Kişisel Blog Yazıları #134

Aslında gün içinde yazarım diye notlar almıştım ama şimdi o notları buraya yazmak istemiyorum. Ben de böyle değişik biriyim işte.

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısına hoş geldin. Yine mekandayız, yine blogdayız işte.

Bugün cuma. Haftayı güzel bir şekilde kapattık diyebilirim. Darısı diğer haftaların başına. 

Her hafta da aynı şeyler, aynı şeyler ve yine aynı şeyler. 

Başka bir şeyler yapmalıyım ve bu döngüyü kırmalıyım. 

Ama ne yapmalıyım? 

Sence ne yapmalıyım?

İşten eve dönerken, farklı bir yoldan mı gelmeliyim? 

Bunu kim ortaya attıysa, onu pişman edinceye kadar ağzımda sakız edeceğim bu öneriyi.

KENDİMİ İŞE KARŞI MOTİVE ETME ŞEKLİM…

İşte çalışmıyorum ve evdeyim. Akşamı nasıl edeceğim? Nasıl vakit geçireceğim? Bu soruları sorarak kendimi işe karşı motive etmeye çalışıyorum. Öyle böyle hayat meşgalesi işte.

Meşgale demişken aklıma geldi. Dünyada huzurlu olmanın yolu olarak bir işle meşgul olmayı öğütlüyor uzmanlar. İşte bir meşgale sonuçta. Bu açıdan bakmaya çalışıyorum işe, çalışma hayatına.

Evet, size böyle anlatıyorum, dert yanıyorum ama devamlı bunları konuşmak da sıkıyor beni. Özellikle iş arkadaşlarınla.

Devamlı işin olumsuz yanlarından bahsedilmesi beni soğutuyor. Tamam, dediğin yerlere ben de katılıyorum. Ama her dakika da bunu dile getirirsen ben de motivasyon falan bırakmazsın ki. Zaten zar zor çalışıyorum.

Çalışmaktan çok bahsettim değil mi? Hayatımın büyük bir alanını kaplıyor da ondan. Gerçi bu ülkede herkesin büyük bir alanını kaplıyor bu çalışma hayatı.

YAZAR OLMA HEVESİ…

Zaman zaman neden yazar olma hevesine kapıldığımı düşünüyorum.

Bunca insan var yazar olmak isteyen. Bunca yazı atölyeleri açılıyor. -Onlar da iyi para kırıyorlar bu arada. Yazı atölyesi işine mi girsek, ne yapsak?- Atölyeler dolup dolup boşalıyor. Peki kaçı yazar olabiliyor? Ya da o atölyelere ne amaçla gidiyorlar?

Bir Orhan Pamuk, bir Ayşe Kulin, bir Ahmet Ümit olmak için mi?

Yani diyorum ki kendimizi kandırıyor olabilir miyiz? Sen ne dersin bu konuda?

Benim yazar olma hevesim kitap yazmak üzerine değildi. Roman yazımı üzerine yazılar okudum, videolar izledim. Benim yapabileceğim bir şey değil zaten. Daralırım ben. O kadar sıkıya gelemem.

Köşe yazarı olma hevesi vardı ben de. Yani bu blog işlerine falan öyle girdim. Girdim de ne oldu? Ünlü mü oldum? Yoo. Peki bu işe heves ederken ne amaçlıyordum? İnan ki, yıllar oldu ve hatırlamıyorum. Öyle böyle kendi çapımızda yazıyoruz işte.

Peki insanlar yaptığın işi ne zaman ciddiye alırlar? O işten para kazanmaya başladığında. Blogda para falan yok. Daha da kendi cebimizden para veriyoruz. Eksideyiz yani.

KİŞİSEL BLOGLARDAKİ BOT OKUNMALAR…

Bir de benim sinirime dokunan bir konuyu daha yazayım: Sizler de biliyorsunuz aslında konuyu blog arkadaşlarım.

Singapur ve Çin’den gelen abuk sabuk okunmalar.

Yapay zekaya sordum: Bot olur diyor, veri topluyorlar diyor. Genelde orijinal içeriklere geliyorlarmış. Çünkü yapay zeka ile yapılan içerikleri istemiyorlarmış.

Ulan bu yapay zeka beni mi kekliyor nedir? Senin yazıların samimi ve orijinal, ondan senin yazılarına geliyorlar diyor. Yeme beni yapay zeka.

Arkadaş ben kendi halinde bir bloğum. Neden benim ve diğer arkadaşlarımın bloğunu istila ediyorsunuz?

Bunları engelleyemiyor muşuz da. Arkadaş, ben blog istatiklerini açınca Singapur ve Çin’den gelen bot hesapları görmek istemiyorum. Bizi bi salın kardeşim be.

1 Nisan geçti. Bu ülkede 1 Nisan şakası yapılmadı. Ülke insanın da neşe kalmadı neşe. Bir de sizin botlarınızla uğraşmayalım.

Büyük haber sitelerine ve büyük haber sitelerinde yazan köşe yazarlarının yazılarına da, dadanıyor mu acaba bu bot hesaplar?

Bir de merak ettiğim konu: Yurt dışından birileri, “Ulan şu Türkiye’deki bloglar neler yazmışlar acaba? Kendi dilime çevireyim de okuyayım” diyorlar mı?

Ben demem mesela. Banane arkadaşımın başka ülkelerin bloğundan. Bugüne kadar hiç böyle heveslerim olmadı.

Yanlış anlaşılma olmasın. Bu yazıyı okuyanlar arasında böyle yapanlar olabilir. Sadece ben tercih etmem, onu diyorum. Bana anlamsız geliyor.

Ben önce kendi insanımı, yurdumu anlamam lazım. Senin bu konuda düşencen nedir sevgili dostum?

Sevgili Dostum diye de Beyhan Budak der hep YouTube videolarında. O adamı da seviyorum ya. Samimi geliyor bana.

Kişisel blog yazıları serisi devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #133

Kişisel Blog Yazıları #133

Bloğu bırakıyorum. Şaka şaka 1 Nisan. Bu şakayı dün yapmam lazımdı ama bugün aklıma geldi işte. Bayatlamış bir şakayı kabul eder misin sevgili okuyucu?

Okuyucu diye genelde Neptünlü Cadı seslenir yazılarında. Senden ödünç aldım bu yazımda okuyucu kelimesini hakkını helal et.

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısından merhaba.

Aylar ne de çabuk geçiyor değil mi? Zaman da hızlı, hayat da hızlı, her şey hızlı artık.

Baksanıza internet bile 5G oldu artık. Ama hiç deneyimlemedim 5G’yi. Deneyenler varsa söylesin. Gerçekten internet uçup kaçıyor mu?

Bir ara altın da uçup kaçıyordu, ele avuca sığmıyordu. Şimdilerde bir gün çıkıyor, bir gün düşüyor. Tıpkı bir asansör gibi.

Savaş var savaş. Ha, bir de Amerika Başkanı Trump var ki. Yaptığı açıklamalarla altını bir zıplatıyor, bir yerin dibine sokuyor.

Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş, bir ayı geçti. Ne zaman biteceğini de bilen yok. Şu anda dünyada her şey belirsiz.

Bir de ülke olarak neşemiz yok neşemiz. Bu neşe olayı gerçekten çok mu abartıyoruz? Şu anki ortamdan bir kaçış noktası mı yaptık nedir bu neşe olayını? Siz ne diyorsunuz bu konuda? Sakız ettik sanki ağzımızda bu eski neşeli günleri.

Evet, böyle de bir filmimiz var. Neşeli Günler diye. Televizyonda ne zaman çıksa oturup izlediğimiz. Turşulu olan mıydı yoksa diğer film miydi o neyse.

Hayat rutin, diziler de rutin. Hep aynı hikayeler ve hep aynı senaryolar. İmdattt. Herkes birbirinin ayağını kaydırma peşinde. İyilik, güzellik namına bir şey yok. Haksızlık etmeyeyim hadi. Arada iç ısıtan sahneler de olmuyor değil. O sahneler hatrına katlanıyoruz ya bu dizilere.

Rutinden çıkmak için devasa değişiklikler yapmanız gerekmiyor. İşten eve gelirken her zaman ki yoldan değil, başka yoldan gelin diye hep önerilir. Bir kere olsun eve, farklı yoldan geldin mi okuyucu? Eğer yaptıysan sen de bunun gözle görülür bir etkisi oldu mu? Yorumlarda buluşalım.

Dünya Kupası’nı, TRT 1 yayınlayacakmış. Herkes TV8’den dertliydi zaten. Maç biter bitmez hemen reklamlara gitmesinden. Milli takımın sevinç görüntülerini izleyememekten. Ben de sevindim TRT 1’de yayınlanacak olmasından.

Star’da, Sevdiğim Sensin dizisini izledik. Reklam arasında da Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik. Bir tane Japon yarışmacı vardı. Adam baya baya Türkçe konuşuyor. Çeki almadan yere yüzü koyun uzandı Oktay Kaynarca’yı selamlamak için. O halde stüdyodan sürüne sürüne çıkmaya çalıştı. Çalışanlardan biri de ayağından çekip çıkardı Japon’u en son. Bu akşam veya yarın sosyal medyada denk gelirsiniz görüntülerine.

O zaman bu akşam da bu kadar diyelim mi? Kişisel blog yazıları serisinin yeni, yepyeni bir yazısında daha görüşünceye kadar kendinize iyi bakın, bol su için ve uykunuza dikkat edin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #132   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #134

 

Kişisel Blog Yazıları #132

YAZIYA GİRİŞ…

Merhaba ben geldim. Bööö. Korktun mu? Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısını sizlerle paylaşmaktan dolayı çok mesudum efenim. Bu giriş biraz Zeki Müren tonunda oldu. Neyse yazıya geçelim.

VAR MISIN YOK MUSUN’U, ESRA EROL SUNACAKMIŞ…

Atv’de yeni başlayacak olan Var Mısın Yok Musun programını Esra Erol sunacakmış. Ondan başka sunacak başka birini bulamadınız mı? Kendisinden hoşlanmıyorum. O yüzden bu habere bu şekilde tepki verdim. Ama yine de objektif olarak izleyip ona göre yorumumu yapacağım. Bakalım bunun altından kalkabilecek mi?

SABAHIN YEDİSİNDE TÜRKİYE MAÇI OLACAK…

A Milli futbol takımımız dün akşam deplasmanda Kosova’yı 1-0 yenip Dünya Kupası’na katılma hakkını kazandı. Grup maçları haziran ayında ve iki tanesi sabahın yedisinde, bir tanesi de sabahın beşinde. Kahvaltı yaparken maç izleyeceğiz. Ya da kahvaltından önce uyanmak için zift gibi kahve içerken maçı izleyeceğiz. Şimdiden kahvenin kokusu burnuma geldi.

CABİR NE ANLAMA GELİYOR?

Okuduğum Koca Kurt kitabında Cabir adında bir karakter vardı. Cabir ismi hoşuma gitti. İnternetten anlamına baktım. “Tamir eden”, “düzeltici” ve “onaran” anlamlarına geliyormuş. Kitaptaki Cabir Bey, muhakkak isminin anlamını biliyordur. Öyle bir karakterdi çünkü. Öğretmen miydi neydi.

NEREDE O ESKİ 1 NİSAN…

Bugün 1 Nisan. Ama kimsenin şaka yaptığını görmedim. Sosyal medyada da şaka videolarına denk gelmedim hiç. Bir tanesi bununla ilgili sosyal medyada yorum yapmış, “TC sınırlarında artık insanın şaka yapası bile gelmiyor” demiş. Sonuna kadar haklı. Ya, ne oldu bize? Hayat neşemiz neden kaçtı? Yoksa büyüdük ondan dolayı mı böyle hisseder olduk?

HİKAYE KİTABI KARARIM…

Hemen bitiyor ve hikayeye odaklanamıyorum diye hikaye kitaplarına biraz mesafeliydim. Ama yeni bir karar aldım. Bu mesafeyi kaldırıyorum. Tüm yurda duyurulsun, hemen. Kendimi padişah gibi hissettim bir an. Tez, herkese haber edile. Yaşasın padişahımız nidalarını duyuyor musunuz? Neyse bu kadar sululuk yeter. Ayda bir de olsa hikaye kitabı okumayı planlıyorum bundan sonra. Sonuçta hikaye kitaplarından da öğreneceğimiz şeyler vardır değil mi?

TURKCELL REKLAMINDA OYNAYAN SHAQUİLLE O’NEAL…

Turkcell, 5g reklamları için dünyaca ünlü basketbolcu Shaquille O’Neal ile anlaşmış. Adamın ismini yazmak ne zormuş yahu. Kim bilir kaç paraya anlaştılar reklam filmi için. Burası ayrı. Reklama gelirsek. Reklamı beğendim. Çok sempatik. Shaq, resmen Türk olmuş. Belki daha önce Türkiye’nin ismini bile duymamıştır. Bu reklam filmi ile Türkiye’yi tanıdı ve bence de sevdi.

EŞREF RÜYA, GELECEK SEZON DA DEVAM EDEREK HATA YAPIYOR…

Eşref Rüya dizisinin bu sezon ikinci sezonu. Ama ne yapacaklarmış. Bu sezon bitirmeyeceklermiş. Gelecek sene de devam edecekmiş. Her zaman diyorum. Yapmayın diyorum. İstisna diziler dışında bir dizinin süresinin en fazla iki yıl olması gerekir. Zaten birinciliği Now’daki, Yeraltı dizisine kaptırdın. Bu sana bir sinyal işte, alsana. Ama yok, illa reytinglerde çakılacak, sonra da final yapacaklar.

VE KAPANIŞ…

Bu kadar yazdık yeter da. Esme, esme da. Koçari, geber da. Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısında buluşuncaya kadar esen kalın efenim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #131   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #133

Kişisel Blog Yazıları #131

*Üç gündür İstanbul’a durmadan yağmur yağıyormuş. Barajlar bayram etmiş. %58 doluluk oranına ulaşmış su seviyesi.

*Altın, gün gelecek yeniden roket gibi yükselecek iddiaları var. Böyle deyince de millet nesi var, nesi yok altına basıyor parayı. Bakalım sonunda altın, roket olacak mı? Altın hava yolları, göster kendini.

*Galatasaray, kafe açacakmış. Evet, evet bildiğimiz kafe. İlk olarak İstanbul’da iki şube açılacak ve daha sonra tüm yurda yayılacakmış. Çok güzel bir fikir gibi geldi bana. Ama bir de pratikte görmek lazım. Elde de patlayabilir. Ama en azından denemiş olurlar. Tutarsa fena gelir getirir bence.

*Bu arada, İstanbul’da yağmur yağıyor dedim ama bizim burası da farklı değil. Bu hafta hep böyle yağmurlu geçecekmiş. Yağmurda yürümeyi ve ıslanmayı sevmiyorum. Bazen şemsiyen olsa bile yine de ıslanıyorsun. Üzerine çamur sıçrıyor falan. Zorunlu olmadıkça yağmurda çıkmayın derim.

*Necip Fazıl Kısakürek’in aklında hiç şair olmak yokmuş. Annesi, “Senin şair olmanı istiyorum” deyince, işte o an, şair olmayı kafaya koymuş. Bunu duyunca etkilendim gerçekten. Bundan sonra Necil Fazıl şiirlerine denk gelip okursam, bu bilgi hep aklımda olacak. Ona göre değerlendireceğim şiirlerini. Annesinin isteğini yerine getirmeyen isteyen bir çocuğun kaleminden çıkanları merakla okuyacağım.

*İstanbul’da bir tane mobil uygulama yapmışlar. Bulunduğun ilçedeki tüm kuyumcuları görebiliyorsun ve hangisinde çeyrek altın, gram altın var anında bilgi sahibi oluyorsun. Tüm yurtta olmalı abi bu. Kimin aklına geldiyse harika fikir. İşte böyle toplumsal olaylara göre mobil uygulama çıkaracaksın. Sonra da paraya para demeyeceksin.

*Dün akşam Star’da, Çirkin dizisinin ilk bölümü vardı. Bizimkiler izlerken ben de şöyle göz ucuyla bir izledim. Sarmadı. Bence devam etmez bu dizi. Yine Star’daki, Sevdiğim Sensin dizisine benzettiler diziyi bizimkiler. Orada da kız, çok acılar çekiyor, burada da.

*Gece karanlıkta kitap okumak için kitap aydınlatmaları oluyor. Hiç de kullanışlı şeyler değil. Ayrıca karanlıkta bir şeyler okumaya çalışmak gözleri bozar. Evet, o küçük aydınlatma da konforlu bir okuma sağlamaz. Ya, ışıkta okuyun kitabınızı, sonra da uykunuz geldi mi de yatın be mübarek insanlar.

*Çirkin dizisinde Çetin Tekindor’u gördüm de. Ne olmuş öyle. Çok şişmanlamış. Kardeşim, “Bu adam muhakkak hasta ve kortizon kullanıyor. O yüzden böyle olmuş” dedi. Ama bu yaşına rağmen hala çalışması bence takdir edilesi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #130     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #132

Kişisel Blog Yazıları #130

OKUYACAK BİR SÜRÜ KİTAP VAR…

Kütüphane raflarındaki kitaplara bakarken, “Okuyabileceğim baya kitap var burada” dedim içimden. O an sadece işim kitap okumak olsa dedim. Ama hiç sıkılmasam. Ben de hemen sıkılma diye bir durum var çünkü.

TEŞHİS KOYABİLEN DOKTORLAR LAZIM BİZE…

Şu devirde en önemli şeylerden biri de hastalığınızın ne olduğunu doktorların teşhis edebilmesi. Yoksa doktor doktor dolaşıyorsunuz. Çektiğiniz ağrılar, sıkıntılar da cabası.

TEPKİSİZ TOPLUM…

Murat Abi ile konuşuyorduk da. “Toplum her şeye tepkisiz” diyor. Herkes yaşam derdine düştü çünkü. Herkes geçinme derdinde.

NE SOKAK LEZZETLERİ ENES…

Enes Batur da sokak lezzetleri videolarına başlamış. Ya Enes, sokak lezzetleri videoları çekecek adam değilsin sen. Senden başka videolar görmeye alıştık biz. Titre ve kendine gel Enes.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #129   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #131

Kişisel Blog Yazıları #129

İNTİHAR ETMEDEN ÖNCE BİLE KEDİSİNİ DÜŞÜNEN EROL KÖSE…

Erol Köse, intihar etmeden önce yazdığı intihar notunda, “Kediye iyi bakın” demiş. İntihar etmeden önce bile kedisini düşünmesi. Kedisini bu kadar sevmesi. Bir kedisever olarak, kedisine olan bu sevgisi hoşuma gitti ve o kediyi merak ettim.

GÜLSE BİRSEL’İN ADIM ADIM SENARYO YAZIŞINI GÖREBİLSEYDİK KEŞKE..

Gülse Birsel, Aile Arasında 2 filminin senaryosunu bitirmiş. Gülse Birsel eğer bir YouTuber olsaydı. Senaryo’nun başından sonuna, senaryoyu nasıl yazdığına dair video veya videolar çekerdi. “Evet, arkadaşlar. Bugün karakterleri oluşturuyoruz. Bugün, şu olayı nereye bağlasam diye düşünüyorum” gibi konuşmalar yapardı videolarında. Biz de anlık olarak şahit olurduk nasıl senaryo yazdığına.

SAVAŞ ÇIKTI AMA ALTIN ÇAKILDI…

Herkes şaşkın. Normalde savaş olduğu zaman altın fiyatlarının uçması lazım. Ama aksine altın fiyatları düştükçe düşüyor. Sosyal medyada bu düşüşle ilgili bir sürü video var. Yani savaş çıktı, altın patlayacak diye bekleyen yatırımcıların hevesi kursağında kaldı. Peki şimdi ne olacak? Bazı ekonomistler haziran ve temmuz aylarını işaret ediyorlar. O aylarda altının tekrar patlayabileceği tahminlerinde bulunuyorlar. Bekleyelim ve görelim o zaman.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #128: Sıkılıyorum…

Kişisel Blog Yazıları #128: Sıkılıyorum...

Masamın üstü dağınık. Her yer, her yerde. Kitaplar var üst üste. Aldığım notlar var kargacık burgacık yazılarla. Kahvem soğumuş, daha ancak yarısını içmişim.

Ama aklımda yazacak bir konu yok. Yaşadığım bir yazar tıkanması.

Sıkıntılı bir şekilde kalkıyorum sandalyemden. Pencerenin önüne gidiyorum. Dışarıyı izliyorum. 21 Mart. Dışarıda hava kapalı, soğuk ve ara ara da yağmur yağıyor. Seviyorum böyle havaları da. Ben zaten her havayı severim.

Sanki bir film sahnesinde olduğumu hayal ediyorum. Filmlerde de öyle olmaz mı? Filmdeki karakter bazen pencereden dışarıyı izler sıkıntılı bir şekilde. Ben de bir karakter mi oldum şimdi?

Bir şey yazamamaktan sıkıntılıyım. Gelecek kaygısı duymaktan sıkıntılıyım. Hayattan tat alamamaktan sıkıntılıyım.

Bazen bazı şeyleri hak etmediğimi düşünmekten sıkıntılıyım. Böyle düşündüğüm için kendime kızıyorum. Bu yüzden sıkıntılıyım.

Her gün kafamın içinde bunların dönüp durmasından sıkıntılıyım.

Yazılarımın beş para etmemesinden sıkıntılıyım. Martin Eden gibi yazmaktan hiç vazgeçmeyen biri olmak isteyip de olamamaktan sıkıntılıyım.

Ellerimi saçlarımın arasına geçiriyorum ve bir off çekiyorum. Kafamı çevirip sandalyeme ve açıkta duran bomboş bilgisayar sayfasına bakıyorum.

Sonra masama doğru gidiyorum. Sandalyemi çekip oturuyorum.

Omuzlarım dik ve artık yazmaya hazırım.

Yazının başlığını atıyorum: Sıkılıyorum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #127  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #129