Kişisel Blog Yazıları #172

*Tasarruf danışmanı Mert Başaran, gelecekte en büyük paranın huzurevi işinde olacağını söylemiş. Bence haklı. Ülke olarak koşar adım yaşlanıyoruz. Benim arkadaş bile yaşlanınca huzurevinde kalmayı düşünüyor.

*İnstagram’da bir tanesi, Barış Manço’nun Dönence’sinden sonra duyduğum en iyi intro diyerek Mor ve Ötesi’nin, Bir Derdim Var şarkısını paylaşmış. Gerçekten öyle.

*Bizimkiler biber kızartması yapmış. Sofra kuruldu. Tam da o sırada kardeşim geldi. Ekmek almış. Ekmek de tazeydi. Hemen ekmeğin arasına koyup yedim biberleri. Bayadır böyle yemiyordum. Çok hoşuma gitti. Bir tanesi de biraz acıydı. Acı olması daha da güzel oldu. Çok acıyı değil ama kararında acıyı severim.

*Arkadaşlar kahveye çağırdı. Kahve ısmarlama sırası onlardaydı. Ama kardeşimin migren atağı tuttu gidemedik. Whatsapp gruptan üzgün bir emoji attım ve “Bedava kahveyi kaçıran ben” yazdım. “Şansına küs” demiş onlar da. Bir daha ki pazara artık.

*Kişisel blog yazıları serisi için bir yazıyı daha bitirdik. Darısı, serinin diğer yazılarının başına.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #171

 

Kişisel Blog Yazıları #171

*Bu akşam haberlerde izledim. Telefonu yavaşlayanların yapması gereken şeylerden biri de: Telefonu açıp, kapatmakmış. Bundan sonra her hafta açıp, kapatacağım telefonumu. O iş ben de.

*Bu akşam Kanal D’de, TV’de ilk kez yayınlanan Türk filmi, Sıcak Büfe vardı. Biraz izledim ama hoşuma gitmedi. Yeni bölüm başlayınca Star’a, Çirkin dizisine döndük zaten.

*Ülker’in sahibi Murat Ülker, sadece Fenerbahçe’ye özel halley üreteceklerini açıklamış. Eğer bu tutarsa, artık her ürünün Fenerlisini, Galatasaraylısını, Beşiktaşlısını, Trabzonlusunu görürüz.

*Oytun Erbaş, çalışan kadınların erkekleştiğini iddia etmiş. Bunu okuyan kadın okurlar yorum yapsınlar o zaman. Ne diyorlar bu iddiaya?

*Spotify, eski logosuna geri dönmüş. Disko topu şeklindeymiş eski logosu da. Nasıl desem? Daha bir janjanlı olmuş böyle. Siz de Google’dan bir bakın bakalım. Sizin yorumunuz ne olacak?

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümünde biraz  da güncel konulara değindim. Umarım hoşunuza gitmiştir.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #170

 

Kişisel Blog Yazıları #170

Yine akşam oluyor işte. Hava biraz yağmurlu. Adımlarımı daha hızlı atıyorum. Daha fazla ıslanmak istemiyorum. Tıpkı şarkıdaki gibi evlerin ışıkları bir bir yanmakta. İçim huzurla doluyor bu sahneyi görünce. Eve geldim. Bizimkiler evde yok. Hemen üstümü değiştiriyorum. Bir kahve yapıyorum. Kahvemi alıp camın önündeki koltuğa oturuyorum. Dışarda ıslanmak güzel değil ama ıslanmadan elinde kahve ile yağmuru izlemek güzel. Birden gözyaşlarım, yağmur damlalarına karışıyor. Belli bir nedeni yok. Sadece damlalar dökülüyor gözlerimden. Ama hala dışarıyı, yağan yağmuru izliyorum. Kahvemden bir yudum alıyorum. Gün gelecek ve bu dünyada olmayacağım. Sevdiklerimden uzakta. Bir mezarda yatıyor olacağım. Yine yağmurlar yağacak. Dünya devam edecek. Kişisel blog yazıları serisi devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #169

Kişisel Blog Yazıları #169

Kişisel blog yazıları serisinin hiçbir kişi ve kurumla ilgisi yoktur. Şaka şaka. Yüzde yüz benimle ilgisi var. Şimdi yazımız şöyle başlıyor: Yatağımda uzanmış dinleniyorum. Kendime bir sessizlik molası verdim. Yeni akım da bu galiba. Sıkça karşıma çıkmaya başladı YouTube videolarında. Hiçbir şey yapmadan duruyorsun öyle. Sessizlikle baş başasın. Öylece tavana bakarken uyurum belki de. Diğer odadan bizimkiler çağırıyorlar. Çay yapmışlar. Sessizlik molam bozuldu işte. Neyse, hazır çay varken içilir, bu fırsat kaçırılmaz. Sessizlik molasını sonra da yaparım. Çayımdan birkaç yudum alıp, bizimkilerle biraz sohbet edip, çayımı alıp odama geliyorum. Kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izliyorlar. Eskisi gibi sevmiyorum artık bu diziyi. O yüzden çayımı alıp, odama geldim. YouTube’tan video izlerim daha iyi. Ya da blogda yazı yazarım. Blog demişken. Birkaç gündür bloglarda da fazla yazı yazılmıyor. Ama normali bu ya. Havalar ısınınca eskisi gibi bloglara yazı girilmiyor. Ama kişisel blog yazıları serisine bir aksilik olmazsa yaz ayında da yazı girilmeye devam edilecek efenim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #168   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #170

Kişisel Blog Yazıları #168

*Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı, farklı konular ve hepsi kısa kısa. O zaman başlayalım.

*Ali Congun, Düzce’ye geliyormuş. Belki gideriz. Mahşer-i Cümbüş ise neredeyse iki ayda bir Düzce’de. Bir kere gitmiştik geldiklerinde. Her zaman her zaman da gidilmez. Sıkılırım ben.

*Her zaman gidilmez demişken. Ne zaman bir arkadaşın yanına sık sık gitmeye başlasam hemen bizimkiler, “Fazla muhabbet tez ayrılık getirir” demeye başlarlardı.

*Bir ara pikniğe gitmiştik. Kardeşim pikniğe giderken coco pops da getirmiş yanında. Diğerleri hemen dalga geçtiler, “Piknikte coco pops ne alaka?” diye. O da, “Bunlar iri taneli. Atıştırmalık çok güzel gidiyor” demişti. Hala aramızda konusu döner.

*Bir arkadaşım, “Michael” filmine gidip gitmediğimi sordu. Gitmediğimi söyledim. Hem gitsem bile tek sarmayacağını söyledim. O zaman o da, daha önce izlemesine rağmen, “Seninle gelirim” dedi. Çünkü kendisi Michael Jackson hayranı. “Eğer kendisini seviyorsan sıkılmazsın” dedi. O zaman şöyle bir durdum. Çünkü fanatiği değilim. Sevmeme ihtimalin yüksekti. O yüzden gitmedim filme.

*Kişisel blog yazıları serisinden bugünlük de bu kadar. Yeni yazılar da gelecek. Yolda.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #167  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #169

Kişisel Blog Yazıları #167

Kişisel blog yazıları ile haftayı kapatmaya hazır mıyız? Ama asıl önemli olan haftayı kapatmak değil. Hafta sonunu nasıl değerlendireceğimiz. İlla bir şeyler mi yapmalı yoksa evde mi oturmalı? İşte cevap bekleyen soru bu.

Bu akşam Kızılcık Şerbeti dizisini izlerken biraz çekirdek çitledim. Dizide her zaman olduğu gibi yine ortalık karışıktı.

Blog arkadaşlarımın yazılarını okudum sonra. En son da geldim yazımı yazıyorum işte. Standart bir akşam yani.

Kızılcık Şerbeti’nin özeti bitinceye kadar Atv’de, Buz Devri 2 filmini izledik biraz. Buz Devri’ni ilk izlediğim dönemlerime dönmek isterdim bu arada.

Bazen yaşadığım hayat üzerine çok düşünüyorum. En ince ayrıntısına kadar. Bazen de, “Niye bu kadar çok üzerine düşünüyorsun ki? Yaşa gitsin” diyorum.  

Oya Aydoğan’ın hayatını kaybedeli 10 yıl olmuş ya. Sanki dün gibi. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Resmen ışık hızında akıyor zaman.

Kişisel blog yazıları serisinde haftayı bu yazı ile kapattık. Hafta biter ama seri bitmez, yazmak bitmez, değil mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #166   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #168

 

Kişisel Blog Yazıları #166

*Kişisel blog yazıları yazmak ya da yazmamak. İşte bütün mesele bu. Şaka şaka. Yazmamak gibi bir durum yok. Bütün meselemiz sadece yazmak. O zaman yazalım.

*Kardeşim, lahmacun almış gelmiş. Lahmacunun içi, sanki pideye konulması gereken iç gibiydi. Ama yine de öyle böyle yedik. Yine de iyi gitti. Yanında da ayran.

*Bizimkiler solunum testine gitmişler. Testi yapan kadın söylenip duruyormuş. “Bugün ne yoğunluk var böyle. Bir dinlenemedim” diye. Kabul edelim, kendi işlerimizde çalışırken bizler de böyle söyleniyoruz.

*Bizim bir kız arkadaş var. Her sabah işe, “Bugün istifa edeceğim” diye başlıyor. Böyle demesine bakmayın. İki yıl oldu işe başlayalı ama hala çalışıyor. Böyle söylenenler de hep uzun süreli çalışıyorlar nedense. Ters etki mi yapıyor nedir?

*Geçen haberlerde gördüm. Türlünün içine katılan malzemeler ne kadar pahalandı diye haber yapmışlar. Patlıcan, patates falan. Haberi izlerken fark ettim ki bayadır biz de türlü yemiyoruz. Bizimkilere söyleyeyim de yapsınlar da yiyelim.

*Kişisel blog yazıları bu akşamlık da bitti. Ama biliyorsunuz ki, devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #165  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #167