Kayıtlar

Mart, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Sevgili Einstein amca. Sana bir sorum var?

Resim
     Einstein’in dilini çıkardığı poz meşhurdur. Adam bilime yaptığı katkılardan çok, bu pozuyla tanınıyordur herhalde. Böyle muzip bir adamın muhakkak, çocuklarla da samimi bir ilişkisi olmalı diye düşünmüşümdür hep. Bugün gördüğüm kitapla da yanılmadığımı anladım. Kitabımızın adı: Sevgili Einstein. Kendisi yaşarken, dünyanın her yerinden çocuklar, muzip dahiye mektuplar yazıp, bilim hakkında sorular sormuşlar. Oda çocuklara, muzip cevaplar vermişler. Mektuplara sevgili diye başlamaz mıyız? Gerçi biz nesil olarak, mektup yazma tadını yakalayamadık. İlkokul mu, ortaokul mu neydi. Türkçe dersinde örnek mektuplar yazmıştık hepimiz, sınıfça. Oda olmasa, ömrümde mektup yazacağımız da yoktu ya. O yüzden kitabın adı, Sevgili Einstein olmuş.                                   ÇOCUKLAR İÇİN BİLİM DÜNYASINA GÜZEL BİR ADIM      Çocuğu olan anne babalar, bu kitabı almalı. Çocuğun bilime ilgi duyması için. Bu kitabı aldınız diye, illa çocuğunuz bilim adamı olacak değil. Her insanın, her k

Did you mean this Can Yılmaz kitap yazmış...

Resim
     Cem Yılmaz’ın abisi, Can Yılmaz kitap yazmış. Kitabın adı da güzel olmuş. Yeni Başlayanlar İçin Can Yılmaz: Klişe Hayatlar Matbaası. Ben bu adamdan bir kitap bekliyordum. Çünkü adamda bu kapasite var. İlk defa 3 Adam programında görmüştüm. Verdiği cevaplar falan espriliydi. Twitter’da da takip ediyorum. Orada da mizah üzerine paylaşımları var. Cem yılmaz kadar olmasa da ona da mizah bulaşmış. İşte bu mizahı toplamış bir kitap yapmış. Daha önce adam hakkında tek bildiğim şey ve özelliği Cem Yılmaz’ın abisi olmasıydı. Çoğu kişi de böyle biliyordur zaten. Ama bu buzdağının görünen kısmıymış. Oyuncuymuş. Senaryo yazarmış. Oyun yazarı imiş kendisi.                                                           BU BİR HİKAYE KİTABI      Kaç defa ismini duymama rağmen, “Kimdir bu adam?” diyerek hiç Google’da aratmadım. Bu meraksızlık öldürecek bizi. Bilim falan bu yüzden gelişmiyor işte. Edebiyat sitesinden günlük okumamı yaparken gördüm haberini. Kitabın tanıtım bültenini okudum. H

Gazete okumak için mi yoksa cam silmek için mi?

Resim
     Her gün eve gazete alınan bir ülke değiliz. Bu anlamda bir gazete okuma kültürümüz yok. Bizim evlerde gazeteler iki şey için alınır. Bir, kupon biriktirmek. İki, evdeki camları silmek. Elbette okumak için alanlar vardır. Onlar ayrı. Ben genelden bahsediyorum. Kimse de yanlış anlamasın. Bizim evde de durum aynı. Bizim kültürümüz böyle. Ben sadece bunu vurguluyorum. Yoksa, yok birbirimizden farkımız. Bu ülkede kahveler olmasa. Sizce bu kadar gazete satılır mı? Haftalık 5 milyon gazete satıyor. 80 milyonluk ülkede. 80 milyon nerede, 5 milyon nerede. Şahsen ben de günlük gazete almıyorum. Çoğu kişi gibi. Bunun nedenlerinden biri de internet.                                                  HER GÜN ALINACAK BİR GAZETE VAR MI?       İnternet varken tüm gazeteler elinin altında. Ben genelde yazarları için alırım. Yazarları da okuyoruz netten. Gazeteyi alıp okumak başka tabi. Onun zevki ayrı. Ama teknoloji alışkanlıklarımızı da değiştiriyor işte. Bunun dışında kahveler var bir d

Umberto Eco'nun garip mi garip vasiyeti...

Resim
     Bu yazarlar garip insanlar. Yaşarken de, öldükten sonra da, garip istekleri oluyor. Her yazar, garip olmak zorunda mı? Ya da her yazar, garip mi olur? Bu sorular da ayrı cevaplanması gerekir. Bu konuyu nerden açtım derseniz. Devamlı takip ettiğim edebiyat sitelerinde, Umberto Eco ile ilgili bir haber çıktı. Siz de görmüşsünüzdür. Zira tek edebiyat sitelerinde çıkmadı. Twitter’da da gördüm. Vasiyet etmiş ki, “Benden sonra 10 yıl, hakkımda konferans yapılmasın”. “Ne alaka?” dediğinizi duyar gibiyim. Ama Umberto Eco’yu tanıyanlar için bu istek, hiç de garip değil. “Neden?” derseniz. Onun bu tip sözlerine çevresindekiler alışıkmış çünkü.                                                  GÜLÜN ADI POLİSİYE ROMAN DEĞİL      Ben haberi ilk okuduğumda, “Bir yazar bunu niye ister ki? Aksine bir yazar kendisinden sonra, kendisi hakkında konuşulmasını istemez mi?” dedim. Ama Umberto Eco’nun bu tip garip açıklamaları olan bir yazar olduğunu öğrenince, işin aslını anladım. Umberto Ec

Önüne gelen kitabı okuma, okutturma...

Resim
     Önümüze gelen her kitabı okumalı mıyız? Bence hayır. Beni bırakın. Girin Google’a aratın. Önünüze çıkacak olan herhangi bir yazıda da aynı bu dediğimi okuyacaksınız. Okunacak kitap var, okunmayacak kitap var. Bazı kitaplar Türkçe açısından bir çöplük. Okuma zevkinizi bozar. Kaliteli kitap anlayışınızı bozar. Devamlı kaliteli kitaplar okuyorsanız eğer, kalitesiz yazılmış bir kitabı hemen farkedersiniz zaten. “Bu ne böyle?” dersiniz. Tıpkı çok tuzlu bir yemeği yediğinizde hissettiğiniz tat gibi bir tat hissedersiniz. Böyle bir durumla karşılaştığınızda sevinmeniz lazım. Demek ki okumada belli bir noktaya gelmişsiniz demektir. İyi bir edebiyat okuru olmanın yolu: İyi kitaplar okumaktır. Olur olmaz kitapla kafayı bulandırmamaktır.                                             ADI SANI OLMAYAN KİTAPLARI OKUMAM      Ben duyulmadık bir kitabı okumam. Ama bu demek değildir ki her meşhur olan kitabı da okurum. Aradaki dengeyi bulmak lazım. Bu denge nasıl sağlanabilir? Güvendiğiniz

Kitabı elinde hava atmak için taşımak ya da gerçekten okumak için taşımak. İşte bütün mesele bu.

Resim
     Yanında kitap taşıyanlara her zaman imrenmişimdir. Bir zamanlar Sinan Çetin’in meşhur bir programı vardı. Araları bozulmuş olan karı kocaları, anne çocukları ya da birbirini hiç görmemiş insanları bir araya getirirdi. İşte o programa her zaman elinde kitap ile çıkardı Sinan Çetin. Öyle görünce hep imrenirdim işte ona. Bende onun gibi devamlı elimde kitap ile dolaşmak isterdim. Bu isteğimi o zamanlar yerine getiremedim. Gerçi daha sonraları da yerine getiremedim ya. Ama az da olsa hevesimi aldım. Bir zamanlar çağrı merkezinde çalışıyordum. Yoğun olmadığımız zamanlar yanımda kitap götürürdüm. Servise kitapla binerdim. Servisten kitapla inerdim. İşte o aralar bir süre böyle elimde, devamlı kitap taşıdığım olmuştur.                                            KİTAPLA DOLAŞMAK MOTİVE EDEBİLİR      Büyük yazarların elinde devamlı kitap taşıdıklarına dair ben bir şey okumadım. Eğer içinizden bu konuda bilgisi olan varsa, yorum bölümünden paylaşmasını çok isterim. Kendini kanıtla

Yazmak rahatlatır. İnanmıyorsan dene...

Resim
     Yazmak, duyguların paylaşımıdır. Duyguları paylaşmanın farklı yolları var. En çok kullandığımız konuşmaktır. Ama her zaman konuşmak da istemiyor ki insan. Bazen sadece susmak istiyor. Hiçbir kimseye laf anlatmamak. Hatta kimsenin kendisine, soru sormamasını bile istiyor. O anlarda, soru sorulmasına bile sinir oluyor. İşte bu gibi durumlarda başka bir alternatif yol da, yazmaktır. İnsan konuşmak istemez ama, yine de paylaşmak ister. Kimsenin olmadığı bir odaya geçersin. Yalnız kalırsın. Kalemini kağıdını alırsın önüne. Artık yazmak için her şey hazırdır. Başlarsın yazmaya. Aklını meşgul eden şeyleri. Seni kötü hissettiren şeyleri. Hayata küstüren şeyleri. Yanlış giden şeyleri. Kendine bir dokunduğunda bin yazarsın. Görürsün ki yazmak rahatlatır.                                    KENDİNE SÖYLEMEKTEN KORKTUĞUN ŞEYLERİ BİLE YAZ      Bakın, yazmak büyük bir özgürlüktür aslında. O kağıtla baş başa kaldığında, aklına gelen her şeyi ama her şeyi kağıda dökebilirsin. Sınırın y

Okuduğum Şehsuvar Sami değil, bendim...

Resim
     Aklıma domuzcuk geldi. Hani şu Sineklerin Tanrısı’ndaki çocuk. Aklın ve mantığın sesi. Sizin de böyle zaman zaman okuduğunuz romanlardaki karakterler aklınıza geliyor mu? Evet, o kahramanların bir kimlikleri ya da yaşadıkları bir ülke veya bir evleri yok. Onların ikamet yerleri hayal dünyamız. Yazarlık bu yüzden büyük bir olay ya. Düşünsenize bir kitap yazıyorsunuz ve oluşturduğunuz karakterler milyonlarca insanın kalbine, ruhuna dokunuyor. Bu karakterlerin arasına Şehsuvar Sami’yi de ekledim, dün evvelsi günü. Sonunda Elveda Güzel Vatanım da okuduğum kitaplar arasındaki yerini aldı. Sadece Şehsuvar Sami değil tabi. Ester de, Fuat da. Şehsuvar Sami ile Fuat arasındaki o arkadaşlığı sevdim. Sonra sanat üzerine saatlerce konuşmalarını.                                             ŞEHSUVAR SAMİ BEN MİŞİM GİBİ OKUDUM      Sonra Ester ve Şehsuvar Sami arasındaki aşk. Ve bu kitapta da kadınların her zaman mantıkla hareket ettiği bir kez daha, biz erkeklerin suratına çarpıldı. K

Bu yazıyı okuyorsan kitap okumaya yatkın birisin...

Resim
      Okumak, tek başına yapılan bir iştir. Emek gerektirir. Ama çağımız, armut piş ağzıma düş kabilinden bir çağ. Hepimiz sabırsızız. Hemen her şey olup bitsin istiyoruz. Ve çoğunlukla bu sabırsızlık nedeniyle de strese giriyoruz. Ya da istediğimiz işte başarıya ulaşamıyoruz. Şimdi hal böyleyken birine “Oku” demek ne kadar da zor. Biz okuyanlar için zor değil elbette. Biz her zaman deriz. Gocunmayız. Ama okuyacak kişi için bu durum, tam bir zuldür. “Şimdi kim uğraşacak okumayla” duyduğumuz cümlelerden biridir. Çünkü şu anda insanoğlunun hiçbir şeye zamanı yok. Gün 24 saat ama, yine de yetiştiremiyoruz elimizdeki işleri. Şimdi böyle durumdaki biri okumaya yeltenir mi?                                                   KAFALARDAKİ KİTAP OKUMA İMAJI      Çağımızın başka bir özelliği de imaj çağı olması. Kitap okuma hakkında insanların aklında nasıl bir imaj var? Bu imaj nasıl bir şeydir ki insanlar kitap okumuyor. Burada iki çalışma yapılabilir. İlki içinde bulunduğumuzun yıllar

Psikolojim bozuk değil o zaman roman yazamaz mıyım?

Resim
      Yazar olmak için illa bir psikolojik sorunumuz mu olacak kardeşim. Normal, sağlıklı, sıhhatli bir şekilde yazar olamayacak mıyız? Yani şöyle aklı başında falan. Bakıyorsun büyük büyük yazarlara-gerçi hepsinin değil- psikolojik sorunları var. E bizim yok. Biz ne yapacağız şimdi? Ulan şöyle bir yeteneğimiz yok ki. Çatır çatır hikaye-roman yazalım. Kitaplarımız çok satsın. Yazarız diye ele güne caka satalım. “Hobim mesleğim oldu” diye mutluluktan havalara uçalım. İşte biz de böyle blog yazarak kendimizi avutuyoruz. Ne yaparsın? Öyle hikaye ya da roman yazamıyorum. Biz de olan, böyle yazı yazıp kendi halimizde takılmak. Hikaye-roman yazmak öyle dışardan göründüğü kadar kolay da değil.                                            YAZARKEN SESSİZ ORTAM ÖNEMLİ       Ben birkaç kere denedim. Bi kaç tane de hikayem var. Ama gerçekten deli işi. Yani her şeyin bedeli var. O hikayeler-kurgular başka bi kafayla da yazılmaz zaten. En ince ayrıntısına kadar her şeyi hesaplıyorsun. “Nası

1000 kelime yazma çılgınlığı...

Resim
     Okumakla ilgili çok şeyler söylendi. Hala da söyleniyor. Ben de bu söylenenleri takip ediyorum. Genelde edebiyat sitelerinden. Büyük yazarlar okunma üzerine neler söylemiş. Okuyorum ve onları kulağıma küpe yapmaya çalışıyorum. Tabi sadece okumak üzerine olanları değil. Bir de yazmak. Yazmak üzerine de yazılanları bir solukta okurum. Büyük yazarların öğütlerini okuduğunuzda farkediyorsunuz ki, her yiğidin yoğurt yiyişi farklı. Bizim gibi yeni nesil yazarlar için önemli olan, bu öğütleri tutup kendi yazma şeklimizi yakalamak. Ben daha kendi yazım sitilimi bulamadım. Bu nedenle sürekli yazmaya çalışıyorum. Yazdıkça sitilimi bulacağıma inanıyorum. Yazdıkça insan açılıyor. İlk başlarda 150 kelimeyi zor buluyordum. Sonra sonra açıldım.                                                1000 KELİME YAZIYORMUŞ ADAM      Şimdi de 300 kelimeyi bulmakta zorlanıyorum. Bu daha fazla kelime ile yazma konusunda bir yazı okumuştum. O yazı beni çok cesaretlendirdi diyebilirim. Yazma konusund

Çok yazdım yan etkisi çok okumak oldu...

Resim
      Bir yazardan okumuştum. Ama şimdi kim olduğunu hatırlamıyorum. “Sevdiğiniz bir yazarın yazısını siz de yazın” diyordu. Mesela alacaksın bir yazısını, deftere yazacaksın aynen. Sevdiğin yazar gibi yazmanın yollarından biri de bu işte. Ben bunu sevdiğim köşe yazarında uyguladım. Benim sevdiğim köşe yazarı Hıncal Uluç’tur. Onun en sevdiğim köşe yazılarından birkaç tanesini seçtim. Aldım defterimi de yanıma. Yazmaya başladım. Okurken zevk aldığım kelimeleri bu sefer kendim yazıyordum. Gerçekten güzel bir duygu. Ben bu yöntemi bir hafta denedim. Şimdi yazdığım yazılarda o antremanlarımın etkisini görüyorum. Bunu yazdığım yazıları sonradan okurken farkettim. Bazı kullandığım kelimeleri ya da cümleleri görünce, “Aynı Hıncal Uluç tarzı yazmışım” dedim.                                                   YAZACAK KONU BULAMAMA SENDROMU       Tabi burdaki amaç “Hıncal Uluç 2” olmak değil. Önemli olan onun gibi Türkçe’yi güzel kullanmak. Akıcı yazmak. Onun gibi birikime sahip olmak.

Hikaye sarmadı ben de romancı oldum...

Resim
     Cin Ali serisinden çok bahsedilir, çok anlatılır. Ama ben çocukluğumda okuduğumu tam olarak hatırlamıyorum. Cin Ali her zaman bana sempatik gelmiştir. Nasıl gelmesin ki. Çöpten bir adam. Ya da başka bir ifadeyle çizgi adam. Bazen de kafalarında şapkaları olurdu renk renk. Daha bir enteresan olurlardı o zaman. Hele bir de çocukken daha da ilgi çekiyor böyle şeyler. Gerçi yaşım kaç oldu, hala da ilgimi çekerler benim. Büyüklerin çizgi filmi de animasyon filmler galiba. Buz Devri, Shrek gibi. Ama ben bu tür filmlerin kitaplarını okumayı sevmiyorum. Mesela Harry Potter filmlerini severim. Ama kitaplarını okumayı sevmem. Bu tür kitaplar hoşuma gitmez benim.                                                                   NEDEN ROMAN?       Ben daha çok gerçek hayattan hikayeleri okumayı seviyorum. Toplumsal hikayeler falan. Ya da şöyle gürül gürül aşk romanları. Ya ben aslına bakarsanız hikayeleri de çok sevmiyorum. Ben roman seviyorum roman. Hemen öyle okuyup bitsin istemiy

Kitap sevgisizliğine damardan bir örnek...

Resim
      Kitap okumayı seven kimse kitaplara çok değer verir. Kitabın incinmemesine çok dikkat eder. Mesela ben kitabın yaprağının kıvrılmamasına çok dikkat ederim. Sayfalar her zaman düzgün olmalıdır. Genelde kitap okuyan kişilerde böyle durumlar vardır. Kitap okumayı sevmeyen kişilerin bunları anlaması, biraz zordur tabi. Onlara anlamsız hatta saçma da gelebilir. Bu durumu başımdan geçen bir olayı anlatarak somutlaştırmak isterim. Lise yıllarındayız. Ya ikinci ya da üçüncü sınıf. Benim zamanımda liseler de dört yıllık gibi bir muhabbet yoktu. Üç yıldı benim dönemimde liseler. Neyse işte. Benim bir arkadaşım vardı. Benim gibi okumayı seven. Bana bir kitap getirdi.                                                         ÖYLE BİR ANI Kİ                                                Bir romandı. Ama tarihi bir roman. Yanlış hatırlamıyorsam Kanuni Sultan Süleyman’ı anlatıyordu. Kitap biraz  da eskiydi. O yüzden arkadaşımla ben üzerine çok titriyorduk kitabın. Bir şey olmasın diye. S

Şehsuvar Sami benim adamım ya...

Resim
      Okumak istiyorum. Okumak istiyorum. Okumak istiyorum. Elini kolunu tutan mı var? Oku o zaman. Bizim ülkemizin insanlarının da bir ortası yok yavv. Ya çok okuyoruz ya da hiç okumuyoruz. Her şeyde olduğu gibi bunda da dengemiz yok. Okuma konusunda da benim çok da dengeli olduğumu söyleyemeyeceğim. E sonuçta ben de bu ülkenin bir bireyiyim değil mi? Olacak o kadar. Ben de her şeyi ya diplerde ya da zirvelerde yaşıyorum. Bakın bu aralar okuma iştahımın zirvelerindeyim. Elime ne geçerse okumak istiyorum. İlk girişteki okumak istiyorum cıyaklamaları da bu yüzdendi. Bu duyguyu her zaman devam ettirmek istiyorum ama olmuyor.                                          KİTAP OKUMA KONUSUNDAKİ BÜYÜK HEDEFİM       Okuma iştahım tavan yapmışken aradan bir kitabı da çıkarayım dedim. Elveda Güzel Vatanım’ı okuyorum. Beş yüz sayfa küsürlük bir kitap. Öyle ha deyince bitiremiyorsun. Ben de hazmede hazmede okuyorum. Ben hiçbir zaman öyle bir gecede kitap bitirebilen bir yapıda bir insan ol

Hey sen!!! Annenden yazar mı doğdun?

Resim
      Kitap okunan evden daha çok mu yazar çıkar? Bu soruyu sormama Ümit Yaşar Oğuzcan’ın hayatı neden oldu? Onun anne ve babası da çok okurmuş. İkisinin de sevdiği şairler farklıymış. İşte Ümit Yaşar Oğuzcan böyle bir evde büyümüş. Şiirler içinde. Sonra kendisi de bir şair oluyor. Hepimizin tanıdığı bir şair. Bir insanın yazar olmasında ne kadar evdeki ortamın etkisi vardır? Böyle bir ortama rağmen Ümit Yaşar Oğuzcan yine de şair olmayabilir miydi? Bu sorular kafamda dolaştı durdu. Mesela beni ele alırsak: Annem babam kitap okuyan kimseler değiller. Ama ben buna rağmen okumayı seven bir kişiliğe sahip oldum.                                           YAZAR OLMAK İÇİN YETENEK GEREKİYOR MU?       Demek ki anne babadan bağımsız bir şekilde gelişebiliyor bazı şeyler. Bu konuda Oğuzcan da kitabının önsözünde bir şeyler dile getirmiş. Hani yetenek gerekir mi yazar olmak için yoksa çok çalışmak mı sorusu vardır ya. İşte bunu cevaplamış. O paragrafı nefesimi tutarak heyecanla okumuş

Yazmak için ilhamın keyfinin gelmesini mi bekleyeceğiz?

Resim
      Herkesin yazma rutini farklıdır. Doğal olarak benim de farklı. Ben defterin ya da bilgisayarın başına yazmak için ne zaman otururum? Benim yazmam için acayip gelebilir ama sinirlenmem gerekiyor. O an kelimeler patır patır dökülüyor. Bu yazma rutinim daha çok günlük olaylar hakkında yazarken oluyor. Bir haber izliyorum ya da bir şey okuyorum. O an o habere sinirlendiysem hemen bunu yazarak dile getirmek istiyorum. Benim ilhamım da böyle geliyor. Hani derler ya hep, “Yazmak psikolojik olarak rahatlatır” diye. Gerçekten de rahatlıyorum. Yazarak rahatlamak sadece bu tip konularda değil tabi. Özellikle moraliniz çok bozuk olduğunda yazın. Rahatladığınızı hissedeceksiniz ve buna şaşıracaksınız.                                                  YAZI BAŞINA NASIL OTURURUM?        Yani, “Hadi ben oturayım da bir şeyler yazayım” deyince olmuyor, yazılmıyor. Yazmak için bir nedenim olmalı. Beni isyan ettiren, “Bu daha düzelmeyecek mi?” dediğim şeyler olmalı. Ya da bir diziye yeni b

Günlükten bloğa yazı hayatım...

Resim
      Yazım dünyam nasıl gelişti,nasıl evrildi? Biraz bundan bahsedelim istiyorum. Siz de kendinizi bir sorgulayın bakalım. İlk olarak ne tür bir yazı yazdınız? Hikaye mi, günlük mü, şiir mi? Ben ilk olarak hikaye yazmayı çok arzu ederdim. Çünkü büyük yazarlar daha çocuk yaşlarda küçük küçük hikayeler yazmaya başlarlarmış. Sırf bu yüzden isterdim ilk olarak hikaye yazabilmeyi. Ben yazı dünyasına ilk olarak günlük ile başladım. Ama her gün farklı olaylar olmuyordu ki, günlüğe farklı şeyler yazalım. Günlüğe her gün aynı şeyleri yazıp duruyordum. Sabah kalktım. Okula gittim. Okuldan geldim. Ders yaptım. Televizyona baktım ve yattım. Bir süre sonra beni sıkmaya başladı.                                         YAZIMDA FARKLI BİR MEKAN: KOMPOZİSYON        Ondan sonra bir ara yazı dünyasından koptum. Yazı yazmaz oldum. sonra kompozisyon dersi girdi hayatıma. Günlüğün dışında farklı bir şey yazdığım bir dersti kompozisyon dersi. Artık atasözleri hakkında yazıyordum. Kendi sınırlı dünyam

Kompozisyon dersi edebiyat parçalamak mı demek?

Resim
       Ben ilk yazılarımı günlüğüme yazmıştım. Ondan sonra farklı bir yazı çeşidi olarak kompozisyon dersi girdi yazın dünyama. Bu ders sayesinde farklı konularda yazmaya başladım. Genelde atasözleri üzerine yazardık. Sakla samanı gelir zamanı gibi. Benim lisedeki sıra arkadaşım, “Yine edebiyat parçalayacağız” derdi kompozisyon dersleri için. Böyle demesi hoşuma giderdi. O şaka olsun diye böyle diyordu ama gerçeği de bu değil miydi? Evet, bütün sınıf bir ders boyunca boş kağıtları kelimelerle dolduruyorduk. Yani edebiyat yapıyorduk. Arkadaşımın söylemesiyle edebiyat parçalıyorduk. Yazmaya başlarken çok zorlanırdım. İlk cümle hep zor gelirdi bana. Şimdi blogda çektiğim ne yazayım sıkıntısını o zamanlar da çekiyordum.                                   KOMPOZİSYONDAN ALDIĞIM EN YÜKSEK NOT        Gelişme bölümü 7-8 satır olmalıydı. Ben de o satırları tamamlayabilmek için bir düşünceyi uzattıkça uzatırdım. Sakız gibi çektikçe çekerdim. Tıpkı şu anda yaptığım gibi. Galiba lise son

Hızlı okuyamama...

Resim
       İlkokul ya da ortaokulda- şimdi tam hatırlamıyorum hangisiydi- okuma yarışmaları yapardık. O zamanki Türkçe kitabından bir okuma parçası seçerdik. Ve bir dakika süre tutardık. O sürede en çok okuyan yarışı kazanırdı. Kelime kelime sayardık. Bir dakika içinde ne kadar okuduğumuzu. Ben çok zevk alırdım okuma yarışmalarından. Ama başarılı olduğumu söyleyemem. Ne kadar hırs yapsam da arkadaşım Tarık beni geçerdi. Tarık da öyle böyle biri değildi hani. Lisede kompozisyonlardan hep 100 aldı sonra. Tam edebiyat hocası olacak tip vardı adamda. Aynı zamanda akraba oluruz kendisiyle. Ama kader işte. Nasip olmadı. İşte böyle bir adamı geçmeye çalışıyordum okuma yarışında.       ÇALIKUŞU'NDAN HARİKA BİR                 BÖLÜM OLURDU       O zamanki Türkçe kitaplarımıza da hayrandım. Az önce bahsettim size bir okuma parçası seçerdik diye. İşte o okuma parçaları genelde bir romanın bir iki sayfasıydı. Öyle oldukları için çok severdim o okuma parçalarını. Örnek vermek gerekirse. Mese

Bendeki kitapçı kafası...

Resim
      Ben kitapçıya girdiğimde kendimi kaybederim. Ve muhakkak en başından en sonuna kadar dolaşırım tüm rafları. Hangi tür kitaplar olursa olsun hepsine bir göz gezdiririm. Ve yine muhakkak bir kitabın kokusuna kendimi kaptırırım. Seçtiğim bir kitabı açarım yaklaştırırım burnuma. O mis gibi kokuya teslim olurum. Bunu yaparken de kimsenin görmemesine dikkat ederim. "Ne yapıyor bu manyak?" demesinler diye. Aslında çok normal bir durum bu. Kitap okuyanlar o kitabın kokusunu içine çekmenin ne demek olduğunu iyi bilirler. Bir arkadaşım kitap kokusu için, "Dünyanın en güzel parfümü" demişti. Okuduğum kitapların da kokusunu çekerim içime. Kitapçı da dolaşmak huzur verir gönlüme, ruhuma.     KİTAPÇIDA DOLAŞMAK SERGİ DE                 DOLAŞMAK GİBİ        Bir an öyle bir hisse kapılırım ki. Orada ne kadar kitap varsa hepsini okuma isteği. Oku okuyabildiğin kadar. Bir dünya kitap var. Oradaki tüm kitapları okusam, kim bilir ne kadar çok kelime hazinem gelişir? Kim bi

Kitap okuyacak vakit bulamıyor musunuz?

Resim
      Otobüslerde kitap okuyanları gördükçe imrenirim. Ama ben okuyamıyorum işte. Hemen bir mide bulantısı başlıyor. Kendimi kötü hissediyorum. Benim gibi olanlar var biliyorum. Televizyonda röportaj yapılmıştı ordan duydum. Aslında insan isterse her yerde kitap okur. Benim gibi mideniz bulanmıyorsa buna otobüsler de dahildir. Geçen bir tane yazıda kitap okuma alışkanlığı kazanmak için devamlı yanınızda bir kitap olsun, bir kitap taşıyın deniyordu. Bence çok mantıklı. Zira gün içinde boş vaktimiz oluyor. O boş vakitlerde yanımızda bir kitap olursa, açıp okuruz diye düşünüyorum. Gerçi müzik dinlemek daha çok tercih ediliyor gördüğüm kadarıyla. Özellikle otobüste. Birkaç kere şahit oldum. Hemen oturur oturmaz kulaklığa saldıranlar var.                                             İSTEMEK ÖNEMLİ        Sadece otobüste değil bu durum. Sokakta yürürken de çoğu zaman kulaklıklı insanlar görüyorum. Kulaklıklarla bu kadar haşır neşir olmak hiç de iyi değil. Özellikle kulaklarımız için. Te

Kitabı okumaya başlamadan önce neler yapıyorum?

Resim
      Ben bir kitabı okumaya hemen öyle pat diye başlamam. Peki ben ne yaparım? Öncelikle kitaba alışmam lazım. Okuma koltuğuma geçerim. Kitabı öncelikle evirir çevirir, orasına burasına bakarım. Önsözü var mı? Ya da yazar hakkında kısa bir özgeçmiş anlatılıyor mu? Bu tip yazılar olursa bir okur olarak sevinirim. Çünkü bu tür yazılar beni kitaba ısındırır. Okumaya hazırlar. Bunun dışında yabancı bir kitapsa Türkçe'ye kim çevirmiş? Ya da Türkçe bir kitapsa yeniden düzenleyen, yayına hazırlayan veya sadeleştiren var mı? Onun hakkında da kitabın başında kısa bir özgeçmişe yer verilmiş mi? Ondan sonra elimdeki kitabın kaçıncı basımı? Basım yapılan yıllar ve o yıllarda ne kadar basıldığı?       ARKA KAPAK KİTABIN FRAGMANI                              GİBİDİR      Kitabın bir de son sayfasına bakarım. Kaç sayfa diye, bir. Kitap hakkında ekstra bilgi var mı diye, iki. Bunu da bitirdikten sonra sıra gelir kapaklara. Önce arka kapağa bakarım. Kitap hakkında ne yazıyor diye. O arka ka

Yeniden okumak istediğiniz kitaplar var mı?

Resim
      Öyle kitaplar vardır ki. Okumalara doyamazsınız. Ya hemen yeniden okumaya başlarsınız ya da en kısa zamanda yeniden okumak için kendinize söz verirsiniz. Bir yazar için en büyük ödüllerden biri de bu olsa gerek. Okurda yeniden okuma isteği yaratacak bir kitap yazmış olmak. Ben de blog yazılarımda bunu hedefliyorum. Benim takip ettiğim bir kaç blogda böyle yazılar oldu. Ara sıra yeniden okumak istiyorum onları. Giriyorum o bloglara yeniden okuyorum, o tadına doyamadığım yazıları. Yavaş yavaş yeniden okumak istediğim kitaplara geleyim o zaman. İlk olarak aklıma Sinekli Bakkal geliyor. Halide Edip Adıvar'ın iki kitabını okudum. En çok Sinekli Bakkal'ı beğendim. Bir roman yazıldığı dönemi yansıtmalı. Bunu her zaman söylüyorum. Sinekli Bakkal da bunu çok iyi bir şekilde başarıyor. O yüzden hala bu kadar seviliyor ya. İlk okuyacağım kitaplar arasında yer alıyor Sinekli Bakkal.       OSMAN AYSU İLE MUHAKKAK                       TANIŞIN       İkinci sırada kendine, Osman

Tuğla gibi kitaplar okunur mu?

Resim
      Tuğla gibi kitaplar hakkında etrafınızdan neler duydunuz? Ya da yanlış başladım. Hiç tuğla gibi, bilmem kaç sayfalı bir kitap okudunuz mu? Ben okudum. Ve şu anda da öyle bir kitap elime geçse, yine okurum. Benim, tuğla gibi dediğimiz, bol sayfalı kitaplara karşı sempatim vardır. Adeta beni okumaya tahrik ederler. İlk okuduğum tuğla gibi kitabı hatırlıyorum. Arkadaşım vermişti. Kendisi öyle kitap okuyan biri de değildi hani. Evde eskiler arasında annesi bulmuş. 750 sayfalık bir kitaptı. Yabancı bir roman. Yanlış hatırlamıyorsam Charles Dickens'dı yazarı. Arkadaşım, "Bu kitabı bitirirsen profesör olursun" demişti. Esprili bir dille. Romanın ismini hatırlamıyorum. Ama bir dede ile torun hikayesiydi. Kitabı sevmiş miydim? İyi bir kitaptı diye hatırlıyorum. ÖZELLİKLE TUĞLA GİBİ KİTAPLAR    OKUMALIYIM DİYE BİR ÇABAM                      OLMADI       Peki ondan başka tuğla gibi olan kitaplar okumadım mı? Ya da o okuduğum kitaplar, not aldığım kitaplar arasında mı?

Seval Akbaba'yı bu dünyadan göçtükten sonra izlemek...

Resim
      Gecenin ilerleyen saatleriydi. Hatta sabaha yakındı. Belki üç, belki dört. Evdekilerin tümü uyuyordu. Bir ben ayaktaydım. Televizyon açıktı. Kanallar arasında dolaşıyordum. Gecenin o saatinde belgesel tipi programlar izlemeyi seviyorum. TRT TÜRK'te Sokak Lezzetleri programını gördüm. Bu tür programları sevdiğim için o kanalı bıraktım. Kumandayı kenara koydum. Bir yandan telefonda nette dolaşırken bir yandan da programı izliyordum. O bölüm İstanbul Fatih'teydi. İlk önce bir nohut pilavcıyı tanıttı. En az kırk yıllık bir geçmişi varmış. Abisi seyyar arabada başlamış. Sonra da dükkana geçmisler. Ustaya anlattırdı. En son da bir tabak kendi istedi ve yedi bayan sunucu. Nohutların çok güzel piştiğini ve pirinçlerin tane tane olduğunu söyledi. En üstte de tavuk parçaları vardı. Ben nohut pilavda tavuk yemem. Benimki sade olacak.         TADIMLIK TATLI DÜKKANI       Sonra kapalıçarsı gibi bir yerde tatlıcıya konuk oldu. Tatlıcıda tane tane de satış yapılıyordu. Çoğunlukla da