blog yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kişisel Blog Yazıları #274

*Bugün bir kız arkadaş bana soğuk mu yaptı yoksa bana mı öyle geldi anlamadım. Yarın da durumu takip edeceğim. Sevdiğim bir arkadaşımdır kendisi. O nedenle kafama takıldı.

*Sezgin Kaymaz adında bir yazar varmış. Ben daha yeni duydum adını. Bundan yıllar önce bir gece durduk yere oturup roman yazmaya başlamış. Hala da yazıyormuş. Yani insana, ne zaman ilhamın geleceği belli olmuyor.

*Yine buna benzer bir olay. Yaşlı bir amcamız, bir anda resim yapmaya başlamış. Çobanlık yaparken hayvan otlattığı dağları çizmeye başlamış. Eğer sanat adına bir yetenek varsa insanda, illa bir yerde ortaya çıkıyor işte. Peki her insanda sanatsal bir yetenek var mıdır? Blogcular olarak bizim yeteneğimiz de blog yazmak diyebilir miyiz?

Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun

Şezlongda bilgisayarımı açtım ve yazımı yazmaya başladım. Karşımda deniz. Kimileri yüzüyor, kimileri de güneşleniyor.

Şaka şaka. Öyle bir şey yok. Evden yazıyorum. Ama var bi hayalimiz.

Tatilde bile yazısını yazmadan duramayan bir blog yazarı. Zaten bir kişisel blog yazarı da böyle olmalı. Her an ve her koşulda yazabilmeli.

Çok gaza geldim galiba. Biri beni durdursun.

Bu cümleyi hatırlayanlar vardır aranızda. Maske diye bir çizgi film vardı. Sonradan filmi de çekildi. Filminde de Jim Carrey oynamıştı galiba.

İşte o çizgi filmde kahramanımız devamlı, “Biri beni durdursun” derdi.

Hey gidi günler hey. Buradan da muhabbeti nerede o eski bayramlara bağlıyormuşum. Yok yok, bağlamayacağım, korkmayın.

Ama her bayramda da döner bu muhabbet değil mi? İnsanız işte. Hep eskiyi özlüyoruz.

Bazen çocukluk günlerim gelir aklıma, özlemek demişken. -Hiç böyle bir şey istemedim ama yazı ister istemez nostalji özlemine dönüştü-

Düşerdik ve dizlerimiz kanardı. Sonra da o dizlerimiz kabuk bağlardı. O kabukları koparmayı çok severdim. Çocukluk günleri de geride kaldı işte.

Bir cuma akşamından yazıyorum bu yazıyı. Saat 23.04 geçiyor.

KISA HİKAYE…

Toplum içinde hapşırmayı hiç sevmem. Tam o an, tüm gözlerin bana döneceğini bilirim ve bundan çok çekinirim. Ama tüm bu çekinceme rağmen korktuğum başıma geldi ve hapşırdım. Birkaç kişi çok yaşa dedi ve yanımdaki kişi de bana bir tane selpak verdi. Korktuğum gibi olmamıştı işte. Gülümsedim ve içimden, “Bu sendromu da atlattım artık” dedim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın?   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak

Okunmasa blog falan yazmazsınız...

*Blog yazarları olarak kendimizle yüzleşme vakti gelmedi mi? Okunmasa da yazarım gibi cümlelerin içi boş arkadaşlar. Okunmasa yazmazsınız. İnsan okunmak ister. Bloğunuzun okunması için uğraşmayın o zaman. Yazılarınızı sosyal medyada paylaşmayın mesela.

*Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’den birkaç skeç izledim. Çok kötüydü. Yarıda kapattım.

*Murat Soner, Kalpazan dizisini yorumlamış. Toplumun içinde olduğu durumu yansıtan bir dizi olduğunu söylemiş. Doğru. Toplum neyse yapılan dizi de onu yansıtıyor.

*YouTube’da parayı kıran kırdı. Bu saatten sonra YouTube’ta kanal açıp para kazanmayı beklemek çok mu safça olur?

*Vatan’da, 12 ay taksik imkanı gördüm telefonlar için. Heyecanlandım. Ama 12 bin altı telefonlar içinmiş. Hayallerim suya düştü. İphone 14 zaten 45 bin lira. Ne yapayım 12 bin lirayı?

*Daha önce Atatürk’ü hiç sevmeyen arkadaşlarım artık onu anlamaya başladılar. Hala sevmeseler bile.

*Millet olarak kendimizden hep şikayet eder dururuz. Ben de şikayet ediyorum. Ama artık sıkıldım. Tamam, böyleyiz. Peki çözümümüz ne?

*Tümer Metin demiş herhalde tam hatırlamıyorum şimdi kimdi. Fenerbahçe’nin sorunu Galatasaray diye. Fenerbahçe’nin tek amacının Galatasaray’ın başarısız olması için uğraşmak olduğunu söylemiş. Bir Galatasaraylı olarak katılıyorum.

*Futbol yorumcusu Önder Özen, “Tamam, Atatürk’ü anıyoruz. Peki onu hiç okuyor muyuz?” demiş. Çok doğru söylemiş. Onu anlamak için okumak lazım.

*Kişisel gelişim kurallarının bir numaralı kuralı galiba bu: Kendinizi kabul edin.

*Çizgi film izlemek rahatlatıyor beni. Dünyanın çıkarcı insanlarından uzak bir dünya. Çocukların saf dünyası.

Blogda otosansür...

*Blogda yazı yazarken kendinize otosansür uyguluyor musunuz? Ben uyguluyorum. O nedenle kimsenin bilmediği bir blog açıp yazmak ya da günlük tutmak en iyisi.

*Sivrisineklerin uyanması yakınmış. Siper alın ve sinek ilaçlarını hazırlayın.

*Kanal D’de Yalan dizisi başladı. İzleyen var mı? Beğendiniz mi? Benlik bir dizi olmadığı için izlemedim.

*Onedio sitesi sevilmiyor olabilir mi? Ya da bana mı öyle geliyor?

*Arkadaşım Ali Rıza ile Burhan Altıntop üzerine konuştuk. Kulaklarını çınlattık. Sevmiyor Burhan’ı.

*Burhan Altıntop’un, “İçerde zikir var” dediği sahne muhteşemdi.

*Yarın günlerden cuma. O zaman motive bir şekilde perşembe akşamını geçirebiliriz. Sonra gelsin hafta sonu.

*Haberleri izleyince moralim bozuluyor. Artık akşam haberlerini izlemiyorum.

*Ben Fero’dan, 2020 şarkısı aklıma geldi bugün. İlk fırsatta dinlemem lazım. O çocuk da kaybolup gitti be.

*Mezar fobisi var bunda. Çok Güzel Hareketler’de duydum bu sözü. Kimin olmaz ki.

*X, gün gelecek YouTube gibi olacak diyorlar. Olabilir ama X’in ruhuna ters bu. Daha doğrusu Twitter’ın.

*Aşk-ı Memnu bilmem kaçıncı kez yayınlanacakmış kanal D’de.

*Bir iş yerinde 15 yıl çalışınca tazminatını alıp çıkma hakkın oluyormuş. Bunu arkadaş söyledi. Ama ne kadar doğru bilemiyorum.

*Market zincirlerinden aldığım kolayla, dışarıdan herhangi bir küçük marketten aldığım kola arasında lezzet farkı oluyor. Küçük market ya da da büfelerden alınan kolalar daha leziz oluyor.

 

Blog yazılarımı hangi programda yazıyorum?

Blog yazılarımı her zaman wordde yazıyorum ben. Sonra blog paneline yapıştırıyorum. Nedense blog panelinde yazma alışkanlığı edinmemişim. Belki de ilk başlarda yazmışımdır. Hatırlamıyorum.

REYTİNGLERİ ALT ÜST ETMİŞ…

İnci Taneleri dizisi ilk bölümüyle tüm reyting kategorilerinde birinci olmuş. Ben de bi izlemek istiyorum. Bakalım nasıl bir dizi yapmış Yılmaz Erdoğan?

SAKİN KALABİLME MESELESİ…

Bazı anlarda sakin kalmak o kadar zor ki. İnstagram’da bir söz okumuştum. Sakin kalmanın büyük bir güç olduğundan bahsediyordu. Gerçekten büyük bir güç. Sakin kalabilmek büyük olay.

AKILLI ÇALIŞMAK…

Önemli olanın çok çalışmak değil, akıllı çalışmak ya da verimli çalışmak olduğu söylenir durur. Ben de bunun üzerine düşünüyorum. Kendi hayatımda nasıl verimli çalışabilirim diye.

 

 

Tüm enerjimizi tek bir bloğa harcamalıydık belki de...

Yıllarca başka başka bloglar açarak enerjimizi çarçur ettik belki de. En başından beri bir blog ile devam etmek en doğrusuydu belki de. Ne yazacaksan tek bir blogda yazmak en güzeliydi. Daldan dala yazsan da, çorba gibi yapsan da tek bir blog olmalıydı belki de.

AİLE DİZİSİ DEDİĞİN BÖYLE OLMALI…

Benim Güzel Ailem dizisine Adnan karakteri geldiğinden beri ilk defa diziden bu kadar zevk aldım. Çünkü tekrar ailenin içine döndük. Adnan yok gibi bir şeydi. Aile olmanın güzel bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Büyük bir aile olmanın daha da güzel bir şey olduğunu görüyorsunuz.

ÇOK UYUMAK DA İYİ DEĞİL…

Beyhan Budak çok uyumanın da enerji sömüren bir şey olduğunu söylüyor. Denge işte abi denge. Hiçbir şeyde aşırıya kaçmayacaksın. Aşırısı zarar. Bu arada 4 saat uykunun yeterli olduğu yönündeki iddialara karşı çıkıyor. En az 7-8 saat uykunuzu alın diyor Beyhan Hoca.

Bir zamanlar blog yazanlar gazetelere haber olurmuş...

Bir zamanlar bloglar çok meşhurlarmış. Hatta bazı bloglar yaşadıkları yerlerin yerel gazetelerine çıkmışlar. Sonra hayatımıza YouTube girmiş.

Video girmiş. Artık insanların ilgisi okumaktan çok izlemeye kaymış. Orada blogdan bir kopuş olmuş. Bunun yanında sosyal medyalar da blog dünyasını etkilemiş.

Mesela Twitter. Bilmem kaç karakterle duygularını ifade etmeye başlamış insanlık.

NE UZUN YAZI YAZAN, NE DE UZUN YAZI OKUYAN KALDI…

Ne uzun uzun yazılar yazan bloglar kalmış ne de uzun uzun yazıları okuyan blog okurları.

Her şey hızlı yaşanmaya başlamış.

Sonra 10 dakikalık videolar da uzun gelmeye başlamış bizlere. 10 saniyelik, 15 saniyelik videolar popüler olmuş.

VİNE İLE BAŞLADI HER ŞEY…

İlk bu tip kısa videolar Vine diye bir uygulama vardı. Orada meşhur olmuştu diye hatırlıyorum.

Sonra YouTube da bu videolara benzeyen shorts video çıkardı. Şimdi artık videonun shorts olanı, yazının tweet hali makbul.

Ben de bunu düşünerek çoğu zaman yazılarımı hep kısa kısa yazdım. Genelde 100 kelimelik yazılarla doldurdum bloğumu. Belli ölçüde etkileşim de aldım.

EN AZ 300 KELİME İSTERİM DİYE TUTTURAN GOOGLE…

Ama Google’ın blog yazılarında görmek istediği kelime sayısı- farklı farklı rakamlar söyleyenler olsa da- en az 300 kelime.

Ama her zaman 300 kelime yazamadım. Kimi zaman 50 kelime yazdım- 100’den bile düştüğüm zamanlar oldu yani- kimi zaman da 100 kelime.

ŞAPKADAN TAVŞAN DEĞİL BU YAZI ÇIKTI…

O anki ruh halime göre bir yol tutturdum yani. Aslına bakarsanız bu akşam bu konu hakkında yazmak yoktu aklımda.

Genelde güncel konular üzerine yazarım. Ama bu akşam güncel konular üzerine yazmak gelmedi içimden. Ben de aklıma ilk gelen konuyu yazdım.

BU DEVİRDE BLOG YAZMA HEVESLİSİ GÖRMEK…

Blog yazmaya yeni başlayacak olan ve benden fikir almak isteyen bir kişi yazdı geçenlerde. Hala blog yazmaya hevesli birilerini görmek sevindirdi beni.

Kendisine edindiğim tecrübelerden birkaç şey paylaştım. Aslında bilindik şeyler. Çok da sihirli formüller değil yani.

SİHİRLİ OLMAYAN O FORMÜLLER…

“Çok sevdiğin bir konu varsa her zaman onun üzerine yaz. Eğer belli bir konu üzerine yazmayacaksan da ne istiyorsan onu yaz. Boşver bloğun her telden olsun.” gibi şeyler.

Umarım blog yazmaya başlamıştır o kişi.

Zamanında herkesin yolu blogdan geçmiş...

*Emre Durmuş da bir zamanlar blog yazarıymış. Sonradan YouTube’a geçmiş. Burak Güngör mesela. O da, benim ilk blog yazmaya başladığım zamanlarda blog yazıyordu. Hatta birbirimizin bloglarına yorum yapmışlığımız bile vardır. Sonradan o da kendini YouTube’a attı. Şimdilerde başarılı bir YouTuber. Diyeceğim, bir zamanlar herkesin yolu blogdan geçmiş.

*Yine İstanbul’da sel ve yine Ekrem İmamoğlu tatilde. Kaç gündür herkesin konuştuğu konu bu. İstanbul’a geldikten sonra açıklamalarda bulunmuş kendisi. Ama bir kere benim gözümden düştü. Tatilde olabilirsin. Atlar uçağa gelirsin, ne var bunda. Bir değil, iki değil, hep tatilde.

*Bebar Bilim’in, YouTube kanalında karanlık madde hakkında video izledim. Uzay, gerçekten bilinmezlerle dolu. Resmen ağzım açık izliyorum.  

*Bazı kediler, küçük çocuklar gibi oyun oynamak istiyor. Onlarla oynamak çok keyifli oluyor. Bu dünyaya oyun oynamaya mı geldiniz mübarekler.

*Apartmanda yaşamak, soğuk bir şey. Kimsenin kimseden haberi yok. Alt ve üst katlardan sesler gelir. Rahatsız edici bir yaşam.

*Buradan bir şey itiraf etmek istiyorum: Hala yeni kimlik almadım. Hala eski kimlik var ben de. “Bugün/yarın değiştiririz” derken kaldı öyle.

*Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’nin, ilk bölümlerinden skeçler izliyorum. “Bu kadar kötü ve bu kadar gülünmeyen skeçlere rağmen iyi devam etmiş program” diyorum.

*Ahmet Ümit’in son çıkan iki kitabını hala okuyamadım. Kitaplarını çok severim aslında. Ama bir türlü kısmet olmadı.

Uyuyamazdım çünkü yazmam gereken bir blog yazım vardı...

      Akşama doğru hava soğudu. Soğuk havaları severim. Yorganın altında uyumak bir başka güzeldir bu havalarda.

     Blog yazılarını okurken bir ara gözlerim kapanmaya başladı. Neredeyse uykuya geçecektim. Ama uykuya teslim olmadım. Daha yazılacak bir blog yazım vardı çünkü.

     Galatasaray kendi sahasında Yeni Malatyaspor’u 2-0 yendi. Ligden düşmesi kesinleşen Malatya’yı yenebildik bari.

     Bizimkiler Atv’de Hakim dizisini izliyorlardı. İç karartıcı dizileri izlemeye mecalim yok artık.

     Galiba uykum, kitap okumama izin vermeyecek. Hala, Küçük Ağa kitabını bitiremedim.

     Bir arkadaşım da, “İşinden memnun değilsen ayrılma cesareti göstermelisin” diyor. Önemli olan cesaret göstermek değil ki, sonrasında ne yapacağın.

     İftarda ister istemez fazla kaçırıyorum. Ama Ramazan sayesinde günde iki öğün yemeye alıştık.

Blog yazma aşkıyla, yanıp tutuşmak...

     Durmadan çalışan biri olmak isterdim. Çalışma aşkıyla yanıp tutuşan. Ama istediğim meslekte. Blog yazmada mesela.

DAHA DA KÖTÜ…   

     Camdaki Kız’ın yazarına sormuşlar, “Bu nasıl bir hayat?” diye. “Aslında dizide gördüğünüzden daha kötü” demiş. Ne hayatlar var yahu.

BEN FERAHLADIM…

     Yargı dizisinde Engin, saçlarını kestirmiş. Adamın yerine ben rahatladım. Neydi o saçlar öyle.

İYİ YEMEK NEREDE YENİR BİLEN ARKADAŞ…

     Erman Toroğlu, nerede iyi yemek yapılan mekanlar var hepsini bilirmiş. Öyle büyük büyük restoranlar gelmesin aklınıza. Sadece onlar değil. Küçük küçük dükkanlar ve seyyar satış yapanları da. Köfteci, kokoreçci falan. Onunla takılan herkes çok lezzet alıyormuş bu durumdan. Şimdi gel de, böyle bir arkadaşa imrenme.

SABAHA KAR GÖRMEYELİM…

     Rüzgardan geçilmiyor burası. Akşam saatlerinde yağmur da başladı. Kara çevirir mi acep? Sabah bizi beyaz bir örtü karşılar mı?

RÜZGAR İSTERSE…

     Rüzgar karşısında ne kadar aciz kalıyoruz. İstese tüm dünyayı haritadan siler.

BLOGGER’A LOTODAN PARA ÇIKARSA…

     Blogger’lardan birine para çıksa bizler için de bir şeyler yapar mı? Herkese en profesyonelinden tema. Herkese bilmem kaç yıllık domain. Yok mu artıran?

ÖZENDİĞİM ŞEY…

     Durmadan çalışanlarda en çok özendiğim şeylerden biri: İnsanlar çalışırken acıktıklarının bile farkına varmıyorlar. Yemeklerini bile işlerini yapmaya devam ederken yiyorlar. İşte o sahnelerin hastasıyım.

HASTA OLDUĞUM ŞEY…

     Bir de hasta olduğum başka bir şey daha var: Hani çok ünlü bir kitabı bilmem kaç tane yayınevi reddeder. Ama yazar yine pes etmez. Sonra o kitap, klasik olur çıkar. İşte buna da hastayım.

ONCA OLMAZA RAĞMEN OLAN İŞLER…

     Mesela bu ret olayıyla ilgili bir örnek vereyim. Hasan Can Kaya’nın, şimdilerde çok izlenen Konuşanlar programı. Tam 11 yerden ret almış. Bir de şimdiki haline bakın. Seviyorum böyle başarı hikayelerini.

TARİHİ KARAKTERLER BİRBİRİNE GİRDİ…

     Tarihi diziler ben de hep birbirine karıştı. Kaç tane tarihi dizi var arkadaşım? Kuruluş var, Barbaros var. Barbaros daha önce Ertuğrul’du zaten. Error verdim şu an.

İZLEMEDİĞİM KLASİK FİLMLER VAR BENİM…

     Klasik olmuş filmlerden hala izlemediklerim var. Bir ara onları da izlemem lazım. Uzaylı filmlerinden de var birkaç tane.

KAFEİN, ENERJİMİZİ TÜKETİYOR MU?

     Kafein de çok sık tüketildiğinde insanın enerjisini de tüketiyormuş. İzlediğim bir videoda adam bunu denemiş. İçtikten sonra birkaç saat enerjik hissediyormuş sonra etkisi geçince enerjisi yerlerde oluyormuş. Devamlı kahve içenler ne dersiniz buna?

EKMEKTEN KÖFTE…

     İnstagram’da bir videoda gördüm. Adam, ekmek içinden köfte yapmış. Bir de iştahlı iştahlı yiyor. Canım istedi öyle yerken.

KURYELERE LODOS YASAĞI…

     Yarın İstanbul’da lodostan dolayı akşam 18:00’e kadar kuryeler çalışmayacakmış. Çok güzel karar almışlar ama bazı kuryeler buna uymayabilir. Adam, “Ekmeğimden olamam ben” diyebilir.

MİLLET İZLEMEYE GİDER Mİ?

     3 Aralık’ta, Aykut Enişte 2 filmi vizyona girecek. Ne kadar gişe yapacak merak ediyorum. Millet sinemaya gitmeye başladı mı tekrar? Aranızdan gidenler var mı?

ÇOCUKLAR DUYMASIN İMDADA YETİŞTİ…

     Sabah kahvaltıda, A2’de, Çocuklar Duymasın vardı. İlaç gibi geldi. Sabah haberlerindeki iç karartıcı haberlerden çok çok iyidir.

OĞUZHAN KOÇ SÖZÜ…

     “Baharları zor gülerim ben” Bir şarkıda denk geldim bu söze ve çok hoşuma gitti. Küçük bir not. Şarkıyı yazan: Oğuzhan Koç.

ARDA’NIN MUTFAĞI’NDAN GÜZEL BİR SÖZ…

     Hoşuma giden başka bir söz daha. Bu söz ise Arda’nın Mutfağı’ndan. Bu hafta ünlü konuk, Yargı dizisindeki Engin’di. Adamın ismini bilmiyorum. Engin deyip geçiyorum. Saç kesilmesinden konu açılınca Arda, “Oyuncunun saçı/sakalı kendisine ait değildir derler” dedi.

 

    

    

Okuduğum blog yazıları gibi yazabilme hevesi...

     Takip ettiğim blog yazarları olsun veya takip ettiğim köşe yazarları olsun. Bazılarını okurken, ben de onlar gibi yazmaya heves ediyorum. Heves edip, bir yazıyı onlar gibi yazıyorum. Sonra arkası gelmiyor tabi. Ama bu bir şeyi değiştirmiyor ben de. Bir sonraki okumam da yine okuduğum kişi gibi yazmaya heves ediyorum. Bu döngü böyle devam edip gidiyor işte.  

YASEMİNCE, O YILLARA ÖZELDİ…

     Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’nin 100’üncü bölümüne özel, konuklardan biri de Sürahi Hanım, Yasemin Yalçın’dı. Sürahi Hanımı özlemişim. Sahneye çıktığında gelen alkışlardan da özlendiği belli oluyordu.

     Yılmaz Erdoğan, “Tekrar başlayacak mısın?” diye sordu. “Teklif bekliyoruz” dedi Yasemin Yalçın da. O teklif kolay kolay gelmez. Çünkü, Yasemince o yıllara özel bir programdı. Artık bu yıllarda tutmazmış gibi. Yasemince başlayıp, tutmayıp kaldırılırsa da üzülürüm ben.

KÖYÜMÜZDEKİ ARTIK OLMAYAN BAKKALLARIMIZ…

     Seksenler dizisinin dün akşamki bölümünde bakkalın veresiye defteri konu ediliyordu. Biz de oradan yola çıkarak zamanında bizim köyümüzdeki bakkalları hatırladık. Neredeyse 100 metrede bir bakkal vardı.

     Köyün başından sonuna toplam 4 tane bakkalımız vardı. O dört bakkal kapanıp gittiler. Şimdilerde iki tane bakkalımız kaldı köyümüzde. Köyümüz dediğime de bakmayın. Artık mahalle olduk.

IZGARA KÖFTE, “İYİ PİŞSİN” DEDİĞİMİZDE…

     Izgara köfte yemeye gitmiştik kardeşimle. Bundan baya bir zaman önce. Baya zaman dediğimde çok da eski değil hani. En fazla 2 ya da 3 yılı var yok. Kardeşim, “Köfteler iyi pişsin” demişti. Köfteler iyi pişip geldiğinde, kuzu eti kokusu hakimdi. Halbuki normal pişirildiğinde böyle bir koku almıyorduk. O köfteleri öyle yedik.

     Ama bir daha oraya gittiğimizde de, “Çok pişsin” demedik. Bahsettiğim köfteci de alelade bir yer değil. Düzce’nin bilmem kaç yıllık köftecilerinden. Çok severiz oranın köftelerini. Demek ki, köfteyi çok pişirmek yaramıyor.

DÜKKAN YOĞUNLUĞUNU İZLEMEK…

     Yine o köfteciden bahsedeyim. Hafta sonu akşam saatlerinde gittik. Saat 17:30’dan sonraydı. Hava kararmaya yüz tutmuş, sokakların, dükkanların ışıkları yanmıştı. Sakin bir dükkan bulacağımızı beklerken, harıl harıl çalışan bir dükkan bulduk karşımızda. O saatte, o yoğunluğa şaşırdım.

     O yoğunluğun arasında dışarı çıkıp, hızlı hızlı sigaralarını içiyorlardı çalışanlar. Bir yandan siparişler alınıyor, bir yandan çaylar söyleniyor. Tam sevdiğim ortamlar bunlar. Yoğunluk, çaylar, sohbetler vs. Bu sevdiğim ortamı da sizlerle paylaşmak istedim.

KENDİNE BAKAN İNSAN…

     Bülent Korkmaz, futbolculuk zamanında da, futbolu bırakıp teknik direktör olduğu zamanda da, her zaman yaşamına dikkat ediyormuş. Şu anda kendisi teknik direktörlük yapıyor. Saat 22:00’dan sonra kendisine aradığınızda ulaşamazmışsınız. Çünkü o saatte çoktan uyumuş olurmuş. Sabah desen erken kalkar, sporu yaparmış. Hala yediklerine dikkat edermiş. Böyle yaşayan insanlara her zaman hayran olmuşumdur.

TENE SIKILAN DEODORANT…

     Kişisel gelişim kanallarından birinde, sabah kalktığımızda yapmamız gerekenleri anlatan bir videoya denk geldim. Kişisel temizlik açısından anlatıyordu günümüzün başlangıcını. Anlatırken de, “Deodorantı çamaşıra sıkmayacağız, tene sıkacağız” diyordu. İyi güzel diyorsun da. Tene sıkılan deodorantın daha sonradan cilt kanserine yol açtığına dair bilgilerden haberin var mı peki?

Her blog yazarının gönlünde her gün yazmak yatar...

     Eski bloglardan birinin, eski yazılarını okudum bu akşam. Bloğun adı: Beyn. Bilenleriniz vardır muhakkak. İlk defa duyanlarsa, beyn.org’a bir göz atabilirler. Şimdilerde çok sık olmasa da yazıyor. O da bundan dertli. Baya eski yazılarında çok sık yazma peşindeymiş. Hatta her gün yazma peşinde. Kaç tane yazı yazmış bunun üzerine. Yıllarca günün özeti diye, o gün başından geçenleri yazmış. Sonradan yazı düzeni bozulmuş falan. Geleceğim yer: Demek ki her blog yazarının kalbinde her gün yazma sevdası var.  

YOUTUBE TRENDLERİNİ TAKİP ETMELİ…

     Okul bahçesinde Sefo’nun, Bilmem Mi şarkısını söyleyen çocukların fotoğrafını paylaşıp, yorum yapmış Kübra Par. Ama yorumun bir yerinde, “Bu şarkıyı da ilk defa duyuyorum” demiş. Bence bir gazetecinin YouTube trendlerini takip etmesi lazım. Günlük olarak hem de. “Bakalım YouTube’da şu sıralar ne trend?” diye sorması lazım. Gündemi yakalaması lazım.

KÖŞE YAZARI ÖNERİSİ…

     Kübra Par demişken. Köşe yazılarını severim kendisinin. Bence tarafsız yazan bir yazar. Muhalefet ya da iktidara yaranmak için yazmıyor. Kendince olması gerekeni yazıyor. Köşe yazısı okumayı sevenler için önerimdir.

İLGİ ÇEKİCİ YOUTUBE VİDEO BAŞLIKLARI…

     Takip ettiğim YouTube kanallarından ikisinin, yayınlanan son videolarının başlıklarını yazmak istiyorum. “Ya evren canlıysa” birinin başlığı. Diğerinin ise, “Varoluşçuluk’a göre hayatın anlamı nedir?” Sizce de, dikkat çeken video başlıkları değil mi? Ama zaman lazım bunları izlemeye. Biri 17 dakika, biri 32 dakika.

GÜNEŞ, AY KONULARINI SEVENLER İÇİN PROGRAM ÖNERİSİ…

     Yarın akşam, yani cumartesi akşamı TRT 1’de, saat 00:15’te, Pelin Çift’le Gündem Ötesi programında yine sevdiğim bir konu var. Kozmik olaylar. Mesela güneş tutulmaları depremi tetikler mi? Güneş patlamalarının bize olan etkileri? Kanlı ay nedir? Eğer ilginizi çeken konularsa şimdiden haberiniz olsun.

HAVADA AŞK KOKUSU DEĞİL, KAR KOKUSU VAR…

     Havada kar kokusu var sanki. Yağmur da yağıyor yavaştan. Yağmurun arkası kara çevirebilir. Ve yılın ilk karını görebiliriz cumartesi ya da pazar günü.

YURDUN DÖRT BİR YANINI DOLAŞAN DEPREM…

          İki gün önce bizim burada yani Düzce’de 5,3’lük deprem olmuştu. Bugün de Erzurum’da 5,1 büyüklüğünde deprem olmuş. Ülkedeki tüm fay hatlarını dolaşıyor mu bu deprem nedir?

OKULLARDA KUKLA DERSİ…

     Bu söyleyeceğim belki de hayal ama yine de söylemek istiyorum: Okullarımızda kukla dersi olmalı bence. Her öğrenci, kuklasını konuşturmalı. İçine kapanık yetişmekten, başkalarının yanında konuşamamaktan, kendini ifade edememekten kurtulmanın yollarından biridir bence kukla oynatmak.

    

Kendi kendine içini dökmek...

     YouTube’da, “Kimsenin bilmesini istemeyeceğiniz şarkılar” başlıkla bir videoya denk geldim. İlk defa duyduğum bu slov şarkılar çok güzeldi. Odanın ışığını kapattım. Uzandım. Ve kendimi bu şarkıların bana yaşattığı duygulara bıraktım. Geçmişimi düşündüm. Geçmişteki güzel günlerimi ve hatalarımı. Kendimce bir muhasebe yaptım. Kendi kendime içimi döktüm biraz.

İYİ Kİ BLOG YAZMAK TİKSİNDİRMİYOR BENİ…    

     Tekrar günlük tutmaya geri döndüm. 10 günlük bir aranın ardından. Bir şeyin üzerine çok abanırsam o şeyden tiksiniyorum bir anda. Ve bir daha o tiksintim geçene kadar, özleyinceye kadar yanaşmıyorum o şeye. Tiksintim geçti ve yeniden günlük tutmaya başladım. Böyle yazarken aklıma şu geldi: İyi ki blog yazmaktan tiksinmiyorum.

    

Blog dünyasında denenmemişi denemek isterdim...

     Ben Fero, heceleyerek rap yaptı. Deyim yerindeyse çarşı karıştı. Adam yeni bir şey yaptı. Herkes ondan bahsetti. Tutmayabilirdi de. Ama sonuçta denedi ve meyvesini aldı. Ben de denenmemişi denemek isterdim. Mesela blog dünyasında.  

HABABAM SINIFI ADINA UTANMAK…  

      Dün akşam Show TV’de, Hababam Sınıfı’nı izledik. Sınıfça öğretmenlerine aşk mektubu yazmaları sırasında her zaman ki gibi onlar adına utandım yine.

EKMEK DAHA BİR GÜZEL…

     Ekmeği azalttıktan sonra ekmeğin tadı daha bir güzel gelmeye başladı bana. Buna rağmen ekmek bağımlısı olmadığımı düşünüyorum. Sulu yemeklerde ekmek banamamak sıkıntı sadece.

ÇOK ÇALIŞMAK EŞİTTİR BAŞARI DEĞİL…

     Haluk Tatar, hayatın 12 gerçeği adlı videosunda bahsetti. “Çok emek verdin, çok çalıştın diye başarın garanti değil. Yine de başarısız olabilirsin” dedi. Galiba ben çok çalışınca kesin başarılı olurum diye düşünüyormuşum.

Beni sadece blog paklar...

     Bu zamana kadar Clubhouse’da aktif bir konuşmacı olarak yer almadım. Galiba beni sadece blog paklar. Başka bir platformda tutunamıyorum.   

     Sabah kahvaltıda, Tv8’de Salur Kazan vardı. Biraz onu izledik. Sonra Ntv’ye geçtik. Mesut Yar’ın sunduğu sabah haberlerine. O bitti. Ekonomi haberleri başladı. Dolar güne 8,15 ile başlıyormuş. Ekonomiye dair haberleri izlemeyi severim.

blog yazma
foto kaynak: unsplash.com

     Sonra internette gündemde neler var diye baktım. Clubhouse artık kullanıcılarına para kazandıracakmış. Ama şimdilik belli bir test grubunda denenecekmiş.

     Saat şu anda 10:13 geçiyor. Dışarıda hava çok güzel. Sanki yaz günü gibi bir hava. Kendini dışarıya atmalık.

     Geçen gün köpekler havlıyordu. Niye havlıyorlar diye baktım. 5-6 köpek bir köpeğe havlıyorlar. Ama köpeğin umurunda değildi. Öyle duruyordu sadece.

     Whatsapp’ta son durum ne oldu? Sessiz sedasız bir şeyler karıştırıyor olmasınlar.

     100 metrelik gemi yan yatmış. Oyuncak gibiydi denizde. Deniz tam bir dehşet.

     Emekli olup sıkıntıdan patlayanlar var. Ve bu sıkıntıdan kurtulmak için yeniden çalışmak isteyenler.

DİĞER YAZILARIM…

*1999 yılında yazılmış bir blog yazısını okumak…

*Bloggerların ilk yazıları: Rehitu blog…

Blog sayesinde iş bulmak...

     Bloğunuz sayesinde bir işe girebilir misiniz? “Bloğum var diye hangi şirket alır ki beni?” diye sorabilirdim eskiden. Ama şimdi böyle düşünmüyorum. Çünkü önümüzde bir örnek var. Eski zamanlardan beri blog yazan bir blogger, blog sayesinde bir firmada içerik editörü olarak işe başlamış. 

     Ve yıllardır da bu işi yapıyor. “Bloğum sayesinde ben şimdiki durumuma geldim” diyor. Ben bloğa başladığım zamanlarda, direkt blogdan para kazanmayı düşünmüştüm. Ama blog insana başka kapılar açabilirmiş de. O yüzden bir blog, sadece bir blog değildir.


blog yazmak
foto kaynak: unsplash.com


BELKİ OKUMAK İSTERSİN: “Bloğunun ismi çok klasikmiş.”

YENİ BİR KOMPLO TEORİSİ OKUDUM…

    Bitmeyen bir virüs yapmışlar. Ve hala ne zaman biteceğini de bilmiyoruz. Ama önümüzde yeni bir sorunumuz daha var. Küresel ısınma. Gerçi bu sorun, bir hafta önce başlamış, yepyeni bir sorun değil. Yıllardır söylenip duruyor. Peki şimdi değişen ne? Artık küresel ısınmanın etkilerini direkt yaşayacakmışız. Ama burada araya giriyorum. Anlatmak istediğim bu değildi. 

     Okuduğum bazı köşe yazarları diyorlar ki, “Koronavirüs nasıl yeni dünyanın şekillenmesinde bir araç olarak kullanıldıysa, iklim değişikliği de bahane edilip dünya yeniden dizayn edilecek.” Hatta dahası, bu iklim değişikliğinin planlandığını ve şimdi sahneye konduğunu söylüyor. Ne oyunların içinde kaldık ey dostlar.

BONUS YAZI: Küresel ısınma varken cemre düşmesi ne çare…

ÇİRKİNLİKLERİMİZİ ÖRT EY KAR…

     Kar yağdı ve her yer beyaza büründü. Ve İnstagram’da da kar paylaşımları patladı. Paylaşımlarda, “Kar bütün çirkinlikleri örter” diye de paylaşımlar vardı. Hiç kar, çirkinlikleri örtebilir mi? Ama insan olarak o kadar fenalık gelmiş ki şu dünyadan, dönen oyunlardan. Kardan bile bir şeyler umar hale gelmişiz. Bir süreliğine de olsa şu dünyanın çirkinliklerinin üzerine beyaz bir örtü örtmek istemişiz ve buna da kar demişiz.

“YİNE GEL OLUR MU BEYAZ ÖRTÜ”

     Yine karla devam edelim. Bir tane köşe yazarı, İstanbul’da çok şiddetli geçen kar yağışlarını ve soğukları yazmış. Boğazın donduğu bile olmuş. Daha geçenlerde yazmıştım 1987 kışını. “1987 kışı gibi olacak” demek, daha mı ilgi çekici? diye. Bunun dışında 1920’lerden, 1930’lardan bahsetmiş. Ne kışlar olmuş ne kışlar. Yazısının sonunu da çok güzel bitirmiş. Yazısının sonunda, “Bizi unutma, yine gel” demiş kara. Ne güzel söylemiş değil mi? Bu cümlede insanın içini kaplayan bir sıcaklık var.

Blog gurusu olmak isterdim...

 

blog yazmak
foto kaynak: unsplash.com

     YouTube’da izlediğim bir videoda, konuşan kişinin isim ve soy ismini yazmışlar. Yanına da pazarlama gurusu demişler. “Vay be. Adam guru olmuş” dedim. Ulan bir biz guru olamadık be. 

     Blog gurusu olmak isterdim mesela. Açtığı blogla isim yapmış ve başarılı biri olarak anlatmak isterdim. Blog nasıl açılır, nelere dikkat edilmelidir falan gibi standart sorulara, sıra dışı cevaplar vermek.

İnstagram'ın yeri ayrı, bloğun yeri ayrı...

 

İnstagram
foto kaynak: unsplash.com

     Blogda yazdığım her şeyi İnstagram’da da paylaşabilirim aslında. Ama ben kendimi, yani fotoğrafımı çok paylaşmayı seven biri değilim.

 

     Fotoğraf olmadan da paylaşabilirim. Ama bu sefer de İnstagram’da paylaşılan şeyler, suya yazılan bir yazı gibi oluyor. Kalıcılığı yok.

 

     O yüzden kendimi yazarak ifade etmek daha güzel. İnstagram kullanmıyor muyum peki? Kullanmam mı. Bazen aşırı derecede hem de. Ama bloğun yeri ayrı, İnstagram’ın yeri ayrı.

Blogda yazı tarzımı buldum, galiba...

      Yılar yıllar sonra blogda yazı tarzımı buldum sanırım. Son yazı tarzım, dikkatimi çeken konulardan kısa kısa yazmak. Karışık olan blog dünyamda bu yazı tarzım ne kadar gidecek bakalım?


kişisel blog yazma tarzı
foto kaynak: unsplash.com


BİZDEN BİR ROMAN OKUMAK İSTİYORUM…

     Savaş ve Barış kitabını bitirdim ya. Sıkıldım kont ve konteslerden. Bunlar bizim kültürümüze uzak şeyler. Bizden bir roman okumak istiyorum. Suç ve Ceza’yı tekrar okumayı düşünüyordum ama şimdi kaldıramam onu.


BU ARALAR ÇOK KONUŞULAN İKİ DİZİ…

     Bu ara televizyon dünyası iki dizi ile yıkılıyor. Bir tanesi Tv8’in Kırmızı Oda dizisi, diğeri ise TRT 1’in Masumlar Apartmanı dizisi. Sosyal medyada her yerde, bu iki dizi ile ilgili paylaşımlara rastlamak mümkün. Tarihe not düşmek istedim. Yıllar sonrası için nostalji olur.

Blog yazılarıma ara mı versem yoksa tamamen yazmayı bıraksam mı?


     Blog yazılarıma bir süreliğine ara mı vermeliyim yoksa blogda yazmayı bırakmalı mıyım? Blog yazmayı bıraksam bile bloğumu silmem. Kalmasını isterim. 

     Çünkü ne kadar emek verdim bu bloğa. Bende ya hep ya hiç durumu var. Ya her gün yazı gireceğim ya da tamamen yazmayı bırakacağım. 

     Bu nereden çıktı derseniz? Bir tane Blogger artık bloğuna yazı girmeyeceğini ama bloğunu da silmeyeceğini söyleyerek veda etti bloğuna. 

     Her gün yazma baskısı ters mi tepiyor nedir? Daha fazla yazıyla içli dışlı olmamı beklerken bu baskı nedeniyle blogda yazı yazmaktan soğuyor muyum acaba? Böyle sorular sormayı severim kendime. Hangi konuda olursa olsun.