Kişisel Blog Yazıları #145

*Bu evrenin gizemi nedir ya? Sözde ışık hızını hiçbir şey geçemez. Ama evren, ışık hızının üç katı büyüklüğünde bir hızla genişliyor. Merak ediyorum da: Evrenin sırrını, insanlık olarak çözebilecek miyiz? Yoksa sırrı çözemeden kıyamet mi kopacak?

*Kişisel blog yazıları serisine enteresan bir giriş oldu değil mi? Bu evren, uzay konuları her zaman beni heyecanlandırır. Yeni bir şeyler duyduğumda da böyle paylaşma ihtiyacı hissediyorum işte.

*YouTube ve sosyal medyanın olmadığı bir çağda yaşasaydık her şey daha mı kolay olurdu? Kişisel gelişim, hayalin nedir bulma, hayalinin peşinde koşma, istediğin her şeyi olabileceğinin söylenmesi falan. Bunlardan hiç haberdar olmayacaktık. Ne iş yapıyorsak, paşa paşa çalışacaktık. Kafada hiç bunlar olmayacaktı. Yaşayıp gidecektik. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

*Bir arkadaş söyledi ama ne kadar doğru bilmiyorum. Aynı iş yerinde 15 sene çalışırsan tazminatlı çıkış hakkın doğuyormuş. Bunu başka bir arkadaşa söyledim. Onun da aynı iş yerinde 15 yılı doldurmasına çok az kaldı. “Tazminatla çıksan ne olur ki? Hazıra dağ dayanmaz” dedi. Emeklilik ne zaman dedim. 56 yaşındaymış. En aşağı bi 10-12 senesi var daha.  

*Tazminat konusuyla ilgili bir şey daha söyleyeceğim: Geçen gün Orhan Gencebay’ın filmlerinden birini izliyorduk. Filmde, Orhan Gencebay’ın oynadığı karakteri işten çıkartıyorlar. Daha çalışmaya başlayalı bir ay olmuş. Ama ona bile 1 aylık tazminat vermişler. Bu dediğim film, 70-80’li yıllarda çekilmiş bir film. İşçi haklarında nereden nereye değil mi?

*Geçen gün bir blog yazıma gelen yorumları okuyordum. Bir tanesi, “Sen yazının sonuna eklememişsin ama bu sefer ben ekleyeyim: Kişisel blog yazıları serisi devam edecek” demiş. Ben de, “Haklısın, nasıl da unuttum” dedim. Şaka şaka. Böyle bir şey olmadı. Tamamen ben uydurdum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #144

 

Kişisel Blog Yazıları #144

Dışarıda pala pala kar yağıyordu. Camdan yağan karı izlemenin huzuru vardı içinde.

Gitti hemen bir kahve yaptı kendine. Yine geldi camın kenarına. Elinde kahveyle izlemeye başladı bu sefer yağan karı.

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını yazacaktı.

Ama şimdi bu keyfini bozmak istemiyordu. Birazdan yazardı yazısını. Hem de bu anı yazardı. Konu da çıkmış oldu işte böylece.

Geçmişini, şimdiyi ve geleceğini düşünüyordu. Kişisel gelişimciler her derler ya, “Anı yaşayın” diye. O iş öyle olmuyordu işte.

Sadece şimdiyi, şu anı düşünmek tam bir delilikti. İnsan denen varlığı sadece şimdi ile sınırlayamazdınız.

Çünkü insan, geçmişi, şimdiyi ve geleceği beraber düşününce rahatlardı ancak. En azından şimdilik bu şekilde düşünüyordu.

Gün gelir de sadece şimdiyi düşünebilirse bunu da açık yüreklilikle kendisine itiraf ederdi. Onun değişmez dediği düşünceleri yoktu.

Sabah sabah bunları düşünmek ve sıcacık bir kahve çok iyi gelmişti.

Kedisi, sırt üstü koltukta uzanmış yatıyordu. Bu kedilerin ne ilginç yatış şekilleri var diye düşündü. Gidip sevmek istedi ama sonra vazgeçti. Çünkü severse muhakkak uyanırdı. Onu yazı yazarken rahat bırakmazdı sonra. En iyisi hiç ellememekti.

Kahvesinin son yudumunu da içti ve kahveyi bitirdi. Bardağı masasına koydu. Ama içi rahat etmedi.

İşi biten şeyin etrafında olmasını istemiyordu. Boş bardak, yenilmiş çikolata kabı falan gibi. Gitti, mutfağa bıraktı bardağını. Tekrar içeri geldi ve masasına oturdu.

Artık kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını yazmaya başlayabilirdi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #143

Kişisel Blog Yazıları #143

*Bugün 23 Nisan. Çocukların bayramı. Bir sürü paylaşım yapılıyor. Siz bizim geleceğimizsiniz falan diye. Peki çocuklara gerçekten öyle davranıyor muyuz? Onlara bunu hissettiriyor muyuz? “Sen çocuksun bilmezsin sus” deriz. Öz güveni yıkar geçeriz. “Sen yapamazsın, çocuksun daha” deriz. Onlara sorumluluk vermeyiz. Onları hayata dahil etmeyiz yani. Bence burada bir sorun var. Bunu konuşmalıyız ve düzeltmeliyiz.

*Kişisel blog yazıları serisi gibi daha önce seri yapan bloglar var mı diye baktım ama bulamadım. Zamanında bazı bloglar yapmış. Yapay zekanın yalancısıyım. Peki göster o zaman onları diyorum. Gösteremiyor. Tanıdık bloglardan seri yapan biri vardı bak. Bir yılda, her gün yazı yazma serisi. 365 yazı. İşte bunu bir zamanlar Yine Bir Gün Biz Böyle bloğu yapmıştı. Şimdi de her gün yazıyor ama seri olarak değil. Tam bir günlük blog işte.

*Mario Levi’nin bir röportajını izledim bugün. O da zamanında yazarlık atölyesi açmış. 21 yıl kesintisiz ders vermiş. Yazarlık atölyelerini sordular. “Ebru öğrenmek istiyorsunuz mesela. Bir ustanın yanında yetişmeniz lazım. Ney üflemek istiyorsunuz. Bir ustanın yanında yetişmeniz lazım. Piyano çalacaksınız. Bir ustanın yanında yetişeniz lazım. Bütün bunlar yapılırken neden yazarlık için bunu düşünmeyelim? Benim ki bir çeşit usta/çırak ilişkisi.” dedi. Evet, bu açıdan düşündüğümüzde çok mantıklı geldi bana da. Evet, eskisi gibi negatif bakmıyorum artık yazarlık atölyelerine. Ama gerçekten işin ehli olanlardan ders almak kaydıyla. Zaten röportajda Mario Levi de buna vurgu yapıyor. Önüne gelenin yazarlık atölyesi açması hakkında. Yani işin özü: Güvendiğim isimlerden birileri olursa yazarlık atölyesinin başında ve imkanım da varsa o an için yazarlık atölyesine gitmek isterim artık.

*Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısında neler mi olacak? Ben de bilmiyorum. Yine içimden geleni, aklıma takılanı yazacağım bir yazı olacak o kesin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #142

Kişisel Blog Yazıları #142

*Bugün 23 Nisan. Buruk bir şekilde kutluyoruz bu günü. Çünkü Kahramanmaraş’taki okul saldırısında hayatını kaybeden çocuklarımız ve öğretmenimizin acısı hala kalplerimizde.

*Kişisel blog yazıları serisine bir süre ara vermiştim. Şimdi bu yazı ile seriye kaldığımız yerden devam ediyorum. Bazen sıkılıp ara veriyorum sonra tekrar dönüyorum. Bu da, o dönüş yazılarımdan biri.

*Bazı dizi oyuncuları çıkıp, Kahramanmaraş’taki olayın dizilerle alakası olmadığını söylüyorlar. Tamam, her şeyi dizilere bağlamamak lazım. Ama dizilerin de etkisi var. Artık şunu bir kabul etsek mi?

*Canan Karatay Hoca, eşini kaybetmiş ya. Üzüntüden de dişleri dökülmüş hocanın. Hoca adına çok üzüldüm. Şimdi düşünüyorum da, hayatta ne için yaşayacak? Eşini, hayat arkadaşını kaybetmiş. Hayata yeniden bağlanma motivasyonunu nasıl bulacak?

*İbrahim Tatlıses, bütün servetini devlete bırakacağını açıklamış. Artık çoluk çocuktan ne kadar bıktıysa. Ama çocukların, “Tamam babacığım. Sen öyle dediysen, öyle olur” diyeceğini sanmıyorum. Böyle durumlarda kişi, servetini devlete, hayır kurumlarına bıraksa bile varisler itiraz ettiğinde yine mirastan pay alabiliyorlarmış. Geçen bununla ilgili arkadaşla konuşmuştuk. O söylemişti.

*Oyuncu Ferdi Atuner hayatını kaybetmiş. Kendisini Ayrılsak da Beraberiz dizisinde, devamlı “Bir tatlı huzur almaya geldim kalamıştan” şarkısını söylerken hatırlarım. Bir de Kemal Sunal’ın, Çarıklı Milyoner filminden.

*Kişisel blog yazıları serisinin ortaya karışık yazılarından biri daha bitti. Şimdi sıra, serinin yeni yazılarında. Beni takip etmeyi, bildirimleri açmayı ve yorum yapmayı unutmayın. Pardon ya. Bu söylediğim YouTube’da oluyordu değil mi?

*Önceki yazı: Soğuk esen hava ve çirkin bir dizi- Kişisel Blog Yazıları #141  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #143

23 Nisan'da onları hatırlayacağız...

Kahramanmaraş’taki okul saldırısında öğretmen ve öğrenciler hayatını kaybetti. Şimdi gel de 23 Nisan’ı kutla. Bizim için sevinç ve neşe anlamına gelen 23 Nisan, resmen yas günü oldu. Hele, bayramlık giyecek çocuklar kefen giydi diye yazmış ya biri. İnsanın yüreğini dağlıyor.

Saldırının gerçekleştiği okulun tamamen kapatılacağı iddiaları var. Başka bir iddia da, öğrenciler yakınlardaki diğer okullarda eğitim görmeye devam edecek, şimdilik okul kapalı kalacak. Sonra duruma göre bakılacak. Şu an için öğrencilerin tekrar o okula gitmemesi çok doğru bir karar. Resmen bir travma olurdu onlar için.

Patır patır insanların öldürüldüğü oyunlar yasaklanmalı bence. Sanal dünyada insan öldüre öldüre hissizlik oluşuyor çocukta. Gerçek hayatta da insan öldürmenin hiç de problem olmayacağını düşünebilir çocuk. Tabi ki sadece oyunlar değil bunun sebebi. Ama oyunlar da nedenlerden biri.

Okullarda şiddet neden artıyor? Diziler mi, toplum mu?

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırılarının ardından herkes tartışıyor. Çocuklar nasıl bu hale geldi? Bunun önüne nasıl geçeriz? Kimi oyunlardan, kimi dizilerden diyor. Kimi toplumdaki şiddet kültüründen, kimi Esra Erol ve Müge Anlı’dan diyor. Yine tartışma bir yere bağlanmayacak yani.

Eşref Rüya ve Yeraltı dizileri yayından kaldırıldı dendi bir ara bu okul baskınlarından sonra. Açıklama geldi. Kalkmamış. Sadece silahlı sahneler konusunda daha hassas olacaklarmış. Nasıl olacaklarsa?

Baskın yapan çocuğun etek giydiği görüntüler çıktı ortaya. Kendini de kız olarak tanımlıyormuş. Bu nasıl karışık bir durumdur? Neler dönüyor? Sınıfta çekilmiş görüntüler vardı. Orada çocuk, dönüp duruyordu. Etekli görüntülerini görünce, kendince bale falan mı yapıyordu diye düşündüm.

Reklam yoksa dizi de yok: Televizyon krizi büyüyor...

İlk olarak Arka Sokaklar dizisinin yeni bölümü, yeterli reklam alamadığı için yayınlanmadı.

Sonra Now’daki Kıskanmak dizisi de aynı şekilde.

Böyle devam ederse yeni diziler çekilmez artık. Çekilse bile iki/üç dizi yapılır, diğer akşamlar hep filmler yayınlanır.

Çok uç bir nokta ama böyle giderse tamamen diziler ortadan kalkabilir.

Diziler ortadan kalkarsa kanallara ne ihtiyaç var? O zaman kanallar da kapanır.

Eskiden bir gecede iki dizi yayınlanırdı. Sonra maliyetler yükseldiği için dizi sayısı bire düşürüldü.

Bir dizi ile tüm geceyi kapatmaya başladı kanallar. Önce geçen haftanın özetini, sonra yeni bölümü yayınladılar.

Böyle çözüm bulmuşlardı maliyetler için.

Ama şimdi bir akşam da, bir dizi için bile yeterli reklam alınamıyorsa bu işin sonu nereye gidecek?