31 Mart 2016 Perşembe

Sevgili Einstein amca. Sana bir sorum var?

     Einstein’in dilini çıkardığı poz meşhurdur. Adam bilime yaptığı katkılardan çok, bu pozuyla tanınıyordur herhalde. Böyle muzip bir adamın muhakkak, çocuklarla da samimi bir ilişkisi olmalı diye düşünmüşümdür hep. Bugün gördüğüm kitapla da yanılmadığımı anladım. Kitabımızın adı: Sevgili Einstein. Kendisi yaşarken, dünyanın her yerinden çocuklar, muzip dahiye mektuplar yazıp, bilim hakkında sorular sormuşlar. Oda çocuklara, muzip cevaplar vermişler. Mektuplara sevgili diye başlamaz mıyız? Gerçi biz nesil olarak, mektup yazma tadını yakalayamadık. İlkokul mu, ortaokul mu neydi. Türkçe dersinde örnek mektuplar yazmıştık hepimiz, sınıfça. Oda olmasa, ömrümde mektup yazacağımız da yoktu ya. O yüzden kitabın adı, Sevgili Einstein olmuş.
kitap

                                 ÇOCUKLAR İÇİN BİLİM DÜNYASINA GÜZEL BİR ADIM
     Çocuğu olan anne babalar, bu kitabı almalı. Çocuğun bilime ilgi duyması için. Bu kitabı aldınız diye, illa çocuğunuz bilim adamı olacak değil. Her insanın, her konuda, standart bilgisi olması gerekir. Hiç olmazsa çocuk, bilim konusunda standart bilgiyi almış olur. Çağımızın istediği birey tipi de bu. Tarihten, coğrafyadan, vatandaşlıktan vs. her şeyden bilgisi olmasını istiyor bu çağ, bireyden. İşte bu kitapla, çocukluktan bir adım atılmış olacak, bu donanımlı bireye. Tanıtım bülteninde hiç olmazsa bir mektuba yer verir insan. Yok, vermemişler. Bir çocuk nasıl bir soru sormuş. Einstein ona nasıl bir cevap vermiş. Espri anlayışı nasılmış? Hangi muzipliklerle cevap vermiş? Çok merak ediyorum doğrusu.
                                                        MUZİP BİLİM ADAMI
     Çevirisini İrem Gültan yapmış. Önsözünü de torunu Evelyn Einstein yazmış. Derlemeyi ise Alice Calaprice yapmış. Affectum Libris yayınevinden çıkmış. Ben bu yayınevinin ismini ilk defa duydum. Kitap fotoğrafında Albert Einstein’in gülümseyen bir fotoğrafını koymuşlar. İç ısıtıcı bir fotoğraf olmuş. O fotoğrafta bile muzipliğini ortaya koymuş. Ayağında peluştan ayakkabılar var. Eminim çok merak etmişsinizdir. Burdan bakabilirsiniz. Merakınızı gidereyim. Zaten biz millet olarak, öyle kuru kuru öğrenmeyi sevmiyoruz. İlla ki yanında ekmek arası eğlence de olacak. O yüzden bu kitabı seveceğimizi düşünüyorum. Peki siz ne düşünüyorsunuz? Siz alıp okur musunuz bu kitabı? Ya da Einstein’ın bu muzip tavırları hakkında neler düşünüyorsunuz? Sıkıcı bilim kitaplarından, siz de sıkılmadınız mı?

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

30 Mart 2016 Çarşamba

Did you mean this Can Yılmaz kitap yazmış...

     Cem Yılmaz’ın abisi, Can Yılmaz kitap yazmış. Kitabın adı da güzel olmuş. Yeni Başlayanlar İçin Can Yılmaz: Klişe Hayatlar Matbaası. Ben bu adamdan bir kitap bekliyordum. Çünkü adamda bu kapasite var. İlk defa 3 Adam programında görmüştüm. Verdiği cevaplar falan espriliydi. Twitter’da da takip ediyorum. Orada da mizah üzerine paylaşımları var. Cem yılmaz kadar olmasa da ona da mizah bulaşmış. İşte bu mizahı toplamış bir kitap yapmış. Daha önce adam hakkında tek bildiğim şey ve özelliği Cem Yılmaz’ın abisi olmasıydı. Çoğu kişi de böyle biliyordur zaten. Ama bu buzdağının görünen kısmıymış. Oyuncuymuş. Senaryo yazarmış. Oyun yazarı imiş kendisi.
kitap

                                                         BU BİR HİKAYE KİTABI
     Kaç defa ismini duymama rağmen, “Kimdir bu adam?” diyerek hiç Google’da aratmadım. Bu meraksızlık öldürecek bizi. Bilim falan bu yüzden gelişmiyor işte. Edebiyat sitesinden günlük okumamı yaparken gördüm haberini. Kitabın tanıtım bültenini okudum. Hikaye kitabıymış. Biliyorsunuz daha önceki yazılarımdan. Ben hikayeyi pek sevmem. Favorim romanlardır. O yazıyı da şurdan okuyabilirsiniz. Ama tanıtım bülteninde çok güzel yazmışlar kitap için. İçim gıcıklandı. Hemen alıp okuyasım geldi. Burdan da tanıtım bültenine ulaşabilirsiniz. Bakın ben de hizmet çok. Size link şöleni yaşatıyorum.(Bakmayın böyle söylediğime. Aslında kendimi övmeyi sevmem) Peki bu adam hikayelerinde ne anlatıyor? Belki klasik olacak ama bizi çocukluğumuza götürecekmiş. O zamanki mahallemize.
                                      ARKA KAPAK YAZISINI KİM YAZMIŞ DERSİNİZ
     Zaten böyle dedi ya. Benden geçer notu aldı. Ben geçmiş zaman aşığıyım. Çocukluğuma bitmeyen bir hasretim vardır benim. O yüzden sadece Can Yılmaz değil, kim olursa olsun çocukluk deyince benden puanı kapar. Arka kapakta Cem Yılmaz bir şeyler karalamış abisi için. Her zamanki gibi aralarındaki o tatlı rekabete değinmiş. Yine kendine has o mizahıyla. İkisi için de çok güzel bir duygu olsa gerek. Abisi kitap yazıyor. Kardeşi kitabın arka kapağına yazıyor. Büyük bir gururdur tabi. Unutmadan kitap İnkilap Kitapevi tarafından basılmış. Karton kapakmış. Ön kapak tasarımı da hoşuma gitti benim. Renk de güzel olmuş. Uyumlu. Peki sizin bu konudaki görüşleriniz nedir? Kitabı alır mısınız?

Foto kaynak:pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com
    


29 Mart 2016 Salı

Gazete okumak için mi yoksa cam silmek için mi?

     Her gün eve gazete alınan bir ülke değiliz. Bu anlamda bir gazete okuma kültürümüz yok. Bizim evlerde gazeteler iki şey için alınır. Bir, kupon biriktirmek. İki, evdeki camları silmek. Elbette okumak için alanlar vardır. Onlar ayrı. Ben genelden bahsediyorum. Kimse de yanlış anlamasın. Bizim evde de durum aynı. Bizim kültürümüz böyle. Ben sadece bunu vurguluyorum. Yoksa, yok birbirimizden farkımız. Bu ülkede kahveler olmasa. Sizce bu kadar gazete satılır mı? Haftalık 5 milyon gazete satıyor. 80 milyonluk ülkede. 80 milyon nerede, 5 milyon nerede. Şahsen ben de günlük gazete almıyorum. Çoğu kişi gibi. Bunun nedenlerinden biri de internet.
gazete

                                                HER GÜN ALINACAK BİR GAZETE VAR MI?
      İnternet varken tüm gazeteler elinin altında. Ben genelde yazarları için alırım. Yazarları da okuyoruz netten. Gazeteyi alıp okumak başka tabi. Onun zevki ayrı. Ama teknoloji alışkanlıklarımızı da değiştiriyor işte. Bunun dışında kahveler var bir de. Çok gazete okumak istersem eğer. Giderim bir kahveye. Bir bardak olmadı iki bardak çay içerim. Tonla gazete okurum. En az 10 tane gazete var. Seç, beğen, al, oku. Gazeteye doymuş bir şekilde çıkarsın kahveden. Günlük, alınmayı hak eden bir gazete var mı peki? Tüm gazeteler bir şeylerin parçası. Her gün birilerini suçlama. Her gün birilerini aklama telaşı. Böyle gazeteleri alıp ne yapacaksın? Çoluk çocuğa mı okutacaksın?
                                                       GAZETE NEDEN OKUNMUYOR?
      Çocuklar böyle çıkarcı gazetelerle büyümemeli. Olduğu kadar, çocukları bu dünyadan korumak gerek. Ama şunu söyleyim mi? Bu şartlarda bile 5 milyon çok iyi bir rakam. Bu kadar ayrışmış olmalarına rağmen. İnsanları gazete almaya çekecek bir şeyleri yok. Zaten kimse de almaya meraklı değil. Böyle olunca da, sadece siyasi taraftarlar alıyorlar gazeteleri. Gazeteye baktığınızda içiniz kararıyor. Zaten içimiz kararık. Bir de para verip gazete mi alacak adam. Son bir toparlama yaparsak. Gazete okunmamasının nedenleri: İnternet, bir. Gazete içeriklerinin çekici olmaması, iki. Belki de en önemlisi. Gazete okuma kültürümüzün olmaması, üç. Bunların dışında sizinde ekleyecekleriniz olabilir. Görüşlerinizi merak ediyorum. Farklı bir bakış açısı her zaman güzeldir çünkü.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

28 Mart 2016 Pazartesi

Umberto Eco'nun garip mi garip vasiyeti...

     Bu yazarlar garip insanlar. Yaşarken de, öldükten sonra da, garip istekleri oluyor. Her yazar, garip olmak zorunda mı? Ya da her yazar, garip mi olur? Bu sorular da ayrı cevaplanması gerekir. Bu konuyu nerden açtım derseniz. Devamlı takip ettiğim edebiyat sitelerinde, Umberto Eco ile ilgili bir haber çıktı. Siz de görmüşsünüzdür. Zira tek edebiyat sitelerinde çıkmadı. Twitter’da da gördüm. Vasiyet etmiş ki, “Benden sonra 10 yıl, hakkımda konferans yapılmasın”. “Ne alaka?” dediğinizi duyar gibiyim. Ama Umberto Eco’yu tanıyanlar için bu istek, hiç de garip değil. “Neden?” derseniz. Onun bu tip sözlerine çevresindekiler alışıkmış çünkü.

                                                GÜLÜN ADI POLİSİYE ROMAN DEĞİL
     Ben haberi ilk okuduğumda, “Bir yazar bunu niye ister ki? Aksine bir yazar kendisinden sonra, kendisi hakkında konuşulmasını istemez mi?” dedim. Ama Umberto Eco’nun bu tip garip açıklamaları olan bir yazar olduğunu öğrenince, işin aslını anladım. Umberto Eco, sevdiğim yazarlar arasında değildir. Bir kere en popüler romanı olan Gülün Adı kitabını okumaya çalışmıştım. “Çalışmıştım” diyorum. Bunu mecaz anlamda kullanmadım. Gerçekten okumaya çalıştım. Kitapta bir tane rahibin öldürülmesi nedeniyle kilise bir dedektif tutuyor. Dedektif de katili bulmaya çalışıyor. Böyle okuduğunuzda, “Ne güzel. İlgi çekici bir kitapmış” diyebilirsiniz. Ben de öyle deyip, kitabı okumak için almıştım kütüphaneden. Ama kitabı yarıda bırakmak zorunda kaldım.
                                                         SONUNU GETİREMEDİM
     Aslında kitap polisiye roman şeklinde, Hristiyanlık tarihini anlatıyor. Savaşları, doğuşu falan. Eğer Hristiyanlık kültürüyle ilgili bilginiz yoksa, ilginiz yoksa, kitap sizin için anlamsızlaşıyor. Bir kağnı gibi okuyorsunuz. Her kelimenin, her cümlenin üzerinde, dura dura. Ama o tanımları bilmeden, üzerinde ne kadar dursanız da, bir sonuç elde edemiyorsunuz. Bakın, tüm bunlara rağmen yine de kendimi zorladım. “Bu kadar popüler olduğuna göre bir nedeni vardır” diyerek sabrettim. Ama en sonunda, “Pes” dedim. Tabi bu kitap bana kötü bir referans oldu. O kitaptan sonra da bir daha, ne o kitabı tekrar okumayı denedim. Ne de Umberto Eco’nun bir başka kitabını okumaya yeltendim.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

27 Mart 2016 Pazar

Önüne gelen kitabı okuma, okutturma...

     Önümüze gelen her kitabı okumalı mıyız? Bence hayır. Beni bırakın. Girin Google’a aratın. Önünüze çıkacak olan herhangi bir yazıda da aynı bu dediğimi okuyacaksınız. Okunacak kitap var, okunmayacak kitap var. Bazı kitaplar Türkçe açısından bir çöplük. Okuma zevkinizi bozar. Kaliteli kitap anlayışınızı bozar. Devamlı kaliteli kitaplar okuyorsanız eğer, kalitesiz yazılmış bir kitabı hemen farkedersiniz zaten. “Bu ne böyle?” dersiniz. Tıpkı çok tuzlu bir yemeği yediğinizde hissettiğiniz tat gibi bir tat hissedersiniz. Böyle bir durumla karşılaştığınızda sevinmeniz lazım. Demek ki okumada belli bir noktaya gelmişsiniz demektir. İyi bir edebiyat okuru olmanın yolu: İyi kitaplar okumaktır. Olur olmaz kitapla kafayı bulandırmamaktır.

                                           ADI SANI OLMAYAN KİTAPLARI OKUMAM
     Ben duyulmadık bir kitabı okumam. Ama bu demek değildir ki her meşhur olan kitabı da okurum. Aradaki dengeyi bulmak lazım. Bu denge nasıl sağlanabilir? Güvendiğiniz kişilerin yorumları ön ayak olabilir bir kitabı seçmenizde. Benim etrafımda devamlı ya da düzenli bir şekilde kitap okuyan arkadaşlarım yok. O yüzden bu seçenekten yararlanamıyorum. Ama günümüzde arkadaşlarımızın sayısı bir elin parmaklarından bir hayli fazla. Facebook, Twitter sağolsun. Belki her an her dakika görüşmesenizde, kitap hakkında yorumlarını alabileceğiniz arkadaşlar var sosyal ortamlarda. Facebook’u bir açsam bilmem 400 küsür arkadaşım vardır. Tabi bir de Facebook’taki kitap grupları var. İşte bu tip gruplardan da yeni çıkan kitaplar hakkında yorumlar okuyabilirsiniz.
                                         YÜZYILLIK YALNIZLIK HAKKINDAKİ YORUM
     Adı sanı bilinen yazarların kitapları okunmalı bence. Sağlam bir yazım tekniği var onlarda çünkü. Zevkli bir okuma vaat ederler okuyucuya. Zira kötü yazılmış bir kitapla okumaya başlarsanız, bir daha okuma niyetiyle elinize kitap almaya bilirsiniz. Bir de köşe yazarlarının, eleştirmelerin önerilerine kulak verebilirsiniz. Gerçi ben zamanında tam tersini düşünmüştüm bunun. Haşmet Babaoğlu, bir yazısında Yüzyıllık Yalnızlık kitabını sevmediğini yazmıştı. O an için, aynı fikirde olmamıştım onunla. Yer gök bu kitapla inlerken, o yorumu pek objektif gelmemişti bana. O yazının üzerinden bi zaman sonra, Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okudum. Meğer söylediğinde o kadar haklıymış ki.

FOTO KAYNAK:PİXABAY.COM

Blog linki: yasamdanyazilar.blogspot.com



25 Mart 2016 Cuma

Kitabı elinde hava atmak için taşımak ya da gerçekten okumak için taşımak. İşte bütün mesele bu.

     Yanında kitap taşıyanlara her zaman imrenmişimdir. Bir zamanlar Sinan Çetin’in meşhur bir programı vardı. Araları bozulmuş olan karı kocaları, anne çocukları ya da birbirini hiç görmemiş insanları bir araya getirirdi. İşte o programa her zaman elinde kitap ile çıkardı Sinan Çetin. Öyle görünce hep imrenirdim işte ona. Bende onun gibi devamlı elimde kitap ile dolaşmak isterdim. Bu isteğimi o zamanlar yerine getiremedim. Gerçi daha sonraları da yerine getiremedim ya. Ama az da olsa hevesimi aldım. Bir zamanlar çağrı merkezinde çalışıyordum. Yoğun olmadığımız zamanlar yanımda kitap götürürdüm. Servise kitapla binerdim. Servisten kitapla inerdim. İşte o aralar bir süre böyle elimde, devamlı kitap taşıdığım olmuştur.

                                          KİTAPLA DOLAŞMAK MOTİVE EDEBİLİR
     Büyük yazarların elinde devamlı kitap taşıdıklarına dair ben bir şey okumadım. Eğer içinizden bu konuda bilgisi olan varsa, yorum bölümünden paylaşmasını çok isterim. Kendini kanıtlamamış yazarlar, belki ellerinde kitapla dolaşıyor olabilirler. Motivasyon için. Ama büyük yazarlar kendini kanıtlamıştır. Her şeyi yazmak olmuştur. O yüzden böyle bir motivasyona ihtiyaç duymayabilirler. Biz blog yazarları için de motivasyon aracı olabilir. Biz de yazacak konu bulmakta zorlanıyoruz. Elimizde kitap taşırsak, devamlı yazı üzerine düşüncelerimizi yoğunlaştırabiliriz. Yani elimizde kitap, beynimize bir mesaj veririz. Boş kaldığımız anlarda açıp okuruz. Kelime hazinemizi zenginleştiririz. Blogla, yazıyla bütünleşme yoluna gideriz böylelikle. Bir elektrik oluşturmuş oluruz.
                                              ELİMDE KİTAP ORDAN ORAYA GEZMEK
     Yazacak konu bulma psikolojisini yaşamaya, belki daha önceden başlasak iyi olur. Bilgisayar başına oturduktan sonra düşünmektense bir ön hazırlık olur. Bilgisayar başına oturduğumuzda belki de yazacak konuyu çoktan bulmuş olur ve hemen oturur, yazarız. Şu an için uygun bir durumda değilim, her an yanımda kitap taşımak için. Ama gün gelir işim sadece yazmak olursa, belki o zaman olur. Bu sefer yıllar önceki isteğimi doya doya gerçekleştiririm. Elimde kitap her yere giderim. “Elinde kitap ne dolanıyorsun böyle?” diyen olursa da göğsümü gere gere, “Ben yazarım” derim. “Ekmeğimi bu işten kazanıyorum” derim. Belki de şimdi, bir tatil günü, elime kitabı alıp gezmeliyim. Gidip bir kafeye çay içip, kitabımı okumalıyım. Gün gelip yazarlıktan para kazanmayı beklemeden. Ne dersiniz?

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Yazmak rahatlatır. İnanmıyorsan dene...

     Yazmak, duyguların paylaşımıdır. Duyguları paylaşmanın farklı yolları var. En çok kullandığımız konuşmaktır. Ama her zaman konuşmak da istemiyor ki insan. Bazen sadece susmak istiyor. Hiçbir kimseye laf anlatmamak. Hatta kimsenin kendisine, soru sormamasını bile istiyor. O anlarda, soru sorulmasına bile sinir oluyor. İşte bu gibi durumlarda başka bir alternatif yol da, yazmaktır. İnsan konuşmak istemez ama, yine de paylaşmak ister. Kimsenin olmadığı bir odaya geçersin. Yalnız kalırsın. Kalemini kağıdını alırsın önüne. Artık yazmak için her şey hazırdır. Başlarsın yazmaya. Aklını meşgul eden şeyleri. Seni kötü hissettiren şeyleri. Hayata küstüren şeyleri. Yanlış giden şeyleri. Kendine bir dokunduğunda bin yazarsın. Görürsün ki yazmak rahatlatır.

                                   KENDİNE SÖYLEMEKTEN KORKTUĞUN ŞEYLERİ BİLE YAZ
     Bakın, yazmak büyük bir özgürlüktür aslında. O kağıtla baş başa kaldığında, aklına gelen her şeyi ama her şeyi kağıda dökebilirsin. Sınırın yoktur. Kendi hayatında olan veya olması gereken şeyleri, büyük bir rahatlıkla yazarsın. Her zaman rahat da yazamazsın tabi. Kendine bile söylemek istemediğin şeyleri, rahatsız bir şekilde kaleme alabilirsin. Ama o rahatsız olduğun şeyleri yazarken bile, etrafı yine de kolaçan edersin. Aniden biri içeri girer de, yazdıklarını okur diye. Bakın, öyle durumlarda benim bir önerim var. O kimsenin okumamasını istediğiniz şeyi, yine de yazın. Ama sonra saklamayın. O kağıdı yırtın atın. Önemli olan yazıp rahatlamanızdır. “Acaba kimsenin eline geçer mi?” diye tedirginlik duymanız değil.
                                                    YAZARAK DEŞARJ OLMAYI Bİ DENE
     Bazen hayat çok bozuyor, çok bunaltıyor bizi. Doluyor doluyor ve taşıyoruz. İşte bu gibi durumlar, deşarj olmayı gerektiren anlardır. Hani, bazen ağlarsın ve rahatlarsın ya. Bu gibi durumlarda da ya çok yakın bir arkadaşınla dertleşirsin. Saatlerce konuşursun. O en yakınından destek alırsın. O saatlerde rahatlarsın, kendini deşarj edersin. Ve tekrar hayat yoluna devam edersin. Ama yalnızlıkta ihtiyaçtır. Bazen en yakın arkadaşının yanında olması bile kesmez seni. Yalnız kalıp kendin düşünmek, kendin yüzleşmek istersin olanlarla. İşte tam bu noktada, kendinle yüzleşmeni en iyi sağlayacak yollardan biridir yazmak. Yazdıkların ayna tutar içindekilere, kafandakilere ve kalbindekilere. Daha önce yazarak deşarj olmayı hiç denemeyenler varsa eğer onlara, “Bi deneyin” derim. Yazmak rahatlatır.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

23 Mart 2016 Çarşamba

Okuduğum Şehsuvar Sami değil, bendim...

     Aklıma domuzcuk geldi. Hani şu Sineklerin Tanrısı’ndaki çocuk. Aklın ve mantığın sesi. Sizin de böyle zaman zaman okuduğunuz romanlardaki karakterler aklınıza geliyor mu? Evet, o kahramanların bir kimlikleri ya da yaşadıkları bir ülke veya bir evleri yok. Onların ikamet yerleri hayal dünyamız. Yazarlık bu yüzden büyük bir olay ya. Düşünsenize bir kitap yazıyorsunuz ve oluşturduğunuz karakterler milyonlarca insanın kalbine, ruhuna dokunuyor. Bu karakterlerin arasına Şehsuvar Sami’yi de ekledim, dün evvelsi günü. Sonunda Elveda Güzel Vatanım da okuduğum kitaplar arasındaki yerini aldı. Sadece Şehsuvar Sami değil tabi. Ester de, Fuat da. Şehsuvar Sami ile Fuat arasındaki o arkadaşlığı sevdim. Sonra sanat üzerine saatlerce konuşmalarını.

                                            ŞEHSUVAR SAMİ BEN MİŞİM GİBİ OKUDUM
     Sonra Ester ve Şehsuvar Sami arasındaki aşk. Ve bu kitapta da kadınların her zaman mantıkla hareket ettiği bir kez daha, biz erkeklerin suratına çarpıldı. Kadınlar bizim gibi değiller. Biz koskoca adamlar, çocuklar gibiyiz. Ama kadınlar öyle mi? Onlar her zaman mantıklı kararlar alıyorlar. Tabi ayrıldıkları için onlar da çok üzülüyorlar. Ama mantığı ön plana alıyorlar. Kitap bittiğinden beri kitabı düşünüyorum. Okurken bazı yerler çok dokundu bana. Özellikle Şehsuvar Sami’nin Ester’e özlem duyduğu satırlar, anlattığı güzel anılar. Beni aldı kendi sevda dünyama götürdü. Onla beraber üzüldüm. Onlar beraber sevindim. Bir an okuduğum Şehsuvar Sami değil de bendim.
                                                      KENDİME SORDUĞUM SORU
     İşte böyle. Şehsuvar Sami de artık benim hayal dünyamın bir parçası. Hem de en önemli parçalarından biri oldu. Çünkü onun gibi benimde yarım kalan bir sevdam var. Ben de onun gibi pişmanım. Ben de onun gibi ölesiye kadar, bu sevdayı içimde taşıyacağım. Şehsuvar Sami benim gibi bi dünya erkeğin içindeki dökmüş satırlara. Domuzcuk’tan buralara geldik işte. Sizin sevdiğiniz kahramanları da duymak isterim açıkçası. Tabi ki insanın en çok da, en son okuduğu kitaptaki kahramanlar insanın aklını allak bullak ediyor. Okumaya başladığım ilk günden başlayarak kitabın bütününü kafamda evirip çeviriyorum. Gün gün kitabı okumamı, gün gün hikayenin içine girmemi anımsıyorum tekrar tekrar. Kitap bittiğinde sorduğum soruyu şimdi de bir de, sizin huzurunuzda soruyorum kendime, “Acaba kitabı tekrar okumaya başlayıp bu macerayı, bu aşkı yeniden yaşasam mı?”.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Bu yazıyı okuyorsan kitap okumaya yatkın birisin...

      Okumak, tek başına yapılan bir iştir. Emek gerektirir. Ama çağımız, armut piş ağzıma düş kabilinden bir çağ. Hepimiz sabırsızız. Hemen her şey olup bitsin istiyoruz. Ve çoğunlukla bu sabırsızlık nedeniyle de strese giriyoruz. Ya da istediğimiz işte başarıya ulaşamıyoruz. Şimdi hal böyleyken birine “Oku” demek ne kadar da zor. Biz okuyanlar için zor değil elbette. Biz her zaman deriz. Gocunmayız. Ama okuyacak kişi için bu durum, tam bir zuldür. “Şimdi kim uğraşacak okumayla” duyduğumuz cümlelerden biridir. Çünkü şu anda insanoğlunun hiçbir şeye zamanı yok. Gün 24 saat ama, yine de yetiştiremiyoruz elimizdeki işleri. Şimdi böyle durumdaki biri okumaya yeltenir mi?

                                                 KAFALARDAKİ KİTAP OKUMA İMAJI
     Çağımızın başka bir özelliği de imaj çağı olması. Kitap okuma hakkında insanların aklında nasıl bir imaj var? Bu imaj nasıl bir şeydir ki insanlar kitap okumuyor. Burada iki çalışma yapılabilir. İlki içinde bulunduğumuzun yılların yetişkinleri için. İkincisi de yeni nesiller için. Yeni nesiller olanı daha bir kolay. Çünkü onların önyargıları yok okumaya karşı. İlkokuldan itibaren kitap sevgisiyle büyüyecek bir nesil yetiştireceğiz. Onlara kitap dendiğinde hayatın vazgeçilmez zevklerinden biri olacak, kültürel faaliyet imajı çizilecek kafalarında. Zaten bir kere okuma mayasını bir kuşakta tutturduk mu, gerisi gelir. Onlarda çocuklarına kitap sevgisini gösterirler. Ve böylelikle bu halka, zincir olarak devam eder.
                                                   BİZ SANATA YATKIN BİR MİLLETİZ
      Evet, bir de yetişkinlerimiz var tabi. Ve o kırılmaz ön yargıları. Einstein boşuna dememiş, “Atomu parçalamak ön yargıları kırmaktan daha kolay” diye. Yurt çapında bir okuma seferberliği başlatılabilir. Ama öyle birkaç aylık değil. Her zamanı kapsayacak bir seferberlik. Böylece ortaya bir sinerji çıkar. Güzel bir enerji kaplar yurdumuzu baştan başa. Bu enerjiyle beraber yetişkinleri de çekeriz okuma dünyasının içine. Ben şuna inanıyorum ki: Biz millet olarak sanata yatkın bir milletiz. Biz okuruz. Bu işe bir alışırsak, bir ısınırsak önümüzü kimse alamaz. Kitapları birer birer devirmeye başlarız, ardı ardına. Biz bir işte samimiyet görürsek, samimi davranırız. Taşın altına elimizi koyarız. Yurt çapında yapılacak, herkesin katılacağı samimi bir kampanya, çok iyi bir başlangıç olacaktır. Benimki sadece bir öneri. Bu öneriden daha iyileri de olabilir. Dilerseniz siz de paylaşabilirsiniz. Önemli olan başlamak. Önemli olan ilk adımı atmak.

Foto kaynak:pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


22 Mart 2016 Salı

Psikolojim bozuk değil o zaman roman yazamaz mıyım?

      Yazar olmak için illa bir psikolojik sorunumuz mu olacak kardeşim. Normal, sağlıklı, sıhhatli bir şekilde yazar olamayacak mıyız? Yani şöyle aklı başında falan. Bakıyorsun büyük büyük yazarlara-gerçi hepsinin değil- psikolojik sorunları var. E bizim yok. Biz ne yapacağız şimdi? Ulan şöyle bir yeteneğimiz yok ki. Çatır çatır hikaye-roman yazalım. Kitaplarımız çok satsın. Yazarız diye ele güne caka satalım. “Hobim mesleğim oldu” diye mutluluktan havalara uçalım. İşte biz de böyle blog yazarak kendimizi avutuyoruz. Ne yaparsın? Öyle hikaye ya da roman yazamıyorum. Biz de olan, böyle yazı yazıp kendi halimizde takılmak. Hikaye-roman yazmak öyle dışardan göründüğü kadar kolay da değil.

                                           YAZARKEN SESSİZ ORTAM ÖNEMLİ
      Ben birkaç kere denedim. Bi kaç tane de hikayem var. Ama gerçekten deli işi. Yani her şeyin bedeli var. O hikayeler-kurgular başka bi kafayla da yazılmaz zaten. En ince ayrıntısına kadar her şeyi hesaplıyorsun. “Nasıl bir karakter olsun? Yok nasıl hilkayeyi bağlayayım?” falan da filan. İnsan strese giriyor. Bunalıyor. İnsan kendinden vazgeçiyor yani. Sessiz sakin bir ortam olacak. Çıt çıkmayacak. Hep yazarlar anlatıyor işte. Geçen Zülfü Livaneli anlatıyordu işte. Yazarken bırak ülke içinde sessiz sakin bir yere gitmeyi, ülke dışına en ücra yerlere gidiyormuş. Tüm yazarlarda bu durum böyle galiba. Yazar arkadaşım Selma Maden Avcu’da aynı şeyden bahsetti.
                                        HİKAYE YA DA ROMAN YAZARI DEĞİLİM
      Son kitabı, “Melekler Sizi Korusun’u nasıl yazdın? Yazım süreci nasıldı?” diye bizzat sordum. O da aynısını anlattı. “Eve kapanırım. Hiç dışarı çıkmam. Kitaptaki karakterlerle yaşarım” dedi. Ben öyle bir şeye sürekli konsantre olamıyorum. Hemen canım sıkılır. O yüzden böyle denemeler yazmak daha kolayıma geliyor. Yaz ve bitir. En fazla bir saat otururum yazı başında. Hani bi zamanlar şampuan reklamı vardı ya. “Yıka ve çık” diye sloganı vardı. Deneme de benim için öyle işte. Yaz ve kalk. O yüzden yazarlara büyük bir saygım var. Yaptıkları iş büyük bir beyin gücü gerektiriyor. O yüzden ben hikaye ya da roman yazarı değilim. Ben blog yazarıyım.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

20 Mart 2016 Pazar

1000 kelime yazma çılgınlığı...

     Okumakla ilgili çok şeyler söylendi. Hala da söyleniyor. Ben de bu söylenenleri takip ediyorum. Genelde edebiyat sitelerinden. Büyük yazarlar okunma üzerine neler söylemiş. Okuyorum ve onları kulağıma küpe yapmaya çalışıyorum. Tabi sadece okumak üzerine olanları değil. Bir de yazmak. Yazmak üzerine de yazılanları bir solukta okurum. Büyük yazarların öğütlerini okuduğunuzda farkediyorsunuz ki, her yiğidin yoğurt yiyişi farklı. Bizim gibi yeni nesil yazarlar için önemli olan, bu öğütleri tutup kendi yazma şeklimizi yakalamak. Ben daha kendi yazım sitilimi bulamadım. Bu nedenle sürekli yazmaya çalışıyorum. Yazdıkça sitilimi bulacağıma inanıyorum. Yazdıkça insan açılıyor. İlk başlarda 150 kelimeyi zor buluyordum. Sonra sonra açıldım.

                                              1000 KELİME YAZIYORMUŞ ADAM
     Şimdi de 300 kelimeyi bulmakta zorlanıyorum. Bu daha fazla kelime ile yazma konusunda bir yazı okumuştum. O yazı beni çok cesaretlendirdi diyebilirim. Yazma konusunda da cesaret gerekiyor insana. “Sen yaparsın, edersin” gibilerinden pohpohlamalar iyi oluyor. O yazının başlığı da çok ilgi çekiciydi. “1000 kelime nasıl yazmaya başladım?” gibilerinden bir başlıktı. Ben balıklama atladım tabi. Hemen tık tık yaptım. Yazının sonunda, “Adam yazmış abi ya” dedim. Başlık boşa atılmış bir başlık değildi yani. Dolu dolu bir içerikti. O yazıyı okuduktan sonra kendime bir güven geldi, bir güven geldi ki sormayın. “Tamam lan. Ben de bundan sonra daha fazla yazmaya çalışacağım” dedim.
                                                ARTIK 300 KELİME YAZIYORUM
     Tabi hemen 1000 kelime yazmaya başlamadım. Zaten yazamam da. Şu anki yazıyı yazarken bile kıvranırken 1000 kelimenin altından nasıl kalkarım? Ben blogda genelde 150 kelime yazıyordum. Evet, az olduğunu biliyordum. Seo açısından da iyi olmadığını biliyordum. Ama ne yaparsın? O kadar çıkıyordu. O yazıyı okuduktan sonra ben de yazılarımda 300 kelimeyi hedefler oldum. Artık o günden beri 300 kelime yazıyorum. Hayalim 1000 kelime yazabilmek tabi. Ama hiç mi hiç, kolay bir şey değil. Dışardan görenler, “Alt tarafı bir yazı. Ne olacak ki?” diyebilir. Şu yazı için bile, bir saat klavyede parmaklarım dans ederken, 1000 kelimeyi hiç düşünemiyorum.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

19 Mart 2016 Cumartesi

Çok yazdım yan etkisi çok okumak oldu...

      Bir yazardan okumuştum. Ama şimdi kim olduğunu hatırlamıyorum. “Sevdiğiniz bir yazarın yazısını siz de yazın” diyordu. Mesela alacaksın bir yazısını, deftere yazacaksın aynen. Sevdiğin yazar gibi yazmanın yollarından biri de bu işte. Ben bunu sevdiğim köşe yazarında uyguladım. Benim sevdiğim köşe yazarı Hıncal Uluç’tur. Onun en sevdiğim köşe yazılarından birkaç tanesini seçtim. Aldım defterimi de yanıma. Yazmaya başladım. Okurken zevk aldığım kelimeleri bu sefer kendim yazıyordum. Gerçekten güzel bir duygu. Ben bu yöntemi bir hafta denedim. Şimdi yazdığım yazılarda o antremanlarımın etkisini görüyorum. Bunu yazdığım yazıları sonradan okurken farkettim. Bazı kullandığım kelimeleri ya da cümleleri görünce, “Aynı Hıncal Uluç tarzı yazmışım” dedim.

                                                  YAZACAK KONU BULAMAMA SENDROMU
      Tabi burdaki amaç “Hıncal Uluç 2” olmak değil. Önemli olan onun gibi Türkçe’yi güzel kullanmak. Akıcı yazmak. Onun gibi birikime sahip olmak. Genelde bir sayfayı doldurur yazılarıyla. Ama boş şeylerle değil, dolu şeylerle. Her konu hakkında detaylı bilgi sahibi olmak çok önemli. Tabi tüm bilgilerin hepsi okumakla olmuyor. Yaşamak da gerekiyor, görmek de. Heybeyi hem okuyarak doldurmak hem de yaşayarak. Hani biz blogcuların devamlı sızlandığımız bir konu vardır. Yazacak konu bulamamak. Bence bu birazda heybelerimizin boş olmasından kaynaklanıyor. Bununla ilintili bir şey daha oldu. Hemen onu da belirteyim. Rutin şekilde yazı yazmaya başlayınca okumaya daha fazla ihtiyaç duyar oldum.
                                                     NE KADAR YAZI, O KADAR OKUMA
      Elimdeki kelimeler yetmemeye başladı artık. Bunu hissediyorum. Normalde böyle heybe ve onun gibi kelimeler kullanmaya ihtiyaç duymazdım ben. Yazar geçerdim. Ama artık öyle değil. Artık farklı kelimeler kullanmak istiyorum. Farklı cümleler hüküm sürsün istiyorum yazılarımda. Bu durumu biraz da emme basma tulumbaya benzetiyorum ben. Yazdıkça okuyasım geliyor. Okudukça da yazasım. Bu durum bir blog yazarı için gerçekten istenilesi bir durum. Ben de bu durumdan oldukça memnunum. Farklı bir duygu daha gelişti bu son dönemde. Artık okuduğum bir yazıda güzel bir kelime ya da akıcı bir cümle gördüğüm zaman, “Bunu ilk fırsatta kullanmalıyım” diyorum. O kelimeyi ya da cümleyi not alıyorum. Yeri geldiğinde kendimce kullanıyorum. Özellikle o kelimeyi kullanmak için yazmıyorum.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

18 Mart 2016 Cuma

Hikaye sarmadı ben de romancı oldum...

     Cin Ali serisinden çok bahsedilir, çok anlatılır. Ama ben çocukluğumda okuduğumu tam olarak hatırlamıyorum. Cin Ali her zaman bana sempatik gelmiştir. Nasıl gelmesin ki. Çöpten bir adam. Ya da başka bir ifadeyle çizgi adam. Bazen de kafalarında şapkaları olurdu renk renk. Daha bir enteresan olurlardı o zaman. Hele bir de çocukken daha da ilgi çekiyor böyle şeyler. Gerçi yaşım kaç oldu, hala da ilgimi çekerler benim. Büyüklerin çizgi filmi de animasyon filmler galiba. Buz Devri, Shrek gibi. Ama ben bu tür filmlerin kitaplarını okumayı sevmiyorum. Mesela Harry Potter filmlerini severim. Ama kitaplarını okumayı sevmem. Bu tür kitaplar hoşuma gitmez benim.

                                                                 NEDEN ROMAN?
      Ben daha çok gerçek hayattan hikayeleri okumayı seviyorum. Toplumsal hikayeler falan. Ya da şöyle gürül gürül aşk romanları. Ya ben aslına bakarsanız hikayeleri de çok sevmiyorum. Ben roman seviyorum roman. Hemen öyle okuyup bitsin istemiyorum. Tam bir kahramana alışıyorsun falan küt, hikaye bitiyor. Ben işte o duyguyu hiç sevmiyorum. Benim tarzım roman. Ben bir kitabı en az üç dört gün okumam lazım. Kitapla duygusal bir bağ kurmalıyım. Kitaptaki baş kahramanla bir şeyler yaşamalıyım. Onun güldüğüne, ağladığına tanık olmalıyım. Ya da yazarın izin verdiği kadar onu tanımalıyım. Kimi yazar kahramanını okura karşı da ketum tanıtabilir. Ona da razıyım.
                                           ROMAN KAHRAMANI HAYATTA İZ BIRAKIR
      Ama hikayede böyle olmuyor. Bir günde üç dört hikaye okuduğumu düşünün. Bir günde hayatıma en az dört kişi giriyor. Ve bu kişiler hayatımda bir iz de bırakmıyor. Ama romanda öyle mi? Mesela şu anda okuduğum kitap Elveda Güzel Vatanım’dan, Şehsuvar Sami ve Ester hep aklımda kalacak. Pera Palas oteline gittiğimde aklıma hemen Şehsuvar Sami gelecek. Çünkü o kadar gerçekçi. O kadar hayatın içinden. Bana çok dokundu. Mesela Selanik’e gittiğimde burası Şehsuvar Sami’nin doğduğu topraklar diyeceğim. Okuma hayatımın başında hikaye kitapları okudum. Çok beğendiklerim, elbette olmuştur. Hikaye hatıralarımı araladığımda, çok beğendiğim hikayeler olduğunu anımsayabiliyorum. Ama romanın yeri ayrı benim için. Ben kütüphaneye gittiğimde her zaman romanlara yöneldim. Hikaye kitaplarını okuduğum halde üstelik.

Foto kaynak:pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


17 Mart 2016 Perşembe

Kitap sevgisizliğine damardan bir örnek...

      Kitap okumayı seven kimse kitaplara çok değer verir. Kitabın incinmemesine çok dikkat eder. Mesela ben kitabın yaprağının kıvrılmamasına çok dikkat ederim. Sayfalar her zaman düzgün
olmalıdır. Genelde kitap okuyan kişilerde böyle durumlar vardır. Kitap okumayı sevmeyen kişilerin bunları anlaması, biraz zordur tabi. Onlara anlamsız hatta saçma da gelebilir. Bu durumu başımdan geçen bir olayı anlatarak somutlaştırmak isterim. Lise yıllarındayız. Ya ikinci ya da üçüncü sınıf. Benim zamanımda liseler de dört yıllık gibi bir muhabbet yoktu. Üç yıldı benim dönemimde liseler. Neyse işte. Benim bir arkadaşım vardı. Benim gibi okumayı seven. Bana bir kitap getirdi.
                                                       ÖYLE BİR ANI Kİ                                        
       Bir romandı. Ama tarihi bir roman. Yanlış hatırlamıyorsam Kanuni Sultan Süleyman’ı anlatıyordu. Kitap biraz  da eskiydi. O yüzden arkadaşımla ben üzerine çok titriyorduk kitabın. Bir şey olmasın diye. Sakınılan göze çöp batar misali olanlar oldu. Bizim bir haylaz arkadaşımız vardı. Biz kitapsever arkadaşımla kitabı açmış ordan burdan konuşurken, bizim haylaz al sen kitabı. Bir sayfasını kopar, arasına koy, tekrar bize ver. Biz bir anda donup kaldık. Sonra göz göze geldik. Kendimi toparlar toparlamaz, “Oğlum sen ne yaptın?” dedim. Dedim ama. Olan olmuştu. işte lise dönemimizdeki bir gencin kitapla olan durumu buydu. O günden bugüne değişen bir şey olduğunu sanmıyorum.

                                                   ARTIK OKUYORUZ

       Ama en azından okunma oranlarında ilerlediğimizi düşünebiliriz. Dün akşam, Abbas Güçlü ile Genç Bakış programında Zülfü Livaneli konuktu. “Eskisi gibi okumadığımızı düşünmüyorum. Mesela Amerika’ya göre çok iyi durumdayız. Amerika’da en çok satanlarda edebi eserler yok. Ama bizde en çok satanlar, hep edebi eserler” dedi. Artık okumuyoruz algısı değişiyor, gördüğünüz gibi. Kitap fuarları dolup dolup taşıyor. İmza günlerinde kuyruklar uzayıp gidiyor. Ama tabi yetmiş milyona göre elbette az. Bu durum sinema gişelerinde de öyle gerçi. Yetmiş milyonluk ülkede yedi milyon gişe çok az. Zülfü Livaneli’nin söylediği başka bir şey de çok dikkatimi çekti. “Kadınlar, erkeklere göre daha çok okuyor. İmza günlerinde gelenlerin %90’ı kadın” dedi. Evet, ben de bunun farkındayım. Çevremde de kadınlar daha fazla okuyor. 
                                                       EĞİTİM ŞART
       Şimdi bizim bu haylaz arkadaşın yaptığını nereye koymak lazım? Onun açısından bakarsak bir yere koymak gereksiz. Çünkü şu açık ki, kitap sevgisiyle büyümemiş. Kitabın kokusunu içine çekmenin ne kadar güzel bir duygu olduğunun farkına varamamış? Ama genel olarak gençlik açısından bakarsak, hiç de iyi bir görüntü olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.Yine dönüp dolaşıp 
eğitime geliyoruz. Daha ilkokul sıralarından kitap sevgisi verilmeli tüm çocuklara. İlla yazar olacak diye değil. Bir insan yazar olsun veya olmasın kitap okumalı.

Foto kaynak:pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com















16 Mart 2016 Çarşamba

Şehsuvar Sami benim adamım ya...

      Okumak istiyorum. Okumak istiyorum. Okumak istiyorum. Elini kolunu tutan mı var? Oku o zaman. Bizim ülkemizin insanlarının da bir ortası yok yavv. Ya çok okuyoruz ya da hiç okumuyoruz. Her şeyde olduğu gibi bunda da dengemiz yok. Okuma konusunda da benim çok da dengeli olduğumu söyleyemeyeceğim. E sonuçta ben de bu ülkenin bir bireyiyim değil mi? Olacak o kadar. Ben de her şeyi ya diplerde ya da zirvelerde yaşıyorum. Bakın bu aralar okuma iştahımın zirvelerindeyim. Elime ne geçerse okumak istiyorum. İlk girişteki okumak istiyorum cıyaklamaları da bu yüzdendi. Bu duyguyu her zaman devam ettirmek istiyorum ama olmuyor.

                                        KİTAP OKUMA KONUSUNDAKİ BÜYÜK HEDEFİM
      Okuma iştahım tavan yapmışken aradan bir kitabı da çıkarayım dedim. Elveda Güzel Vatanım’ı okuyorum. Beş yüz sayfa küsürlük bir kitap. Öyle ha deyince bitiremiyorsun. Ben de hazmede hazmede okuyorum. Ben hiçbir zaman öyle bir gecede kitap bitirebilen bir yapıda bir insan olmadım. Ha olmak ister miydim? İsterdim tabi. Benim kitap okuma konusunda büyük hedeflerim vardır. Ama hiç beklemeyin. Onları burada açıklamayacağım tabi ki. Sonra o hedefleri yapamam. Sonra yorum bölümünden bana nanik falan yaparsınız. Bu duygusal çöküntüyü kaldıramam sonra. Neyse biz yine konuya dönelim. Şu anda kitabın üç yüz küsür sayfalarındayım. Kitap iyi gidiyor. Bakalım finali çok iyi bağlayabilecek mi? Mevzu o.
                                                    BÜYÜK FİNAL BEKLİYORUM
      Valla daha önce Ahmet Ümit’in bir kitabını okumuştum. Finali gerçekten sürprizdi benim için. Şimdi o finali gördükten sonra bu kitapta da iyi final beklemek hakkımız, okurlar olarak. Kitabın konusu hakkında çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Ben şimdi buraya yazmayayım. Şimdi yazarım konuyu. Sevgili Google sonra bunu kopya içerik falan sayar. Ondan sonra beni en dibe iter de iter. Bilmem yeniden yazma diye bir şey var. Kendi kelimelerinle anlatma falan. Ben onu pek yapamıyorum. Adam zaten anlatırken kullanmış kullanacağı kelimeleri. Daha geriye ne kalmış? Ha şunu söyleyeyim. Ben Şehsuvar Sami karakterini sevdim. Onun aşkta yaptığı gururu ben de yaptım zamanında. Gerçi çoğu aşık yapmıştır. Neyse bu yazılık bu kadar yazı yeter. Bakayım üç yüz rakamını geçmişim. Sevgili Google üç yüz kelime istiyor ya. Neyse seodan bugün de yırttık.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Hey sen!!! Annenden yazar mı doğdun?

      Kitap okunan evden daha çok mu yazar çıkar? Bu soruyu sormama Ümit Yaşar Oğuzcan’ın hayatı neden oldu? Onun anne ve babası da çok okurmuş. İkisinin de sevdiği şairler farklıymış. İşte Ümit Yaşar Oğuzcan böyle bir evde büyümüş. Şiirler içinde. Sonra kendisi de bir şair oluyor. Hepimizin tanıdığı bir şair. Bir insanın yazar olmasında ne kadar evdeki ortamın etkisi vardır? Böyle bir ortama rağmen Ümit Yaşar Oğuzcan yine de şair olmayabilir miydi? Bu sorular kafamda dolaştı durdu. Mesela beni ele alırsak: Annem babam kitap okuyan kimseler değiller. Ama ben buna rağmen okumayı seven bir kişiliğe sahip oldum.

                                          YAZAR OLMAK İÇİN YETENEK GEREKİYOR MU?
      Demek ki anne babadan bağımsız bir şekilde gelişebiliyor bazı şeyler. Bu konuda Oğuzcan da kitabının önsözünde bir şeyler dile getirmiş. Hani yetenek gerekir mi yazar olmak için yoksa çok çalışmak mı sorusu vardır ya. İşte bunu cevaplamış. O paragrafı nefesimi tutarak heyecanla okumuştum. Kendisi, “Yetenek” dedi. “Yetenek üzerine konmazsa körlenir kalır. Eğer çalışırsa yetenek değerlenir” dedi. Tabi o daha detaylı bir şekilde anlattı. Ben özet olarak ifade ettim. “Benden yazar olur mu, olmaz mı?” ya da “Ben yazar mıyım?” diye kendinize sorular soruyorsanız bu önsözü okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Size yol gösterici olacağına eminim. Bence de yetenek diye düşünüyorum. Yazarlık sonradan kazanılmaz.
                                                   HERKES YAZAR ARTIK AMA…
       Ben şu zamana kadar, “Benim yazarlık yeteneğim yoktu. Sonradan çok okudum, çok yazdım ve yazar oldum” diyen birini duymadım. Bu yazıyı okuyanlardan böyle birini bilen varsa lütfen yorum bölümünden paylaşsın. Başka bir açıdan bakarsak: Herkes yazıyor diye büyük bir yazar olacak diye bir şey de yok. Yüzlerce blog var ve herkes yazıyor. Sonuçta yazma duygumuzu böylelikle tatmin ediyoruz. Blogların en güzel yanı da bu: Herkese kendi çapında da olsa yazar olma imkanı sunması. Yoksa gerçek manada yazar tüm ülkenin ve dünyanın gündeminde olmalı yazdıklarıyla. Kitleleri peşinden sürüklemeli. Eseri yıllar sonra da ilk günkü gibi okunmalı. O tazeliği kaybetmemeli. O zaman yazar hatta büyük yazar olunuyor ya işte.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

15 Mart 2016 Salı

Yazmak için ilhamın keyfinin gelmesini mi bekleyeceğiz?

      Herkesin yazma rutini farklıdır. Doğal olarak benim de farklı. Ben defterin ya da bilgisayarın başına yazmak için ne zaman otururum? Benim yazmam için acayip gelebilir ama sinirlenmem gerekiyor. O an kelimeler patır patır dökülüyor. Bu yazma rutinim daha çok günlük olaylar hakkında yazarken oluyor. Bir haber izliyorum ya da bir şey okuyorum. O an o habere sinirlendiysem hemen bunu yazarak dile getirmek istiyorum. Benim ilhamım da böyle geliyor. Hani derler ya hep, “Yazmak psikolojik olarak rahatlatır” diye. Gerçekten de rahatlıyorum. Yazarak rahatlamak sadece bu tip konularda değil tabi. Özellikle moraliniz çok bozuk olduğunda yazın. Rahatladığınızı hissedeceksiniz ve buna şaşıracaksınız.

                                                 YAZI BAŞINA NASIL OTURURUM?
       Yani, “Hadi ben oturayım da bir şeyler yazayım” deyince olmuyor, yazılmıyor. Yazmak için bir nedenim olmalı. Beni isyan ettiren, “Bu daha düzelmeyecek mi?” dediğim şeyler olmalı. Ya da bir diziye yeni bir oyuncu girmesi. Bu da yazı başına oturmamı sağlayabilir. “Bu olmamış” demişsem eğer, neden olamayacağını yazarım hemen. Zaten o an kafamda belirmiştir neden olmayacağı. Benim için sadece o andan sonra yazı başına oturmak kalır. Blog yazmaya başlayıncaya kadar bu böyleydi. Gerçi hala öyle de. Artık yazarken bunun dışındaki bir durumda da zevk almaya başladım. Yeni öğrendiğim bir bilgiyi paylaşmak bu durum. Bunun üzerine birkaç yazı yazdım.
                                               ÖĞRENDİĞİM YENİ BİLGİYİ YAZIYORUM
        Okuduğum bloglarla ilgili yazılarda hep okumuşumdur, “Blog sizi yeni şeyler öğrenmeye iter” diye. Ama o durum bana pek inandırıcı gelmiyordu. Çünkü biri blog yazmaya başladı diye yeni şeyler öğrenmez. Ya da yeni bir hobi edinmez. Bir hobisi vardır ya da öğrenmeye meraklıdır o yüzden blog açmıştır. Ama son bir haftadır bu görüşüm değişti. Mesela bir haber izliyorum ya da program. Ordaki konuşulan konu hakkında edindiğim bilgileri blogda yazarak herkesle paylaşmak istiyorum. Dediğim bu stili diğer bloğumda uyguluyorum. Ama ona her zaman yazı girme fırsatı bulamıyorum. Benim için ilk etapta önemli olan şu an okuduğunuz bloğumdur. Tabi bu bloğum için de araştırma ve okumalar yapıyorum. Takip ettiğim üç edebiyat sitesi var. Günlük olarak o sitelerden okumalar yapıyorum. Ve ordan edindiğim bilgiler ile bloğumda sizlere bu yazıları yazıyorum.

Foto kaynak:pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

13 Mart 2016 Pazar

Günlükten bloğa yazı hayatım...

      Yazım dünyam nasıl gelişti,nasıl evrildi? Biraz bundan bahsedelim istiyorum. Siz de kendinizi bir sorgulayın bakalım. İlk olarak ne tür bir yazı yazdınız? Hikaye mi, günlük mü, şiir mi? Ben ilk olarak hikaye yazmayı çok arzu ederdim. Çünkü büyük yazarlar daha çocuk yaşlarda küçük küçük hikayeler yazmaya başlarlarmış. Sırf bu yüzden isterdim ilk olarak hikaye yazabilmeyi. Ben yazı dünyasına ilk olarak günlük ile başladım. Ama her gün farklı olaylar olmuyordu ki, günlüğe farklı şeyler yazalım. Günlüğe her gün aynı şeyleri yazıp duruyordum. Sabah kalktım. Okula gittim. Okuldan geldim. Ders yaptım. Televizyona baktım ve yattım. Bir süre sonra beni sıkmaya başladı.
                                        YAZIMDA FARKLI BİR MEKAN: KOMPOZİSYON
       Ondan sonra bir ara yazı dünyasından koptum. Yazı yazmaz oldum. sonra kompozisyon dersi girdi hayatıma. Günlüğün dışında farklı bir şey yazdığım bir dersti kompozisyon dersi. Artık atasözleri hakkında yazıyordum. Kendi sınırlı dünyamın dışına çıkmıştım. Köyünden ya da mahallenden yaşadığın ilin merkezine gitmek gibi bir şeydi kompozisyon yazmak. Lise son sınıfta yıllardır kompozisyon yazmanın en büyük notunu almıştım seksen ile. Sonraları evde kendi kendime atasözleri açıklayan kompozisyonlar yazmayı düşündüm. Ama o kompozisyonları değerlendirecek bir öğretmenim olmayacağı için çekici gelmedi bana evde kompozisyon yazmak. Ama yine de yazmak istiyordum. İçimde yazmak isteği vardı, ne yapacaktım? Evet, o günlerde köşe yazılarını okumaya başlamıştım.

                                                    ARTIK KÖŞE YAZISI YAZACAKTIM
          Okuduğum köşe yazıları bana ne yazacağım konusu hakkında bir fener görevi gördüler. Evet, bundan sonra ben de kendimce köşe yazısı yazmalıydım. Haberleri izliyor, tartışma programlarını kaçırmıyordum. Yani köşe yazabilecek az buçuk bir birikimim vardı. Sadece köşe yazısı yazacağım bir defter edindim. Ve genelde günlük yazmaya dikkat ederek yazmaya başladım. O gün gündem neyse ben de gündemi kendimce yorumluyordum. Mesela bir yaz ayını hatırlıyorum. Devamlı orman yangınları haberleri vardı. “Şu orman yangınları meselesini bir önleyemediler” diye bir asabiyetle yazı yazmıştım. Bunun gibi şeyler yani. Kimi zaman futbol. Yazılarımda futbol hakkında kehanetlerde bulunmayı da çok seviyordum. Kimisi çıkıyordu, kimisi çıkmıyordu o ayrı.
                                                      SON DURAK: BLOG YAZMAK
         Ve son olarak şu an okuduğunuz bu bloğa düştü yolum. Artık bir yıldan fazla bir süredir mekanım bu blog oldu. Artık sevindiğimde, üzüldüğümde bu bloğa yazar oldum içimden geçenleri bir bir. Bloğun güzel yanı herkes tarafından okunur olması. Hani öyle çok okunma sayılarına ulaşmadım. Popüler bir blog olmak istemediğim anlaşılmasın. Kim istemezki popüler olmayı. Yazısının daha büyük kitleler tarafından okunmasını, yorumlanmasını. Burası er meydanı. Kendini sınadığın bir mecra. Belki size abartı gibi gelebilir ama. Benim için yazımı bir kişinin okuması bile çok güzel, çok memnun edici bir durum. Yazdığım yazıyı okuyup benim hissettiğim duyguyu hissediyorsa bir kişi benim için o yazı amacına ulaşmıştır.

Foto kaynak:pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com



Kompozisyon dersi edebiyat parçalamak mı demek?

       Ben ilk yazılarımı günlüğüme yazmıştım. Ondan sonra farklı bir yazı çeşidi olarak kompozisyon dersi girdi yazın dünyama. Bu ders sayesinde farklı konularda yazmaya başladım. Genelde atasözleri üzerine yazardık. Sakla samanı gelir zamanı gibi. Benim lisedeki sıra arkadaşım, “Yine edebiyat parçalayacağız” derdi kompozisyon dersleri için. Böyle demesi hoşuma giderdi. O şaka olsun diye böyle diyordu ama gerçeği de bu değil miydi? Evet, bütün sınıf bir ders boyunca boş kağıtları kelimelerle dolduruyorduk. Yani edebiyat yapıyorduk. Arkadaşımın söylemesiyle edebiyat parçalıyorduk. Yazmaya başlarken çok zorlanırdım. İlk cümle hep zor gelirdi bana. Şimdi blogda çektiğim ne yazayım sıkıntısını o zamanlar da çekiyordum.

                                 KOMPOZİSYONDAN ALDIĞIM EN YÜKSEK NOT
       Gelişme bölümü 7-8 satır olmalıydı. Ben de o satırları tamamlayabilmek için bir düşünceyi uzattıkça uzatırdım. Sakız gibi çektikçe çekerdim. Tıpkı şu anda yaptığım gibi. Galiba lise son sınıftı kompozisyondan en yüksek notu aldığım zaman. O da seksendi. Edebiyat hocamız en yüksek notu olan üç kişiyi tahtaya çıkardı. Ve bizden yazdığımız kompozisyonları okumamızı istedi. Ama ben okumadım. Hocanın ısrarına rağmen üstelik. Çünkü çekindim. Yazdıklarımla alay edeceklerini düşündüm sınıftakilerin. O edebiyat hocamızın benim yazdığım bir yazıyı bu kadar beğeneceğini hiç tahmin etmezdim. Onun tarafından beğenilmiş olmanın zaferini yaşıyordum aynı zamanda. Ben onun gözünde kendimi silik görüyordum. Benim gibi silik birinin yazısını beğenecek değildi ya.
                                        KOMPOZİSYON YAZIMDA İKİNCİ EVRE
        Beni böyle gördüğünü düşündüğüm bir hocanın dersinden en yüksek notu alan üç kişiden biri olmanın önemini sizde takdir edersiniz. Kompozisyon dersi giriş cümlelerinde de bahsettiğim gibi yazın dünyamda bir değişiklikti. Günlük başımdan geçen olayları yazarken birden farklı tarzda yazmaya başlamıştım. Ben kompozisyonu yazım dünyamda ikinci evre olarak görüyorum. Üçüncü evrem ise: gündemdeki olayları yorumlamaktı. Artık günlüğümün yanına bir defter daha eklemiştim. Onda sadece Türkiye’nin gündemini yazarak yorumluyordum. Futboldan siyasete, sinemadan toplumsal olaylara kadar geniş mi geniş bir dünya vardı artık önümde. Ama o yazıları bugün olsa blogda yayınlayamam. Çok argo yazıyordum çünkü. İçimden geldiği gibi. Bir gün daha detaylı bunu da yazarım sizlere. Tamam blog özel bir emek ve sevgi gerektiren bir iş. Ama kompozisyon değil. Bir insan yazar gibi olmasa da çok üzüldüğünde ya da çok sevindiğinde yazmalı. Her halükarda paylaşmak insana çok iyi geliyor çünkü.

Foto kaynak:pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com


11 Mart 2016 Cuma

Hızlı okuyamama...

       İlkokul ya da ortaokulda- şimdi tam hatırlamıyorum hangisiydi- okuma yarışmaları yapardık. O zamanki Türkçe kitabından bir okuma parçası seçerdik. Ve bir dakika süre tutardık. O sürede en çok okuyan yarışı kazanırdı. Kelime kelime sayardık. Bir dakika içinde ne kadar okuduğumuzu. Ben çok zevk alırdım okuma yarışmalarından. Ama başarılı olduğumu söyleyemem. Ne kadar hırs yapsam da arkadaşım Tarık beni geçerdi. Tarık da öyle böyle biri değildi hani. Lisede kompozisyonlardan hep 100 aldı sonra. Tam edebiyat hocası olacak tip vardı adamda. Aynı zamanda akraba oluruz kendisiyle. Ama kader işte. Nasip olmadı. İşte böyle bir adamı geçmeye çalışıyordum okuma yarışında.

     ÇALIKUŞU'NDAN HARİKA BİR
                BÖLÜM OLURDU
      O zamanki Türkçe kitaplarımıza da hayrandım. Az önce bahsettim size bir okuma parçası seçerdik diye. İşte o okuma parçaları genelde bir romanın bir iki sayfasıydı. Öyle oldukları için çok severdim o okuma parçalarını. Örnek vermek gerekirse. Mesela Sinekli Bakkal'dan bir bölüm. Ya da Çalıkuşu'nun en güzel yerlerinden, okumaya doyulmaz bir parça. O günlerden aklımda kalmadır Çoban Çeşmesi şiiri. O zamanki kitaplar farklıydı. Şimdikiler de aynı tatta mı bilmiyorum tabi. Gerçi bu zamanda hiç bir şey eskisi gibi değil. O kitaplara özel bir yazı yazmak lazım. Çünkü üzerine yazılar yazılacak kadar güzeldiler. Bu arada eskileri niye bu kadar çokça özlüyoruz sizce?
KELİME KELİME OKUYORUM HALA
       Kitapları hızlı okuyamama durumum hala devam ediyor. Hızlı okuma yazılarında, "Kelime kelime okumayın" derler hep. Ben bir türlü bu alışkanlığı gözlerimden atamadım. Kelime kelime okuyorum hep yazıları. Öyle dedikleri gibi iki-üç kelimeyi aynı anda görüş alanıma alamıyorum. İlk başlarda alıyorum aslında. Ama sonra bir bakmışım ki yine kelime kelime okumaya başlamışım. Mehmet Ali Birand bir röportajında söylemişti rahmetli, "Hızlı okumanın çok faydasını gördüm" diye. Günümüz insanının zamanı az çünkü. Az zamanda çok iş yapmaya programlandık hepimiz. Aslında hızlı okuma çok istediğim bir şey. "Daha fazla kitap, daha fazla kitap" diye ruhum debelenirken özellikle. Şimdi zamanım yok. Eğilemiyorum bu hızlı okuma meselesine. Gün gelip hızlı okuyuncaya kadar kelime kelime okumaya devam.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com
     

Bendeki kitapçı kafası...

      Ben kitapçıya girdiğimde kendimi kaybederim. Ve muhakkak en başından en sonuna kadar dolaşırım tüm rafları. Hangi tür kitaplar olursa olsun hepsine bir göz gezdiririm. Ve yine muhakkak bir kitabın kokusuna kendimi kaptırırım. Seçtiğim bir kitabı açarım yaklaştırırım burnuma. O mis gibi kokuya teslim olurum. Bunu yaparken de kimsenin görmemesine dikkat ederim. "Ne yapıyor bu manyak?" demesinler diye. Aslında çok normal bir durum bu. Kitap okuyanlar o kitabın kokusunu içine çekmenin ne demek olduğunu iyi bilirler. Bir arkadaşım kitap kokusu için, "Dünyanın en güzel parfümü" demişti. Okuduğum kitapların da kokusunu çekerim içime. Kitapçı da dolaşmak huzur verir gönlüme, ruhuma.

   KİTAPÇIDA DOLAŞMAK SERGİ DE
                DOLAŞMAK GİBİ
       Bir an öyle bir hisse kapılırım ki. Orada ne kadar kitap varsa hepsini okuma isteği. Oku okuyabildiğin kadar. Bir dünya kitap var. Oradaki tüm kitapları okusam, kim bilir ne kadar çok kelime hazinem gelişir? Kim bilir yazın dünyama neler katardı? Ne kadar çok bilgilerle donanırdım. Ben kitapçıda dolaşmayı biraz sergi gezmeye benzetiyorum. Hani tablolara bakıp bakıp gezersin ya. Bazen de durarak. Aynı kitapçıdaki halim öyle. Yavaş yavaş, daha doğrusu adım adım gezerim raflar arasında. Çok meraklandıran bir kitap olursa alırım raftan, çevirir sayfaları incelerim. Kendim dolaşmayı da severim. Yanımda arkadaşımla da. Her ikisinin de ayrı bir güzelliği var.
       KİTAPÇIDA ARKADAŞINLA
                  DOLAŞMAK
      Yanımda arkadaşım varken kitapçıyı gezmenin güzelliği ne derseniz. Kitaplar üzerine ve yazarlar üzerine ayak üstü, kısa kısa yorumlar yapmak. Çok zevk alıyorum bu sohbetten. Benim bilmediğim, arkadaşımın bildiği bilgiler olabiliyor. Yazarla ve kitapla ilgili. Yeni bir şeyler öğreniyorum bu, bir. İkimizde, yazarlar ve kitaplar hakkında yorumlarımızı yapıyoruz, görüşlerimizi söylüyoruz. Yalnız dolaşmanın güzelliğine gelince. Kendimle vakit geçirdiğim güzel anlardan biri. İnsan an geliyor kendinden de sıkılıyor. İşte kitapçıda geçirdiğim zamanlar, kendimden sıkılmadığım zamanlardır. Kendimi iyi hissettiğim beş mekan başlıklı bir yazı yazsam, bu beşin içinde muhakkak kitapçılar da olurdu. Çoğu zaman da kitapçı olup hem kitapları okusam hem de kitap satsam ne güzel olurdu diye çok düşünmüşümdür aslında.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com

10 Mart 2016 Perşembe

Kitap okuyacak vakit bulamıyor musunuz?

      Otobüslerde kitap okuyanları gördükçe imrenirim. Ama ben okuyamıyorum işte. Hemen bir mide bulantısı başlıyor. Kendimi kötü hissediyorum. Benim gibi olanlar var biliyorum. Televizyonda röportaj yapılmıştı ordan duydum. Aslında insan isterse her yerde kitap okur. Benim gibi mideniz bulanmıyorsa buna otobüsler de dahildir. Geçen bir tane yazıda kitap okuma alışkanlığı kazanmak için devamlı yanınızda bir kitap olsun, bir kitap taşıyın deniyordu. Bence çok mantıklı. Zira gün içinde boş vaktimiz oluyor. O boş vakitlerde yanımızda bir kitap olursa, açıp okuruz diye düşünüyorum. Gerçi müzik dinlemek daha çok tercih ediliyor gördüğüm kadarıyla. Özellikle otobüste. Birkaç kere şahit oldum. Hemen oturur oturmaz kulaklığa saldıranlar var.
                                            İSTEMEK ÖNEMLİ
       Sadece otobüste değil bu durum. Sokakta yürürken de çoğu zaman kulaklıklı insanlar görüyorum. Kulaklıklarla bu kadar haşır neşir olmak hiç de iyi değil. Özellikle kulaklarımız için. Tekrar kitap okumaya dönersek. Bahsettiğim yazıda gün içerisinde ne kadar boş zamanlarımız var onları anlattı. Yazıyı okuyunca, “Ne kadar da çok vaktimiz oluyormuş” dedim. Hemen elime bir kitap alıp okuyasım geldi. O kadar iyi, motive edici bir yazı olmuş. Sadece kitap okuma özelinde değil, her şeyde, ne olursa olsun istemek gerekiyor. İsteyen bir şekilde yolunu buluyor çünkü. Tabi istemek için de okumanın tadını biraz da  olsun almak gerekir. O yüzden küçük yaşlarda kitap okuma alışkanlığı kazanmak çok önemli ya.
                                        Kitaplar, Öğrenci, Çalışma, Eğitim
                            KİTAP OKUMAK ASOSYALLİK DEĞİLDİR
        Kitap okumak aslında sosyal bir faaliyettir. Film izlemek, konsere gitmek gibi. Filmi neden izleriz? Bir duygu beklentisi ile gideriz filme. Ya güleceğizdir ya ağlayacak. Ya da sevdiğimizle romantizmin doruklarına çıkacak. Bir duyguya talibizdir o yüzden gideriz. Kitabın da aslında bir filmden farkı yoktur. Nasıl bir duygu yaşamak isterseniz onu yaşatır size. Mizahla örülü bir hikaye ya da roman, size gülmeyi vaat eder. Tıpkı bir komedi filmindeki gibi gülebilirsiniz, gülümseyebilirsiniz. Ama emek vermek gerekiyor işte. Yalnız kalmak. Ve o kitabı okumaya başlamak. Zaman ayırmak. “Arkadaşlarımla gezip tozmak varken niye tek başıma takılayım?” gibi bir soru soran olabilir aranızda.
                          KİTAP OKUYUNCA DAHA BİR SEN OLURSUN
       Kitap okumayı bir kenara bırakın şimdi. Her zaman ama her zaman insanın canı, arkadaşlarıyla takılmak istiyor mu? Hiç yalnız kalmak istemiyor musunuz? Yalnız kalmak da bir ihtiyaçtır. Ve kendi kendine bir şeyler yapmak ister insan. İşte kitap okumak da kendi kendine bir şeyler yapmaktır. Asla içine kapanmak,toplumdan soyutlanmak, asosyalleşmek değildir. Aksine yalnız kalmak, kitap okumak seni daha çok sen yapar. Daha bir mutlu, daha bir huzurlu olursun. Bu da demek oluyor ki: Arkadaşlarınla daha tatmin edici vakitler geçiriceksin. Kendini yenilemiş, yalnız kalma ihtiyacını gidermiş olarak.
                           BOŞ VAKİTLERDE KAÇ SAYFA OKURSUN?
      Bunu duymaktan çok sıkılmışsınızdır ama yine de söyleyeyim. Kitap okumak kendinizi ifade etmenizde kelime dağarcığınızı çoğaltarak size kolaylık sağlar. Bakmayın bu da çok önemli bir konu aslında. Çevremizde kendini iyi ifade edemeyen insanlar var. Bunların bazıları da üniversite mezunu üstelik. Konular derin. O yüzden şimdi ona da girmeyelim çıkamayız. Kitap okumak için gün içinde çok fırsatımız var. Hatta şunu da söyleyeyim de dışarıda boş zamanlarınızda kitap okumanın sağladığı faydayı da bilin. Bahsettiğim yazıdaki kişi kendine günlük 50 sayfa okuma hedefi koymuş. Ve şimdi sıkı durun. Bu 50 sayfalık hedefine akşam eve gelmeden ulaşıyormuş. İşte hepimize örnek. Bu harika bir şey. Ama şu da bir gerçek ki evde oturup sessiz, sakin bir ortamda okumanın zevki de ayrı tabi.

Foto kaynak:pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

        

9 Mart 2016 Çarşamba

Kitabı okumaya başlamadan önce neler yapıyorum?

      Ben bir kitabı okumaya hemen öyle pat diye başlamam. Peki ben ne yaparım? Öncelikle kitaba alışmam lazım. Okuma koltuğuma geçerim. Kitabı öncelikle evirir çevirir, orasına burasına bakarım. Önsözü var mı? Ya da yazar hakkında kısa bir özgeçmiş anlatılıyor mu? Bu tip yazılar olursa bir okur olarak sevinirim. Çünkü bu tür yazılar beni kitaba ısındırır. Okumaya hazırlar. Bunun dışında yabancı bir kitapsa Türkçe'ye kim çevirmiş? Ya da Türkçe bir kitapsa yeniden düzenleyen, yayına hazırlayan veya sadeleştiren var mı? Onun hakkında da kitabın başında kısa bir özgeçmişe yer verilmiş mi? Ondan sonra elimdeki kitabın kaçıncı basımı? Basım yapılan yıllar ve o yıllarda ne kadar basıldığı?

      ARKA KAPAK KİTABIN FRAGMANI
                             GİBİDİR
     Kitabın bir de son sayfasına bakarım. Kaç sayfa diye, bir. Kitap hakkında ekstra bilgi var mı diye, iki. Bunu da bitirdikten sonra sıra gelir kapaklara. Önce arka kapağa bakarım. Kitap hakkında ne yazıyor diye. O arka kapaktaki bir kaç paragraftan oluşan yazı, adeta kitabın fragmanı gibidir. O okuduğum bir kaç satırdan tat alabilir miyim diye okurum. Hem de kitap hakkında ipuçları yakalamaya çalışırım. Bir de başka yazarların ya da tanınmış kişilerin, kitap hakkında söyledikleri olur kitabın arka kapağında. Onları da büyük bir heyecan ile okurum. O tür yorumları da kendime göre bir okuma stratejim vardır. Önce tanıdığım ve sevdiğim kişiler var mi yorum yapanlar arasında, hemen ona göz atarım.
      ÖN KAPAK FOTOĞRAFI ÜZERİNE
          DEĞERLENDİRME YAPARIM
       Baktım ki var. Tanıdıklarımdan, tanımadıklarıma doğru sırayla okumaya başlarım. Bu yorumları da okuduktan sonra gelirim kitabın ön kapağına. Kitabın konusu ve kitabın adı ile uyum içimde mi kapak, ona bakarım. Değerlendiririm kendimce. İçini açar kitap fotografının kimin olduğuna bakarım. Daha önce ismini duydum mu? Ya da çok ünlü biri mi? Mesela Ara Güler gibi. En son bu üçünün doğrultusunda kitap fotografı doğru seçilmiş mi, seçilmemiş mi onu tartışırım kendi içimde. Bir kaç dakika bunun üzerinde kafa yorarım. Bu değerlendirme de bittiğine göre geriye kalır tek işlem. Herhangi bir sayfa açarım. O harika kitap kokusunu içime çekerim. Kitabın o kokusunu içine çekmeden olur mu? Bir sayfa daha açarım. Yazı şekline ve yaprağına bakarım. İnce mi, kalın mı diye? Tüm bunlardan sonra artık iştahlı bir şekilde okumaya hazırımdır.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com
     

8 Mart 2016 Salı

Yeniden okumak istediğiniz kitaplar var mı?

      Öyle kitaplar vardır ki. Okumalara doyamazsınız. Ya hemen yeniden okumaya başlarsınız ya da en kısa zamanda yeniden okumak için kendinize söz verirsiniz. Bir yazar için en büyük ödüllerden biri de bu olsa gerek. Okurda yeniden okuma isteği yaratacak bir kitap yazmış olmak. Ben de blog yazılarımda bunu hedefliyorum. Benim takip ettiğim bir kaç blogda böyle yazılar oldu. Ara sıra yeniden okumak istiyorum onları. Giriyorum o bloglara yeniden okuyorum, o tadına doyamadığım yazıları. Yavaş yavaş yeniden okumak istediğim kitaplara geleyim o zaman. İlk olarak aklıma Sinekli Bakkal geliyor. Halide Edip Adıvar'ın iki kitabını okudum. En çok Sinekli Bakkal'ı beğendim. Bir roman yazıldığı dönemi yansıtmalı. Bunu her zaman söylüyorum. Sinekli Bakkal da bunu çok iyi bir şekilde başarıyor. O yüzden hala bu kadar seviliyor ya. İlk okuyacağım kitaplar arasında yer alıyor Sinekli Bakkal.

     OSMAN AYSU İLE MUHAKKAK
                      TANIŞIN
      İkinci sırada kendine, Osman Aysu'nun Kır Zincirlerini kitabı yer buluyor. Tıpkı bir aksiyon filmi gibiydi. Nefesimi tutarak okuduğumu hatırlıyorum. Belki Osman Aysu ismini daha önce duymamış olabilirsiniz. Ben de duymamıştım. Hem onunla tanışmanız için hem de harika bir kitap okumak için önünüzde bulunmaz bir fırsat var. Osman Aysu polisiye yazarıdır. Tıpkı Ahmet Ümit gibi. Kitabı bitirdiğim zaman, "Bu kitabı muhakkak yeniden okumalıyım" dediğimi hatırlıyorum. Aynı şeyi şimdi de söylüyorum. Yeniden okuyacağım kitaplar listemde muhakkak olmalıydı zaten. Kır Zincirlerini kitabında bir çiftimiz var. Birbirini çok seven. İnsan ordaki çifte imrenmeden edemiyor. Kalan bir miras. Ve İkinci Dünya savaşı. Mirasla ikinci dünya savaşı arasında nasıl bir bağlantı olabilir. Çiftimiz bir anda kendini MİT ve diğer istihbarat servisleri arasında buluyor. Polisiye severlerin çoktan meraklandığını tahmin edebiliyorum.
         ADI GİBİ NEFES NEFESE
                    OKUDUĞUM
                    BİR KİTAPTI
       Ve yeniden okumak istediğim üçüncü kitap: Ayşe Kulin'in Nefes Nefese romanı. Genel olarak Ayşe Kulin kitaplarını severim. Sevdiğim diğer kitaplarından biri de: Adı Aylin'dir. O kitabı okuduğum zaman da çok etkilenmiştim. Özellikle sonu hala düşündürür beni. Kitap Aylin Radomisli'nin hayatını anlatır. Ve Aylin'in ölümü bugün bile gizemini korumaktadır. Nasıl öldüğü bulunamamıştır. Ve polis dosyayı çözülemeyen cinayet diye kapatmıştır. Kitap beni o kadar etkilemiş ki, Nefes Nefese'yi anlatacağıma onu anlattım. Tekrar Nefes Nefese kitabına dönersek. Bu kitapta da ikinci dünya savaşına gidiyoruz. Paşa kızı ile Yahudi bir adamın İstanbul'da başlayıp Almanya'ya uzanan aşkı. Orada da Hitler'in Yahudi'leri katletmesi. Türk diplomatların Yahudileri ölümden kurtarmaları. Kitabın ismi gibi gerçekten nefes nefese okuduğumu hatırlıyorum. Hatta bittiğinde akşam oluyordu. Kitabı bitirdiğime üzülmüştüm. Dakikalarca kitap elimde kitap hakkında düşünmüştüm. Yazılarla nasıl dünyalar kuruluyor, bu kitaplar gösteriyor insana. Bu kitapları okumadan bu dünyadan göçüp gitsem üzülürdüm, o kadar yani. Bunların dışında yeniden okumak istediğim kitaplar yok mu? Olmaz olur mu? Ama beni en çok bunlar etkilemişti.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com

6 Mart 2016 Pazar

Tuğla gibi kitaplar okunur mu?

      Tuğla gibi kitaplar hakkında etrafınızdan neler duydunuz? Ya da yanlış başladım. Hiç tuğla gibi, bilmem kaç sayfalı bir kitap okudunuz mu? Ben okudum. Ve şu anda da öyle bir kitap elime geçse, yine okurum. Benim, tuğla gibi dediğimiz, bol sayfalı kitaplara karşı sempatim vardır. Adeta beni okumaya tahrik ederler. İlk okuduğum tuğla gibi kitabı hatırlıyorum. Arkadaşım vermişti. Kendisi öyle kitap okuyan biri de değildi hani. Evde eskiler arasında annesi bulmuş. 750 sayfalık bir kitaptı. Yabancı bir roman. Yanlış hatırlamıyorsam Charles Dickens'dı yazarı. Arkadaşım, "Bu kitabı bitirirsen profesör olursun" demişti. Esprili bir dille. Romanın ismini hatırlamıyorum. Ama bir dede ile torun hikayesiydi. Kitabı sevmiş miydim? İyi bir kitaptı diye hatırlıyorum.

ÖZELLİKLE TUĞLA GİBİ KİTAPLAR 
  OKUMALIYIM DİYE BİR ÇABAM
                     OLMADI
      Peki ondan başka tuğla gibi olan kitaplar okumadım mı? Ya da o okuduğum kitaplar, not aldığım kitaplar arasında mı? Tabiki o kitaptan başka kitaplar da okudum. Ama özellikle tuğla gibi olan kitapları seçmedim okumak için. Önemli olan kitabın kalınlığı ya da kaç sayfa olduğu değildir. Önemli olan içeriktir, kalitedir ve ne anlattığıdır. Kitap insana bir şey katmalıdır. Eğer bir kitabın bana bir şey katacağına inandıysam çok ince (az sayfalı) ya da çok kalın (çok sayfalı) olması önem taşımadı benim için. Aldım okudum. Okuduğum bu tuğla gibi kitapları sizlerle de paylaşmak isterim. Okuduğum kitapları not ettiğim küçük not defterime baktım. Sayfa sayısı en çok olanlara. İlk sırada 610 sayfa ile Cevdet Bey ve Oğulları kitabı var.
TUĞLA GİBİ OLUP DA OKUDUĞUM
                    KİTAPLAR
      Daha önceki Orhan Pamuk yazımda, Cevdet Bey ve Oğulları'na değinmiştim. Yine de bir kaç kelime ile de olsa değinmek isterim. Adı üstünde bir aile hikayesi. Cevdet Bey, artık evlenme zamanı geldiğini düşünür. Ve iyi bir ailenin kızıyla evlenir. Sonra oğulları olur. Ve başlarız onların da hayatlarına dahil olmaya. Oğullarından herhangi biriyle eşleştirebilirsiniz belki kendinizi. Ben biriyle eşleştirdim. O koca kitap, o tuğla gibi kitap bitti. Zevkle okuduğum kitaplardan biriydi. Yani tuğla gibi kitaplardan korkmaya gerek yok. Eğer kitap sevdiğiniz bir türse kitabın tuğla gibi olması çok da önem taşımıyor aslında. Okuduğum bir diğer kitap da Dünden Bugüne (Günlükler) kitabıydı. O da ikinci sıradaydı. En çok sayfalı kitaplar arasında. Onun da sayfa sayısı 530'du. Yazarı Muzaffer Buyrukçu. Yazar Buyrukçu günlükleriyle meşhur. O günlüklerinde kimler yok ki. Orhan Kemal'den Cemal Süreya'ya, Can Yücel'den Rıfat Ilgaz'a kadar. Yazarların hayatı. Mutlaka okunması gereken bir kitap diyebilirim. Yazarların hayatı nasıldır merak ediyorsanız, işte size ilaç gibi bir kitap. O zaman ne diyoruz: Evet, tuğla gibi kitaplar da okunur.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com
     
       

Seval Akbaba'yı bu dünyadan göçtükten sonra izlemek...

      Gecenin ilerleyen saatleriydi. Hatta sabaha yakındı. Belki üç, belki dört. Evdekilerin tümü uyuyordu. Bir ben ayaktaydım. Televizyon açıktı. Kanallar arasında dolaşıyordum. Gecenin o saatinde belgesel tipi programlar izlemeyi seviyorum. TRT TÜRK'te Sokak Lezzetleri programını gördüm. Bu tür programları sevdiğim için o kanalı bıraktım. Kumandayı kenara koydum. Bir yandan telefonda nette dolaşırken bir yandan da programı izliyordum. O bölüm İstanbul Fatih'teydi. İlk önce bir nohut pilavcıyı tanıttı. En az kırk yıllık bir geçmişi varmış. Abisi seyyar arabada başlamış. Sonra da dükkana geçmisler. Ustaya anlattırdı. En son da bir tabak kendi istedi ve yedi bayan sunucu. Nohutların çok güzel piştiğini ve pirinçlerin tane tane olduğunu söyledi. En üstte de tavuk parçaları vardı. Ben nohut pilavda tavuk yemem. Benimki sade olacak.
        TADIMLIK TATLI DÜKKANI
      Sonra kapalıçarsı gibi bir yerde tatlıcıya konuk oldu. Tatlıcıda tane tane de satış yapılıyordu. Çoğunlukla da tadımlık, bir tane alıyordu müşteriler. Tulumba ikiye ayrılıyormuş. Biri küçük tulumba diğeri de büyük olanı, Osmanlı Tulumbası. Bayan sunucunun tercihi küçük tulumba oldu. İster istemez benim de canım çekti. Bayadır yemiyorum bende. Herhalde ondan olsa gerek. Bir de sanırım-Erzurum olacaktı- Erzurum'a has, sigara böreğine benzer bir tatlı vardı. Sunucu ondan da tattı ve beğendi. Ben yeni tatlar deneme konusunda muhafazakarımdır. Öyle her şeyi denemem. Denersem de çok az bir parça koparır, tadına bakarım. Beğenirsem ne ala. Sunucular beğenmediklerinde ne yapıyorlar gerçekten merak ediyorum. Ben an gelir, ağzımda tutamam. Sevmedikleri bir tat ağızlarındayken onu yutmak mesele.
             BOZA VE TARİH
       Sonraki durak bir bozacı dükkanıydı. Kışın vazgeçilmez içeceği. Eskileri, o güzel günleri hatırlattığı için bir sempatim var bozaya, sevmesemde. Benim ağız tadıma pek uygun değil. Bizim buralarda ictiğimize boza denir mi, orası soru işareti. Çünkü gerçek bozanın üstüne leblebi de ekleniyormuş. Ben ilk bu programda öğrendim leblebi konduğunu. Sunucu, bozanın da tadına baktıktan sonra dükkanda oturan yaşlı bir çiftin yanına oturdu. Beyefendiye bozayı sordu. O da anlatmaya başladı. Kırk yıllık İstanbul'luymuş. "Eskiden otobüs olmadığı için buralara yürüyerek gelirdik. Gelirken yoldan da bozanın üstüne koymak için leblebi alırdık" dedi. Hey gidi günler hey. Nereden nereye değil mi? Yanlarındaki 10-12 yaşlarındaki kız çocuğu da torunlarıymış. Ona böyle tarihi mekanları, lezzetleri tanıtıyorlarmış o gün. Ne güzel değil mi? Bu mutlu tabloyu bende yaşamak isterim. Torunuma geçmişi, eskiyi, gelenekleri anlatmak çok güzel olsa gerek.

       O SUNUCU BAKIN KİMMİŞ
      En son da seyyar olarak, kelek ve elma satan bir çocuktu konuk. Yaz tatilleri çalışıp, okul için harçlığını çıkarıyormuş. Kelek: Kavunun küçüğü. Turistler ilk defa böyle bir şeyi gördükleri için merakla kelekten istiyorlarmış. Zaten program sırasında da gördüm. Bir tane Japon ya da Çinli turist keleği aldı, özellikle kabuğunu kesmesi için çocuğa uzattı. Çocuk tezgahta elma soyma makinesini de taşıyordu. Saniyeler içinde elmayı soydu. Ve yuvarlak olarak elmayı 8-10 parçaya böldü. Ben bu Sokak Lezzetleri programını ilk defa izliyordum. Sunucusunu merak ettim kimmiş diye. Program sonunda geçen yazılardan sunucu ismine baktım. Seval Akbaba yazıyordu. "Ben bu adı duydum bir yerden. Bu TRT'nin bi kaç gün önce hayatını kaybeden sunucusu olmasın" dedim. Hemen internetten Seval Akbaba yazıp arattım. Evet, oydu. O an içim cız etti. Az önce bana hayat dolu bir şekilde yediğini, içtiğini anlatan kadın, meğer bir kaç gün önce hayatını kaybetmiş. Bir hoş oldum. Ölüm gerçeği ve soğukluğu bir kez daha suratıma çarptı.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com

Blogger tarafından desteklenmektedir.