Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi

Saat 22:13 geçiyor. Yatsı ezanı okunuyor. Hava da biraz yağmur var. Bu kadarcık yağmurdan bir şey olmaz dedirten bir yağmur ama. Oturduğum banktan denizi izliyorum. Uçsuz bucaksız bir karanlık. Sanki bir kara delik gibi. Tam kendimi karanlığa kaptırmışken, “Bilader ateşin var mı?” diye soruyor yanımda bir anda peydahlanmış bir adam. “Yok kardeşim ben kullanmıyorum” diyorum. İlk önce sinirleniyorum adama ama sonra da “İyi oldu ya. Hipnotize olup gidecektim” diyorum. Ayaklarıma bir kedicik sürtünüyor. “Pisicik, ben de bir şey yok ki sana vereyim” diyorum. Sevip sevmemekte kararsızım. Seversem elimi yıkamam lazım. Elimi yüzüme süremem, o elimle bir şey yiyemem falan. O yüzden sevmiyorum. tekrar denize bakıyorum ve düşünüyorum. “Yarın iş var ama neyse ki cuma. Belki hafta sonuna arkadaşlarla bir çay/kahve içeriz” diyorum. Telefonun şarjı da az kaldı. O yüzden İnstagram falan da bakamıyorum. “Bu kadar gece ve deniz havası almak yeter” deyip kalkıyorum. “İyi geceler pisi pisi” deyip evin yolunu tutuyorum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır

Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır

Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısını yazmak için yine bilgisayarımın başına geçtim.

Ama yazacak bir şeyim yok. Saat 22:35 geçiyor.

Hava sıcak ve pencere, sonuna kadar açık. Ama yine de bir şey ifade etmiyor.

Bizimkiler, Atv’de, Var Mısın Yok Musun’u izliyorlar.

Aslına bakarsanız anlatacak başka bir şey de yok.

Ama yine de bir şeyler yazmak istiyorum.

Yazarlık dediğimiz olay, aklına bir şey gelmeyince ya da ilham gelmeyince de yazmak demek değil midir?

İşte ben de onu yapıyorum. Zinciri koparmamaya çalışıyorum.

Zincir önemli, alışkanlık önemli.

Hayatta sevdiği şeyleri, alışkanlık haline getirmeli insan. Artık o şey, bir alışkanlıktan çıkıp, seni tanımlayan bir şey halini almalı.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates’ten ayrıldı   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi

Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates'ten ayrıldı

Mehmet Demirkol, Socrates YouTube kanalından ayrıldığını açıklamış.

Bir zamanlar da ayrılmayı düşündüm falan demişti ama sonra devam etmişti.

Ama bu sefer canlı yayında şak diye açıklamış ayrılacağını.

Socrates’in evi olduğunu ve zaman zaman yine gelebileceğini söylemiş.

Ama öyle olmaz ya.

Bir kere ayrıldıktan sonra ara sıra canlı yayın için gelinmez.

Aklındaki ne acaba?

Tamamen yorumculuktan çekilmek mi?

Yoksa bir süreliğine ara vermek mi?

Yoksa başka bir YouTube kanalı mı yoksa televizyona geri dönmek mi?

Başka bir YouTube kanalını geçmez. Geçerse Socrates’e ayıp etmiş olur.

En azından hemen şimdi geçmez. Sıcağı sıcağına. İleride belki.

Televizyona hiç dönmez. Çünkü televizyonu istemediği için YouTube’a gelmişti.

Bakalım Mehmet Demirkol’un bundan sonraki kariyer kararı ne olacak?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır

Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği

Balkanlardan gelen ve şu ana kadar 21 ilde gözüken çekirgeler, millette tedirgin yarattı. İnstagram’da bu çekirgeler ile karşılaşanların bir sürü videoları var. Boyutları biraz büyük. 10 ile 25 cm aralığında. Uzmanlar açıklama yapmış. Korkulacak bir şey yokmuş. Diğer böcekleri yiyerek tarım ve ekosisteme katkı yapıyorlarmış. İnsanlara saldırmazlarmış.

DÜNYA ŞAMPİYONU: İSPANYA…

Dünya Şampiyonu, İspanya oldu. Zaten beklenen buydu. Ama biraz olsun Arjantin’in top oynamasını bekliyordum. Top falan oynamadılar. Buna rağmen maç uzatmaya gitti. Uzatmada 1-0 yendi İspanya. Bu İspanyolları yenmek çok zor.

OĞUZHAN UĞUR DA TUTUKLANDI…

Oğuzhan Uğur tutuklanmış ve cezaevine gönderilmiş. Senden beklemiyordum be Oğuzhan. Babası, “Ekşi yemedik ki midemiz ağrısın” demişti. Bu tutuklamadan sonra ne açıklama yapacak bakalım?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates'ten ayrıldı

Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım

Sözde bugün Niçe Ağladığında kitabını bitirmeyi planlıyordum ama olmadı. Kaldı yeni haftaya. Bu gidişle Niçe yerine ben ağlayacağım. Bir türlü kitabı bitiremedim.

DÜNYA KUPASI FİNALİ…

Şu anda Dünya Kupası final maçı oynanıyor. Dakika 29. İspanya ve Arjantin arasında. Bence İspanya kazanır. Bizim belediye dev ekran kurmuş maç için ve çay da ücretsizmiş. Ama ben gitmedim ya. Yarın iş var zaten. Gece 12’ye kadar dışarıda vakit geçirip, kendimi yoramam.

YENİ GENÇLİK DİZİLERİ YAPILIR MI?

Kanal D’de, Daha 17 dizisini izliyor bizimkiler. Bu dizi tuttu ya. Bakalım başka gençlik dizileri de gelecek mi?

ODYSSEY FİLMİ, HASILAT REKORU İLE BAŞLAMIŞ…

Christopher Nolan’ın son filmi Odyssey, eleştirmenlerden büyük beğeni toplamış ve vizyona girer girmez de hasılat rekoru kırmış. Bizim Blogger arkadaşlardan izleyen olursa bir yorumlarına bakarız. Daha İnstagram’da da denk gelmedim filmi izleyenlerin yorumlarına.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği

Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak

Otobüs tıka basa doluydu. Hava da sıcaktı. Ter kokuları ve ten kokuları birbirine karışmış, kimyasal bir karışım gibi kokuyordu. 

İşte bu ortam içinde ben de hayata tutunmaya çalışıyordum. 

Böyle bir ortamda anksiyetemin tutmaması içten bile değildi. 

Kendimi devamlı, “Sakin ol, sakin ol, derin nefesler al” diye telkin ediyordum. 

Ne derin nefesler alması. Ne yapıyordum ulan ben? Ortalıkta kimyasal bir gaz gibi bir koku varken ne derin nefesler alması. Ağzımdan nefes alıp veriyordum. 

Hayatım gözümün önünden geçiyordu. Ter kokuları arasında bu dünyadan göçmek istemiyordum. 

Buradan kurtulmamın tek yolu, otobüsten bir an önce inmemdi. 

Birkaç durak önce iner ve yürürdüm. Zaten hava da güzeldi. 

İnecek var düğmesine bastım. Otobüs ilk durakta durdu. 

İnsan selini yara yara ve hala ağzımdan nefes alarak otobüsün kapısından indim ve özgürlüğüme kavuştum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım

Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı

Marketteki kahve makinesinden kahvemi aldım ve kasaya geldim. 

Amerikano için 40 lira verdim. Daha doğrusu karttan çektirdim. 

Genelde kapiçino içerdim ama bu sefer amerikano içeyim dedim. 

Marketten çıktım. Oturacak bir yer aradım. Yürüyerek kahve içemem ben. 

Gölgelik bir bank buldum ve oturdum. 

Yolun kenarında bir banktı bu. Gelen geçen arabaları izledim. 

Kahvemden yudumladım ara ara. Amerikano çok acıymış. Benlik bir kahve değil. Benim için en iyisi kapiçino ya. 

Yıllardır benimle görüşmeyen bir kız arkadaş İnstagram’dan yazdı ve para istedi. Boşanmış ve bir çocuğu varmış. 

Pazartesiye kadar 30 bin lira lazımmış. 

“Bu aralar ben de sıkışığım” dedim. 

Sıkıldım. Kalktım ve yürümeye başladım. 

İlk denk geldiğim çöpe de yarısı içilmiş amerikano kahvemi attım. 

Her sıkıldığımda, hangi ortam olursa olursan, “Ben gidiyorum ya sıkıldım diyebilir miyim?” diye düşündüm. 

Bunu ilk fırsatta denemeye karar verdim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak