Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak

Otobüs tıka basa doluydu. Hava da sıcaktı. Ter kokuları ve ten kokuları birbirine karışmış, kimyasal bir karışım gibi kokuyordu. 

İşte bu ortam içinde ben de hayata tutunmaya çalışıyordum. 

Böyle bir ortamda anksiyetemin tutmaması içten bile değildi. 

Kendimi devamlı, “Sakin ol, sakin ol, derin nefesler al” diye telkin ediyordum. 

Ne derin nefesler alması. Ne yapıyordum ulan ben? Ortalıkta kimyasal bir gaz gibi bir koku varken ne derin nefesler alması. Ağzımdan nefes alıp veriyordum. 

Hayatım gözümün önünden geçiyordu. Ter kokuları arasında bu dünyadan göçmek istemiyordum. 

Buradan kurtulmamın tek yolu, otobüsten bir an önce inmemdi. 

Birkaç durak önce iner ve yürürdüm. Zaten hava da güzeldi. 

İnecek var düğmesine bastım. Otobüs ilk durakta durdu. 

İnsan selini yara yara ve hala ağzımdan nefes alarak otobüsün kapısından indim ve özgürlüğüme kavuştum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı

Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı

Marketteki kahve makinesinden kahvemi aldım ve kasaya geldim. 

Amerikano için 40 lira verdim. Daha doğrusu karttan çektirdim. 

Genelde kapiçino içerdim ama bu sefer amerikano içeyim dedim. 

Marketten çıktım. Oturacak bir yer aradım. Yürüyerek kahve içemem ben. 

Gölgelik bir bank buldum ve oturdum. 

Yolun kenarında bir banktı bu. Gelen geçen arabaları izledim. 

Kahvemden yudumladım ara ara. Amerikano çok acıymış. Benlik bir kahve değil. Benim için en iyisi kapiçino ya. 

Yıllardır benimle görüşmeyen bir kız arkadaş İnstagram’dan yazdı ve para istedi. Boşanmış ve bir çocuğu varmış. 

Pazartesiye kadar 30 bin lira lazımmış. 

“Bu aralar ben de sıkışığım” dedim. 

Sıkıldım. Kalktım ve yürümeye başladım. 

İlk denk geldiğim çöpe de yarısı içilmiş amerikano kahvemi attım. 

Her sıkıldığımda, hangi ortam olursa olursan, “Ben gidiyorum ya sıkıldım diyebilir miyim?” diye düşündüm. 

Bunu ilk fırsatta denemeye karar verdim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı

Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı

İddialara göre Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, bisiklet sürerken tayt giymesi nedeniyle görevinden alınmış. Tamam da kanka, ne alaka?

Demek ki valimiz taytı giyerken, “Ben bunu giyiyorum ama başıma bir şey gelir mi?” diye kendisine sormamış.

Bu şekilde de taytlı vali olarak tarihe geçmiş oldu kendisi.

Valinin yanında Çocuklar Duymasın’daki Taş Fırın Erkeği Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı böyle olmazdı işte.

“Erkek adam tayt giyer mi?” derdi ve valiyi uyarırdı.

Bana göre de tayt, erkek adamın giyeceği bir şey değil. Kadına has bir giysi gibi geliyor bana.

Ama sırf bu nedenle valiyi görevden almak da ancak bizim ülkenin yapabileceği bir şeydi. Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not

 

 

Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not

*Oğuzhan Uğur’u da, Ahbap soruşturması nedeniyle gözaltına almışlar. Oğuzhan, sen de sahtekar çıkma be. Sen de insanlara güvenimizi yıkma be.

*Özgür Özel, yeni bir parti kurma kararı almış. Partinin adı da, Yeni Parti olacakmış. Ya arkadaş başka isim mi bulamadınız. İstiklal koy, Anadolu koy, anlamlı bir şey koy yani. Yeni Parti ne abi?

*Dondurmayı buzluktan çıkarır çıkarmaz hemen yemeğe başlamayın diyordu bu akşam kanal D ana haberde. Biraz bekleyip, öyle yemeliymişiz. Boğazlarımız şişermiş. Bu da başka rahatsızlıklara sebep olurmuş.

*Tepkikolik’in bu bölümünde Japonya’nın en acı atıştırmalıklarına tepki verdiler. Bu acı olayına karşıyım abi ben ya. Bu acı olayı şakaya gelmez. Böyle denemelerin bazıları hastanede son buluyor.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı

Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki

*Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım, “Eskiden çok enerjiktim. Şimdi hiç dışarıya çıkmak istemiyorum.” dedi. Bir başka arkadaşım da öyle deyince, “Yakında romatizmam, şekerim, kolesterolüm de çok yüksek diye de bahsedersiniz” dedim. Galiba artık daha da erken yaşlılık psikolojisine giriyoruz.

*Kabak yemeği ve kabak kızartması vardı masada. Kabak yemeğini sevmem. Ama kabak kızartmasına hayır diyemem. Hatta baya da sevdiğimi söyleyebilirim. Yoğurtlu da baya güzel olur bak.

*Kanal D’de, Örümcek Adam filmi vardı. Biraz onu izledik. Örümceğin, Pitir’ı ısırması ve Pitir’ın yaşadığı değişim. Bu film bir efsane ve her zaman denk geldiğimde izlerim.

*Hafta sonu iş arkadaşlarıyla dışarıda buluşalım çay/kahve içelim dedim. Biri, düğüne gidecekmiş. Birine, usta gelecekmiş. Biri öyle dedi, biri böyle dedi. Yok arkadaş, sizinle buluşma falan olmaz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not

Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri

Bizim arkadaş yapay zekasına, “Ortak” diye hitap ediyormuş. Ben sadece adını söylüyorum. Hiç farklı bir adla hitap etmek gelmedi aklıma. Hadi düşünelim şimdi. Yapay zekaya nasıl adlar takabiliriz? Haluk Levent diyebiliriz mesela. Dünyada kimseye güvenmememiz gerektiğini bir kez daha kendimize hatırlatmak için. Ya da Hamdi Bey diyebiliriz. Acun’un sunduğu Var Mısın Yok Musun’daki o unutulmaz karakteri hatırlayıp, nostalji yapmak için. Ya da Burhan Altıntop diyebiliriz. Avrupa Yakası dizisinin efsanesini hatırlamak için. Şimdi sıra sizde o zaman. Daha başka hangi isimleri koyabiliriz?

KPSS’DE KESİN ÇIKAR MI?

KPSS’ye çalışan bir arkadaşım var. “Genel kültür alanında bu sene Ankara’da yapılan NATO zirvesi kesin çıkar bak” dedim. Beştepe’ye hayran hayran bakan İzlanda Başbakanını da sorabilirler bak. Adı da bir acayip kadının ya. Daha doğrusu yazılışı. Kristrun Frostadottir’miş kadının adı. Belki çıkar. Aklınızda bulunsun. Bir arkadaş da, İzlanda Başbakanı için, “Bu kadını da iyice büyüttüler. Ne var ki bu kadında?” dedi. “Zarif giyinmiş, açık saçık değil, davranışları ölçülü” dedim. “Ya zaten siyasi bir toplantı. Dekolte mi giyecekti?” dedi. Yorum sizin.

KARADUT MU, MOJİTO MU?

Kafede buz gibi bir karadut söyledim. Ama beğenmedim. Bir daha da içmem. Ben yine mojitodan devam. Geçen kardeşime söyledim. Mojito içtim diye. “Babanın evinde de mi mojito içiyordun?” dedi. Kardeşimle takılırız böyle birbirimize. Aslında bu sıcak havalarda ne içtiğinin pek de bir önemi yok. Yeter ki soğuk olsun da. Karadut içmem dedim ama başka seçeneğim yoksa yine içerim. Tek amaç bu sıcaklarda serinlemek.

YOUTUBE, BU VİDEOLARA BİR ŞEY DEMİYOR MU?

YouTube’da bir tane kanal, 6 aylık kazancını açıklamış. Hani YouTube, kanalların gelirlerini açıklamasını istemiyordu. Hatta açıkladığında engel falan koyuyor deniyordu. O zaman değişti bu kural. Başka türlü bir açıklaması olamaz çünkü. Bunu bile bile hangi kanal sahibi böyle bir video hazırlar yoksa. “Kaç para kazanıyormuş?” diye sorarsanız, bilmiyorum. Daha sonra izle bölümüne kaydettim. Boş vaktim de izlerim artık.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #238: Muhabbetin dibine vurduk    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki

 

Kişisel Blog Yazıları #238: Muhabbetin dibine vurduk

Arkadaşlarla otururken dalmışım öyle. Arkadaşlardan bir tanesi, “Nerelere daldın gittin yazar efendi?” dedi. “Yok yahu buradayım” dedim.

Arkadaşımın yazar efendi demesi hoşuma gitmişti.

Ben de ona göre bir cevap verdim. “Hangi konuda yazsam diye düşünüyordum” dedim.

Aslında hiç alakası yoktu. Çünkü bir ortamdan sıkıldığım zaman dalar giderim ben. Bedensel olarak kendimi böyle ifaderim.

“Tamam, bu konuda yazarım” diye ilgimi çeken konuları not almıyorum. İlk başlarda böyle denedim ama olmadı.

Ben bilgisayarın başına oturacağım ve o an aklıma ne gelirse yazacağım. Benim tarzım bu. Peki ya sizin tarzınız ne?

Garson çocuk gelmiş, ne istediğimizi soruyordu.

Hava çok sıcaktı. Dışarıda da yürümüştük biraz. Buz gibi bir içecek lazımdı bana. Sıcak bir şeyler hiç içemezdim.

Elmalı mojito vardı. Ondan söyledim. 190 liraymış. O an fiyata falan bakacak halim yoktu. Bir an önce içeceğimin gelmesini bekliyordum.

Herkesin gelmişti. Bir benim ki gelmemişti. “Nerede kaldı bu içecek?” diye içimden sorup duruyordum. Sonunda geldi.

Hemen pipete ağzımı dayadım ve içinde buz dolu olan bardaktan içmeye başladım. “İşte bu” dedim. İçim yanmış resmen.

Biraz kendime geldiğime göre şimdi sohbete ve etrafa bakabilirdim.

Evet, şunu yazarım diye not almıyordum ama bilgisayar başına yazmak için oturduğumda bu gördüklerimden aklımda kalanları, dikkatimi çekenleri yazıyordum.

Bizimkiler altın muhabbeti yapıyorlardı.

Bir tanesi, “Bizim millet yanlış yapıyor abi. Altının düşükken alacaksın, yüksekken satacaksın. Bizim millet, yüksekken altın alıyor” diyordu.

Altınla biraz ilgilenenlerin bile bildiği bir kuraldı bu. Artık bunu duymaktan sıkılmıştım. Ama arkadaşım doğru söylüyordu.

Bizim millet tersine iş yapıyordu. Altın konusunda yatırım yapmayı bir türlü öğrenememişti.

Biraz da Dünya Kupası falan konuştuk işte. Klasik erkek muhabbeti. Para ve futbol. En sonunda da kız muhabbeti.

Arkadaşlarımdan biri, “Sen de bir şeyler yok mu? Yaşın kaç oldu. Evlen artık” dedi.

“Yok birader. Benden geçti. Bu saatten sonra kimseyi çekemem” dedim.

“Klasik olacak ama. Bir eşin ve çocukların sorumluluğunu alamam” dedim.

Evli olanlardan bir tanesi, “Bir şey söyleyeyim mi? En iyisini yapıyorsun. Tek tabanca takılmak en iyisi” dedi.

Arkadaşlardan birinden destek görmek iyi geldi bana. “Eyvallah kardeşim” dedim.

“Hiç dikkat ettiniz mi? Buradaki garsonlar da devamlı değişiyor” dedi arkadaş.

“Evet, farkındayım. Bizim çağrı merkezi gibi işte. Devamlı bir sirkülasyon var” dedim.

“Bu kadar erkek muhabbeti yeter da” dedim ve dağıttım masayı çıktım. Şaka şaka. Ne alakası var? Durduk yere niye böyle bir şey yapayım?

Arkadaşlarla vedalaştık. Otobüs durağına doğru yürümeye başladım.

Yine sıcaklamaya başlamıştım. Yoldaki büfelerin bir tanesinden soğuk bir gazoz aldım. İçe içe durağa gittim.

Otobüs durağında bir arkadaşa denk geldim. Arkadaşla laflarken yanımızdan üç genç kız geçti. Biri telefonla konuşuyordu. Sinirliydi.

Yanındaki kız arkadaşı da küfür etti. Muhtemelen telefondaki kişiye.

Arkadaşım bana baktı, “Görüyor musun kızı. Erkek gibi küfür ediyor” dedi.

Otobüs geldi. Neyse ki kalabalık değildi. Arkadaşlarla bir buluşma da böylece bitmişti.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #237: Bir günün içinden   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri