel olmuş” dedim. “Belki ben de bir şiir bloğu açarım” diyor. Açsa sevinirim de açmaz. Sadece muhabbet olsun diye söylüyor işte.

Evrende yalnız mıyız? Bunun üzerine bir YouTube videosu izledim. 25 dakikalık bir video. 5 dakikasını anca izleyebildim. Videonun sonunda da cevabı vereceğinden emin olmadığım için zamanımı boşa harcamak istemedim.

Peki evren bu kadar büyükse herkes nerede? İşte insanlık olarak aradığımız soru bu. Nerede bu millet? Nerede bu uzaylı alemi?

X’te, Murat Dalkılıç’ın çıkış şarkısı Kasaba’ya denk geldim. Klipte Murat Boz da oynuyordu. Murat Boz’u görünce aklıma nedense Soner Sarıkabadayı ile düet yaptıkları İki Medeni İnsan şarkısı geldi. Hemen Youtube’tan açıp dinledim şarkıyı. O şarkının çıktığı yıllar güzel yıllardı.

Evet, yarın cuma ve haftanın sonu günü. Bu moralle girelim yataklara.

Yarın akşam burada olursan kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını okuyabilirsin. Uslu bir çocuk olursan Şirinler’i bir gün görebilirsin gibi oldu bu da.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #56: Sadece yazmış olmak için…                        

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #58: Ruh halim uygun olursa...

Kişisel Blog Yazıları #55: Yorgun bir günün ardından...

Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümüne yorgunlukla başlıyorum. Yoğun bir iş günüydü. Bazı müşteriler gerçekten yordu beni.

Bazen işte çalışken sanki zaman geçmiyor. Duruyor. Bazen kronometreyi açıyorum telefondan. Bir bakıyorum 10 dakika geçmiş. Kendimi böylece rahatlatıyorum. Siz ne yapıyorsunuz kendini rahatlatmak için?

Akşam kanal D’de, Kemal Sunal’ın Deli Deli Küpeli filmini izledik. Filmin sonunda başrol kadın oyuncusu diyor ya, “Keşke her deli senin gibi olsa” diye. Gerçekten öyle.

Sonra Show TV’de, Rüya Gibi dizisine geçtik. Aslında bu diziyi sevmedik ama izleyecek başka bir şey de yoktu. Mecburen izledik yani.

Kardeşim, kestane almış. Davulda yaptı. Evet, biz de hala davul var. Ama kestane bitmiş. Yenecek hali kalmamış. Birkaç kestane yemeye çalıştım ama yok.

Beşinci Kuşak kitabından 15-20 sayfa okudum. Bir çocuk, ismi Ali, hayatın tüm gerçekleriyle yüzleşiyor. Şu an okuduğum sayfalarda çok sarsılıyor. Ama kitabın ilerleyen sayfalarında çok güçlü bir Ali çıkacaktır karşımıza diye düşünüyorum.

Annem bugün telefonda kuzeniyle konuşmuş. İstanbul’da yakın zamanda büyük deprem olacakmış. Sonra aralık ayının sonuna doğru çok kar yağacakmış. Bunları nereden duyduysa anneme de söylemiş. “İnanmayın anne böyle şeylere. Millet atıp tutuyor” dedim. Elbette İstanbul’da deprem olabilir. Ama bugün, yarın olacak diye, kim tarih verebilir.

Yusuf Güney’i izledim bugün. Çok sevdiği ve kötü bir şekilde hayatını kaybeden bir arkadaşıyla ölümünden sonra astral seyahatte konuşmuş. Belki size saçma gelebilir ama bu adamın söyledikleri ilgimi çekiyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bir kız arkadaşımla konuşuyorduk. Konu evliliğe geldi. “Benden geçti o işler” dedi. “Daha yaşın kaç dur” dedim. Yaşı 35’miş. “O zaman benden hepten geçti. Ben 38 yaşındayım” dedim. “Seni bilmem de. Ben daha rahatımı bozamam” dedi.

Salı gününü de böylece bitirdik. Yarın akşam yani çarşamba akşamı, kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısıyla burada olacağım. Sen de burada olacak mısın?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #54: Sıradan bir gün, iç ısıtan düşünceler…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #56: Sadece yazmış olmak için...

 

Her zaman blog...

Tam uykuya geçecekken uyandım. Sonra da uyuyamadım. Uyanmışken bir kişisel blog yazısı yazmanın iyi olacağını düşündüm ve oturdum bu yazıyı yazmaya başladım. Bazı okurlar, roman okumayı bırakmış ve kurgu dışı kitaplar okumaya başlamış. Çünkü roman okumanın kendilerine bir şey katmadığını düşünüyorlarmış. Bunun yanlış bir düşünce olduğunu dile getiren bir yazı okudum. Cumartesi akşamları normalde Atv’de, Can Borcu dizisini izlerdik. Bu hafta onun yerine yeni bir dizi koymuşlar. Aynadaki Yabancı dizisinin adı. Biraz izledik ama sarmadı. Zap yapıp durduk. Galatasaray- Beşiktaş derbisi vardı. 1-1 bitti. Bu ara abur cubura çok yöneldim. Biraz azaltmam lazım. X’in yapay zekası Grok ile bloglar üzerine sohbet ettik. Seviyorum keratayı. Her yazdığımda beni tanıyor ve hemen, “Blogdan mı sohbet edelim yoksa başka bir şeyden mi?” diye soruyor. Benim cevabım da, “Her zaman blog” oluyor.