Reklam yoksa dizi de yok: Televizyon krizi büyüyor...

İlk olarak Arka Sokaklar dizisinin yeni bölümü, yeterli reklam alamadığı için yayınlanmadı.

Sonra Now’daki Kıskanmak dizisi de aynı şekilde.

Böyle devam ederse yeni diziler çekilmez artık. Çekilse bile iki/üç dizi yapılır, diğer akşamlar hep filmler yayınlanır.

Çok uç bir nokta ama böyle giderse tamamen diziler ortadan kalkabilir.

Diziler ortadan kalkarsa kanallara ne ihtiyaç var? O zaman kanallar da kapanır.

Eskiden bir gecede iki dizi yayınlanırdı. Sonra maliyetler yükseldiği için dizi sayısı bire düşürüldü.

Bir dizi ile tüm geceyi kapatmaya başladı kanallar. Önce geçen haftanın özetini, sonra yeni bölümü yayınladılar.

Böyle çözüm bulmuşlardı maliyetler için.

Ama şimdi bir akşam da, bir dizi için bile yeterli reklam alınamıyorsa bu işin sonu nereye gidecek?

Cem Gelinoğlu'nda, Okan Bayülgen havası mı var?

Aslı Şafak ile İşin Aslı programına Cem Gelinoğlu ve Doğu Demirkol konuk olmuş. Onu izledim.

Cem Gelinoğlu daha önce iki defa bu programa gelmiş.

Programın sunucusu Aslı Hanım, o iki programa gönderme yaparak, “Cem sana ne oldu? Sen çok konuşkan olmuşsun” dedi.

Program sunucularının en sevdiği konuk tarzı, konuşkan konuktur diye de ayrıca ekledi.

Cem Gelinoğlu ise bu durumu, moduna bağladı.

Bazı zamanlar çok içe kapanık olduğunu, bazı zamanlar da böyle olduğunu söyledi.

Bence moduyla ilgili değil. En azından bana öyle gelmedi.

Çünkü Doğu Demirkol’a sorulan sorulara da kendisi cevap verecekti neredeyse.

OKAN BAYÜLGEN DE KONUŞULDU PROGRAMDA…

Okan Bayülgen’in, konuklarından çok kendisinin konuşması hakkında.

Hatta Doğu onunla ilgili, “Okan Bayülgen konuşacak, onu dinleyecek konuklar aranıyor” diye de espri yaptı.

Cem Gelinoğlu’ndan, Okan Bayülgen havası aldım.

Hep o konuşmak istiyor sanki.

Konuşmaya başlayınca 3-4 dakika susmuyor. Devamlı anlatmak istiyor.

Okan Bayülgen kadar olmasa da.

Ama şunu da ekleyeyim: Konuşması da dinleniyor. Ben dinlerken zevk aldım. Ne diyecek diye bekledim.

Boş konuşmuyor yani. Hayata dair, filme dair, diziye dair, ilişkilere dair. Her ne konuda konuşursun kendisini dinletiyor.

Bu çok önemli bir özelliktir bak. Acun Ilıcalı da hep buna vurgu yapar. “Seyirci bu adam ne diyecek diye bekliyorsa o adam olmuştur” der Acun.

CEM GELİNOĞLU, STAND-UP YAPACAKMIŞ…

Bu arada Cem Gelinoğlu, stand-up şovlarına başlayacakmış.

Kendisini severim. Hem adaşım olduğu için, hem filmlerinden dolayı, hem de televizyondan gördüğüm kadarıyla iyi bir insan olmasından dolayı.

O yüzden başarısız olmasını istemem.

Çünkü stand-up farklı meziyetler gerektirir.

Tamam, hep kamera arkasında başarılı oldun. Ama sahne farklı bir yer.

Seyirciyle bire bir temas halindesin. Anlık tepki alıyorsun. Bunu yönetebilmek, senaryo içinde oynanan oyunculuktan çok daha zor.

Önce kendi arkadaşlarına yapacakmış gösterisini. Sonra da tüm seyircilere.

CEM GELİNOĞLU VE DOĞU DEMİRKOL İYİ BİR İKİLİ OLMUŞLAR…

Başka bir not daha. Cem Gelinoğlu ve Doğu Demirkol’un beraber konuk olduğu ve benim izlediğim ikinci programdı bu.

İlk program Kafa TV, YouTube kanalındaki Dolunay Soysert’in sunduğu Ne Münasebet programıydı.

İki programda da iyi bir ikili oldukları izlenimini aldım. İkisi de birbirine saygı duyuyor.

Doğu, Cem’i gerçekten bir abi gibi görüyor. Belki ileride başka işlerde yine beraber oynarlar.

Ama oynamasalar bile çok iyi dost olduklarını ve bu dostluğun yıllarca devam edeceğini düşünüyorum.

 

Kahveyle başlayan bir günün sonunda gelen mektup...

Sabah kalktım. Daha yüzümü yıkamadan ve tuvalete gitmeden, kahve makinesinin düğmesine bastım. Çünkü kahve içmeden kendime gelemezdim.

Aslında hiç böyle adetim yoktur. Hep özenti işte.

Yüzümü bolca suyla yıkadım. Havluyla yüzümü kurularken, acaba başka milletlerde de sabah yüz yıkama adeti var mıdır diye düşündüm.

Kahvemi aldım ve mutfak masasına geçtim. Dumanı tüten kahveme baktım. Bir yudum aldım. Yeni bir gün başlıyordu işte.

Sosyal medyada biraz kaydırma yaptım kahvemi içerken. Yine bir dünya üzücü haber.

Sabahımı berbat etmesine izin veremezdim daha fazla. Kapattım sosyal medyayı.

Blog arkadaşlarımın yazılarını okudum. Yine bir gün biz böyle, Deeptone ve Cherry’nin.

Kahvenin yanında da bir tane kuruvasan yedim. Filmlerdeki gibi bir sabah başlangıcı yaptığıma göre artık işe gidebilirdim.

Akşam eve geldim, kapıyı açtım. Baktım kapının önünde bir mektup.

Kapının altından atmış kim attıysa.

Mektubu aldım, koltuğa geçtim. Merakla açtım. İçinde, kişisel blog yazıları serisi devam edecek yazıyordu.

Tıkanan bir yazarın ilham arayışı - Hikaye

Çayını bitirmişti. Belki de yarım saat önce. Sıkıntılı bir şekilde bardağına baktı. Hala aklına yazacak bir şeyler gelmemişti. Dergiye yazıyı yetiştirmesi gerekiyordu.

Bazen böyle oluyordu işte. Tıkanıp kalıyordu. Yazarlar olarak bizim mesleğinde zorluğu da burada işte. Bunu düşününce birden gülümsedi.

Evet, kendisi bir yazardı artık. Bir Orhan Kemal, bir Ahmet Ümit değildi tabi. Kendi çapında bir yazardı.

Buralar eve çok tıkılıp kalmıştı. Bu da hikaye yazmak için konu sıkıntısı çekmesine neden oluyordu.

En iyisi dışarı çıkmaktı. Hava da güzeldi zaten. Dışarı bakınca insanın içi aydınlanıyordu ve içine bir sevinç doluyordu.

Evden çıktı. Öylesine yürümeye başladı. Şuraya gideyim diye çıkmamıştı evden. Ayakları nereye götürürse oraya gidecekti.

Birden çocuk sesleri duymaya başlamıştı. Parktan geliyordu sesler. Çocuk seslerini duymaktan hoşlanırdı. En iyisi parka gitmek dedi.

Çocuklar deli gibi oyun oynuyorlardı.

Banklarda anneleri oturmuş, bir yandan laflıyorlar, bir yandan da çocukları kontrol ediyorlardı.

O da boş bulduğu bir banka oturdu. Çocukları izlemeye başladı. Hava mis gibiydi. Havayı içine çekti. Yaşamak güzel şey be dedi.

Sabah doğru dürüst bir şey de yememişti. Birden acıktığını hissetti. Güzel bir menemen iyi giderdi. Kalktı. Rota: Menemenciydi.

Yediği menemenin, soğanlı mı yoksa soğansız mı olduğuna bugüne kadar hiç dikkat etmemişti.

Böyle lezzetli tartışmaları da nereden bulurlardı.

Kahvaltıcıya gitti. Boş olan masaya oturdu. Gelen garsona menemen siparişi verdi. Tabi yanında da çay.

Yemeğin ortasına doğru aklına geldi. Baktı. Yediği menemen soğanlıydı.

Demek ki soğanlı seviyordu. Soğanı, normalde de severdi zaten.

İyi ki çıkmıştı. Hem güzelce karnını doyurmuştu. Hem de hikaye yazmak için birkaç konu bulmuştu.

Hem yazar dediğin toplumla iç içe olmalıydı değil mi?

Yemekten sonra keyif çayını içti. Öğlene geliyordu vakit. Alacağını almıştı.

Şimdi eve gidip, dergi için hikaye yazma vaktiydi.

Soğuk esen hava ve çirkin bir dizi - Kişisel Blog Yazıları #141

Dışarısı sıcak görünüyordu. Ama dışarıya çıkınca hiç de öyle olmadığını anlayacaktım. Çünkü soğuk esiyordu.

Kişisel blog yazıları serisine yazmalık konu çıktı dedim tam o anda. Markete girdim. Ekmek ve meyve suyu alıp eve döndüm.

Gezmeye gitsem mi, gitmesem mi kararsızlığı içinde geçti gün. Sonuç olarak gitmedim.

Akşam Star’da, Çirkin dizisini izledik. Sözde kız çirkin ama çirkinlikle uzaktan yakından ilgisi yok kızın. Yüzüne bolca çil yapmışlar. Ee, al sana çirkin.

Bir kız arkadaş İnstagram’dan paylaşım yapmış. Kendimle date demiş. “Peki bu ilişki yürür mü?” diye sordum. Gülme emojisi koymuş ve yürümez demiş. Kişisel gelişimcilerin dediğini yapmış yani. Dışarı çıkmak için ille de yanında birisinin gelmesini beklememiş.

Galatasaray içeride Kocaelispor ile 1-1 berabere kaldı. Şampiyonluk gidiyor mu nedir? Bizim için çok fena olur bu.

*Önceki yazı: Yağmur, kahve ve küçük bir mola – Kişisel Blog Yazıları #140

Yağmur, Kahve ve Küçük Bir Mola- Kişisel Blog Yazıları #140

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını okumaktasın şu an. Hoş geldin.

Hayal ediyorum: Dışarıda yağmur yağıyor. Bir kafeye sığınıyorum. Hafif ıslanmışım. Oturacak boş bir masa arıyorum.

Hah, buldum. Orası boş işte. Oturuyorum. Şansıma da cam kenarı. Yağan yağmuru izlemek istiyorum.

Gelen giden yok. En sonunda yanımdan geçen garsona bir kahve söylüyorum. Sıcacık geliyor kahvem.

Dışarıyı izlemeye devam ediyorum. Yağan yağmuru izledikçe huzur buluyorum. Uzun zamandır bu kadar huzurlu hissetmemiştim kendimi.

Soruyorum kendime: Hayatta şu ana kadar neler yaptım? Hedeflediğim yerde miyim? Böyle mi devam edeceğim?

Ya geçmişte yapıp da pişman olduğum şeyler? Onlar ne olacak? Onların geri dönüşü yok. O hesapları kapatmam lazım. Ya bu dünyada, ya da öbür dünyada.

Geriye dönüp baktığımda hayatımdan çıkarmak istediğim sahneler var. Onlar olmasa daha huzurlu olurdum.

Diğer masalara bakıyorum. Birinde bir çift var. Aşkla bakıyorlar birbirlerine. Diğer masada kızlardan oluşan bir grup var. Devamlı gülüyorlar. Belli ki çok eğleniyorlar.

Kahvem bitmiş. Yağmur da dindi. Artık gitme vakti.

Hayata küçük bir molaydı bu. Şimdi dışarı çıkacağım. Yine hayatla olan mücadeleye. Kaldığım yerden.

Ben masadan kalktıktan sonra garson masayı siliyor. Ufak bir not kağıdı geçiyor eline.

Notta, kişisel blog yazıları serisi devam edecek yazıyor. Bense çoktan kalabalığa karışmış oluyorum.

*Önceki yazı: Sıradan ve rutin bir gün daha- Kişisel Blog Yazıları #139    

*Sonraki yazı: Soğuk esen hava ve çirkin bir dizi - Kişisel Blog Yazıları #141 

Sıradan ve rutin bir gün daha - Kişisel Blog Yazıları #139

Sıradan ve rutin bir gün yaşadığını hissediyor musun sen de? O zaman hoş geldin. Çünkü ben de öyle hissediyorum. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısında da bunu paylaşmaya geldim. Rutin Cuma, rutin iş günü ve kapanış. Kapanış derken haftayı kapatış. Birbirinin aynısı günlere, bir yenisi daha eklendi yani.  

Yapay zekanın, insanı aptallaştırdığına dair iddialar var. Bilgileri hatırlamakta zorlanıyormuşuz ve kalıcı öğrenmeyi engelliyormuş. Yapay zekayı kullanmak ya da kullanmamak. İşte bütün mesele bu.

Musti Kusti bir meşhur oldu. YouTube kanalları arasında dolaşıp duruyor. Cüneyt Özdemir konuk etmişti. Şimdi de Mirgün Cabas konuk etmiş.

Bu aralar Tepkikolik’in, yemeklere tepki videolarını izlemekten inanılmaz zevk alıyorum. Aslında ilk başlarda hiç beğenmemiştim bu konsepti. Ama şimdi bağımlısı oldum.

Saat 23.13 olmuş. Şu anda iki tane bisküvi attım ağzıma. Yazarken dikkat etmesem hepsini bitirirdim herhalde. Teker teker atıyordum ağzıma. Yok ya, yanınızda yörenizde abur cubur bir şey olmayacak. Yoksa ister istemez yemeye başlıyorsunuz.

Kişisel blog yazıları serisinin, ortaya karışık yazılarından birinin de sonuna geldik. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #138   

*Sonraki yazı: Yağmur, kahve ve küçük bir mola - Kişisel Blog Yazıları #140