Kişisel Blog Yazıları #168

*Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı, farklı konular ve hepsi kısa kısa. O zaman başlayalım.

*Ali Congun, Düzce’ye geliyormuş. Belki gideriz. Mahşer-i Cümbüş ise neredeyse iki ayda bir Düzce’de. Bir kere gitmiştik geldiklerinde. Her zaman her zaman da gidilmez. Sıkılırım ben.

*Her zaman gidilmez demişken. Ne zaman bir arkadaşın yanına sık sık gitmeye başlasam hemen bizimkiler, “Fazla muhabbet tez ayrılık getirir” demeye başlarlardı.

*Bir ara pikniğe gitmiştik. Kardeşim pikniğe giderken coco pops da getirmiş yanında. Diğerleri hemen dalga geçtiler, “Piknikte coco pops ne alaka?” diye. O da, “Bunlar iri taneli. Atıştırmalık çok güzel gidiyor” demişti. Hala aramızda konusu döner.

*Bir arkadaşım, “Michael” filmine gidip gitmediğimi sordu. Gitmediğimi söyledim. Hem gitsem bile tek sarmayacağını söyledim. O zaman o da, daha önce izlemesine rağmen, “Seninle gelirim” dedi. Çünkü kendisi Michael Jackson hayranı. “Eğer kendisini seviyorsan sıkılmazsın” dedi. O zaman şöyle bir durdum. Çünkü fanatiği değilim. Sevmeme ihtimalin yüksekti. O yüzden gitmedim filme.

*Kişisel blog yazıları serisinden bugünlük de bu kadar. Yeni yazılar da gelecek. Yolda.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #167

Kişisel Blog Yazıları #167

Kişisel blog yazıları ile haftayı kapatmaya hazır mıyız? Ama asıl önemli olan haftayı kapatmak değil. Hafta sonunu nasıl değerlendireceğimiz. İlla bir şeyler mi yapmalı yoksa evde mi oturmalı? İşte cevap bekleyen soru bu.

Bu akşam Kızılcık Şerbeti dizisini izlerken biraz çekirdek çitledim. Dizide her zaman olduğu gibi yine ortalık karışıktı.

Blog arkadaşlarımın yazılarını okudum sonra. En son da geldim yazımı yazıyorum işte. Standart bir akşam yani.

Kızılcık Şerbeti’nin özeti bitinceye kadar Atv’de, Buz Devri 2 filmini izledik biraz. Buz Devri’ni ilk izlediğim dönemlerime dönmek isterdim bu arada.

Bazen yaşadığım hayat üzerine çok düşünüyorum. En ince ayrıntısına kadar. Bazen de, “Niye bu kadar çok üzerine düşünüyorsun ki? Yaşa gitsin” diyorum.  

Oya Aydoğan’ın hayatını kaybedeli 10 yıl olmuş ya. Sanki dün gibi. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Resmen ışık hızında akıyor zaman.

Kişisel blog yazıları serisinde haftayı bu yazı ile kapattık. Hafta biter ama seri bitmez, yazmak bitmez, değil mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #166  

 

Kişisel Blog Yazıları #166

*Kişisel blog yazıları yazmak ya da yazmamak. İşte bütün mesele bu. Şaka şaka. Yazmamak gibi bir durum yok. Bütün meselemiz sadece yazmak. O zaman yazalım.

*Kardeşim, lahmacun almış gelmiş. Lahmacunun içi, sanki pideye konulması gereken iç gibiydi. Ama yine de öyle böyle yedik. Yine de iyi gitti. Yanında da ayran.

*Bizimkiler solunum testine gitmişler. Testi yapan kadın söylenip duruyormuş. “Bugün ne yoğunluk var böyle. Bir dinlenemedim” diye. Kabul edelim, kendi işlerimizde çalışırken bizler de böyle söyleniyoruz.

*Bizim bir kız arkadaş var. Her sabah işe, “Bugün istifa edeceğim” diye başlıyor. Böyle demesine bakmayın. İki yıl oldu işe başlayalı ama hala çalışıyor. Böyle söylenenler de hep uzun süreli çalışıyorlar nedense. Ters etki mi yapıyor nedir?

*Geçen haberlerde gördüm. Türlünün içine katılan malzemeler ne kadar pahalandı diye haber yapmışlar. Patlıcan, patates falan. Haberi izlerken fark ettim ki bayadır biz de türlü yemiyoruz. Bizimkilere söyleyeyim de yapsınlar da yiyelim.

*Kişisel blog yazıları bu akşamlık da bitti. Ama biliyorsunuz ki, devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #165

Kişisel Blog Yazıları #165

Kişisel blog yazıları için dün akşam yeni bir yazı giremedim. Şimdi de yeni bir yazıya başlamak zor geliyor. Bir günlük ara verdim ama sanki aylardır yazmıyor gibiyim. Nereden başlayacağımı da bilemedim bir an. Hani elini, ayağını nereye koyacağını bilemediğin anlar olur ya. Hah, onun gibi işte. Neyse, yavaş yavaş yazıya geçelim. Bu kadar giriş yeter.

Birkaç gün önce sıcak oldu diye kombiyi kapatmıştık. Bugün hava yine bozdu ve soğudu. Bu akşam tekrar kombiyi açmak durumunda kaldık. Ne zaman artık kış bitti ve kombiyi kapatıyoruz diyeceğiz bilemiyorum.

Star’da, Sevdiğim Sensin dizisini izledik. Bu diziler sezon finaline girdiğinde yazın ne izleyeceğiz onu da bilemiyorum. Televizyon kanallarında para yok. Artık eskisi gibi yaz dizileri de yapmıyorlar. Maliyetler herkesi vurmuş durumda.

Bir arkadaşım dün gece bir çılgınlık yapıp gece üçte yatmış. Bugün, “Zombi gibiyim. Neden böyle bir şey yaptım deyip” duruyordu. Survivor izlemiş. Ben hiç sevemedim şu Survivor’u ya.

Gerçek Survivor’dan bugünlük de bu kadar. Kişisel blog yazıları serisinde, hayatın içinden yazılar okumaya devam edeceksiniz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #164  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #166 

Kişisel Blog Yazıları #164

Kişisel blog yazıları için neyse ki saat gece yarısı 12’yi vurmadan bilgisayar başına oturabildim. Saatlerimiz 23.18 gösteriyor. O zaman yazı gelsin.

Bugün nedense kafamı bir türlü toparlayamadım, çağrılara doğru düzgün odaklanamadım. Öyle böyle akşamı yaptım.

Atv’de, ABİ dizisini izledik. Yine heyecanlı bir bölümdü. Doğan, sonunda abisi Sinan’ın kızını buldu. Kim olduğunu söylemiyorum ki ipucu olmasın.

Bu akşam haberlerde gördüm. Eğer beden işinde çalışıyorsanız akşamları bulmaca çözmeli, kitap okumalıymışsınız. Gün boyu beden çalıştığı için akşam beyni çalıştırmak gerekiyormuş. Bu sayede iyi bir şekilde dinlenebilirmişiz. Eğer bizim gibi gün boyu bilgisayar başında oturup çalışıyorsak da akşamları yürüyüş yapmalıymışız, egzersiz yapmalıymışız. Yani akşamları, işimizin tam tersi şeyi yaparak dinlenebilirmişiz.

Baktım bu akşam kardeşim, emeklilikten bahsediyor. Ne emekliliği dedim. “65-70 yaşına kadar çalışıp emekli olabileceğini mi düşünüyorsun sen?” dedim. O da, “Daha dün çocuktuk. Bak şimdi 40 yaşına geldik. Günler çok çabuk geçiyor” dedi. Mantıklı konuştu şimdi bak. Ama yine de 65-70 yaş, çok geç. Bireysel emeklilik hiç olmazsa 56 yaşında. Umutlar bireysel emeklilikte.

Kişisel blog yazıları serisini bu akşam umutlu bir şekilde bitiriyoruz o zaman.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #163  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #165 

Kişisel Blog Yazıları #163

Dün, kişisel blog yazıları serisine bir günlük ara vermiştim. Bugün, seriye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Selam millet. Ne habersiniz? Nasıl gidiyor hayat? Sevenler de mi kabahat? Çok anlamsız bir giriş oldu değil mi? Zaman zaman yapıyorum böyle, mazur görün. Evet, bugün günlerden yine pazartesiydi. Sabah işte çalışırken, “Acaba işimle barışabilir miyim? Her pazartesi böyle stres yaparak işe başlamak nereye kadar devam edecek?” diye sordum kendime. Ama cevap alamadım. Çünkü hat yoğundu. Akşam oldu, hala karar veremedim. Üzerine düşünüyorum. Yaz, iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. Bu akşam kombiyi kapattık. Bakalım tekrar açmak zorunda kalacak mıyız? Havanın sağı solu belli olmuyor sonuçta. Kanal D’de, Uzak Şehir dizisini izliyor bizimkiler. İzlerken de kayısılı meyve suyu içiyorlardı. Hemen ben de bir bardak aldım. Yemek bulunca giriş, iş bulunca siviş diye boşuna dememiş büyüklerimiz değil mi ama? Telefonlara 12 taksit kolaylığı gelecekmiş. Eğer gelirse yeni bir telefon alma niyetim var bakalım. İphone 8 var ben de. Hedef, yeni bir İphone tabi ki. Saat 21.50 geçiyor. Yatsı ezanı okunuyor. Bir günü daha bitiriyoruz işte. Gün bitiyor ama kişisel blog yazıları devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #162  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #164 

Kişisel Blog Yazıları #162

Kişisel blog yazıları serisinde bugün, günlük tarzında yazmak geldi içimden. O zaman başlayalım. Çalıştığım cumartesi günlerinden biri oldu. Neyse ki o kadar yoğun değildi. Akşam kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izledik. Diziyi izlerken de bir yandan canlı maç uygulamasından Galatasaray maçını takip ettik. Öldük öldük dirildik ama sonunda Antalyaspor’u 4-2 yenerek, 26’ıncı şampiyonluğumuza ulaştık. Haftalar öncesinden şampiyon olmamız gerekiyordu ama neyse. Önemli olan şampiyon olmaktı. Ali Congun’un, öğrenci kulüplerini anlattığı stand-up gösterisini izledim tekrar. Çok iyiydi. Ara ara izlerim böyle. Tam bir Türkiye gerçeği. Eğer izlemediyseniz muhakkak izlemenizi öneririm. Bizimkiler kuru fasulye yapmışlar. Güzel olmuş. Kuru fasulyeler de bazen iyi çıkıyor, bugünkü gibi güzel pişiyor, bazen de doğru dürüst pişmiyor. Eskiden öyle miydi yahu. Her yapılan kuru fasulye güzel olurdu. Yaz aylarında, evin önünde sobada pişirirdik. Hey gidi günler hey. Saat 23.13 oldu. Uykum da geldi. Bu yazıyı bitirdikten sonra ben de yatarım artık. İyi geceler millet. Kişisel blog yazıları yolculuğu devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #161  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #163