31 Aralık 2016 Cumartesi

2017'de bunlar olur mu?

     2017 yılı için bloglarda, sosyal medyada, en güzel dilekler birbiri ardına sıralanıyor. Ben şimdi onlara girmek istemiyorum. Neden derseniz? Tekrara düşmek istemiyorum. Ben 2017’ye farklı bir açıdan bakmak istiyorum. Nasıl bakacağım peki? Şöyle ki: “2017 yılında bunlar olacak mı?” diye sordum kendime. Sorduğum bu soruları, sizlerle de paylaşmak istedim. Mesela Avrupa Birliği’ne girebilecek miyiz? Şaka şaka. Bu soruyu soranı döverler be. Adamlar almayacaklar belli. O yüzden bu soruyu geçiyorum. Avrupa Birliği’ne giremeyeceğiz, orası belli. Ya peki Şangay beşlisine? Bak bunda ümit varız. Başka bir soru daha. 2017’de yapılacak referandumda, Cumhurbaşkanlığı sistemi %50’nin üzerinde oy alabilecek mi? Birde siyaset dışı bir soru geldi aklıma. Bu sene Eurovision’a katılacak mıyız? Bu sene katılacağımıza dair söylentiler vardı ama, son durum nedir bilmiyorum. Nasıl, 2017’ye sorularla bakışım hoşunuza gitti mi? Ve bu sorulara cevaplarınız neler? Sizler bu konularda ne düşünüyorsunuz?

2017, istanbul elektrik kesintisi, yeni yıl hedefleri, güncel

                                                   YILBAŞINA DONARAK GİRMEK
     Ya, iyi güzel, yılbaşı akşamı bir şeyler yiyip içiyoruz, tv falan bakıyoruz. Ama şu anda İstanbul’un bazı semtlerinde elektrik yok. İnsanlar, herhalde yeni yıla böyle gireceklerini hiç düşünmemişlerdi. Hadi geçtim yılbaşını da. Kombiler elektrikli. Eee, elektrik yok. İnsancıklar soğuktan donuyorlardır. Haberlerde izledim, yaşlı bir çift, “Yorganı çektik üzerimize, öyle yattık” dedi. Haberi yorumlayan da iyi yorumlamış, “İstanbul’lu sadece dışarda değil, evinde de kat kat giyinip oturuyor” diye. Bakanlıktan yapılan ilk açıklama, yoğun kar ve tipi nedeniyle 60’dan fazla elektrik direğinin yıkıldığıydı. Sonra sabotaj olabileceği ve araştırılma yapıldığı açıklaması geldi. Aga, yaz ayı olsa sorun değil de. Şimdi kış ayı. Çoluk çocuğu, bebeği olan vardır. E bunun yaşlısı da var. O yüzden, dilerim en kısa sürede elektrik arızası giderilir ve insanlarda soğukta kalmaktan kurtulurlar.
                                          YENİ YILA HEDEFLER KOYMUYORUM ABİ
     Bazılarımız, “2017’de şunları, şunları yapacağım” diye hedef belirler kendine. Ben böyle hedefler belirlemeyi bıraktım. Çünkü neyi hedeflersem, yapamıyorum abi. Hedeflediğim şeyin en kötüsünü yaşıyorum. O yüzden kendime hedef koymuyorum. Kafamda illaki yapmak istediğim şeyler oluyor. Ama onları hedef olarak koymuyorum kendime. Elimden geleni yapıyorum. Ne kadarını yapabilirsem, “Kabulümdür” diyorum.  Ohh, mis gibi. Böylelikle moralim de bozulmuyor.

30 Aralık 2016 Cuma

Sıradan yaşamlar yaşıyoruz...

     Yeni bir karar alınmış. Avm otoparklarına giren arabaların  plakaları emniyete paylaşılacakmış. Eğer aranan araç varsa emniyet hemen enseleyecekmiş onları. Kardeşim, bunlar hep sonuçlarla uğraşmadır. İstersen her sokağa, her mahalleye kamera koy. Yapan, yine yapacağını yapar. Önemli olan işin kaynağına inmek be abi. Aradığın adam mafya mı? Abi bu adam nasıl mafya oluyor? Nasıl insanları öldürüyor? Nasıl kendi yasalarını koyuyor. Önemli olan insanları mafya olabileceği bir ortam yaratmamak. Yani işin özü: İnsan yetiştirmek. Teröristleri ele alalım. Canlı bomba oluyor. Kısacası önlem almakla bu işler çözülmez. Ha, “Bu önlem alınmasın” demiyorum. Bence iyi bir uygulama. Ama bununla çözüme ulaşamayız aga, anlatmak istediğim bu. Önemli olan zihniyeti öldürmek, o düşünceyi yok etmek. Bu da nasıl olacak? O düşünceye karşı düşünceler koyarak. Okuyan, sorgulayan, bilinçli bireyler yetiştirerek. Zaten bizim yıllardır düzeltemediğimiz şeylerden biri eğitim. Nitelikli insanlar yetiştiremiyoruz. Böyle olunca insanlar başı boş kalıyor. Kim nereye çekerse oraya gidiyorlar. Tamam, önlemlere eyvallah. Alınsın, alınmalı da. Ama önlem alırken işin özünü kaçırmayalım be abi. Kaliteli insan yetiştirmek için de adımlar atalım bir yandan da.

sıradan hayatlar, rutin hayat, güvenlik önlemleri, insan yetiştirmek, güncel

                                                               SIRADAN SEVİNÇLER
     Bazen hayat çok sıkıcı, çok rutin geliyor. Evden işe, işten eve. Eve gel yat. Sonra sabah tekrar kalk işe git. Yine gün boyu koşuşturma. Bir şeyleri yetiştirme telaşı. Hedefleri tutturmak için çabalamalar. Sonra akşam. Yine eve dön. Sanki bir şey eksik. Tat alamıyorum. Şükür sağlığım yerinde. Çalıştığım bir işte var. Ama biz insanoğlu işte doymak bilmeyiz. Hep daha iyisini, daha iyisini isteriz.  Ruhen açım sanki. Ruhum bir boşluk içinde. Hani bazen sevmediğiniz bir yemek yersiniz. Karnınız doyar ama ruhen doymamışsınızdır. Karnın doydu mu? Doydu olur. Ama yediğin yemekten zevk almamışsınızdır. Tıpkı bunun gibi bir ruh haline bürünüyorum bazı zamanlar. Pazartesi geliyor. Pazartesi sendromu diye dert ediyoruz. Cuma oluyor. “Hey! Tatil başlıyor” diye seviniyoruz. Sonra pazartesi bir daha sendrom. Sizce de bunlar çok basit, sıradan sevinçler değil mi? Böyle küçük şeyler için değil, daha büyük hedefler için sevinmeliyiz diye düşünüyorum.  

29 Aralık 2016 Perşembe

Anadolu Yakası kitabı hakkındaki yorumum...

     Kitap okumayalı, bir ay kadar olmuştu herhalde. Bir ara, Mustafa Kutlu’nun, Anadolu Yakası Nehir söyleşi kitabına başlamıştım. Bi 20 sayfa falan okuyup, bir köşeye bırakmıştım. Sonradan devam edememiştim, kalmıştı öyle. Son bir hafta, kitaba kaldığım yerden devam ettim. Ve sonunda kitabı bugün bitirdim. Kitapta bir gazeteci, bir televizyon sahibi ile röportaj yapıyor. Ama röportaj deyince, “Aman ne röportajı, okuyamam şimdi” demeyin. Çünkü bende öyle dedim. Ama kitabı okudukça anladım ki, olay öyle değil. Evet, röportaj var ama. Bir okuyun, o röportajın içinde birde neler var? Televizyon sahibi Muzaffer Gönül’ün, yani Muzo’nun, sinema ve televizyon sevdası var. Yine Muzo’nun, sinema setlerinden nasıl televizyon patronluğuna yükseldiği var.  
     Sosyal hayata dair, bugünkü aydın dediğimiz kişilerin nasıl olması gerektiğine dair, televizyonun kültürel yaşama etkisine dair, kısaca hayat var yani hayat. Ben zevkle okudum. Zaten kısacık bir kitap. 207 sayfa. Şimdi kitaptan çok beğendiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum sizlerle. Muzaffer, İstanbul’a okumaya gitmiştir. Seneler sonra ailesini ziyarete gelir. Ve orada köyüyle özlemini giderir. Eski günlerine gider. Yazar Mustafa Kutlu, burayı çok iyi anlatmış. Bende bu bölümü seçtim sizinle paylaşmak için.
anadolu yakası, mustafa kutlu, okuduklarım

     Camiden çıktık. Baba ben biraz dolaşacağım dedim. İyi dedi, geç kalma.
     Köyden çıktım kendimi artık ekilmeyen tarlalara, göz alabildiğine uzanan topraklara vurdum.          Bizim köy de boşalıyordu. Gençler gurbete gidip dönmüyordu, tarlaları ot kaplamıştı.
     Kuru otlar bastıkça çıtırdıyor, her birinden ayrı bir koku yükseliyordu. Dağdan gelen serin yel kekik kokuyordu. Yürüdüm, yürüdüm. Eskiden kuzu otardığımız yerlerden geçtim. Yemlik yedim, kuzu kulağı kopardım. Önümde ufuk. İşte bu, şehirde görülmeyen bir şeydir. Şehirde binalar, arabalar, kalabalık insanın üzerine gelir. Onu sindirir, bir zavallı kılar. Bu düzlük öyle değil, kendini özgür hissediyorsun. Sanki kollarını kaldırsan uçacaksın.
     -Abi film çekmeye başladın sen. Tarkovski oldun sanki.
     -Olurum, bir mani mi var?
     -Olursun inşallah.
     -Evet, dönüp geldim. Doğru mezarlığa. İri meşelerden birine sırtımı dayadım. Dualar ettim. Meşe yapraklarının kurumuş olanları, esen yelle ağır ağır mezarlar üzerine dökülüyor. Yaprak da fani, insan da.
     -Ama yaprak baharda yeniden çıkıyor be abi.
     -O yaprak eski yaprak değil. Bir babanın oğlu gibi. Baba toprağa karışıyor, oğlan hayatı sürdürüyor, Cenab-ı Hakk’ın kanunu bu.
     Bir çayır kuşu öttü. Bir daha öttü.
Gözümden yaş damladı. Bilmem neden?
    -Abi bu çok mühim. Neden ağladın?
    -Cevabı yok. Her yan metafizik. Hayat, ölüm, yaprak, kuş. Kimse bir şey açıklayamaz. İnsan orada aciz olduğunu anlıyor ve inancı varsa dua ediyor.
Dua insanın Allah’a en yakın olduğu an.
Belki bu sebepten gözlerimden yaş geldi.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Yılbaşı akşamlarının sıkıcı şarkı programları...

     Model grubundan Fatma Turgut ayrılmış. Peki neden abi? Bu Model grubunun dağılacağı, hiç aklıma gelmezdi. Bizim ülkede nedense bu grup işleri yürümüyor. Hem de hiç beklemediğim kişiden, grubun solisti Fatma Turgut ayrılmış. Onun da muhakkak, kendine göre bir açıklaması vardır. Ama daha neden ayrıldığına dair, bir açıklamasını okumadım. Bir zamanlar da Hepsi grubu vardı. Yaptıkları şarkılarla büyük ses getirmişlerdi. Sonra onlardan da, sarışın kız ayrıldı ilk. Sonra, Hepsi grubu öldü mü, kaldı mı, belli değil. Bildiğim kadarıyla Fatma, bu gruptaki arkadaşlarıyla yola çıkmıştı. Hatta bir ara Beyaz Show’a konuk olmuşlardı. O zaman sorulmuştu, “Grubun ismi niye Model?” diye. Fatma da, “Bize kimse yardımcı olmadı. Azim ettik, buralara geldik. Bizim gibi olanlara, model olması amacıyla, grubun adını Model yaptık” demişti. Şimdi bunu söyleyen kız, ne oldu da gruptan ayrıldı ki? Bu arada Fatma gitti diye, grubu dağıtmamışlar. Twitter’dan paylaşım yapmışlar, grubun diğer kalanları, “Fatma gitti ama grup dağılmadı, ama ne yapacağımızı bilmiyoruz” demişler. 
model grubu, fatma turgut, yılbaşı gecesi, d&r, sabahattin ali, güncel
                                                           BİRAZ ORJİNAL OLUN ARTIK
     Yılbaşı geceleri bir şarkıcı çıkartıp şarkı söyletiyorlar. Eee, alın size yılbaşı eğlencesi. Ya bırakın artık bu sıkıcı, klasik yayın formatından. Star’da öyle yapmış. Yılbaşı gecesi saat 23:00’e Tarkan’ı koymuşlar. Aga, şimdi yılbaşı gecesi Tarkan’ı izlemenin ne özelliği var ki? Şimdi eğlence bu mu yani? Yahu istediğim zaman klibini, cartunu-curtunu izlerim. İnternet denen bi dünya var ya. Yani Tarkan’ı izlemek, bir ayrıcalık mı kardeşim? Ya ne bileyim, ya adam gibi bir film koyarsın, ya da yarışma. Gerçi son yıllarda yarışma programları popüler yılbaşı akşamları. Ve birkaç tane de dizi. O dizi de Arka Sokaklar. Genelde yılbaşı akşamları Arka Sokaklar, sonra Beyaz Show olur. Siz ne yaparsınız yılbaşı akşamları? Ne izlersiniz, ne yaparsınız? Bu sene ben yine ptt. Yani pijama, terlik ve televizyon.
                                                          YİNE VE YİNE SABAHATTİN ALİ
     D&R 2016 yılında en çok hangi kitapları okumuşuz, onun listesini yayınlamış. Birincilik beni şaşırttı. Birinci sırada, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ı var. Çıktığında konuşulmuştu ama, bu kadar satış yaptığını bilmiyordum. Ha, ben okudum mu? Okumadım. İkinci sırada, Havva’nın Üç Kızı var, Elif Şafak’ın. Onu da okumadım. Kardeşim, bu listeye de Sabahattin Ali damgasını vurmuş. Üçüncü sırada Kürk Mantolu Madonna, beşinci sırada ise, İçimizdeki Şeytan kitabı var. Dördüncü sırada yabancı bir kitap var. Hayvanlardan Tanrılara- Sapiens. Yazarı: Yuval Noah Harari. Bu kitabı duymuştum. Valla burada sevindirici olan ilk beşte, dört kitabın yerli kitap olması. 

26 Aralık 2016 Pazartesi

Bulutlara Esir Olduk şarkısına esir oldum...

     Abi bu adam nasıl bir şarkı yazıyor ya? Oğuzhan Koç’tan bahsediyorum. Şu anda Süper fmde dinliyorum. Bulutlara Esir Olduk şarkısı. Tamam, bu adam komedi oyuncusu. Ama aynı zamanda bir şarkıcı. Sadece söylemiyor, yazıyor da. Hem de iyi yazıyor. Gülben Ergen’le beraber düet yaptıkları şarkı, sonra bu şarkısı. Bu çocukta maya var. Mizahi tipte şarkılar da yazıyor. Ama şunu söyleyeyim: Bu adam yaptığı slov şarkılarla damga vuracak. Yaptığı bu slov şarkılar, unutulmayacak slov şarkıların habercisi bence. Zaten dışardan bakıldığında, adamın hassas bir ruhu olduğu belli. Her akşam, Bulutlara Esir Olduk şarkısı çıkınca, birden hüzün basıyor içimi. Kavuşamayan sevdalılar geliyor aklıma.

oğuzhan koç, bulutlara esir olduk, hatıralar, evinde ölü bulundu haberleri, güncel

                                         SADECE BENİM HATIRALARIMDAYIZ
     Senle biz bittik. Artık ikimizde hatıralarda kaldık. İkimizin ilişkisini bilen kişilerin hatıralarında. Kaç yıl oldu? Onlar da unutmuştur zaten. Sadece ikimizin hatıralarında kaldık artık. Bir senin kalbinde, bir benim kalbimde. Belki sen de çoktan çıkardın attın beni hatıralarından. İkimiz artık sadece benim hatıramda yaşıyoruzdur. Hep hatıramda mısın? Değilsin. Ama zaman geliyor, an geliyor, bir koku, bir yer, ya da bir şarkı gönül telimi titretiyor. İşte o zaman donuk olan hatıralarım canlanıveriyor bir anda. Sanki hatıralarımı buzluğa koymuşum da, seni hatırlatan bir şey olunca, sanki hatıralar buzluktan dışarıya çıkarmış gibi oluyorum. Yavaş yavaş çözülüp canlanıyorlar. Ama neyse ki hayat hatıralara takılı kalıp öylece durmamı bekletecek kadar izin vermiyor. Hatıralar buzluğa, ben hayata devam ediyorum.
                                     EVİNDE ÖLÜ BULUNDU KLASİK HABERİ
     Yine Amerika’lı ünlü bir sanatçı hayatını kaybetti. Bu tür bir haber okuyorsanız, devamı muhakkak şöyle geliyordur: “Evinde ölü bulundu” ya da başka bir versiyonu, “Otel odasında ölü bulundu”. Bu durum hiç sizin dikkatinizi çekti mi? Hani batı için, “Aile ilişkileri zayıf, aile kurumu yok” denir ya. Bu ölüm haberleri, bu söylenenleri haklı çıkartıyor. Adam ya da kadın, dünyanın bilmem sayılı filmci ya da şarkıcılarından biri, koskoca malikanesinde kendi kendine yaşıyor. Ve acı son. “Evinde ölü bulundu” haberi. Yani ne kadar para, ne kadar şöhret, o kadar yalnızlık diyebiliriz herhalde. 

Hollywood'dan sonra ikinci sırada biz varız...

  Ben Türkiye’den, yani ülkemden başka bir yerde yaşayamam ya. Hani kuşu altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş. O misal. “Ya tamam, böyle diyorsun da, hiç yurt dışına çıktın mı be adam?” derseniz. Hayır, çıkmadım. Öyle yurt dışına çıkayım, gezeyim-göreyim meraklısı biri de değilimdir. Sağ olsun bu gezi programlarından, gezmiş kadar oluyoruz. Bir kere mutfakları bizle hiç uyuşmuyor. Bence dünyanın en temiz mutfaklarından biriyiz. Önümüze gelen hayvanı kesip yemiyoruz. Çok garip adetleri olan ülkeler var. Bana, yani bize tamamen ters. Ya, çok fazla kelimelere dökemiyorum işte. Büyük konuşmayayım ama. Fakirlik de yaşayacaksam, aç da kalacaksam, kendi ülkemde kalmak isterim. 
hollywood, dizi ihraç etmek, mehmet esen, cem yılmaz, yılmaz erdoğan, ille de vatanım, güncel
                                                DÜNYADA İKİNCİYMİŞİZ
     Kültür Bakanı Nabi Avcı, dizi yapımcıları ile bir araya gelmiş. Gördüğüm yapımcılar arasında, Çocuklar Duymasın ve Seksenler’in yapımcısı Birol Güven’de vardı. Bakan açıklamış. Hollywood’dan sonra dünyada, en çok dizi ihraç eden ikinci ülkeymişiz. Abi, biz biliyoruz bu dizi işlerini ya. Türk milleti olarak sanata yatkın bir milletiz abi. Nasıl ki şimdi dizilerle dünyaya damga vuruyoruz, gün gelecek yapacağımız filmlerle de dünyaya damga vuracağız. Her şeyin zamanı var. Aşama aşama. Devamlı dizi izleyenler bilirler. Artık dizilerin başlangıçlarında yönetmen falan vs. yazarken, İngilizce’si de yazıyor. Artık diziler yapılırken, hedef sadece Türkiye’ye değil, dünyaya dizi yapmak. Dışarıda çok tutacak dizilerden biri de eminim, Vatanım Sensin dizisi olacak. Adamlar çok kaliteli bir iş yapıyorlar.
                                              REKLAM KOKAN PAYLAŞIM
     Mehmet Esen diye biri- adını daha ilk defa duyuyorum. Ama sima olarak bir yerlerden hatırlıyorum gibi- Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan hakkında, sosyal medya hesabından bir paylaşım yapmış. Zamanında bu ikili ile arkadaşmış. Sonra ne olduysa olmuş, arkadaşlıkları bozulmuş. Şimdi ikisine de verip veriştirmiş. Şimdi, bu reklam kokan bir paylaşım değil de, nedir arkadaşlar? Bak bu paylaşım nedeniyle ben bile yazıyorum. Bak, o adamların üzerinden gündeme geldin. Her internet sitesinde haber oldun. Bir de o paylaşımın altına tutmuş, Cem Yılmaz’la çekilmiş bir fotoğrafını koymuş. Aga, tamam bu adamlar sana kazık atmış olabilirler. Bunu herkesle paylaşmanın amacı ne? Ben reklamdan başka amaç göremiyorum.

25 Aralık 2016 Pazar

İlk günlüğümü nasıl tuttum?

     Bir blog yazarı olarak, elbette bende konu sıkıntısı çekiyorum. Konu sıkıntısı ile ilgili okuduğum yazılarda, ortak tavsiyelerden biri, okumak. Ama gelin görün ki, son zamanlarda okumakla hiç aram yok. Hiç aram yok derken, yanlış anlaşılmasın. Blogger arkadaşlarımın yazılarını okuyorum. Takip ettiğim köşe yazarlarının yazılarını takip ediyorum. Ama ya kitap? İşte orda sorun var. Akşam işten geldikten sonra yemekti, oydu buydu derken, zaman su gibi akıp geçiyor. Sonra zaten göz kapakları yavaş yavaş kapanmaya başlıyor. Ya, bir blog yazarı olarak, kitap okumam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yazar dediğin, aynı zamanda bolca da kitap okumalı. Ama şimdilik belli bir düzende kitap okumam zor görünüyor.
günlük tutmak, blog yazarı, kitap okumak, her derde deva ilaçlar, yaşadıklarım

                                            İLK AMATÖR GÜNLÜĞÜM
     Tuttuğunuz ilk günlüklerinizi hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum. Ben o zamanlar günlük dendiğinde günlük, yaptığım işlerin yazılması sanırdım. Ne bileyim, duyguların kelimelere dökülmesi olayı olduğunu. Tabi şimdi de yaşadığımız bir olayı günlüğümüze not ediyoruz. Ama bize ne hissettirdi, mutluluk, hüzün, ayrıntısına girerek anlatıyoruz. Ben daha o çocuk yaşlarımda, sadece yaptıklarımı yazıp geçiyordum. Mesela, “Okuldan geldim, yemek yedik, sonra yattık” gibi. Böyle kısa kısa yazıp geçiyordum. O tuttuğum günlüklerim şu an elimde olmasını o kadar isterdim ki. Ama kim bilir neler oldu? Ya sobada yakılmıştır, ya da temizlik yapılırken yaramaz kağıt diye toplanıp, çöpe atılmıştır. O zamanlar öyle saklama huyum yok ki. Günlükle ilgili bir yerde yazı gördüm. O yazıdan hareketle, bende ilk tuttuğum günlüğümü yazmak istedim.
                             NEREDEYSE ÖLÜME ÇARE BULACAK İLAÇLAR
     Devamlı, 24 saat Türk filmi yayınlayan kanallar var. İlla ki denk gelmişsinizdir. Bazı zamanlar, kanallar arasında geziyorum. Doğru dürüst bir şey yoksa eğer, o kanallara geçiyorum. Güzel bir Türk filmi olursa, bakıyorum. İşte o filmleri izlerken, araya giren reklamlar var ya. Ondan bahsedeceğim size. Kimileri krem reklamı yapıyor, kimileri hap reklamı yapıyor. Ama o nasıl bir kremdir? Ama o nasıl bir haptır? Mübareklerin deva olmadıkları dert yok. Kalp, tansiyon, şeker, kolesterol… liste uzuyor da uzuyor. Neredeyse ölümü bile önlüyor diyecekler. Bu tip reklam yapan uydu kanallarının, kapatıldığını duymuştum. Ama mantar gibiler. Sen ne kadar kapatırsan kapat. Yine açılıyorlar işte. Ne diyeyim? Burası Türkiye.  

23 Aralık 2016 Cuma

Yaşlılık, ne kadar da zor...

     Parmaklarınızı çıtlatma gibi bir alışkanlığınız var mı? Benim var. Bir zamanlar, günde baya bir çıtlatırdım. Ama sonra okuduğum bir haber nedeniyle, daha az parmak çıtlatmaya, hatta tamamen bırakmaya karar verdim. İleride eklem hastalıklarına neden oluyormuş. Tamamen bitirdiğimi söyleyemem. Ama azalttığımı söyleyebilirim. Dini açıdan bakıldığında da uygun olmadığını duymuştum. Ama neden uygun değil, parmak çıtlatınca ne oluyordu, onu hatırlamıyorum işte. Bazen bu çıtlatmaktan mı oluyor bilmiyorum, parmak eklemlerim ağrıyor. Şimdiden böyleyse, ileride kim bilir nasıl ağrı yapar? Parmak çıtlatma, bir noktadan sonra alışkanlık haline geliyor. İnsan sonra, ha deyince de bırakamıyor.
parmak çıtlatma, yaşlılık, banka reklamları, güncel
                                                    YAŞLILIK NE ZOR YA
     Gördüğüm yaşlılara dikkat ediyorum da, yaşamları ne zor ya. Yavaş yavaş, adım adım yürüyebiliyorlar. Gençliğinde ne kadar yıpranmışsa, yaşlılıkta da o kadar hastalıklarla boğuşuyorlar. Acaba çocuklarına yük olduklarını düşünüyorlar mıdır? Yemek istese, ilaçlarını istese, çay istese. Acaba bir çekingenlik duyuyorlar mıdır bunları isterken? “Acaba bu söylediklerim evladıma ağır geliyor mu?” diye, soruyor mudur kendine. Ya da gelinin eline baktığını düşünsenize. O daha kötü. El kızı sonuçta. Laf eder mi eder. O yüzden, Allah hiçbir zaman kimseyi, kimseye muhtaç etmesin. Hele ki şu yaşlılıkta. Kendi kendine yemeğini yemesi, kendi tuvalet ihtiyacını karşılaması, yani kendi kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, büyük bir nimettir. Eğer nasip olurda yaşarsak, Allah hepimize, kimseye muhtaç olmayacak bir yaşlılık dönemi nasip etsin.
                                                SANKİ HİÇ ÖDENMEYECEK
     Banka reklamlarını görüyorsunuzdur. Eee, neymiş efendim, kredi alıyormuşsun. Sonra, o krediyi üç ay sonra ödemeye başlayacakmışsın. Reklamdaki millet de, çılgınlar gibi seviniyor buna. Öyle bir seviniyorlar ki. Sanki üç ay sonra ödemeye başlamayacaklar da, hiç ödemeyeceklermiş gibi seviniyorlar. Acayip sinir oluyorum bu duruma ya. Milleti aptal yerine koyuyorlar resmen. Gerçi böyle milleti aptal yerine koyan reklamlar yapsalar da, millet olarak mecbur yine gidip alacağız. Düzen böyle. Ama yine de bunu, gözümüze soka soka yapmalarına katlanamıyorum ya. Zaten şu anda bankaya kredi borcu olmayan adam bırakmamışlar. Herkes bankalara çalışıyor. Doğru dürüst bankayla işi olmayan ben bile. 

22 Aralık 2016 Perşembe

İçinde haber vermeyen, haber olur mu ya?

 Rıdvan Dilmen’in annesi vefat etmiş. Haberi duyunca üzüldüm. Fenerbahçe’li olmasam da, severim Rıdvan Dilmen’i. Bana göre kendisi, tarafsız bir yorumcudur. Fenerli diye, Fener’i kayırmaz. Olanı söyler. Programlarını merakla takip ederim. “Bakalım Rıdvan Dilmen ne diyecek?” diyerek otururum programının başına. Bir ara ameliyat olmuştu da, birkaç ay program yapamamıştı. O dönemde özletti adam kendini. “Ne zaman programlara başlayacak bu adam?” diye soru sorduğumu hatırlıyorum. Neyse ki iyileşti, tekrar programına döndü. Bunca yıldır adamı takip ediyorum. İster istemez arada bir bağ kuruluyor. Sevdiğin, saydığın insana ve yakınına bir şey olunca, üzülüyor insan. İşte bu nedenle annesinin vefat haberini alınca, “Yapma ya. Şimdi yıkılmıştır adam” dedi. Ne diyelim, Allah rahmet eylesin.

rıdvan dilmen, fenerbahçe, bu nasıl habercilik, levent kırca, aldatma, ibrahim kutluay, demet şener, güncel

                                        BU NASIL HABERCİLİK BE AGA?
     İnternetten haber okuyorum. Levent Kırca’nın, Oya Başar’dan olan çocuklarından sonra, diğer eşinden olan çocukları da mirasını reddetmiş. Peki neden ret etmiş? Haberde bu yok abi. Abi, bu nasıl bir haberciliktir ya. Hani haberlerin yanında ilintili haberler oluyor ya, onlara baktım. Belki o haberlerde neden ret ettiklerine dair haber vardır diye. Diğer haber, mirasında neler olduğu. Ama diğer ilişkili haberlerde de, neden mirası ret ettikleri yazmıyor abi. “Başlayacağım sizin yapacağınız işe” dedim, çıktım siteden. Bu tip haberlere son zamanlarda çokça rastlar oldum ha. Boş beleş habercilik yapıyorlar, sonra kendilerine haberciyiz diyorlar.
                                            BU EVLİLİK DE BİTİYORSA
     Örnek çift olarak gösterilen İbrahim Kutluay ile Demet Şener, ayrılıyorlarmış. Hem de neden? Söylenene göre, İbrahim Kutluay, Demet Şener’i aldatmış. “Yok artık ya. O adam yapmaz abi” dedim. Dışardan bakıldığında, adamda o tip, o potansiyel yok be abi. Tabi her şey dışardan göründüğü gibi olmuyor. İnsanın içini, kalbini bilemeyiz sonuçta. Bu ayrılık olayı, çağımızdaki evlilik olayı üzerine, tekrar düşünmemi sağladı. Aga, örnek çift olarak gösterilen çiftler bile ayrılıyorsa, evlilik denen kurum diye kendimizi mi kandırıyoruz? Yaşadığımız çağda evlilik kurumu, sadece lafta mı kalıyor? Sanki evlilik, bu çağın genlerine ters. Merkezine kendimizi koyduğumuz bu yüzyılda, uzun evlilikler beklemek hayal galiba.

21 Aralık 2016 Çarşamba

Yaz saati uygulaması ile tasarruf sağladık mı?

     Bu akşam haberlerde izledim. Yaz saati uygulaması, bize yarar sağladı mı? Bir elektrik odası- tam olarak hatırlamıyorum şimdi hangi oda olduğunu- hesaplamış. Geçen yılın aynı dönemine göre, yani saatler bir saat geri alınmış dönemine göre, israf içindeymişiz. Tasarruf yapacağımıza, daha da artış olmuş. Ama hala bakanlık, bu uygulamanın devam etmesi taraftarı gibi. En son değerlendireceklerini söyledikleri bir açıklama yapmışlardı. Ama hala ses yok. Milli eğitim Bakanlığı ise, velilerden gelen şikayet üzerine, ders saatlerini ileri almaya planlıyorlarmış. Ama bu sefer de başka bir sorun ortaya çıkıyor. Ders saatleri ileri alınırsa, bu sefer anne-babalar evden erken  çıkacaklar. E bu çocukları servise kim bindirecek? Yaz saati uygulaması, neresinden tutsanız elinizde kalıyor. 
yaz saati uygulaması, gezegen yiyen güneş, dünya, güneş, merkür, güncel
                                       GEZEGEN YİYEN GÜNEŞ OLUR MU?
     Hemen cevabı yapıştırayım: Evet, olurmuş. Yeni bir gezegen bulmuşlar. Yani aynı zamanda da bir yıldız oluyor kendileri. Bu yıldızımız, Dünya’mızdan, uzay ölçü birimine göre, 300 ışık yılı uzaklıktaymış.( Şu ışık yılıdır falan gibi ifadeleri, tam bizim anlayabileceğimiz gibi, sade anlatan ne bir konuşma dinledim, ne de yazı okudum be kardeşim. Buna bir el atılmalı) Bizim Güneş’imizin nerdeyse ikizi gibiymiş kendileri. “E bunun ismi yok mu kardeşim?” diyenler olabilir. Var kardeşim var, olmaz mı? HIP 68468 diye bir isim koymuşlar. Yine kendilerince. Bu ne abi, bilmem neyin seri numarası gibi bir şey. Kardeşim, şu gezegen isimlerini daha ilgi çekici bir şekilde koyun bari ya. Çevresindeki gezegenleri yalayıp yutuyormuş kendisi. Ama burdan yola çıkarak, hemen korkuya kapılmayın. “Ulan bizim Güneş’de hüp diye bizi içine çeker mi?” diye? Şu anlık böyle bir bulgu yok beyler-bayanlar. Ama, aması var. Aynı etki bizim gezegen içinde geçerli olabilir. Yani illa o gezegendeki Güneş, gezegenleri yuttu diye, bizim Güneş’de bizi yutacak diye bir şey yok. Yani bilim adamları, her gezegende aynı durum geçerli mi, anlamaya çalışıyorlar.
                                              YA MERKÜR’E NE OLACAK?
     Merkür’ün işi zor be dostlar. Sabahtan akşama, “Yok Merkür şöyle, yok Merkür böyle” deniyor ya. Elbet, bu ahların acısı çıkacaktı. Simülasyon yapmışlar. Bilmem ne kadar yıllar yıllar sonra bizim Güneş’imiz, Merkür’ü yutacakmış. Okuyanlar, okumayanlara yayabilir.

20 Aralık 2016 Salı

Emoji olayını kim bulmuş?

     Aslından bugün niyetim, hiç de emoji ile ilgili bir yazı yazmak değildi. Cem Yılmaz, yeni filmi Arif ve 216 ile ilgili bir emoji paylaşımı yapmış. “Nasıl bir paylaşım yapmış?” diye bir bakayım dedim. Haberde, emojinin yanına parantez açmış ve emoji hakkında bilgi vermiş. Ben bu emoji olayının altından Amerika’nın çıkmasını beklerken, Japon’lar çıktı. 90’ların sonunda mesajlara ifade eklemeye karar vermişler. Aslında insan, yazı ile de her şeyi ifade edebilir. Ama iyi bir yazar olması gerekir bu kişinin. Neyse işte, o yıllardan beri emojiler hayatımızda. Bu arada emojinin yanına parantez açılıp bilgi verilmesi de, hoşuma gitti. Bu güzelliği, Sözcü’nün, Şık Hayat internet sayfasında gördüm. Bu arada, Cem Yılmaz’ın film için yapmış olduğu emoji paylaşımları hiç hoşuma gitmedi. Aha da linkini buraya koyuyorum. Bir de siz görün, siz değerlendirin. Son bir şey daha. Siteyi böyle bir bilgilendirmeyi yaptı diye övdük ama, filmin ismini de yanlış yazmışlar. Filmin adı: Arif ve 216. Haberde ise, Arif ve 2016 olarak yazılmış. Eee, iyi yanını söyledik, hatasını da dile getirelim değil mi?
emoji, cem yılmaz, arif ve 216, avm reklamları, japonlar, güncel
Bu emojiyi kim bulmuş diye hiç merak ettiniz mi?
                                    AVMDE HER YERDE REKLAM OLUR MU?
     Hem de dibine kadar olur. İnsanın gözünün içine içine sokuyorlar avm reklamlarını. Bir kere ilk başta, ana girişte, binanın yukarısından aşağıya marka logoları yapıştırılmış. Döner kapıdan içeri giriyorsun sonra. Azıcık yürüyorsun, hemen küçük bir pano karşılıyor insanı. Onda da reklam. Sonra yürüyen merdivenlere biniyorsun. İnanır mısınız, merdivenlerin kenarlarına bile boydan boya reklam vermişler. Merdivende, yukarı çıkarken sağa sola bakıyorsun, inen-çıkan asansörün kapısında da reklam. İkinci katın ortasında da, kapı girişindeki küçük panodan var. Ama oraya reklam alamamışlar. “Buraya reklam vermek ister misiniz?” diye, bir bakıma yine reklam yapmışlar. “Yani tamam da, ne anlatmak istiyorsun?” diyenler olabilir. Bu kadar reklam da çok değil mi arkadaşlar? Yani, bizi paradan ibaret görüyorlar. “Bir şekilde aklını çelelim, alışveriş yaptıralım da, nasıl olursa olsun” mentalitesi var. Bu durum beni rahatsız ediyor açıkçası. Yani diyorum ki, “Avm reklamlarını gözüme gözüme sokma be kardeşim. Ben alırsam, alırım zaten”. 

19 Aralık 2016 Pazartesi

Yaz saati uygulaması ile uyuşamadık...

     Yaz saati uygulaması, ülke olarak dengemizi bozdu. Sabah kalkıyoruz, daha sabah olmamış. Her yer karanlık. İlk başlarda kimseden ses çıkmadı, ama sonradan sesler yükselmeye başladı. Önce aileler, çocukları için endişe duymaya başladılar. Haberlerin birinde görmüştüm. Okul, inşaatın yanında. O karanlıkta, inşaatın yanından, okullarına gitmeye çalışıyorlar çocuklar. Tam kazaya davetiye. Sonra büyükler seslerini çıkarttılar. “Alışamadık” dediler. Bunun üzerine yapılan bir haberde, vücudun uyandığını anlaması için, güneş ışığını alması gerekiyormuş. Tüm bunlardan sonra, bakanlık sonunda açıkladı. Bu uygulama ile bilmem ne kadar enerji tasarrufu olacakmış. O yüzden yaptıklarını açıkladılar. Ama buna rağmen, bu saati yaz saati uygulamasını yeniden gözden geçireceklerini de belirttiler. Ama ben bundan geri döneceklerini sanmıyorum. “Olan olmuş, biraz daha sabredin” diyeceklerdir.
yaz saati uygulaması, mide gribi, facebook, yalan butonu, güncel
Yaz saati uygulamasına bize göre değil mi?
                                                        MİDE GRİBİ Mİ?
     Aynen öyle, mide gribi. Domuz gribi, kuş gribi, o gribi, bu gribi derken, bir de nur topu gibi mide gribimiz oldu. Şimdilik yurt çapında olduğunu ve dünyayı etkisi altına almadığını söyleyebiliriz. Aslında, bu mide gribi denilen şey, bağırsak iltihabıymış. İshal, kramp falan gibi etkileri varmış. Bu mide gribi lafını ilk kardeşimden duydum. Sağlık ocağına gitmiş. Orada konuşuluyormuş. Oda bize söyledi. İlk öyle haberim oldu. Yani kısacası, “Grip oluyorum galiba” dediğinizde, evet grip oluyorsunuzdur. Ama şunu da aklınızda bulundurun ki, bu grip her zaman bildiğiniz grip değil, mide gribi olabilir. Benden söylemesi.
                                                 YALAN HABER BUTONU
     Facebook durmuyor, durmuyor, yeni yeni şeyler çıkarmaya devam ediyor. Şimdi de yalan haber butonu yapacakmış. Bu uygulamayı da Amerikan Başkanlık seçimlerinde çok eleştiri almışlar, o yüzden yapmaya kalkmışlar. Diyelim bir haber gördün. Facebook’a, “Bu haber yalan” diyorsun. Facebook, dediğin bu haberi alıyor. Anlaşmış olduğu bir kurum var. İnceliyorlar falan. Eğer gerçekten yalansa, sayfadan kaldırılıyor. Eğer tam olarak yalan haber olup olmadığı tespit edilemediyse, haberin yanına, “Şüpheli” denecekmiş. Bu biraz bana boş iş gibi geldi. Sen şikayet edeceksin de, o ordan dönecek falan da. Hele de işleyişin, bizim devlet dairelerindeki gibi bürokrasiye takıldığını düşünsenize.
     

18 Aralık 2016 Pazar

Pazar günleri ben...

Nereye baksanız, her yerde kediler. Mesela nerelerde mi?

      ·       En basiti çöplerde. Nerde bir çöp tenekesi varsa, oralarda bir kedi ordusu var.

      ·       Herhangi bir dizinin ya da filmin herhangi bir sahnesinde, arka tarafından geçer.

      ·       Suikast sırasında, tam da çatışmanın ortasındadır.

      ·       Acilin kapısında doğururken.

      ·       Arabaların motorlarının içinde.

Bu arada kedilerle ilgili bizimkiler bir belgesel yapmışlar. Belgesel ekibi her yerde kedileri çekmiş. Çöplükte, sokakta, damlarda. Belgesel, Amerika’da çok beğenilmiş. Gelecek aylarda da bir festival kapsamında da gösterilecekmiş herhalde. O belgeseli, bizim millet de izlese çok beğenir. Artık bilimsel bir gerçek ki, kedi videoları izlemek insanı rahatlatıyor. E kedi belgeseli de insanı rahatlatır herhalde.


PAZAR OLUNCA BEN

      ·       Hava kararır kararmaz pazartesi sendromum başlar. Gelirler böyle sağdan sağdan.

      ·       Asabi olurum. Normalde sinirlenmeyeceğim şeylere bile sinir olma durumum ortaya çıkar. Söylenirim, tabi içimden. “Yarın pazartesi, iş var zaten” derim.

      ·       Pazarları gündüz saatlerinde moralim yerindedir, iyi bir insanımdır. Ama akşam olduktan sonra, kurt adam olamayacağıma söz veremem.

      ·       İşin şakası bir yana. Bu arada kurt adam olmak istemezdim. Belki Süpermen. Gerçi doğru dürüst telefon kulübeleri de kalmadı. Süpermen olsam, kostümü mü nerede giyeceğim oda ayrı sorun.

      ·       Büyüttüğümüz kadar olmasa da, insan bir pazartesi sendromu yaşıyor be. Tembellik ruhumuzda var. Ama öğleye doğru sendromdan çıkıyor insan ya.
                               
                                                        YENİ YIL TOTEMİ
     Yeni yıla nasıl girersen, öyle gidermiş derler ya. Ben bi zamanlar üniversite sınavı için dershaneye gidiyordum. O zamanlar dershaneler vardı. Bundan kaç yıl önce hesap edin- Yok la yok. Böyle dediğime bakmayın. Kaç sene oldu şunun şurasında, dershanelerin kapandığı.- Neyse işte, konuyu uzatmayayım. Yine böyle yeni yıl geliyor. Hangi yeni yıl hatırlamıyorum. Kantinde oturduk, hep beraber konuşuyoruz. “Yeni yıl akşamı ne yapacaksın?” falan gibisinden. Bir tane kızcağız, “O akşam tam on ikiye, ders çalışıp gireceğim. Böylelikle sınavı kazanacağım” dediydi. Hepimiz kakara kikiri güldüydük. Sonuç mu? Dershanenin yarısında dershaneden ayrıldım. Baktım, bu işin altından kalkamayacağım. O yüzden sınavı kazanıp kazanamadığından bir haberim yok.
                            

17 Aralık 2016 Cumartesi

Bugün niye tadım tuzum yok...

      ·       Gülben Ergen’in bir şarkısında geçiyor, “Düşman olmaz benden, kin bile tutamıyorum” diye. Hakikaten ben de kin tutamıyorum. O an çok sinirleniyorum. “Ulan, bundan sonra sana yağmurlu havada su yok” diyorum. Sonra adam geliyor, gönlümü alacak bir hareket yapıyor, söz söylüyor. Hemen kalbim yumuşuyor.
      ·       Çemberimde Gül Oya dizisi vardı bir zamanlar. Orda, “Hep bana” şarkısı vardı. Dilemma grubunun söylediği. Nakarat kısmı vuruyordu hep beni. Ne diyordu nakarat kısmı;
“Bana bana hep bana,
Ayrılıklar hep bana,
Gidenlerin ardından,
Bakakalmak hep bana”
Şimdi o diziden yıllar sonra düşünüyorum da. O şarkı beni anlatıyor. Herkes gidiyor ve gidenlerin ardından hep bakan ben oluyorum.

kayseri saldırısı, iyilerle kötülerin savaşı, yaşadıklarım
Ülke olarak tatsısıs aslında

                                                   AKŞAM OLURKEN
                                                    NEDEN TATSIZIM?   
      ·       Kayseri’den 13 askerin şehit olduğu haberi geldi. Onun can sıkısı var. Hele o şehitlerin anne-babaları aklıma gelince, daha da bir canım sıkılıyor. Şimdi kim bilir ne haldelerdir?
·       Bu haberlerden sonra kendi kendime, “Bu dünya yaşanacak yer değil lan” diyorum. Bundan tatsızım.
·       Bunca şehitten sonra söyleyebilecek bir söz bulamamaktan tatsızım. Sizin gibi benim de ruhumda fırtınalar kopuyor, o kadar. Başka elden bir şey gelmiyor ki.
                                             KESİN DOĞRU OLDUĞUNA
                                          İNANMAYA BAŞLADIĞIM SÖZ
      ·       Hani bir adam demiş ya, “Belki bu dünya, başka bir dünyanın cehennemedir” diye. Artık bu söze, kesin doğru diye bakmaya başladım. Aklına ne pislik gelirse bu dünyada. Hele ki, birbirlerini öldürmek, sıradan bir hal almış. Dünyadaki iyilik ve kötülükleri bir teraziye koysak, yüzde yüz kötülükler ağır basar herhalde. Hani bir şarkı vardı, “Ben yoruldum hayat” diye. Gel de bu hayattan, yaşamaktan yorulma.
                                                  İYİLERLE KÖTÜLERİN
                                                              SAVAŞI
      ·       İyilerle, kötülerin savaşı ebedi. Ta ki şu dünya denen, yaşadığımız yerin ölümüne kadar. Tüm bu yaşananlara rağmen, yine de yaşayacağız. Umutla, güzel günlerin geleceği umuduyla. Zaten bundan başkası da mümkün değil. İnsan olarak, böyle duygularla yaratılmışız. Tek umutlu olduğum nokta da burası. Her şeye rağmen içimizdeki o umut etme yetisinin hiç bitmemesi. Yoksa insanoğlu olarak çıldırırdık herhalde. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize baş sağlığı diliyorum.

16 Aralık 2016 Cuma

İnstagram mı, Facebook mu, Twitter mı?

     Geçen sene Twitter’dan çıkmazdım, bu sene hiç giresim gelmiyor. Sadece yeni yazı yazdığımda, onları paylaşıyorum o kadar. Geçen seneki kadar zevk almıyorum. Geçen sene İnstagram ile işim olmazdı, bu sene biraz gönlüm ona kaydı. Hani bir oranlama yaparsak %50 Facebook, %50 İnstagram. İnstagram, bana mikro blog gibi geliyor. Fazla uzun olmadan düşüncelerini yazıyor herkes. Gerçi, aynı şey Facebook’ta da yapılır ama, onun çıkış noktası başkaydı. Zaten bizim üniversite öğrencilerinin geneli İnstagram kullanıyormuş. İnstagram’dan kısa kısa yazıları okumayı seviyorum. Tabi bloğun yerini tutamaz ama, yine de iyi. Zaten insanlar hiçbir şeyle uğraşmak istemiyorlar. O yüzden İnstagram büyük kolaylık, hemen yaz ve yayınla. Blogdaki gibi araştır, resim bul, yayınla falan gibi bir sürü uğraş yok. Ama tüm bunlara rağmen, zafer blogların olacak.
güncel, facebook, instagram, twitter, süper mario
Hangi sosyal medya sana hitap ediyor?
                                      BU ÜLKEDE BİTMEYECEK ŞEYLER
         ·       Torpil
         ·      İşsizlik
         ·       Sahtekarlık
         ·       Evlendirme programları
         ·       Pisi pisine ölmek

                                            MİZAHI SEVEN BAŞBAKAN
     Sinan Akçıl ile Başbakan Binali Yıldırım bir yerde karşılaşmışlar. Şimdi nerde olduğunu hatırlamıyorum. Fotoğraflar çektirmişler. Başbakan, Sinan Akçıl’a, “Fotografımızı İnstagram’a koyda takipçim artsın” demiş. Bir kere de bir toplantıda konuşuyor. Birkaç dakika konuştu. Sonra önündeki metni göstererek, “Bunu da yazmışlar, bari okuyalım” dedi. Bu mizahi yanını seviyorum.
                                                     KİM İNANIRDI?
           ·       Trump’ın başkan olacağına
           ·       Galatasaray’ın başına Riekering’in geçeceğine
           ·       Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve Başbakan Binali Yıldırım’ın aynı masa etrafında bir araya geleceğine
           ·       Tarkan’ın evleneceğine
                                   SON TEKNOLOJİ SÜPER MARİO
     Apple Store, Süper Mario’yu yayınlamış. Iphone sahibi iki arkadaşım oynamışlar, beğenmemişler. “Zıplayamıyorsun” dediler. Bir arkadaş da, “Süper Mario zamanında Play Station mı vardı, FIFA mı vardı. O zamanlar için çok iyi geliyordu bize. Şimdi bunları gördükten sonra kesmez bizi” dedi. “Ee Play Store’da ne zaman çıkacakmış?” dedim. Bizim Iphone’cu dalga geçti benle, “Play Store mu? Güldürme Cem beni” diye.
                               BU ARALAR ÇOKÇA YAPTIĞIM ŞEYLER
            ·       Çokça çay içmek ve sonrasında susayıp litre litre su içmek
            ·       Geceleri çokça rüya görmek
            ·       İşten geldikten sonra akşamları çokça müzik dinlemek

15 Aralık 2016 Perşembe

Atılamayan aşk defteri...

Gecenin ikisi mi, üçü mü neydi. Dışarıda, kar başını almış başını gidiyordu. Onu düşünüyordu. Onu hatırlatacak en damar denilebilecek şarkıları, peşi sıra dinliyordu. Eline de kalem kağıt almıştı. Onu düşünerek yazmak istiyordu. Öyle bir şarkılar çıkıyordu ki, yazmaması mümkün değildi. Hele ki bazı şarkılar, onunla beraber olduğu dönemde çıkmışlardı. Onları dinledikçe, içi daha da bir yanıyordu. Yok, yazamıyordu. Artık dayanamıyordu, aşk damlaları dökülüyordu gözlerinden. Kendilerine bir defter almışlardı. İkisi, birbiri haklarında şiirler, güzel sözler yazıyorlardı. O defteri hala atamamıştı. Öteki odadaydı işte. Hemen gidip alabilirdi. Ama cesaret edemiyordu. Bırak o defteri açıp okumayı, defterin kapağını görmeye bile cesareti yoktu.
aşk, aşk defteri, yaşadıklarım
Ha deyince atılmayan anılar
                                                           İŞTE O DEFTER
     Ama bir gün, istemeyerek de olsa, o defter ile karşı karşıya gelmişti. Kutunun içinde kitapları vardı. Hepsini çıkartıp yeniden düzenlemek istemişti. Teker teker kitapları çıkarırken, en altına doğru görmüştü o defteri. Dışı kırmızı, ortasında süngerden yapılmış bir kalp vardı. Ona öylece bakakaldı. Bir süre öyle durdu. “Bu defter burda mıymış?” diye sordu kendine. Yavaşça elini uzattı deftere. Defter, şimdi ellerinin arasındaydı. İki eliyle sımsıkı kavradı defteri. Defterin kapağına şöyle bir göz gezdirdi. Bu defterin içinde aşk ile yazılmış şiirler, özlemler, anılar her şey vardı. Yavaşça kapağını açtı. Birden ipin olduğu sayfayı açtı. Ve defteri burnuna götürdü. Belki bir ihtimal, onun mis kokusu kalmıştır diye.
                                             YİNE ATILAMAYAN BİR HATIRA
     “Keşke hiç koklamasaydım” dedi. İçi daha da bir yandı. O, artık onun değildi. Bu yarasını kanatmaktan başka bir şey değildi. Ama açmıştı işte bir kere defteri. En baştan beri defterin sayfalarını çevirmeye başladı. İlk sayfalarında, kendi yazdığı şiirleri vardı onun için. Bazıları şiir değildi. Bildiğin yazıydı. Onu ne kadar sevdiğini anlatan yazılar. Sayfayı her açışında, eli biraz daha titriyordu ve kalbi daha da hızla çarpıyordu. Ve işte o an gelmişti. Onun yazdığı yazıların ilk sayfası ile karşı karşıya gelmişti. Durdu öylece. Elini o yazıların üzerinde dolaştırdı. Yazının sonuna koyduğu gülücük işaretine bakıp, içi kan ağlayarak gülümsedi. Artık o gülümsemesini başkası için kullanacaktı. Bir süre daha baktıktan sonra, bu aşk defterini kapattı. Hemen kutunun en dibine koydu. Üstünü kitaplarla doldurdu. İşte, yine atamamıştı o defteri.

13 Aralık 2016 Salı

Kar tanelerinin hissettirdikleri...

     İşyerinde içerisi sıcak olunca, camı açtılar. Benim arkam cama dönüktü. Baktım yanımdakiler, kardan falan bahsediyorlar. Hemen kafamı çevirdim, “Aaa kar yağıyor” dedim. Hem de pala pala cinsinden. Kaç günden beri televizyonların bahsettiği kar, sonunda gelmişti. Bu arada bu kar, yılın ilk karı. Aslında daha önce her tarafı bembeyaz görmeliydik ama, şu küresel ısınma falan, mevsimler değişti. Artık neyin ne zaman olacağını kestiremiyor insan. Doğru dürüst kar yağmadan, kış geçebiliyor ya da doğru dürüst sıcak olmadan da yaz. Haziran ayında soba mı yakılır ya. Gerisini siz düşünün. Ama kar yağması, bir yandan da iyi oldu, soğuk kırıldı. Dün ne soğuktu öyle. 

kar, çocuk olmak, yılın ilk karı, yaşadıklarım
Kar, ne güzel de yağıyorsun

                                                SOKAK LAMBASI VE KAR
     Servisten indim, eve gidiyorum. Kar yağmaya devam ediyor. Sokaklar bomboş. Yerler daha yeni yeni kapanıyor. Yine sokak lambaları sarı sarı yanıyorlar. Onlara kar taneleri eşlik ediyor. Nedense bu görüntü bana hep aşkı, sevdayı anlatır. Daha çok da mecburen ayrılmış, kavuşamamış sevgilileri. Benden önce o sokaktan biri geçmiş. Ayakkabı izleri daha yeni yeni kapanıyor karla. Bende yürürken arkama baktım, bıraktığım izlere. Özlemişim karda yürümeyi. Ardımda ayakkabı izlerimi bırakmayı. Eve geldim. Bizimkiler, “Karı da beraber getirdin” dediler. Şu an kar yağışı devam ediyor. Çatılar az biraz doldu. Ama sabaha kadar her tarafı doldurur mu, bilinmez. Şimdilik yavaş bir tempoda yağıyor.
                                         ÇOCUK OLACAKSIN ŞİMDİ ÇOCUK
     Yağan karı izlemek, huzur veriyor insana. Bu yazıyı yazarken, bir yandan da müzik dinliyorum. Hele birde slov şarkılar çıkınca, eski anılarım depreşiyor. Karla ilgili güzel anılarım geliyor aklıma. Ve karla ilgili yazdığım bu yazının, kim bilir kaçıncı yazı olduğu. Yaşamanın güzel yanlarından biri de bu. Kar yağıyor diye sevinmek. İlkbahar geldi diye sevinmek. Yaz geldi diye mutlu olmak. Sonbahar, hüzün ayı olmasına rağmen, onu bile yaşamayı istemek, özlemek ve yaşamak. Bilmiyorum, yetişkin olarak yağan bu karın tadını ne kadar çıkarabiliyoruz. Çocuk olmak lazım ya çocuk. Kar yağıyor diye havalara uçmak ve gözlerin parlaması. Anne, babaya, dedeye herkese, “Yarın kar topu oynayacağız tamam mı?” demek.

12 Aralık 2016 Pazartesi

Asgari ücret 1600 lira mı oluyor?

Asgari ücret komisyonu, ikinci kez toplanmış. Tabi, bir karar çıkmamış. Bizde asgari ücretli çalışanlar olarak, bu toplantıları takip ediyoruz tabi. İşçi sendikası, asgari ücretin 1600 lira olmasını istiyor. Ama herkes biliyor ki, bu hayalden öteye geçemez. İşveren asla bunu kabul etmez. Hele ki, Dolar almış başını gitmişken. İşçi sendikası sadece 1600 lira istemekle kalmamış. Aynı zamanda, asgari ücretten vergilerinde kaldırılmasını istemiş. Olması gereken bu zaten. Zaten, kuş kadar maaş alıyoruz, ondan da vergi alınıyor. Ama şu ülkedeki her vatandaş, istisnasız biliyor ki, bu ülkede, asgari ücretten vergi kalkmaz. Ama insan bir an için, asgari ücretin 1600 lira olduğunu hayal edince ve üstüne üstlük, verginin de olmadığını düşününce, hayat toz pembe oluyor anda.

asgari ücret, asgari ücret komisyonu, güncel
Asgari ücret yine en asgariden artacak

                                         ASGARİ ÜCRET ŞÖYLE OLABİLİR
     İşveren tarafı, tabi ki 1600 liraya yanaşmıyor. Yani şu durumda da, işverene hak vermemek elde değil be kardeşim. Adamlar Dolar’la iş yapıyorlar. E Dolar’ı tutabilene aşk olsun. Biz asgari ücretin 1350 ile 1400 lira arasında olacağını düşünüyoruz. Gerçi ocak ayında da otomatik katılım başlayacak, bi miktar da ondan kesecekler. Yani, zam yapılması yine bir şeyi değiştirmeyecek. Bu otomatik katılım da, bireysel emeklilik oluyor. Devletin emekliliğine, ek bir emeklilik diyebiliriz. Eğri oturup, doğru konuşalım. Asgari ücret konusunda yapabilecekleri iki şey var. Ya ilk altı ay için 30 lira, ikinci altı ay için 30 lira, ya da ilk altı ay için 50 lira, ikinci altı ay için 50 lira.
                                    KOMİSYON MUHABBETE TOPLANIYOR
     Arkadaşlarla son günlerde takılıyoruz birbirimize. “Bizim Asgari Ücret Komisyonu toplanmış yine” falan diyoruz. “Boşa toplanma abi. Onlardan bir şey çıkmaz. Onlar çay içip kurabiye yemek için toplanıyorlar. Asgari ücrete daha ilk toplantıda karar vermişlerdir belki de. Şimdi sohbet-muhabbet için toplanıyorlardır” diyoruz. Ya zaten bakan söyledi. Bu 1600 lira muhabbetlerinden sonra, “Kısa mutluluklar, uzun zamanda bize sorun yaratır. Gerçekçi olmalıyız” dedi. Ocak ayının başına kadar karar vermek durumundalarmış. Biliyorum 1600 lira olmayacağını ama, yine de merak ediyorum bakalım, hangi rakamda uzlaşacaklar?

Blogger tarafından desteklenmektedir.