huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ölünce huzuru buldun mu Van Gogh?

Van Gogh’un da ölümü şüpheliymiş. Öldürüldü mü yoksa intihar mı etti belli değilmiş. Niye ünlü insanların ölümleri böyle şüpheli olur? Van Gogh deyince benim aklıma kulağını kesmesi ve akıl hastanesine yatması gelir. Ayrıca yaşarken para etmeyen ama öldükten sonra bilmem kaç para eden tabloları. Ölünce huzura kavuşabildin mi be Van Gogh? Bak ben Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur kitabını bitirdim ama huzuru bulamadım. Peki kitaptaki kahramanımız Mümtaz huzuru bulabildi mi? Onun için de kitabı okuyun bir zahmet. Bazı şeyler için emek vermek gerekir. Haluk Bilginer ne demişti, mücadelenin, mutluluk olduğunu söylemişti. Belki de bunu unuttuğumuz için mutsuz oluyoruz hayatta. Gerçi devamlı mutlu olmanın peşinde koşmak da mutsuz eder insanı. Her şey de denge olacak işte. Mutlulukta bile.

Bir aşkın ortasına düştüm...

Kütüphaneye gittim. Biraz kitaplara baktım. Daha elimdeki kitaplar bitmediği için yeni kitap almadım. Kütüphaneden sonra Murat Abi’nin yanına uğradım. Ülkenin bugünü ve geleceği hakkında konuştuk. Bu sohbetimize her zaman ki gibi çay da eşlik etti tabi. Akşam eve geldim. Galatasaray’ın Avrupa Kupası maçı var. Sparta Prag ile deplasmanda. Gecenin 23.oo’de maç. O saatte maç mı olur? Gerçi maçı Exxen yayınlıyor. Exxen yok ben de. Para verip de almam zaten. Boyuna takılıyor diye millet dert yanıyor. Huzur kitabından birkaç sayfa okudum. Bir aşk hikayesinin içine düştüm. Bakalım sonu ne olacak? Ahmet Hamdi Tanpınar kitaplarını seviyorum. Tekrar köşe yazılarını okumaya dönüyorum. Ama kendimi çok sıkmadan. Zira çabuk sıkılıyorum.

Küçük bir dükkan ve huzur...

     Annem ve kardeşimle pazara gittik. Çocukluktan beri pazara giderim. Pazarda çocukluğumdan beri satış yapan amca var mesela. Allah uzun ömürler versin. Gofret, bisküvi, şeker, sakız, oyuncak satar. Küçük bir tezgahı vardır. O an içimden, “İşte bu kadar ya. Küçük bir tezgah yeter insana. Kendi yağında kavrulacak kadar para kazanma. Daha ne olsun” dedim. Bu dünyada çok para kazanacağım diye harap etmemeli insan kendini. Huzurun peşinde olmalı.

KÜÇÜK BİR DÜKKAN ANISI…

     Küçük dükkanları da severim. Kendi halinde olan. Bundan yıllar önce Bilecik’te kalırken bir terzi dükkanına girmiştim. Orada yaşadığım huzuru yazmıştım. Bir yandan elindeki işle uğraşıp bir yandan da karşısındaki arkadaşıyla konuşan terzi amca çok hoşuma gitmişti. Ayrıca içeride açık olan radyo da başka bir güzellikti. Küçük şeylerle de mutlu olabilir insan derler ya. Galiba anlatmak istedikleri bu gibi şeylerdi. Hala hatırlarım o güzel günü.

ZAMANI GELİNCE ANLIYOR İNSAN…

     Böyle hatırlayacak güzel günler biriktirmeli insan. “Güzel günler biriktirmek söylemi çok saçma bence?” derdim eskiden. Şimdilerde anlamaya başlıyorum bunları. Her insanın anladığı bir zaman dilimi var. Tıpkı kitaplardaki gibi. Bazı kitapları ikinci sefer okuduğunuzda anlar ve çok seversiniz ya. Onun gibi işte.

KÜÇÜK BİR KİTAPÇI AÇMA HAYALİ…

     Zamanında liseden arkadaşım Yaşar ile küçük bir kitapçı dükkanı açmayı düşümüştük. Ama tatlı bir hayal olarak kaldı. Çünkü maliyetleri altından kalkılamayacak gibiydi. Her türlü zorluğu göz önüne alıp açmış olsak bile, yatırdığımız parayı geri alacağımızın garantisi yoktu. Ama bir an için bile olsa hayali bile güzeldi.

HAYAL KURMAK AMA NASIL?

     Çok hayal kuran biri değilim ben. Çok hayal kuran biri olmak isterdim. Çok hayal kuran insanlar sanata yöneliyorlar. Mesela bir hikaye ya da roman yazarı olabilirdim. Hayal kurmanın sınırı nedir peki? İnsan ne kadar hayal kurabilir? Ya da ne kadar hayal kurmalı insan? Bir tane öğretim üyesi devamlı hayal kurmayı öğütlüyordu mesela gençlere. Hayal ama ne hayali kurmalı? İşinde dünyanın en bilinen kişisi olduğunu mu hayal etmeli insan? Mesela dünyaca ünlü bir yazar olduğunu mu düşlemeli? Çok iyi bir eşe ve çok iyi bir aileye sahip olacağını mı hayal etmeli?

AYNI HAYALİ TEKRAR TEKRAR HAYAL ETMEK…

Hayal kurmakla ilgili şöyle de bir şey duymuştum: Yine dünyaca ünlü bir yazar olmaktan gidelim. Bir kere hayal edip kalmamalı insan. Devamlı o hayali yaşamalı. Tekrar tekrar yaşamalı. Ne kadar sık aynı şeyi hayal edersek, gerçekleşme ihtimali o kadar fazla olurmuş. Her şeyden sıkılan bir insan olarak her gün aynı şeyi hayal etmekten de sıkıldım. Ama kötü şeyleri o kadar kolay hayal edebiliyorum ki. Devamlı yaşıyorum onları. Kaç kere beynimde oynatıyorum aynı sahneleri.

DENEYİMLEMEK İSTİYORUM…

     Bazen hayatta her şeyi deneyimlemek istiyorum. Bunlardan biri de tiyatroda oynamak. Sadece bir kere olsa da tiyatro sahnesine çıkmak. O duyguyu yaşamak. Hatta bunu daha da abartıp bir günlüğüne, çok popüler kafelerden birinde garson olarak çalışmak da istiyorum. Bir günlük ne kadar deneyim kazanabilirsem artık. Burada önemli olan yaşamın içine dahil olmak. İnsanlarla birebir iletişim kurmak. İyisiyle/kötüsüyle olayları deneyimlemek. Bunlardan da kendime pay çıkarmak.

PAY ÇIKARABİLDİM Mİ?

     Bunlar deneyimlemek istediklerim. Peki bugüne kadar yaşadıklarımdan kendime pay çıkardım mı? Evet, pay çıkardıklarım oldu. Ama bazı büyük hataları yapmaya devam ettim. Artık bu hataları tekrar yapmamak derdindeyim. Peki ya küçük hatalar? Küçük hataların bazılarından dersler aldım. Bazılarını ise kulak arkası ettim.

    

Ördek beslemenin verdiği huzur...

ördekler
foto kaynak: unsplash.com

     Dün akşam Hekimoğlu dizisinde Hekimoğlu, hastane bahçesinde ördekleri besliyordu. Tek başına. “Huzur bu” dedim. Bu son günlerde o kadar huzursuzuz ki. Ördekleri beslemek çok basit bir şey olabilir. Ama yaşadığımız stresten olsa gerek bu bile çok huzur verdi bana.

Bir edebiyat dergisi hayatınızın aşkını karşınıza çıkarırsa...


     Bir gün kitapçı dükkanınıza bir kadın gelir. İlk önce dikkate almazsınız onu. Sıradan bir müşteri gibi görürsünüz. Sonra dikkat edince olanlar olur. Evet, odur. Yıllardır aradığınız, yolunu gözlediğiniz kadın. Yani hayatınızın kadını. Varlık dergisinin bir sayısını sorar. Olmadığını söylersiniz. Öylece çıkıp gider dükkandan hayatınızın kadını. Peki böyle gitmesine izin mi vereceksiniz? 

     Bir şeyler yapmalısınız. Ama ne? Bir anda koşarsınız arkasından. Diğer sahafları araştırabileceğinizi ve dergiyi bulabilme imkanınız olabileceğini söylersiniz. Ve hayatınızın kadınının telefonunu alırsınız. Peki telefonu almakla bitti mi her şey? O sizi hayatınızın erkeği olarak görüyor mu peki? Bundan sonra hikayenin devamı nasıl gelir? Devamı Ahmet Batman’ın Korkma Kalbim kitabında. 

Ahmet Batman Korkma Kalbim

KAŞIK KAŞIK NUTELLA MI YENİRMİŞ?
     Hep televizyonlarda, dizilerde, filmlerde böyle görmedik mi? Kaşık kaşık Nutella yerler. Ayrılık acısı için yiyenleri de gördük. Pekmez’den ayrılan Pucca yani Büşra Pekin’in ayrılık acısı için yaptığı şeylerden biri de kaşık kaşık çikolata yemek değil miydi Hadi İnşallah filminde? Hatta bir kavanoz Nutella’yı bitirenler olduğunu duydum. İnsan bir kavanoz çikolatayı nasıl bitirebilir ki? 

     Ama gerçekten öyle oluyormuş. Gerçi bir kavanoz çikolatayı bitirmedim. Ama kaşık kaşık yemeye başladığım doğrudur. Nutella’nın  kendine has bir tadı var. Bizimkiler bir ara başka bir çikolata almışlar. Sanki şekerli tatlı gibi bir şeydi. İnsan bağımlısı haline geliyor. İçinde sanki kafein var.

ŞU AN ÖYLE HUZURLUYUM Kİ
     Odamda oturmuş yazıyorum. Saat 20:35 geçiyor. Yatsı ezanı okunuyor. Odam sessiz. Sadece ezan sesi duyuluyor. Ha birde klavyenin sesi. Huzurlu oluyorum hep bu anlarda. Çocukluğum geliyor aklıma. O zamanlar da dinlerdim böyle ezanları. Köyde bir abimiz vardı. Çok güzel okurdu. Hele sabah ezanları. 

     Böyle anlar ne güzel anlardır. Hem insan kendisiyle olmanın huzurunu yaşar hem de kendini sorgular. “Hayatımda ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?” der. İnsan olarak aradığımız bu işte. Huzur. Modern çağ insanın istediği tek şey bu aslında. Ne mal mülk ne de itibar. Sadece huzur. Kendi iç huzuru.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/red-love-heart-ornament-922269/

Yağmuru izleyip uykuya dalmak...


yağmur

     Uyandığımda sabahın dördüydü. Dışarıya baktığımda yağmur çatıların kiremitlerini dövüyordu. Hafif de bir rüzgar eşlik ediyordu yağmura. Hemen karşımızdaki sokak lambasının o sarı ışığıyla beraber çok güzel bir görüntü oluşturmuşlardı. Yorganı çektim üstüme. Rüzgarda sallanan yaprakları, yağmuru izledim. Huzur duyduğum anlardan biriydi. O şekilde uykuya dalmışım.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/green-pine-branch-in-selective-focus-photography-1523548/

Gece yürüyüşü...

         Merdivenleri indi. Evin dış kapısını açtı. Kapıyı kapatırken,”Hava almak gibisi yok”diye düşündü. Saatine baktı. 18:06. “İyi, ana habere kadar gider gelirim”dedi içinden. Gündüzleri hava biraz sıcak olsa da gece soğukluğunu hissettiriyordu. Mahallenin sokakları bomboştu. Geceleri böyle yürümeyi seviyordu. Kendisiyle yalnız kalıyor ve düşünüyordu. Elindeki bastonla yaşlı bir teyze gidiyordu önünden.

         Yaşlı kadın durdu. Gecenin bu saatinde arkasından gelenin kim olduğunu görmek ister gibi. Adımlarını bilerek hızlandırdı. Adeta teyzenin merakını gidermek istercesine. Tam yanından geçerken teyze döndü ve baktı. “Sanırım tanıyamadı” dedi. Çünkü yüzünde öyle bir ifade belirmişti. “Zaten beni tanıyamaz” dedi. Öyle sık dışarı çıkan biri değildi çünkü.

         Teyzeyi geride bırakarak yürüyüşüne devam etti. Şimdi derenin yanına gelmişti. Deredeki su hızlıca akıyordu. Ve ortaya suyun her zaman kendisine huzur veren sesi çıkıyordu. Onun için bir nevi meditasyon gibi bir şeydi. Aklına birden hafta sonunu içeren filmlerin gişe rakamlarına bakmadığı geldi. Nedense böyle bir merakı vardı. “Hangi film ne kadar gişe yapmış?” sorusunun cevabı her zaman kendisinde merak uyandırıyordu.

gece yürüyüşü


         En çok da merak ettiği, bu hafta vizyona giren Ali Kundilli filmiydi. Çünkü filmde oynayan ve senaryosunu yazan Cem Gelinoğlu onun gibi Düzce’liydi. Her zaman takip ettiği site boxofficeturkiye.com’a girdi. İnternet hızı düştüğü için sayfanın gelmesi uzun sürdü. Sonunda sayfa geldi. Heyecanla hemen hafta sonu en çok izlenen ilk 5 filme baktı. Evet,gördü. Ali Kundilli,listenin bir numarasındaydı. Sevindi. Hemen seyirci sayısına baktı. Tam 170.000 bin kişi izlemişti. Bir an hüsrana uğramış gibi oldu. İçten içe milyon beklemişti. “Hiç yoktan iyidir. Bir milyonu geçerse sanırım bu Ali Kundilli için başarı sayılacak” dedi.

         Dışarıya ekmek almak için çıkmıştı. Bu saatte bakkallarda ekmek kalmazdı. Onun için fırına gidiyordu. Bundan şikayetçi değildi. Böyle gece hava almaları için bir bahane oluyordu. Fırından ekmek almanın diğer iyi bir yanı da,bayat ekmek almak gibi istenmeyen bir durumla karşılaşmamasıydı. Gerçi bayat ekmek de satılıyordu. Bir zamanlar da onlar da bayat ekmek almak durumunda kalmışlardı. Hayat işte.

         Bu arada fırının önüne gelmişti. Bir kişi ekmek alıyordu. Diğer kişi de fırıncıyla konuşuyordu. Onu görünce konuşan adam yana çekildi. Fırıncı adama,”Hayırdır”dedi. “Ben ekmek almayacağım da. Sadece seni gördüm bir merhaba deyim diye geldim. Nasılsın?”dedi adam. “İyidir” dedi fırıncı. “İyi görüşürüz. İyi akşamlar” diyerek gitti adam.

         Öndeki adam ekmeğini alıp gitmişti. Sıra ona gelmişti. “3 ekmek abi” dedi. Bu adamı seviyordu. Güler yüzlüydü. Bazı insanların yüzüne yansır iyi oldukları. Bu adamın da öyleydi. Askere gitmeden buradan alışveriş yapmaya başlamıştı. Askerden geldikten sonra da yine tercihi bu fırın olmuştu. Ekmeklerini aldı. Alır almaz ekmekten küçük bir parça kopardı ve ağzına attı. Bunu alışkanlık haline getirmişti.

         Tam yürürken önüne bir araba kırar gibi oldu. Durdu. Geçmesi için bekledi. Araba geçmedi. Yoluna devam etti. Az ileride o araba yine önüne kırmak istedi arabayı. “Ne yapıyor bu adam şaşkın şaşkın. Muhtemelen buralı değil” dedi.  Arabanın plakasına baktı. Tahminin de yanılmamıştı. 06 Ankara.

         Meğer adam arabasını park edecek bir yer arıyormuş. Sonunda biraz ileride buldu ve arabasını park etti. “Muhakkak Belediye ya da Kaymakamlıkta işi olan bir bürokrattır” diye düşündü yola devam ederken. Yine derenin yanına gelmişti. Sokağı, sokak lambasının sarı ışığı aydınlatıyordu. Ve o, sokakta yalnızdı.

         Tam sokak lambasının yanından geçerken arkadan biri fotoğraf çekse çok iyi bir şiirin fotoğrafı olurdu. “Bir sokak lambası,uzunca bir sokak ve yalnız başına bir adam” diye düşündü. Gerçekten çok iyi bir konsept. “Her zaman değil ama zaman zaman yalnız kalmalı insan” diye düşündü. Biraz daha yürürken bir anda bir şeyin farkına vardı.

         Kendisine huzur veren iki şeyin ortasındaydı şu an. Bir yanda suyun o dinlendirici sesi. Diğer yanda ise gece. Gerçekten bu gece yürüyüşü ona iyi gelmişti. Sanki bir anlık da olsa, dünyanın dertlerini kenara bırakmış gibi hissetti kendini. Huzur doluydu. Artık yavaş yavaş eve yaklaşmaktaydı. İşte bir huzurlu anın daha sonuna geliyordu. Evin giriş kapısını açarken saatine baktı. Yediye on vardı. “Tam zamanında yetiştim. Az sonra haberler başlar” dedi.

Foto kaynak:https://unsplash.com/photos/RA5ntyyDHlw

         
Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com.tr

O mekanda huzur duyacağım aklıma gelmezdi...

            Saatine baktı. Saat 20:30’du. Saat 21:00’da otobüsü vardı. ”Saat 21:00’e kadar ne yapsam?” diye sordu kendine. Hava da soğuktu. O kadar soğuktu ki, telefonla konuşurken eli donmuştu da telefonu diğer eline almak zorunda kalmıştı. Arkadaşı ile her zaman gittiği bir kahve vardı. ”Oraya gideyim en iyisi. Orası sıcaktır hem” dedi. Yürümeye başladı. Her dükkanın tabelalarının ışığı ortalığı aydınlatıyordu.

            Kahvenin önüne geldi. İçeri hemen girmedi. Zaten hemen öyle dangul dungul bir yere girmezdi. İlk önce dışarıdan bir kolaçan ederdi içeriyi. Yine öyle yaptı. Normal olarak kahvenin kapısı kapalıydı. Ve içerideki sıcaktan camları buğulanmıştı. Ve kahve şimdiye kadar görmediği bir şekilde kalabalıktı. Neredeyse oturacak yer yok gibiydi. ”Olsun. Elbet bir kenar köşe bulurum” diyerek girdi kahveye. Tam girerken kahveci çırağının dışarıdaki masalardan birinde oturan bir adama çay getirdiğini gördü.
            “Bu soğuk havada bu adamın dışarıda ne işi var. Deli mi nedir?”dedi içinden. Adama bakarak kahve kapısına yöneldi. Kapıyı açıp içeri girdi. Direk ocağa yöneldi. Deminki çırakla beraber iki kişi vardı ocakta. Devamlı gördüğü kahveci yoktu nedense. ”Selamün Aleyküm” dedi. ”Bana bir çay verir misin kardeşim?” dedi. Ve hemen ortama göz gezdirdi. Tam önünde boş bir masa vardı. Hemen gitti oturdu.
            Yine gözlüklerinin camları buğulanmıştı. Gözlüklerini çıkardı ve masanın üstüne koydu. Yan masalarda üç kişi telefonları ile uğraşıyorlardı. O da hemen telefonunu çıkardı. Ve hemen bloğuna girdi. ”Bakalım okuyan var mı?” dedi. Baktı ki öğlenden beri bir kişi daha okumuştu. Morali bozuldu. ”Neden okunmuyor?” diye sordu kendine. Bu duruma fazla kafa yormayarak hemen takip ettiği bloglara baktı. ”Yeni paylaşımlar olmuş mu?” diye.
            Ortam güzeldi. Telefonla oynayanların dışındaki masalarda sohbet muhabbet almış yürüyordu. Hemen yanındaki masada üç yaşlı amca oturmuş sohbeti iyice koyulaştırmışlardı. Dünyadan kopmuş gibi bir halleri vardı. Huzurlu bir ortamdı burası. İçinde o huzuru bir an duyumsar gibi oldu. Daha 10 dakika vardı otobüsün gelmesine. ”Bir yazı daha okurum” dedi. Son yazısını da okudu. Artık gitme vakti gelmişti. İçtiği çayın parasını verdi. Kapıya yöneldi. Kahvenin kapısını kapatıp durdu. Havayı içine çekti. Otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Ve o karanlıkta , o da diğer insanların arasına karıştı.

Foto kaynak:http://www.sitebuilderreport.com/stock-up#q=cafe&page=4

            
Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com.tr