Kişisel Blog Yazıları #253: Polisler aradıkları şeyi bulmuşlardı

-Arama iznimiz var. Evinizde arama yapacağız.

-Tabi, buyrun, arayabilirsiniz.

-Siz ikiniz yukarı, siz de diğer odaları kontrol edin.

-Komiserim bulduk.

-Evet, burada bulacağımızı tahmin ediyorduk. Bunu nasıl açıklayacaksınız Hakan Bey?

-Açıklayacak bir şey yok komiser bey. Ben bir bağımlıyım ve bundan vazgeçemiyorum.

-Açık açık itiraf ediyorsunuz demek.

-Evet, komiser bey. Artık inkar etmenin bir manası kalmadı.

-Alın bunu. Gerisi mahkemenin işi.

-Evinde bulmuşlar bunu. İnkar da etmemişsin. Hala inkar etmeyecek misin?

-Hayır, hakim bey, inkar etmeyeceğim? Ben bir bağımlıyım. Suçum neyse de çekmeye razıyım.

-Peki o zaman. Karar. Sanığın suçunu açıkça itiraf etmesi nedeniyle 5 yıl hapis cezasına çarptırılmasına.

-Kardeş, senin suçun neydi?

-Diyetteyken pizza yemek.

Yazarın Notu: Verilen 5 yıl hapis cezası, sanığın iyi hali göz önünde bulundurularak dışarıdan 5 yıl boyunca yemek sipariş yasağına çevrilmiştir.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #252: YouTube daha sonra izle bölümü kaydetmiyor

Kişisel Blog Yazıları #252: YouTube daha sonra izle bölümü kaydetmiyor

YouTube’da denk geldiğim ve ilgimi çeken videolardan birini daha sonra izle listesine ekle dedim. Ama bana YouTube uyarı verdi. Maksimum oynatma listesi boyutu aşıldı diye bir uyarı. “Nasıl yani ya? Koskoca YouTube’da da sınır mı olurmuş?” dedim. Birkaç kere deneyip aynı hatayı alınca ben de diğer oynatma listesine kaydetmeye başladım videoları. Sevdiğim müzikler diye bir oynatma listem var. Daha sonra izlemek için ona kaydediyorum artık videoları. Bugün aklıma takıldı bu konu. İnternetten araştırdım bu konuyu. Sınır varmış mı diye. Evet, varmış. 5 bin video sınırı varmış. “Benim o kadar olmuş mu ya?” dedim. Baktım video sayısına. Hakikaten 5 bin videoya ulaşmışım ya. Daha sonra izle bölümü resmen çöplük olmuş yani.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım

Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım

25 Temmuz gününden yazıyorum bu yazıyı. Ama şu an dışarıda yağmur yağıyor, hava soğuk. Sanki kışa giriyormuşuz gibi bir hava var. Whatsapp’tan yazdım mahalle grubuna. “Sanki kışa girdik” diye. Bir tanesi de, “Ne güzel işte” demiş. Kışçılar hemen belli ediyor kendini. Normalde her mevsimi severim ben. Ama son yıllarda galiba yaz ayını çok da sevmemeye başladım. Sıcak çekilmiyor çünkü. Bizimkiler işe gideceğim diye sabah erkenden uyandırdılar beni. “Ne işi. Bugün iş yok ki” dedim. Ama onlar çalışacağımı zannediyorlarmış. Madem uyandım. Kahvaltı da hazır. “O zaman kahvaltı yapalım” dedim. Cumartesi gününe böyle başlamış oldum. Arkadaşla buluşacaktım. Kendisine tatlı sözüm vardı. Ama yağmur dolayısıyla erteledik. Şimdilik böyle işte. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık            

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #252: YouTube daha sonra izle bölümü kaydetmiyor

Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık

Evet, bir cuma gününe daha ulaşmanın mutluluğu içindeyiz çalışanlar olarak. İşte yine geldi hafta sonu. Hiç bitmeyen hafta sonları olsa keşke. Gün gelip zengin olursak neden olmasın değil mi? Ondan sonra her gün hafta sonu olur bizim için. Bu da deliye her gün bayram der gibi oldu. Siz anladınız ne demek istediğimi işte. Bu akşam Star’da Yalancı Yarim, Now’da da Postacı adlı Türk filmleri vardı. Bir parça ondan, bir parça ondan izledik. Onlar bitti. Zap yapıp durduk. Bir şey de bulamadık. Özgür Özel’in Yeni Parti’si kuruldu. Partinin logosundaki N harfi Netflix’in logusuna benzetildi. Daha önce dikkat etmemiştim. Şöyle dikkatlice bir baktım. Gerçekten de benziyor. Saat 23:19 geçiyor. Yavaş yavaş uyku da bastırmaya başladı. Ben kaçar. İyi geceler millet.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi          

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım

Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi

Saat 22:13 geçiyor. Yatsı ezanı okunuyor. Hava da biraz yağmur var. Bu kadarcık yağmurdan bir şey olmaz dedirten bir yağmur ama. Oturduğum banktan denizi izliyorum. Uçsuz bucaksız bir karanlık. Sanki bir kara delik gibi. Tam kendimi karanlığa kaptırmışken, “Bilader ateşin var mı?” diye soruyor yanımda bir anda peydahlanmış bir adam. “Yok kardeşim ben kullanmıyorum” diyorum. İlk önce sinirleniyorum adama ama sonra da “İyi oldu ya. Hipnotize olup gidecektim” diyorum. Ayaklarıma bir kedicik sürtünüyor. “Pisicik, ben de bir şey yok ki sana vereyim” diyorum. Sevip sevmemekte kararsızım. Seversem elimi yıkamam lazım. Elimi yüzüme süremem, o elimle bir şey yiyemem falan. O yüzden sevmiyorum. tekrar denize bakıyorum ve düşünüyorum. “Yarın iş var ama neyse ki cuma. Belki hafta sonuna arkadaşlarla bir çay/kahve içeriz” diyorum. Telefonun şarjı da az kaldı. O yüzden İnstagram falan da bakamıyorum. “Bu kadar gece ve deniz havası almak yeter” deyip kalkıyorum. “İyi geceler pisi pisi” deyip evin yolunu tutuyorum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık

Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır

Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısını yazmak için yine bilgisayarımın başına geçtim.

Ama yazacak bir şeyim yok. Saat 22:35 geçiyor.

Hava sıcak ve pencere, sonuna kadar açık. Ama yine de bir şey ifade etmiyor.

Bizimkiler, Atv’de, Var Mısın Yok Musun’u izliyorlar.

Aslına bakarsanız anlatacak başka bir şey de yok.

Ama yine de bir şeyler yazmak istiyorum.

Yazarlık dediğimiz olay, aklına bir şey gelmeyince ya da ilham gelmeyince de yazmak demek değil midir?

İşte ben de onu yapıyorum. Zinciri koparmamaya çalışıyorum.

Zincir önemli, alışkanlık önemli.

Hayatta sevdiği şeyleri, alışkanlık haline getirmeli insan. Artık o şey, bir alışkanlıktan çıkıp, seni tanımlayan bir şey halini almalı.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates’ten ayrıldı   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi

Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates'ten ayrıldı

Mehmet Demirkol, Socrates YouTube kanalından ayrıldığını açıklamış.

Bir zamanlar da ayrılmayı düşündüm falan demişti ama sonra devam etmişti.

Ama bu sefer canlı yayında şak diye açıklamış ayrılacağını.

Socrates’in evi olduğunu ve zaman zaman yine gelebileceğini söylemiş.

Ama öyle olmaz ya.

Bir kere ayrıldıktan sonra ara sıra canlı yayın için gelinmez.

Aklındaki ne acaba?

Tamamen yorumculuktan çekilmek mi?

Yoksa bir süreliğine ara vermek mi?

Yoksa başka bir YouTube kanalı mı yoksa televizyona geri dönmek mi?

Başka bir YouTube kanalını geçmez. Geçerse Socrates’e ayıp etmiş olur.

En azından hemen şimdi geçmez. Sıcağı sıcağına. İleride belki.

Televizyona hiç dönmez. Çünkü televizyonu istemediği için YouTube’a gelmişti.

Bakalım Mehmet Demirkol’un bundan sonraki kariyer kararı ne olacak?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır