Yayınlar

Temmuz, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Pazar kahvaltısı...

Resim
     Pazar kahvaltısı ayrı bir güzeldir. Sabah belli bir saatte kalkmak gibi bir zorunluluğun yoktur. İstediğin kadar uyursun. Gerçi fazla da uyuyamazsın. Çalışırken bugün için, “Pazar günü saat 11:00-12:00’ye kadar yatacağım” dersin. Ama bu genelde gerçekleşmez. Saat 09:00’da ya da en fazla 10:00’da gözler açılır. Bir daha da kapanmaz. Uyuyamazsan bile yatak keyfi yaparsın. Rahat rahat gerinirsin. Evde hayat başlamıştır. Televizyon açılmıştır. Sen yine de yataktan kalkmak istemezsin. Yataktan bir süre daha gözlersin dünyayı. Yataktan televizyona bakarsın. En son kahvaltı sofrası kurulunca artık, “Hadi kahvaltıya” denir sana. Günün güzelliği ve harika hazırlanmış kahvaltı sofrası iyice iştahını açar. Gidersin bir güzel yüzünü yıkarsın. EKMEK ALMAYA GİTMEK      Pazar kahvaltısı için anlattığım bu senaryo, birinci senaryodur. Birde evde ekmek kalmamıştır. Ekmek alınması lazımdır. Kim alacak? Tabi ki sen. Ama o pazar günleri ekmek almaya gitmek bile ayrı bir güzeldir. Hele ki bu

Sesli kitap okuma..

Resim
     Sesli kitap okuma normalde yaptığım bir okuma türü değildir. Zaten sevdiğimi de söyleyemem. Hemen ağzım yorulur benim. Başım ağrımaya başlar. Kafam kazan gibi olur. Bu nedenle pek tercihim olmaz. Aldığım bir eğitimde eğitmen, bu okuma türünün güzel konuşmada büyük bir etkisinin olduğunu söyledi. “Roman okusak olur mu?” dedim. Olurmuş. Ama bir şartla. Roman okurken öyle düz bir şekilde okumamak gerekiyormuş. Romandaki karakterlere göre sesimizi değiştirmeliymişiz. Mesela bir çocuğun konuşmasını okuyorsan bir çocuk gibi, yaşlı birinin konuşmasını okuyacaksan bir yaşlı gibi okuman lazımmış. Öyle deyince aklıma Sunay Akın geldi. O’da hikaye anlatırken sesini konuştuğu kişiye göre değiştirir ya. TOLSTOY İLE BAŞLADIM      Sesli kitap okuma çalışmama bugün itibariyle start verdim. Şu anda hali hazırda okuduğum kitaptan. Tolstoy’un Her Şeye Rağmen Sevgi kitabını okuyorum. Kitap hikayelerden oluşuyor. Hikayeler kısa oluyor diye hepsini yüksek sesle okuyayım dedim. Hikayeyi okur

Blogu takip etme, sonradan takibi bırakacaksan...

Resim
     Blogu takip etme hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Ne zamandır yazacaktım da, bir türlü sıra gelmedi. Şimdi biz blogcular olarak her gün blog istatistiklerini takip ederiz. Sayfa görüntülenme sayısından, yapılan yorum sayısına kadar. Değişiklik olabilecek bütün değerlere bakarız. Bu değerlerden biri de, bizi takip eden kişi sayısıdır. Takipçi sayımızda göreceğimiz artışlar bizi ayrı mutlu eder. Eğer biri beni takip etmeye başlamışsa, “Yazdığım yazılardan biri, yine birinin kalbine dokunmuş ki beni takip etmeye başlamış” diyorum. Tam tersi olunca da üzülüyor insan. Bakıyorsun takipçi sayın düşmüş. ”Benim hangi yazımdan memnun olmadı acaba? Son günlerde sevmediği tipte çok mu yazı yazdım” diyorum. ARTIK SUİSTİMALE İZİN YOK      Blogu takip etme olayında bir art niyet var gibi. Nasıl yani? Şöyle ki: Biz adamı, bizim yazılardan memnun kalmadı diye takibi bıraktığını düşünelim. Bunun için kendimizi sorgulayalım. Ama adam sen takip etmeye başladıktan birkaç gün sonra, s

Uykusuzluk

Resim
     Uykusuzluk hakkında sanırım daha önce de yazmıştım. Ama baya olmuştu o yazı. Belki iki yıl önceydi. O kadar ki, yazının içeriğini bile tam hatırlayamıyorum. Biliyorsunuz ki uyku çok önemli. Yemek kadar su kadar, hayati derecede hem de. Yaşamımızın büyük bir bölümünde vücudumuza haksızlık yapıyoruz. Gece geç saatlere kadar oturuyoruz. Sabahın köründe ise kalkıyoruz. Ama öyle bir zor kalkıyoruz ki. Resmen dayak yemiş gibi oluyoruz. Şimdi gel de o günden hayır bekle. Son 2-3 haftadır ben de genelde yataktan bu şekilde kalkıyorum. Daha doğrusu kalkmaya çalışıyorum. Sanki hiç uyumamışım gibi kalkıyorum yataktan. “Daha işe gideceğim. Simit falan kahvaltı yapacağım. Sonra öğle olacak vs.” ERKEN YATACAĞIM DERKEN      Uykusuzluk uyandığım ilk dakikalarda, bana böyle hesaplar yaptırıyor. “İşten bir geleyim. Erkenden yatacağım” diyorum. Ama bu dediğimi yapıyor muyum peki? Tabi ki hayır. Saat 22:00 oluyor. “Daha bu saatte yatılmaz. Saat bir 23:00 olsun” diyorum. Sonra 23:00 oluyo

Gecenin sesi...

Resim
     Gecenin sesi şu anda kulaklarıma dolan. Televizyon açıktı. Onu kapattım. Bilgisayardan müzik dinliyordum. Onu da kapattım. Şimdi evin içi de sessiz. Pencere açık. O pencereden arada bir hafif bir esinti geliyor. Ve insana huzur veren sesler. Sessizlik ne güzelmiş ya. Kafam ağrımış sesten. Yaz gecelerine özgü sesler geliyor kulağıma. Ve birde bilgisayar tuşlarına basma sesleri. Arada bir uzaklardan köpek havlama sesleri duyuluyor. Aslında bu havada ne yapacaksınız biliyor musunuz? Balkona çıkacaksın. Efil efil esecek hava. Yanında en sevdiğin arkadaşlarından biri olacak. Karşılıklı sandalyelerde oturacaksınız. Hayatınızda olup bitenleri paylaşacaksınız. Kimi zaman gülmekten gözlerinizden yaşlar gelecek. Kimi zamansa boğazınız düğümlenecek konuşmaya çalıştıkça. İKİ ARKADAŞIN SOHBETİ      Gecenin sesi bölecek konuşmanızı bölecekse eğer. Beraber dinleyeceksiniz bu sesi. Sonra konuşmaya kaldığınız yerden devam edeceksiniz. Sabahı iş olmayacak bu güzel muhabbetin. Doğacak

Radyo dinlemek

Resim
     Radyo dinlemek hakkında bir yazı yazmak istiyorum bugün. Böyle bir yazıyı yazmak nerden aklıma geldi? Bugün işten gelirken, bir abiyi gördüm. Evinin bahçesindeki ağacın altında oturmuş sandalyesine, uzatmış ayaklarını, radyosunu dinliyor. İnsanı o kadar imrendirici bir hali vardı ki. İş-güç ne varsa bırakacaksın bir kenara. O abi gibi kendini atacaksın ağacın altına. Kuşların ötüşünü dinleyeceksin. Sessizliği dinleyeceksin. Kendini dinleyeceksin. Yaşı itibariyle haberleri dinliyordu herhalde. Radyodan da haber dinlemek gibisi yoktur hani. Alışkanlığı olmayanlara garip gelebilir. Dakikalar içerisinde günün öne çıkan haberlerini bir çırpıda öğrenirsiniz. Haberleri dinlemenin zevki ayrıdır. Ama radyo tiyatrosu olayına yetişemedim bak. Belki birkaç defa dinlemişimdir. O kadar. ŞARKI VE ŞİİR İLE GELEN HUZUR      Radyo dinlemek, sadece haberleri dinlemekten ibaret değildi benim için. Bundan dört-beş yıl önceydi. O zaman Bilecik’teydim. Çalışmıyordum o zamanlar. Radyoya da

Beni üzen olaylar

Resim
     Beni üzen olaylar hakkında bir yazı yazmak istedim sizlere. İlk olay sadece beni değil, eminim herkesi üzüyordur. Bu boğulma vakaları. Son boğulma vakalarından biri İstanbul’daydı. Arkadaşı, Furkan ve diğer arkadaşlarını denize atlarken ve Furkan’ın çırpınışlarını çekmişti. En son, Furkan’dan hala haber yoktu. Sadece Furkan mı peki? Yaz ayları geldiği zaman bu boğulma haberleri, rutin haberler haline geliyor. Her haberde muhakkak görüyorsunuz. İnsanın içi kan ağlıyor. Bir adam yine boğulmuş bir yerde. Çoluk çocuğu varmış. Ne olacak şimdi o çocuklar? Babasız büyüyecekler. Çok acı bir durum. Ya Furkan? Daha gençliğinin baharında bir çocuktu. “Yüzme bilmiyorsan keşke girmeseydin be çocuk” dedim, içim sızlayarak. YİNE Mİ MÜFREDAT DEĞİŞTİ?      Beni üzen olaylar yazım, diğer bir olay ile devam ediyor. Diğer olay da, müfredatların devamlı değişip durması. Bu sene okullar başlarken yine müfredat değişecek. Bu kaçıncı? Ben şu anda okuyan bir çocuğun psikolojisini düşünemiyo

Okuma günlüğüm #2

Resim
      Okuma günlüğüm ile yine karşınızdayım. Bu yazıda blog arkadaşlarımın yazılarına yer vereceğim. İlk okuduğum yazı Blog Tecrübem’den. Hani şu modemlere patates falan takılınca çekim gücü artıyor falan diyorlar ya. O konuya değinmiş. Benim merak ettiğim bir konuydu. Mübarek patatesi de elektronik dünyasının içine soktular ya. Peki patates gerçekten çekim gücünü arttırıyor muymuş? Cevabı Blog Tecrübem’in yazısında. İkinci okuduğum yazı ise Mustafa Sönmez’in bloğundan. Habertürk’te hadislerin tartışıldığı bir program vardı. Konuklar; Caner Taslaman ve adını ilk kez duyduğum Ebubekir Sifir’di. Ben ki o kadar dini içerikli yayınları takip ettiğimi sanırım, bu Ebubekir Sifir’i nasıl duymamışım, hayret. Programı başlarken gördüm aslında ama izlemedim. DEVE SİDİKLİ PROGRAM MI?      Okuma günlüğüm yazımda bu programa yer vereceğim hiç aklıma gelmezdi. Gerçi programı yazmayı düşünmüştüm. Çünkü bu tür dini tartışmaları hiç kaçırmam. Beş dakika kadar izledim. Program beni sıktı. Bend

Cem Yılmaz sosyal medya

Resim
      Cem Yılmaz sosyal medya hesaplarını kapatmış. Şahsen hiç üzülmedim. Çünkü devamlı takip ettiğim hesaplar değildi hesapları. Zamanında Twitter’da takibe almıştım onu. Birkaç tivitine baktım. Hiç beklediğim gibi değildi. Türkiye’nin en iyi komedyeninden, komik tivitler bekliyor insan doğal olarak. Baktım, hiç komik değildi. O zaman tivitlerine espri amaçlı bakmamaya çalıştım. Ne anlatmak istiyordu. Anlamaya çalıştım. Bu sefer de pek sarmadı beni tivitleri. Ama beni sarmadı diye, adama eleştiri ya da hakaret boyutuna varan tivitler atmadım. “Beni Twitter paylaşımları sarmıyor” deyip, devamlı takipçisi olmadım. Ama takipten de çıkmadım. Ama herkes benim gibi değildi. Adamı attıkları tivitlerle canından bezdirdiler. Bence en iyisini yaptı. Bunca insana laf anlatmakla baş olur mu?

Yaş otuz beş şiiri

Resim
      Yaş otuz beş şiiri, nerden geldiyse geldi aklıma. “Ya şu şiir nasıldı? Yeniden bir okuyayım” dedim. Ben de genelde herkeste olduğu gibi, şiirin ilk iki dizesini bilirim. Hani o meşhur iki dize. “Yaş otuz beş yolun yarısı eder/ Dante gibi ortasındayız ömrün”. Ama bundan sonrası yoktur bende. Cahit Sıtkı Tarancı ne de güzel yazmış. Bu arada kendisi, en sevdiğim birkaç şairden biridir. Şiiri bir okudum. Her okuyuşta olduğu gibi, yine sarstı beni. Bu nasıl bir anlatımdır böyle. Ölümü bu kadar iliklerinde hissetmek. Ve hissettiklerini bu kadar vurucu bir şekilde şiirleştirmek. Ey gidi Cahit Sıtkı. Kim bilir gözlerini son kez bu dünyaya kapatırken neler yaşadın? Bu arada şiiri okumak isteyenler, buradan okuyabilirler.  

İstanbul sel

Resim
      İstanbul sel görüntüleri yine Türkiye’nin gündemindeydi. Nasıl olmasın? Türkiye’nin en önemli ve marka kentinde olacak iş miydi bunlar? Ama burada oluyor işte. Kendimi bildim bileli ne zaman şiddetli bir yağmur yağsa, akşamları haber bültenlerinde sel baskınları haberleri yer alır. Ama hiçbir belediye de, “Önlem alalım. Bir daha böyle şeyler yaşanmasın” demez. Avrasya Tüneli’ni bile kapatmışlar. Dün gece Habertürk’te bir uzman konuşuyordu. “Daha en ufak bir yağışta o tüneli kapatıyorsanız, ya bir deprem olsa ne olacak?” dedi. Şimdi adam haksız mı? Bizim ülkede bu işler niye doğru dürüst yapılmıyor. Niye işler baştan savma yapılıyor? Galiba her şiddetli yağmurdan sonra bu soruları sormaya devam edeceğiz.

Animasyon filmleri

Resim
      Animasyon filmleri furyası bitti gibi, ne dersiniz? Bu furyanın en bilinenleri Shrek, Buz Devri ve Oyuncak Hikayesi oldu galiba. Bunlar kadar iz bırakan olmadı herhalde. Belki benim unutmuş olduklarım vardır. Onları da yorum bölümüne yazın lütfen. Şimdi bu yazıyı yazmak nerden aklıma geldi? Bu akşam kanal D’de bir animasyon filmi vardı. Sözde tvde ilk kezmiş. Ben daha ismini ilk defa duyuyorum. Zaten bir film gişe yapmıyorsa, ondan pek iş çıkmıyor. O yüzden daha önce ismini hiç duymadığım bir film olursa, itibar etmiyorum. Geçen günlerde yine kanal D’de lego filmi vardı. Benim daha fragmanı görünce haberim oldu. “Yine de bakayım” dedim. Hiçbir işe yaramaz. “Neden duymadığım belli oldu?” dedim. Çünkü gişe yapmamış ve doğal olarak medyada haber olmamış.  YENİ EFSANELER GELİR Mİ?      Efsane olacak yeni animasyon filmleri bekliyorum. Yukarıdaki paragrafta yazdığım filmler gibisi gelir mi dersiniz? Bu filmler tuttu ya. Ota böceğe, aklınıza ne gelirse film yapmaya başladıl

Fatih Terim kavga...

Resim
      Fatih Terim kavga mevzu, herkesin gündeminde. Olayı ilk duyduğumda şaşırdım aslında. Hiç öyle mekan basıp, adam dövecek performans beklemezdim kendisinden. Ama sonra, “Niye şaşırıyorsun ki? Bunlar Türkiye’de normal şeyler” dedim. Çünkü bu ülkede herkes adaleti kendi sağlamaya çalışıyor. İşin kötü yanı, insanların adaleti kendi sağlamaları değil aslında. Kötü yanı: Toplumun bu tür davranışlardan hoşlanması. Tabi toplum derken, herkesi dahil etmiyorum. Ama büyük bir çoğunluk böyle insanlardan hoşlanıyor. Böyle otoriter, dediğim dedik insanlar çok seviliyor. Toplumumuzun genelinde var bu. Şimdi büyük bir çoğunluk, “Adama helal olsun. Mekan basmış. Hem de damatları ve korumalarıyla” diyordur. Mehmet Demirkol yazdığı yazıda, bu toplumumuzdaki yaraya değinmiş. İsterseniz ona da bir göz atın derim. Mehmet Demirkol’un yazısı.

Pazar günü çalışmak...

Resim
      Pazar günü çalışmak adama koyuyor. Çünkü o gün tüm ülke yatar, çalışmaz psikoloji içinde oluyor insan. Halbuki o günde çalışanlar da azımsanamayacak kadar çok olabilir. “Ama herkes şu anda sıcak yataklarında yatıyorlar. Ben burada çalışıyorum” düşüncesi yok mu? Adamı kahrediyor. Gerçi şimdi yatakta yatıyorlardır düşüncesi daha çok kışa aylarında insanı esir alır. Şimdiki gibi yaz aylarında ise, “Millet şimdi bu güzel havada geziyordur. Ben ise bu kapalı mekanda kalmak zorundayım” düşüncesidir benliğini saran. Tıpkı bugünkü gibi. Birde şöyle bir pencereden bakarsın. Dışarısı güneşe boğulmuş. “Ahh ulan. Şimdi dışarıda olup bu güneşin tadını çıkarmak vardı” dersin.

15 Temmuz...

Resim
           15 Temmuz ile ilgili yeni bir yazı yazmak istemiyorum bugün. Onun yerine, bu darbe girişiminden sonra geçen sene iki tane yazı yazmıştım blogda. Size o yazılarımı paylaşmak istiyorum. Çünkü orada yazdıklarım hala benim için taze. O yazılarda hiç siyaset yok bu arada. Millet olarak neler yaşadık? Duygusal olarak ne fırtınalar koptu içimizde, onlar var.  ***Millet ile mehmetçiği karşı karşıya geldi... ***Darbe girişimine dair sorduğum iç sızlatıcı sorular...

Kadınlar ne ister?

Resim
     Kadınlar ne ister sorusunun net bir cevabı yok. Ya da her kadın aynı cevabı vermeyebiliyor. Şöyle genel bir algı vardır mesela. Çiçeklere, “Hayır” diyemezler. Ama hiç de öyle değil. Bazıları çiçeklerden hiç hoşlanmıyorlar. Neymiş? Bu çiçek olayını genelleştirmeyecekmişiz. Öncelikle çiçek hakkında ne düşünüyor, onu öğreneceğiz. Ondan sonra çiçek alma işine gireceğiz. Biz erkekler için en garanti yol bu. Ha bir tane daha var. Ne var? Çok hoşlarına gittiğini sandığımız şeylerden biri. Onlara ilgi göstermek. Çok ilgi gösterince de bunalabiliyorlar. Bazısı her an ilgi bekliyor. Yani bu durumu göz önünde bulundurup yekten çok ilgili ya da çok da ilgisiz olmamak gerekiyor.  foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/woman-wearing-yellow-dress-beside-woman-wearing-red-dress-506363/

Şiir yazmak...

Resim
      Şiir yazmak benim için bir tutku derecesinde değil. En azından şimdilerde. Bundan 5-6 sene önce falan şiire yoğunlaşmıştım. Hatta küçük bir defterim vardı. Hatırladığım kadarıyla o defterde 15-20 arası şiirim vardı. O defteri saklıyordum, hatıra olsun diye. Ama şimdilerde kim bilir nerede? İlerleyen yıllarda şiirden koptum. Daha çok deneme yazmaya yöneldim. Ben ha deyince şiir yazamıyorum. Yazmam için yoğun duygular içinde olmam gerekiyor. Ya da moda girmem de gerekiyor diyebilirim. Böyle ya sessiz bir ortam olacak ya da evdeysem falan kulaklığı takıp dünyadan kopmam lazım. Tekrar eskisi kadar sık olmasa da ara ara şiir yazmak istiyorum. Blogdada birkaç gün önce yazdığım şiirim de burada.  Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/fire-and-ice-by-robert-frost-231088/

Facebook, niye İnstagram'ı taklit ediyor?

Resim
            Facebook, diğer sosyal medya mecralarında ne görürse, hemen kendisi uygulamaya kalkıyor. Böyle yaparak antipatik olduğunu farkında mı acaba? Daha geçen günlerde bir veri açıklandı. Buna göre en çok kullanıcıya sahip uygulama kendisi. Hikaye özelliğinin falan eklenmesi artı bir kullanıcı kazandırmış mıdır? Belki. Ama ben hiç sempatik bulmuyorum böyle yaptıkça. Hikaye özelliğini İnstagram’da görmeye alışmışız. Telefonda o mavi F simgesine tıklıyorum. Sayfanın en başında hikayeler görüyorum. “Yanlışlıkla İnstagram’ımı açtım nedir?” diyorum. Her uygulamanın kendine has özellikleri var. O özellikleri koruması gerektiği düşüncesindeyim. Ha, yeni özellikler eklemeyecek mi? Ekleyecek tabi. Ama diğer uygulamalardaki özellikleri kendisinde kullanmaya başlayarak değil.  Foto kaynak:  https://www.pexels.com/photo/access-app-application-apps-267399/

Burası Türkiye

Resim
Belediye yol kazar Ya su borusunu ya da doğalgaz borusunu patlatır Su boşa akar, doğalgaz boşa yanar Milli servet akar-yanar Olan yine biz vatandaşa olur Burası Türkiye der geçersin. Zenginsen selam verilir Fakirsen görmezden gelinir İnsana değil paraya hürmet edilir Burası Türkiye der geçersin. Kumdan ev yapılır Bunlar depremde peş peşe yıkılır Altında binlerce insan kalır Burası Türkiye der geçersin. Zayıflar ezilir Güçlüler vezir edilir İnsanca yaşamdan bahsedilir Sadece acı acı gülersin. Asgari ücret yerlerde Vergisi zirvelerde Zenginler köşklerde Sen nasıl geçineceğim diye şaşarsın. Uyuşturucu almış yürümüş Gençler peşinde kul köle Her sokak başında bir tanesi Kendinden geçmiş bir halde yerde. Her yer cinayet Her yer kan Ey güzel ülkem benim Bu muydu senin için arzulanan? Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/red-lighted-candle-220618/

Barış Özcan I Abone olunası bir youtuber...

Resim
     Barış Özcan son vlogunu, Martin Luther King hakkında yapmış. Dün akşam, “Ne izlesem, ne izlesem?” diye kendi kendime sorarken bir baktım, bu son videosunu izlemediğimi fark ettim. “Güzel vakit geçirmek için, işte harika bir seçenek” dedim ve videoyu izlemeye başladım. İzlediğim sanki bir vlog değilde, Ntv’de bir belgeseldi sanki. O kadar kaliteli bir vlog yapmış. Böyle dedim diye sanmayın ki diğer videoları iyi değil. Onlarda çok kaliteli. Ama bu vlog, harika olmuş. Buram buram kalite kokuyor. Tekrar tekrar izlenecek bir video. Başından sonuna ilgiyle takip ettim videoyu. “Bu videonun herkese ama herkese ulaşması lazım. Bunu yazmalıyım” dedim. Ve bu yazı çıktı ortaya. KANALINDAN NASIL HABERİM OLDU?      Barış Özcan şu an itibariyle 610 bin takipçisi olan bir youtuber. Ama dediğim gibi şimdilik. Gün geçtikte takipçi sayısı hızla büyüyor. Ben kendisini takip etmeye başladığımda 200 bin küsürlerde bir takipçisi vardı. Çok yakın zamanda 1 milyon aboneye ulaşması içten

Yirmilik diş çektirme maceram...

Resim
      Yirmilik diş, otuzumda çıktı yazımı okursanız, bu hikayenin öncesi hakkında da bilgi sahibi olursunuz. Geçen cuma gününe sıra verdi doktor. Dişçi koltuğuna oturdum. Hala bir şey yok. İki tane iğne yaptı. “Şimdi ağzının ve dilinin yarısı uyuşacak” dedi. Hakikaten dilimin ve ağzımın yarısı uyuştu. Doktor bir şeyler soruyor, cevap veremiyorum. İşte tam o sırada bir sıkıntı bastı beni. “Ne oluyoruz?” dedim. “Sakin ol bir şey yok” dedi doktor. Yarım saat içerisinde dişi çıkardı. Dişi de görecektiniz. Kocaman. Dişin yerine bez koydu, “Isır” dedi. Yarım saat onu öyle tuttum. Sonra çıkardım. Birden kan olmuş. Saat 11:00’de başladı işte. Yarım saate bitti. YAPILMAYACAKLAR LİSTESİ      Yirmilik diş çektirdikten sonra neler yapmamak lazım peki? “Öncelikle saat 14:30’a kadar hiçbir şey yemeyeceksin. Yemek yiyeceğin zaman taneli yiyecekler yemeyeceksin. Çorba iç. Diğer tarafınla ye. Asla sıcak bir şey yiyip içme. Dondurma yiyebilirsin. Antibiyotiğe devam et. Ağrıya baktın da

Evren Günlüğü, Volkan Yılmaz ile blog sohbeti yaptı...

Resim
      Evren Günlüğü blog sohbetlerine devam ediyor. Dün akşam bu blog sohbetlerinden beşincisini izledim. Volkan Yılmaz ile yaptığı. Volkan Yılmaz, bir zamanlar blog dünyasını alt üst etmiş, şimdilerde ise yazı girilmeyen Wolkanca bloğunun yazarı. Ben sohbetten müthiş bir zevk aldım. Bu arada Wolkanca sitesine buradan girebilirsiniz. Ben girdim, baktım. Gerçekten harika içeriklerle dolu. Bu arada Evren Soyuçok harika bir moderatörlük yapıyor. Videoyu izleyin bakalım. Sizde benimle aynı fikirde olacak mısınız? Video kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=RPl5xH7ASN0

Ahmet Hakan Şeyma Subaşı

Resim
     Ahmet Hakan Şeyma Subaşı olayı ne kadar da çok gündemde yer aldı değil mi? Bunun tek nedeni: Ahmet Hakan’dır. Olayın üstüne o kadar çok gitti ki. Abi senin amacın ne? Tamam bir defa yazını yazdın. Daha ne uzatıyorsun? Neyin peşindesin? İyice kendisinden soğudum. Bu konuda Fatih Altaylı kendisine on numara bir cevap veren bir yazı kaleme almış. Onu okuyup rahatladık. Fatih Altaylı'nın Ahmet Hakan'a kapak olan yazısı Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/man-couple-people-woman-343/

Blogger buluşması

Resim
Blogger buluşması haberim var size. Dahamutluyuz.com bloğu sahibi Yurdagül’ün organizatörlüğünde gerçekleştiriliyor. Yurdagül’ü çoğunuz tanıyorsunuzdur zaten. Kendisi bu buluşma için büyük emek harcadı. Hala da harcıyor. İlk olarak bu yazısında buluşma mekanının bulunduğunu duyurdu. Yetmedi. Mekanın her yerini fotoğrafladı. Menülerine kalana kadar.      Ben hayatımda oraya gitmedim ama o kadar detaylı fotoğraf çekmiş ki kendisi, gitmiş kadar oldum. Sonra bu yazısında da buluşma tarihini duyurdu. Ağustosun ikinci haftası olacakmış. Herkesin gelebilmesi için bu tarihe karar kılınmış. Dilerim emeklerinin karşılığını alır. Bir çok Blogger’ın katıldığı harika bir gün olur. Bu arada benim gidip gitmeyeceğim belli değil. O hafta belli olacak. Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/blogger-text-163101/

Günlükte neler yazılır?

Resim
     Günlükte neler yazılır? Ben ilk günlük tutmaya başladığım zamanlar o gün ne yaptıysam onu yazardım. “Arkadaşlarla top oynadım. Televizyona baktım” gibi mesela. Tabi çocukluk günlerime ait günlük tutmamdan bir örnekti. Sonraları içimde yaşadığım duygu fırtınalarını dökmeye başladım günlüğe. Ve hayatımda dönüm noktaları olan olayları yazdım.      Feridun Andaç da edebiyathaber.net’de “ Günlükte ne yazar, ne anlatırız?” başlıklı bir yazı yazmış. Ben keyifle okudum. Bu keyifli yazıyı sizin de okumanızı istedim. İyi okumalar. Foto kaynak:  https://www.pexels.com/photo/pen-writing-notes-studying-8769/

Tarkan yolla ...

Resim
     Tarkan yolla şarkısını dinlemeyeniniz yoktur herhalde. “Dinlemek zorunda mıyım? Belki dinlemedim. Belki adamı sevmiyorum” da diyebilirsiniz tabi. Böyle diyecekleri de göz önünde bulundurarak ben diyorum ki: “Ben şarkıyı dinledim. Pek hoşuma gitmedi. Ama bu adamın işi belli olmuyor. Şarkıları sonradan patlayabiliyor”.            Ama şunu söyleyebilirim. Şarkı belki o kadar tutmamış olabilir ama Twitter’da o kadar çok capsi yapıldı ki. Çok komik ve mizah dolu capsler yapıyorlar yapanlar da. O Tivitleri okurken o kadar keyifli dakikalar geçirdim ki. Hemen o tivitlere bir bakın derim. Şarkıyı da buradan dinleyebilir ve izleyebilirsiniz. Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/black-headset-hanging-on-black-and-gray-microphone-185030/

Tohumlar fidana...

Resim
DOĞAYA SEVGİYİ ANLATAN ŞARKI        Tohumlar fidana şarkısını hepimiz biliriz. Belki yeni nesiller bilmeyebilir. Duydularsa da belki Cem Yılmaz’ın filminde duymuş olabilirler. Bu şarkıyı dinleyince ben çocukluğuma gidiyorum.  Okullarda ne de çok söylermişiz. Doğaya sevgiyi bu tip şarkılarla çocuklarımıza aşılamalıyız. Şimdi orman yangınları oluyor. Çoğu ya sigara izmaritinden ya da piknikten sonra bırakılan çöplerden çıkıyor. Bu nedenle doğaya sevgi duyan bir nesil yetiştirmeliyiz. Kamu spotlarında bu şarkıya yer verilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Yeniden doğaya sevgiyi yeşertmek için. Okullarda müzik derslerinde bu şarkı öğretmeli. Tabi bu iş sadece şarkının öğretilmesiyle olmaz. Aynı zamandan doğa bizim için neden önemli? Neden doğayı korumalıyız? Bunlar ayrı ayrı anlatılmalı.

Beyonce Mevlana ...

Resim
     Beyonce Mevlana görünce ne alaka diyenleriniz olmuştur. Beyonce, doğan ikiz çocuklarından birine Rumi ismini vermiş. Rumi biliyorsunuz Mevlana’nın ismi. Diğer çocuklarına ise Sir ismini vermişler. Mevlana’nın bir şiirinde geçen efendim hitabı nedeniyle de diğer çocuklarına Sir ismini vermiş olabilecekleri konuşuluyor. Bahsi geçen şiir ise şöyle: Getir aşkın ve özgürlüğün saf şarabını Ama efendim, geliyor bir fırtına Biraz daha şarap, öğreteceğiz bu fırtınaya Bir iki şey, esmek hakkında Foto kaynak:https://pixabay.com/tr/dans-dervi%C5%9Fler-d%C3%B6nd%C3%BCrmek-havlular-65035/

Challenge yerine, niye meydan okuma demiyoruz?

Resim
SUÇ, SADECE YABANCI KELİME KULLANANLARDA MI?           Challenge ifadesinin kullanımını hoş karşılamıyordu biri. Blogda mı okudum, yoksa Twitter’da mı, şimdi tam hatırlamıyorum. Niye Türkçe'sini, yani meydan okumayı kullanmıyorlarmış. Özellikle bu ifade youtuberlar tarafından çok kullanılıyor. Bu youtuberlar arasında benim de takip ettiklerim var. Benim takip ettiğim youtuberlar, baya popüler. Muhtemelen onlardan bahsediyor. Tamam, onların bu ifadeyi kullanmalarını eleştir. Peki suç sadece onlarda mı? Maalesef ülke olarak, yabancı olan her şeye karşı bir ilgimiz var. Osmanlı’nın son dönemlerinden beri, bir yabancı hayranlığıdır gidiyor. Giyimde, yaşamada ve tabi ki de dilde. Şimdi bizde mantık, “Bizden bir şey olmaz. Ne varsa Avrupa’da var”. Bu mantık

Yirmilik diş, otuzumda çıktı...

Resim
      Yirmilik diş bende hiç çıkmayacak gibi gelirdi. Ta ki bugüne kadar. İki gün önce boğazımın sol tarafında bir ağrı başladı. Belli aralıklarla bende boğaz ağrısı olur. Birkaç gün Dolorex içerim geçerdi. Yine Dolorex içtim. Ama yok, bu sefer fayda etmedi. Doktora gittim. “Boğazım ağrıyor. Geçmedi kaç gündür” dedim. Baktı. Boğaz ağrımın geçmesi için antibiyotik yazdı. Yani doktor boğazımda bir şey olmadığını anlamadı. İlaç yazıp gönderdi. Sonuçta dişçi değil ki, dişime bakıp anlasın. Ama boğazımda bir şey olmadığını görüp, niye antibiyotik yazdı? Neyse antibiyotiği kullanmaya başladım. Yok, yine geçmez. Ağrı yavaş yavaş dişime vurmaya başladı. “Acaba dişim mi ağrıyor. Yoksa ağrım dişime mi vurdu?” dedim. ÇIKMAYA ÇALIŞAN DİŞİM       Yirmilik diş nedeniyle bu ağrıyı çektiğim aklımın ucundan geçmedi tabi. Benim daha önce çıkmış dişlerimden, arta kalan kökler vardı. “Muhtemelen onlardan ağrıyordur ağrıyorsa” dedim. Ağrı ne ağrısı bunun öğrenmenin tek yolu dişçiye gitmekti. D