Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik

Bazen bir şey hissetmiyorum. Hissiz, duygusuz oluyorum. Nötr hissediyorum kendimi. Soruyorum kendime, “Şu an ne hissediyorsun?” diye. Ama cevap yok. Boşluk var sadece. Siz de de böyle oluyor mu? Kişisel blog yazıları yazarken bile bu durum değişmiyor. Şu anda bir şey hissetmiyorum ama bundan da şikayetçi değilim. Sadece bir şey hissetmediğimin farkındayım o kadar. Bir farkındalık var yani. Belki de çok normal bir şey bu. Belki de ben büyütüyorumdur. İnsan her dakika illa bir şey hissedecek diye bir kural mı var yani? Bakın, şunu fark ettim: Ben bu duyguyu yazı yazarken yaşıyorum. Daha doğrusu yazı yazmak için bilgisayarın başına oturmuşken ve ne yazacağımı bilmezken yaşıyorum. İşte o anda diyorum ki, “Bari şu anda ne hissediyorsam onu yazayım. Oradan bir yazı konusu çıksın.” Ama yok. Hiçbir şey hissetmiyorum o an. Evet, kendimde bir şey keşfettim bu yazı sayesinde. Hangi anlarda kendimi duygusuz hissettiğimi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram’a girmek istemeyen ruh halim,yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Bugün nedense İnstagram’a girmek hiç içimden gelmedi. Alışkanlık olmuş, bir girdim çıktım o kadar. O da bir iki dakikadır. Neden bugün böyle oldu biraz kafa yormam lazım. Kendimi dinlemem lazım. Ama iş güç derken kendini dinlemeye vakit kalmıyor ki. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısına enteresan bir giriş oldu değil mi? Neyse, devam edelim yazıya.

Okuduğum kitapta şöyle bir cümle geçiyordu. “Ben bir yazar olarak, yazmadan duramıyorum. Diğer insanlar nasıl yazmadan durabiliyorlar, anlamıyorum?” Adam yazmaya o kadar aşık olmuş ki. Böyle güzel bir şeyi diğer insanlar nasıl kaçırırlar diye hayıflanıyor resmen. Her insan yazmalı. İlla ki yazar olmak için değil. İçindekileri dökmek için. Rahatlamak için. Yaşadıklarını kendinden sonrasına miras bırakmak için.

Bazen arkadaş bildikleriniz size soğuk yapıyor. Olmadı araya mesafe koyuyor. Bir anda selamı sabahı kesiyor. “Şimdi durduk yere ne oldu lan?” diyorsun kendi kendine. Aranızda bir tartışma falan olmamış. Böyle durumlarda karşıdaki kişinin düşüncelerini okumak isterdim. Bakalım derdi neymiş? Ortada bir kıskançlık falan mı var? Yoksa başka bir şey mi?

Artık bir kafeye gittiğimde, bir markete gittiğimde veya bir pideciye falan gittiğimde, personelden güler yüzlü bir hizmet beklemiyorum. Eskiden yadırgardım ama şimdi yadırgamıyorum. Çünkü ben de çalışırken güler yüzlü olmuyorum. Çünkü ben de çalışırken asık suratlı oluyorum. Karşıdaki çalışanı çok iyi anlıyorum. Ülke olarak böyleyiz çünkü.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessizsabahlar

Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessiz sabahlar

Ramazan ayı reklamları başladı televizyonlarda. Hele ki o sıcacık pideyi ortadan bölmeleri yok mu. Şimdiden canım istedi. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısında biraz Ramazan esintileri göreceksiniz. Ramazanın başlamasına 15 gün falan var. Acaba şimdiden, ufak ufak açlık sürelerine alıştırma yapsak mı ki? Geçen yaşlı bir amca geldi evimize. Hanımıyla beraber Berat Kandili günü oruç tutmuşlar. "Ooo, siz şimdiden Ramazana pratik yapmaya başlamışsınız” dedim. İnsan daha ne ister be. Bu dünyada manevi huzurdan gerisi boş.

Bu akşam kanal D’de, Eşref Rüya’nın yeni bölümünü izledik. Bu bölümde rüya psikoloğa gidiyor. Ya gerçi psikolog, psikiyatri karıştırıyorum onları. Seans yapıyorlar. Rüya, gözlerini kapatıyor. Çocuklukta başından geçenleri hatırlıyor. Çocuklukta travma yaşamış. Çok kötü oluyor tabi. Ben zaten paniğim. Çocukluğa dönünce tekrar bugüne geri dönemezsem diye çekinirim.

Kardeşim işten gelirken markete uğramış ve bir şeyler almış. Evin ihtiyaçları, abur cubur falan. “Neler aldın bakalım. Var mı bir şeyler? Abur cubur gibi şeyler” dedim. Çikolata falan almış. Çocukluğum geldi aklıma. Annem ve babam, dışardan eve geldiklerinde ellerindeki poşetlere bakardık hemen. Bize bir şeyler almışlar mı diye. Hey gidi günler. Çocukluk güzeldi.

Sabah uyandım. Saat 06.00 olmuş. Hava daha karanlık. 1,5-2 saate ortalık aydınlanmaya başlayacak. Karşı apartmanların bazı dairelerinde ışıklar yanmış. Gün başlamış onlarda. Sokaklar hala sessiz. Ama birkaç saate herkes evlerinden çıkacak. Kimisi işine, kimisi okuluna. Hayat koşturmacası başlayacak yani. Tekrar yattım. Kendi hayat koşturması saatim gelene kadar

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü...

Son 3-4 gündür iş çok yoğun. Nefes almadan konuşuyoruz resmen. Akşam iş bittiğinde haşatımız çıkmış oluyor. Yemekten sonra ister istemez de insanın üstüne bir ağırlık çöküyor. Tam televizyon karşısında bir şey izlerken uykuya geçmelik bir yorgunluk bu.

Atv’de, ABİ dizisini izledik. Bölümler ilerledikçe dizi daha da bir yerine oturuyor gibi. İlk başlarda Afra Saraçoğlu’nu pek yakıştıramamıştım ama o da bölümler ilerledikçe kendini kabul ettirdi bana.

Bu arada dizide Çağla karakteri vuruluyor. İyileşme sürecinde kelle paça çorbası yapıyorlar kıza. Hiç sevmem kelle paçayı. Canan Karatay, doğal kolajen diye söyler durur. Ama benlik değil hocam. Ne olur iç diye zorlama.

Birkaç gündür yine kitap okuyamıyorum. Elimdeki kitaba başladığım bir ay olmuştur. Hala bitecek. Aslında hiç sevmediğim bir durumdur bu. Bir romanı, bir ayda bitirememem.

YouTube’da bir videoda denk geldim. Sözü söyleyen kişiyi hatırlamıyorum şimdi. Ama söylediği söz, duyduğum andan beri aklımda dönüp duruyor. “İstikrar mucizedir. En küçük şey olsa bile, istikrarlı bir şekilde tekrar ediyorsanız onun sonu mucizeye varır, onun kaçarı kurtuluşu yok” dedi.

İstikrar, her şey işte. Bu söz, başka bir sözü daha hatırlattı bana. Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir diye. Bu sözü de çok severim. Bu tür başarı üzerine söylenen sözleri her zaman sevmişimdir. Kim sevmez ki zaten.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessiz sabahlar

Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam

Ekmeğin içine peynir ve zeytin koydu. Bir an ekmeğe baktı ve, “Çocukken de böyle yapardık” dedi. Yanındaki arkadaşı, “Bırak şimdi nostaljiyi. Aç karnını doyur. Durma hadi ye” dedi. “Arkamızdan koşturan mı var be mübarek, yiyoruz işte” dedi. Bir yandan da maça bakıyorlardı iki arkadaş. Çay da yapmışlardı. Bir yandan yiyor, bir yandan çay içiyorlar, bir yandan da maçı izleyip yorumlarda bulunuyorlardı. Mutlu olduğunu hissetti bir an. Şimdi arkadaşına mutlu hissediyorum dese, “Moruk, sen de bu akşam ne duygusal takıldın be” diyecekti. İçinde kötülük yoktu biliyordu da ama yine de böyle derse içi burkulurdu. O yüzden o topa hiç girmedi. Sadece içinde bulunduğu anın tadını çıkarmaya baktı.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #102: Hayata dair bir pazar günü     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü

Kişisel Blog Yazıları #102: Hayata dair bir pazar günü

Bir pazar gününü daha evde geçirdim. Aslında dün arkadaşla buluşacaktım ama hiç halim yoktu. Onun yerine bol bol uyumuştum. Sosyal medyada takıldım biraz. Nihilist penguen üzerine yapılan paylaşımlara baktım tekrar. Geçen hafta bugün patlamıştı videosu biliyorsunuz. Dünya çapında viral olmuştu. Öğleden sonra Atv’de, ABİ dizisinin tekrarına denk geldik. Onu izledik. Bunca yıl sonra iyi bir diziyle döndü Kenan İmirzalıoğlu. Dizinin ilk bölümden sonra böyle düşünmesemde. Akşam Star’da, Oh Olsun adındaki Türk filmi vardı. Biraz onu izledik. Sonra Atv’ye geçtik. Kim Milyoner Olmak İster’e. Biraz da onu izledik. Bir pazar günü de böyle bitti. Yarın yeni bir hafta. Diyete falan başlayacaksınız tam sırası. Ya da yeni bir karar aldıysanız ve uygulamaya koyacaksanız tam sırası. Saat 23.37 geçiyor. Galiba yatmanın da tam sırası.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #101: Savunmaya geçmekten yoruldum    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam

Kişisel Blog Yazıları #101: Savunmaya geçmekten yoruldum

Bugün gün boyu uyudum. Öğlen kalktım, kahvaltı yaptım. Sonra tekrar yattım. Akşam 19.00’da yine kalktım. Uyusam, daha da uyurdum resmen. Beden yorgunluğundan mı yoksa psikolojik yorgunluktan mı bilmiyorum. Zaman zaman böyle oluyorum. Kana kana uyumak istiyorum böyle zamanlarda. Kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izledik. Dizideki Serhat karakterinin, “Artık kimseye kendimi açıklamaya çalışmayacağım. Savunmaya geçmekten yoruldum. Artık herkes kendi bilir” cümlesi beni de rahatlattı resmen. “Ben de hayatımda böyle olmalıyım” dedim. Zaten hayat zor. Bir de yaptığımızın şeylerin nedenini başkalarına açıklamaya çalışarak heba etmeliyim kendimizi. Farkında mısınız bilmiyorum. Psikolojik olarak çökmüş durumdayız toplum olarak. Canımız burnumuzda yaşıyoruz. Gelecekten ümidimiz yok. Sadece yaşıyoruz işte. Toplum olarak tükenmişlik sendromu yaşıyoruz da denilebilir aslında.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #100: Yoğunluk, salata ve gidenler   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #102: Hayata dair bir pazar günü