Yayınlar

Kasım, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Çocukluğumun kandil akşamları...

Resim
     Çocukken kandil günleri camiye giderdik. Cami dolu olurdu. Tıpkı Cuma namazı gibi. Cami bir cuma namazında dolu olurdu çünkü. Ha bir de bayram namazlarında. Camiye hevesle giderdik. Şimdi bazıları çocukları camiden kovuyorlarmış. O çocukların gönüllerini nasıl kırdıklarının farkında olmadan. Sonra çocuk camiden soğuyor. Soğur tabi. Neyse işte. Kandil günleri camiden çıkışımızda kapıda lokum dağıtılırdı. Herhangi biri hayrına dağıtırdı. Camide de şerbet ya da küçük poşette şeker dağıtılırdı. Bazen renkli olurdu o şekerler. Sarı, kırmızı, yeşil. Kimi zamanda şekerler kahverenginde olurdu. Ama üstlerinde susam olurdu. Böyle kandil akşamları, hep o çocukluğumun güzel kandil akşamları gelir aklıma. Hepimizin mevlid kandili mübarek olsun. Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/ancient-arch-architecture-background-532728/

Eyvah Eyvah serisini seviyorum abi...

Resim
     Bu akşam Show tvde Eyvah Eyvah vardı. Ben bu Eyvah Eyvah serisini seviyorum ya. Üç bölümünü de seviyorum. Orada Ata Demirer ile Demet Akbağ birlikteliği hoşuma gidiyor. İki insanın enerjilerinin birbirine uyması zordur. Kolay yakalanmaz böyle bir bağ. Ama bu seride yakalandı işte. Daha sonra Niyazi Dört Nala filminde de beraber oynadılar.      Ama onda hiç uyumlu değillerdi. Gerçi filmde güzel değildi orada. O yüzden ne zaman Eyvah Eyvah serisine denk gelsem izlerim. Özellikle bir şey olmadığı akşamlar. Bu akşamda, o televizyonda bir şey olmayan akşamlardandı. Maceranın ilk bölümü vardı bu akşam. Efsane yeniden başlıyordu. Yeniden bu hikayenin başlangıcına tanıklık etmek istedim.      İzlerken sıkılmıyorum. Bilmem kaçıncı izleyişimdi bu. Hep de Show tv yayınlıyor nedense. İki haftada bir yayınlıyor oda. Ne yapsın Show tv? Onun da bir Eyvah Eyvah’ı var. Birde Güldür Güldür Show’u. Dediğim gibi ben bu durumdan şikayetçi değilim. İzlenecek bir şey olmadığında alterna

Haber izlerken boğuluyorum sandım...

Resim
     Bu akşam işten geldim. Bizimkiler Show tvyi açmışlar. Haberlere bakıyorlar. Bende geçtim koltuğa. Açtım telefonumu, nette takılıyorum. Bir yandan da haberlere bakıyorum. Ben izlemeye başladıktan sonra tam üç haber yayınladılar. Üçü de birbirinden iç karartıcı. Ya zaten iş yerinde yorulmuşum, stres yaşamışım. Birde üstüne bu haberler. Boğuluyorum sandım.      İnsanı hayattan soğutur bu haberler. “Hay sizin yapacağınız habere. Moral falan bırakmadınız” diyerek kanalı değiştirdim. Birde son haber, özel habermiş. Bak bak. İç karartıcı haberin özel haberi nasıl oluyorsa? Yok, o bunu bıçaklamış. Yok, bu onu yakmaya çalışmış. Fenalık geldi bana. Bu ne abi? Show haberi sunun Julide Ateş’i merak ediyorum. Acaba haberler bittikten sonra nasıl bir ruh hali içerisinde oluyor? Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/antique-birch-classic-daylight-174637/

MİM: Güne nasıl başlıyorum?

Resim
     Ece Evren sağ olsun beni, güne nasıl başlıyorum diyerek mimlemiş . Onun yazısı şurada . Çalışanlar için güne başlamak klasikleşmiş bir hal alıyor aslında. Ben güne geceden başlıyorum. Yatmadan önce bloğuma ve sosyal medyaya bakıyorum. Sonra alarmımı saat 07:20’ye ayarlıyorum. Benim için gün 07:20’de alarmın çalması ile başlar. Çoğunlukla alarm çalışınca bir iki gerinir kalkarım.      Ama bazı zamanlar, özellikle geç yattığım geceler alarmı bir 10 dakika erteliyorum. Kalkarken de, “Bu akşam geleyim erkenden yatacağım” diyorum. Ama nerde? Yine geç yatıyorum. Yorganın içi sıcak, dışarısı soğuk. “Bu ne soğuk lan” deyip giyiniyorum. En geç saat 08:00’de evden çıkmış olmam gerekir. Çünkü 08:05 geçe servis geliyor.      Bazı zamanlar 08:03 geçe çıktığım oluyor. Tabi o zaman da biraz hızlı bir tempoda yürümem gerekiyor. Hatta biraz da koşmam. Sabah sabah spor yapmış oluyorum yani. 08:30 ile 08:35 arası işyerinde oluruz. Bir bardak çay ve bir tane de simit, sabah kahvaltımı

Bir çuval kitapla ne işim vardı?

Resim
     Lise arkadaşım Yaşar, çalışmak için yurtdışına gitmişti. Ülkeye döneceğine yakın, benden bir ricada bulundu. Gelirken kendisine ağırlık yapmaması adına, önden kitapları bana gönderip gönderemeyeceğini sordu. Bende, “Tabi ki” dedim. Bir çuval kitap çalıştığım yere geldi. Sağolsun bizim bakkal Murat Abi var. Kitapları onun dükkana bıraktım.      Bu hafta sonu iki gün tatilim vardı. Kitapları sahibine teslim etmek için güzel bir fırsattı. Çuval biraz ağır olduğu için elde taşınmıyordu. Bende yüklendim sırtıma. Hedef Yaşar’ın yeni açtığı ofisti. Kendisi elektrik projeleri çizer bu arada. Ben elektriği sevemedim. Okul bitti, benim için elektrik de bitmiş oldu. Ama o bırakmadı. Şimdi hayatını proje çizimlerinden kazanıyor. Otobüste çektim bunu. O meşhur çuval bu işte 😊      Ofisinde teker teker kitapları çıkarttı çuvaldan. Okuduklarını, yarıda bıraktıklarını ve hiç başlayamadıklarını. Çuvaldan her çıkarttığı kitap hakkında bilgi verdi. Bende ona, “Bunu okudum”, “Bunu

Bloğumu kimseyle paylaşamam...

Resim
     Bloğunun popüler hale gelebilmesinin yollarından biri olarak konuk yazarlık önerirler. Ya çok popüler bir bloğa konuk yazar olacaksın ya da bloğuna birini konuk yazar ya da misafir yazar olarak kabul edeceksin. Ben ikisine de karşıyım. İlk önce konuk yazarlık meselesini ele alalım. Ben, kişisel bir blog yazarıyım. Yani belli bir konu üzerine yazmıyorum.       Yazdıklarım tamamen benim içimden geçenler. Kimi zaman da argo da yazabiliyorum. O yüzden benim üslubum konuk olduğum kişinin üslubuyla uyuşmayabilir. Konuk olacağım blog, kişisel blog olsa bile. Peki kendi bloğuma başkasının bir yazı yazmasını ister miyim? İstemem. Çünkü ben bloğumu kimseyle paylaşamam.      Yanlış anlaşılmasın. Bencillikten dolayı değil. Ya da kimsenin yazısını benim bloğuma uygun görmediğimden değil. Benden çok daha iyi yazanlar var. Ki onları da takip ediyorum zaten. Burada anlatmak istediğim büyüyü bozmamak. Bloğumda sadece benim cümlelerim var. Hepsi bana ait. Bir başkasının duygu dünya

Sevgili günlük #6...

Resim
      Sevgili günlük , bu akşam benim için tam bir kültür sanat akşamıydı. Hem film izledim, hem kitap okudum. Şimdi bu satırları ise sana gün sonundan yazıyorum. 24:00’e 20 dakika var bu yazıyı yazarken. Odaya tam bir sessizlik hakim. Bizimkiler çoktan uyudular. Yarın sabah 07:30’da kalkacağım ama bu yazıyı yazmadan yatmak istemedim.      Bu akşam işten geldim. Baktım kardeşim tv8’i açmış. “Ne varmış bunda?” deyip ekranın sağ alt köşesine baktım. Dönerse Senindir filmi varmış. Hani şu Murat Boz’un filmi. “İyi bari. İzlenecek doğru dürüst bir şey de yoktu zaten” dedim. Ama bir yandan da bu film vizyona girdiği dönemde pek ses getirmedi diye de aklımın bir köşesinde kalmış.      Sevgili günlük , “Artık şansımıza” deyip filmi izlemeye başladım. Tabi aç karnımı doyururken. Başrollerinde Murat Boz’un dışında İrem Sak ve Yasemin Allen vardı. Şu Yasemin’e nedense bir türlü kanım ısınmadı. İrem Sak desen başrolü yapabilir mi? Oda soru işaretiydi benim için. İşte böyle düşüncele

Oyuncak Müzesi gezintim...

Resim
      Oyuncak Müzesi Düzce’ye gelmiş. Haberi internette gördüm ilk. Bizim burada yapılan ilk avmde sergileniyormuş. Benim için harika bir haberdi. Sunay Akın’ı severim. Bu müze olayını da çok sevmiştim. Gidip görmek kısmet olmamıştı. Ama işte o benim yaşadığım yere gelmişti. Tabi küçük bir bölümünü getirmişler. Müzeyi toptan kaldırıp buraya getirecek halleri yoktu ya.      İlk kardeşim gördü. Dikkatini çeken şeyleri anlattı. Oraya birde defter koymuşlar. İsteyen düşüncelerini yazıyormuş. Oda bir şeyler yazmış. Benim gitmem de bugüne nasip oldu. Yarın son günü zaten. Bir arkadaşımla buluşmak için Düzce’ye gittim. Bu sayede hem arkadaşımla buluştum, hem de müzeyi gezdim. Bir taşla iki kuş yani 😊      Oyuncak Müzesi gezintim 10 dakikada bitti. Dediğim gibi çok küçüktü. Oyuncaklar cam muhafaza içindeydi. Yabancıların oyuncaklarında ev oyuncakları dikkatimi çekti. Kimi oturma odasının, kimi de mutfağın oyuncağını yapmış. Bizimkilerin oyuncakları 70’lerdendi. Otobüsler, poli

Adsense reklamı almak para kazandırıyor mu?

Resim
      Adsense reklamı almak ile her şey bitiyor olsaydı keşke. Ama meğer olay yeni başlıyormuş. Google’dan onay mesajı geldiği zaman çok sevinmiştim. Sanırım çoğumuz benim gibi bu sevinci yaşamıştır. Kendimi reklam almaya o kadar odaklamışım ki. Reklam alınca bana her şeyin yolu açılacak gibi gelmişti. Bilmem kaçıncı başvuruşumda kabul edilmiştim.      Herhalde Google bende bir şey gördü ki bana reklam verdi. Sitemin yeni teması tamamdı demek ki. Bir yazıda okumuştum. Temanın seoya uygun olmasının yanında, yeni seçtiğin temada ısrar etmen gerekirmiş. Öyle zırt pırt tema değiştirirsen bu iyi bir şey değilmiş. Ben de öyle yaptım işte. Sonucunu da almıştım. Artık bloğumda reklam olacaktı.     Adsense reklamı almak için kriterlerden biri de yazılarının okunması olmalıydı. Bende günlük 200-300 okunma sayısını yakalamıştım. Demek ki yazılarım okunacak tip yazılarmış. Google bana reklam verdiğine göre. Yazma yeteneğimin olduğuna yormuştum ve mutlu olmuştum. Peki şimdi mutsuz

"10 lira vereyim blog yazmayı bırak"

Resim
           Bir bloğum olduğunu ve yazı yazdığı söylediğimde hemen gelen soru, “Ne kadar para kazanıyorsun?” sorusudur. Buna benzer bir soru iki-üç gün önce de bana soruldu. Aslında konu direk blogdan açılmadı. İş arkadaşım Eda’nın doğum gününü kutladık Cuma günü. Kendisi şiiri çok sever ve şiir de yazar. Dilerim yakında da şiirlerini bir kitap altında toplar. Ona verilecek en güzel hediyenin, ona bir şiir yazmak olduğunu düşündüm.      Ve ona akrostiş bir şiir yazdım. Bu hediyem onun çok hoşuna gitti. O kadar hoşuna gitti ki. Onu gidip masasında görebileceği yere astı. Cuma günü Eda çalışmıyordu. Masasında başka bir arkadaşımız oturuyordu. Başka bir şeyden sohbet ederken, “Cem bu şiiri sen mi yazdın?” dedi. “Nerden çıkardın?” dedim, bu soruyu bana sormasından memnun olarak.      “Hani sen şiir falan yazmayı seviyorsun ya. Ondan” dedim dedi. “Ben şiir okumayı severim. Çok fazla olmasa da. Yazmayı da çok isterim. Ama yazamıyorum. Ben günlük yazılar yazıyorum” dedim. Hem