Şezlongda bilgisayarımı açtım ve yazımı yazmaya başladım. Karşımda deniz. Kimileri yüzüyor, kimileri de güneşleniyor.
Şaka
şaka. Öyle bir şey yok. Evden yazıyorum. Ama var bi hayalimiz.
Tatilde
bile yazısını yazmadan duramayan bir blog yazarı. Zaten bir kişisel blog yazarı
da böyle olmalı. Her an ve her koşulda yazabilmeli.
Çok
gaza geldim galiba. Biri beni durdursun.
Bu
cümleyi hatırlayanlar vardır aranızda. Maske diye bir çizgi film vardı. Sonradan
filmi de çekildi. Filminde de Jim Carrey oynamıştı galiba.
İşte
o çizgi filmde kahramanımız devamlı, “Biri beni durdursun” derdi.
Hey
gidi günler hey. Buradan da muhabbeti nerede o eski bayramlara bağlıyormuşum. Yok
yok, bağlamayacağım, korkmayın.
Ama
her bayramda da döner bu muhabbet değil mi? İnsanız işte. Hep eskiyi özlüyoruz.
Bazen
çocukluk günlerim gelir aklıma, özlemek demişken. -Hiç böyle bir şey istemedim
ama yazı ister istemez nostalji özlemine dönüştü-
Düşerdik
ve dizlerimiz kanardı. Sonra da o dizlerimiz kabuk bağlardı. O kabukları
koparmayı çok severdim. Çocukluk günleri de geride kaldı işte.
Bir
cuma akşamından yazıyorum bu yazıyı. Saat 23.04 geçiyor.
KISA
HİKAYE…
Toplum
içinde hapşırmayı hiç sevmem. Tam o an, tüm gözlerin bana döneceğini bilirim ve
bundan çok çekinirim. Ama tüm bu çekinceme rağmen korktuğum başıma geldi ve
hapşırdım. Birkaç kişi çok yaşa dedi ve yanımdaki kişi de bana bir tane selpak
verdi. Korktuğum gibi olmamıştı işte. Gülümsedim ve içimden, “Bu sendromu da
atlattım artık” dedim.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder