Kitap okurken yapmayı sevmediğim şeyler...

       Kitap okurken yapmayı sevmediğim şeyler vardır. Bugün bunları paylaşmak istiyorum sizinle. İlk olarak aklıma gelen, cümlelerin altını çizmek. Bunu seven çok var galiba. Genelde okuduğum yazılarda kelime altlarını çizmeyi sevenlerle karşılaşıyorum. Ben bugüne kadar okuduğum hiç bir kitabın altını çizmedim. Kendime ait kitaplarım fazla yoktur. Genelde kütüphaneden alırım. Kütüphaneden aldığım kitaplara da özen gösteririm. Çünkü onları benden sonra kim bilir kaç kişi daha okuyacak. Bu bilinçle davranırım kitaba. O yüzden altını çizmeyi bırakın, herhangi bir sayfasının bükülmemesi için elimden geleni yaparım. Yani işin özü kütüphanedeki kitaplar kadar kitabım olsa yine de altlarını çizmem. Kitapları çizmememin kitabın benim olup olmamasıyla ilgisi yok yani.

     KİTAPTA ÖNEMLİ YERLERİN
     ALTINI ÇİZMİYORUM DA NE
                  YAPIYORUM?
       Bazı kitapların yaprakları ince oluyor. Böyle çizerken yırtılıyor. Bir kere denedim. Neden denedim onu da hatırlamıyorum. Onda da böyle bir şey başıma geldi işte. Yaprak kalın da olabilir. Öyle kitaplar da var. Ama bana altı çizilmiş cümleler görmek estetik gelmiyor. İtici geliyor. Peki altı çizilmesi gereken bir paragraf olduğunda ne yapıyorum? Elbette  benim de çok beğendiğim yerler oluyor. Eğer kitap kendi kitabımsa o sayfayı not ediyorum. Nasıl mı? Mesela 125'inci sayfa, 4'üncü paragraf gibi. Aslında o paragrafı defterime yazadabilirim. Nasıl olsa altını çizmiyorum. Ama onu tercih etmiyorum. Çünkü o metni orjinal yerinde okumak daha güzel. Kütüphaneden aldığım bir kitapsa  eğer bu, o zaman o paragrafın tamamını yazıyorum, defterime.
    SAYFAYI KIVIRMAK BANA GÖRE 
                       DEĞİL    
       Kitap okurken yapmayı sevmediğim diğer şey de: Hangi sayfada kaldığını unutmamak için kaldığın sayfayı kıvırmak. Hiç hoşlanmadığım bir görüntüdür o. Sonra o kıvrılan yerler gün gelir kopar. Ondan sonra al sana yırtık sayfa. Bu görüntüyü de hiç mi hiç sevmem. Kitap ayracı kullanma alışkanlığımız pek yok. Bu konuda ben de bir itirafta bulunayım. Tam olarak bende de kitap ayracı kullanma alışkanlığı olduğunu söyleyemem. Peki nerede kaldığımı unutmamak için ben ne yapıyorum? Bu kadar her şeye titizlenen bir adam imajı oluşturdum sizde. Yazının bu bölümüne kadar. İşte bu imaja hiç uymayan bir şey yapıyorum. Defterimden ufak bir parça koparıyorum. Koyuyorum kaldığım sayfanın arasına. Tabi bu durum devamlı kütüphaneden kitap almamdan kaynaklanıyor. O kitapların arasında ayraç olmuyor. Kırk yılda bir bazısında çıkarsa çıkıyor. Böyle olunca doğal olarak ayraç alışkanlığı da oluşmuyor tabi. Benimkiler bunlar. Sizlerin de ekleyecekleri olursa yoruma beklerim.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com

Okuduğum kitapları not ediyorum...

      Okuduğunuz kitapları not eder misiniz? Ben ederim. Bundan yıllar önce babam, çalıştığı fabrikadan ajanda getirmişti. Ajandayı görür görmez sevdim. Ben kalemi, kağıdı seviyorum. Taa o zamanlardan beri seviyormuşum demek. Ajanda daha önce hiç kullanılmamış bir ajanda değildi. Çok az kısmı kullanılmış. Çoğu sayfası boştu. Benim ilk günlüğüm, o ajandaydı. Günlüğüm dışında ayrıca o ajandayı okuduğum kitapları not etmek için kullanıyordum. Nedense bende her şeyi not etme gibi bir durum var. Seviyorum. Bugün hala öyleyim. Günlüğüme bile bir olayı not ederken tüm ayrıntılarıyla yazarım. O olay neden olmuş? Kim o olayda başrolü oynamış? 5N1K gibi yani. Bu huyumda o zamanlardan kalmış işte. Ama olsun. Bu huyumdan şikayetçi değilim. Bu huyumu seviyorum.

        KİTAPLARI NOT TUTMA FİKRİ
      Düşündüm ki. "O kadar kitap okuyorum. İleride hangi kitabı okudum, okumadım. Nerden hatırlayacağım. En iyisi bunları kayıt altına almak" dedim. Bu kararı aldıktan sonraki okuduğum ilk kitaptan itibaren kaydetmeye başladım. İlk kaydettiğim kitap yabancı bir kitaptı. Polisiyeydi. Ve çok güzeldi. Tipik Amerikan seri katil hikayesiydi. Adını falan hatırlamıyorum. Yazarını da. Kitapla ilgili sadece güzel bir kitap olduğu kalmış aklımda. Peki kitapları nasıl not edecektim? Kitabın adı ve yazarı zaten banko yazılmalıydı. Düşündüm. "Kitapla ilgili başka ne yazabilirim" diye. "Acaba kısaca kitapta ne anlatıldığından bahsetsem mi?" dedim. Bir iki kitapta da denedim diye hatırlıyorum. Ama her şeyi en ince ayrıntısına kadar huyum yok mu. Bir kaç satır olması gereken yerde ben yazdım iki-üç sayfa. "En iyisi bundan vazgeçeyim" dedim.
   OKUDUĞUM KİTAPLARI NOT ETME
              TABLOSUNU NASIL
                 OLUŞTURDUM?
      "Başka ne not edeyim?" diye düşünürken aklıma sayfa sayısı geldi. "Evet, sayfa sayısı olmalı" dedim. İlk üç sıram belli olmuştu. İlk, kitabın adını yazıyordum. İkinci sırada kitabın yazarı oluyordu. Üçüncü ve en son sırada ise sayfa sayısı yer alıyordu. "Başka ne not edebilirim?" diye kitabın ön kapağına, arka kapağına baktım. Ön kapakta gözüme Türkçesi kısmı ilişti. Şimdilerde çeviren diye geçiyor. O zamanlar daha çok Türkçesi diye geçiyordu herhalde. Ya da bana öyle kitaplar denk gelmişti. "Evet, bu da olmalı" dedim. Böylelikle dördüncü sırada, çeviren ya da çevirmen kısmı yer aldı. Bir de yayınevi vardı tabi. Onu da kaçırmamalıydım. Yayınevi de kendine beşinci sırada yer buldu. Bunların dışında ben bir şey daha ekledim. Kitabın özelliklerinin dışında. O da benim bir kitabı kaç günde okuduğumdu. Okuma performansımı ölçmek için iyi bir veri olurdu benim için. Tablonum son iki kısmı da şöyle şekillendi: Okumaya başladığım tarih ve okumayı bitirdiğim tarih diye. Hepsini toparlarsak ve bir tablo halinde yazarsak;
Kitabın adı    
Kitabın yazarı
Sayfa sayısı
Çeviren
Yayınevi
Okumaya başladığım tarih
Okumayı bitirdiğim tarih
Ben yıllardan beri okuduğum kitapları böyle not tutuyorum işte.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com

Bir çocukluk hatırasının düşündürttükleri...

      Bir çocukluk hatıramı anımsıyorum. O zamanlar küçük evimizdeydik. İçerisinin çok sıcak olduğunu hatırlıyorum. Demek ki kış ayındaymışız. Kardeşimle deli gibi oyun oynuyoruz. Onun orta boyda kamyonu vardı. Tüpçü kamyonu. Arkasında da plastikten 7-8 tane tüp. O tüpleri odanın kapısının önüne koyardık. Daha doğrusu sıralardık. Biz de karşısına geçer. Bi tane plastik tüple onları düşürmeye çalışırdık. Bir nevi bovling gibi. Genelde ben kazanırdım. Kardeşim mızıkçılık yapardı. Bi kaç kere, "Hayır ben kazandım" diye tartıştım. Sonra da tartışmayı gereksiz buldum. Çünkü o küçüktü. Annem mısır unlu çorba yapıyordu. Daha önce yememiştim galiba o çorbadan. "Bu mısır unu ne güzelmiş" demiştim içimden. Ailecek, hep beraber yemiştik o çorbadan huzurla, mutlulukla. Ailecek yemek gibisi var mı.

           İLK BRUCE LEE FİLMİ
      O gün pazardı galiba. Kanal D'de Bruce Lee'nin filmi vardı. Gemiyle dövüş turnuvasının yapıldığı yere gittiği film hani. O akşamki mutlu aile tablomuza eşlik etmişti. Bruce Lee'nin en sevdiğim filmi odur. Hem güzel film hem de güzel bir anımın parçası. Böyle unutamadığı güzel anıları olması çok güzel insanın. O zamanlar deprem zamanı. Yardımlar geliyor. Yine o akşam yardım gelmiş. Tüm mahalleli gibi biz de ordaydık. Ama ben öyle girişken olmadığım için, milletin arasına dalıp eşya kapamamıştım. Bir şapka alabilmiştim. Üzerinde Chicago Bulls yazıyordu. Ve kırmızı, sinirlenmiş bir boğa resmi vardı. Çok sevinmiştim. Benim de artık basketbollu şapkam vardı. Hevesliydim o zaman böyle şeylere. Ama sonraları ne kadar istesem de takamadım. Sıktı beni. Kafamı terletti. Sonraları için işaretmiş bana aslında bu.
              HEVESİ İSTEKLE
              KARIŞTIRMIŞIM
      Hayatımın sonraki dönemine nasıl işaretmiş derseniz. O kadar çok heves ettiğim şeyleri meğer yapmak istemiyormuşum. Kendimle ilgili öğrendiğim şeylerden biriydi bu. İnsan kendisiyle ilgili bir şey öğrenebilir mi? Öğrenir. Deneme yanılma yoluyla öğrendim bunu. Meğer sadece zannediyormuşum. Zannettiğim şey yapmak istediğim şey değilmiş. Şimdi hayatımda bir karar alacağım zaman, bu durumumu da göz önünde bulunduruyorum. Bir dahaki kararlarımda yanlışa düşmemek için. Yanlışa düşmemek için diyorum ama şu an bile yanlışa düşüyorum aslında. Yine zannetmeyle yola çıkıyorum çünkü. Denemem ve hissettiğim duygu gerçek mi öğrenmem lazım. Buradan bakıldığında demek ki herhangi bir olayda verdiğimiz tepki kendimizin davranış şekliyle ilgili bize ipucu veriyor. Güzel bir anı bunları düşündürttü bana.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com
     

Hangi yazar gibi yazmak isterdin?

       "Keşke şu yazar gibi yazabilseydim" dediğiniz oldu mu hiç? Benim oldu. Ben Orhan Kemal hayranıyım. Onun gibi yazabilmek isterdim. Onun gibi topluma değinebilmek. Onun kitapları hala güncelliğini koruyor. Herhangi birini seçin okuyun. Şu anki toplumsal hayatımızı okumuş olursunuz. Özellikle Evlerden Biri romanı. Toplumun fotoğrafı bu kadar mı güzel çekilir. Zamanında dizisi de yapıldı. Ama duygu seyirciye aktarılamadı. Yoksa Yaprak Dökümü kadar izlenme oranlarına ulaşabilirdi. Kendinden çokça bahsettirirdi. Eskici ve Oğulları kitabı da aynı kaderi yaşadı. Sanırım o da Trt 1'de yayınlanmıştı. Ama gün gelip yeniden çekilirse başarıyı yakalayacaktır diye düşünüyorum. Ben ilk olarak Eskici ve Oğulları kitabını okudum. Ve çok beğendim.  Sonra Evlerden Biri geldi. Bu ikisinden sonra Orhan Kemal benim bir numaralı yazarım oldu. Kendimi onda buldum. Çünkü ben de toplumu yazmak istiyordum.

         YAZARLIKLA GEÇİNİLİR Mİ?
        Toplumu yazabilmek, toplumu anlatabilmek kolay bir iş değil. O yüzden Orhan Kemal oluyorsunuz ya. Toplumcu yazar deyince benim için birinci sırada gelir. Edebiyat sitelerinde onunla ilgili yazılmış yazıları okudum. Hatta yazmakla ilgili bizzat kendisinin kaleme aldığı bir yazı da okudum. Bu yazılar sayesinde onu daha yakından tanıma fırsatı buldum. Çok yoksulluk çekmiş. Hatta yakacağı yokmuş. Arkadaşına yazdığı mektupta birebir anlatmış bu durumu. O yüzden boşuna demiyorlar, "Önce işin olsun. Para kazan. Bi yandan da yazı yaz" diye. Bugün de durum pek farklı sayılmaz. Bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda yazar sadece yazarak geçinebiliyordur. Ahmet Ümit, Ayşe Kulin gibi. Orhan Kemal şu zamanda yaşasaydı ve yazsaydı onu da bu yazarlar arasına yazardık. Neden bu kadar emin konuşuyorum peki? Çünkü topluma ayna tutuyor. "İşte bakın siz busunuz" diyor. Biz toplum olarak böyle şeyleri severiz.
           NAZIM HİKMET DAMGASI
       Peki size ilk olarak Orhan Kemal şair olmak istiyormuş desem. Ben bunu ilk duyduğumda şaşırmıştım. Benim hayalimde hep başından beri roman ya da hikaye ile ilgilendiği vardı. Peki Nazım Hikmet ile çok yakın olduklarını söylesem. Hatta ve hatta Orhan Kemal'i roman yazmaya iten de Nazım Hikmet'miş. Hapishanede denk gelmişler. Şair olmak istediğinden bahsetmiş. Bir kaç şiirini de göstermiş Nazım Hikmet'e. Yazdığı hikayeleri okumuş biri olarak, "Sen en iyisi roman yaz" demiş. O günden sonra hikaye ve romana yönelmiş. Ya işte böyle. Edebiyatımız böylelikle usta bir toplumsal romancı kazanmış. Ben bu bilgiyi kitaplarının önsözünde okumak isterdim. Çünkü bu yazın hayatındaki kırılma noktası. Böyle bir şeyi tüm okuyucuların öğrenmesi, bilmesi gerekir. Ben anca sitelerden öğrendim bunu. Sadece kitabı okuyanların böyle bir şeyden haberleri yok. Çünkü benimde yoktu. Yazarların birbirleriyle böyle içli dışlı olmaları bugüne de çok güzel örnek olur.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com
   
     

Aslında biz okuyan bir millet miyiz?

       Okuma kültürümüz üzerine bir yazı okudum. Bir paragraflık bi şeydi. Ama söylediği şey etkiledi beni. Genel olarak yaygın olan okumuyoruz söylemine karşı çıkıyordu. Aksine, "Okuyoruz" diyordu. "İlla okumak demek kitap okumak mı demek? Gazete okumuyor muyuz? Dergi okumuyor muyuz? Sonuçta az ya da çok okuyoruz" diyordu. Hiç bu açıdan bakmamıştım. Hiç okumamaktansa bu da iyidir. Tabi sonuçta hiç bir şey kitabın yerini tutamaz. Bardağın dolu tarafindan bakalım. Ya da pozitif olalım derseniz. Tam da bu aradığımız şey. Kahvelerde gazete okunuyor. Bu da bir şeydir değil mi? Hem de öyle bir iki gazete de değil. 8-10 gazete var. İnsan hangisini okuyacağını şaşırıyor. Gazete falan okuyacağım zaman, her zamanki kahveme giderim. Ufak bi kahve. Üç-dört masa anca vardır. İstediğim gazetelerin köşe yazarlarına göz atarım. Gazete okumak benim için köşe yazılarını okumak demektir. Gazetenin şöyle hızlıca sayfalarını çevirir bakarım. İlgimi çeken haber olursa bakarım. Yoksa direk köşe yazarlarına geçerim.




         DERGİ OKUYOR MUYUZ?
      Evet, bu açıdan bakıldığında paragraftaki iddaa yerini buluyor. Evet, gazete okuyoruz. Peki ya dergi? Bir zamanlar Posta gazetesi haftalık bir dergi verirdi. Genç kız dergisi. Testler, posterler falan. Çok popülerdi. Benim kız kardeşim bile alırdı. Gençlerin şu aralar çok sıkı takip ettikleri bir dergi var mı bilmiyorum. Ama şu gerçek ki dergi de okuyoruz. Dergi deyince benim aklım tek popüler kadın-genç kız dergilerine gitti. Bir de mizah dergileri var tabi. Penguen, Uykusuz vb. Gençlik bu dergileri de çok takip ediyor. Karikatür okuyor. Ayrıca o dergilerde sadece karikatürler de yok. Mizah yazıları da var. Yani düzyazı. Evet, gençler buradan da okunmaya tutunuyorlar. Demek ki dergi de okuyoruz. Okuma deyince biz millet olarak sadece kitap okuma anlıyoruz. Bu nedenle de okumuyoruz diye kendimize dert ediyoruz. Peki şimdi bu gazete ve dergi okumayı da işin içine katarsak, hala okumuyoruz diyebilir miyiz?
        OKUMAK SADECE KİTAP 
              OKUMAK MIDIR?
       Yazı dedigin böyle olmalı. İnsanı düşündürmeli. Hatta şu an yaptığım gibi üzerine yazı da yazdırmalı, tartışmalı. Benim yazılarımda da amaçladığım şey bu. Bu yazıyı okuyanlara sorular sordurtmak. "Ben bu yazının neresindeyim?" diye. İşte bu soruyu sormanıza yarıyorsa bir yazı iyi bir yazıdır. Başka bir açıdan baktırabilmeli konuya. Benim okuduğum bir paragraf bunu yaptı. Şimdi burda önemli olan bu yazıyı okuduktan sonra fikriniz de bir değişme oldu mu? Siz de okumak deyince sadece kitap okumak mı anlıyordunuz? İsterseniz yorumlarınızla bu konuyu daha derinleştirelim, tartışalım. Farklı bakış açılarını seviyorum ben. Şimdi gazete ve dergi okuyanlar nasıl kitap okumaya çekilir, yönlendirilir? Teknoloji çağında bu biraz zor. Çünkü önümüzden akıp giden görüntülerin tutkunu olduk. Kitap okumaksa emek istiyor. Ama ben ümitliyim. Biz okumada daha iyi yerlere geleceğiz.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com
       


Kitap oburu musunuz?

      Bugün edebiyat sitelerini dolaşırken Elif Şafak ile yapılmış bir röportajı gördüm. Aşk kitabını çok sevmiştim kendisinin. Diğer okuduğum kitaplarında o tadı bulamamışımdır ama. Neyse heyecanla okudum röportajını. Kendisi için, "kitap oburu" dediğini ilk bu röportajında duydum. Çok sempatik, çok ilgi çekici bir ifade olarak geldi bana. Şafak'a göre kitap her yerde okunurmuş. Otobüste, yemek yerken hatta yürürken. Yürürken kitap okuduğunu görenler gülüyormuş kendisine. Ben hayatta yürürken kitap okuyamam. Ya bi direğe toslarım ya da ayağım bir yere takılır, yüzü kapak yere düşerim. İlk okuduğumda, "Yürürken biri nasıl kitap okur ki?" diye sordum kendime. Ama bi yandan da o kadar imrendim ki. Bu nasıl bir okuma aşkıdır. Boşuna Elif Şafak olunmuyor işte. Daha önce bunu defalarca da yazdım gerçi. Ben çabuk sıkılıyorum. O yüzden her gün kitap okuma gibi bir alışkanlığım yok maalesef.

    KALİTELİ EDEBİYAT SİTELERİ VAR
      Ben edebiyat sitelerinde gezinmeyi seviyorum. Okuma- yazma üzerine ya da kitaplar üzerine inceleme yazıları okumak çok hoşuma gidiyor. Hem büyük yazarların okuma-yazma üzerine söyledikleri, hem de hiç eskimeyecek öğütleri okumak hem de güncel edebiyattan haberdar olmak. Böyle kaliteli edebiyat sitelerinin varlığı da ayrıca sevindirici. İşte yine böyle zevkle okuma yaparken karşılaştım, Elif Şafak röportajıyla. Röportajın başlığında vardı kitap oburu ifadesi. Daha önce Şafak'ın yazma üzerine yazılarını okudum. Kendisine çok soruyorlarmiş, "Nasıl yazar olunur?" diye. İşte o yazılarında hiç kitap oburu ifadesini okumamıştım. Ama Elif Hanım gerçekten hak ediyor bu ifadeyi. Çocukluğunda eline ne geçerse okuyan tiplerdenmiş. Okuma aşkı böyle bir şey herhalde. Her şeyi okuyarak öğütmek.
      FARKLI TARZ KİTAP OKUMAK
       Değişik tarzda kitaplar okumak insanın zihin dünyasını çok çeşitlendiriyor olsa gerek. Ben genelde roman okuyorum. Arada da tarih kitapları okumuşluğum da vardır. O da İlber Ortaylı'nındı. Ama Elif Şafak gibi okuma iştahı nerde. Kendisinin yazmaya yönelmesinde yalnızlığının da etkisi olduğunu söylüyor. Anlatamadıklarını hep yazıya dökmüş. İnsan yazmaya başlayınca da sınırlı kelime dağarcığı yetmez oluyor. Ne kadar fazla okuma, o kadar yeni kelime. Emme basma tulumba gibi yani. Yazdıkça okuyorsun, okudukça yazıyorsun. Her yazarın kendine göre bir hikayesi var tabi. Ama yalnızlığın ya da içine kapanıklığın yazmaya ittiğine dair çok örnekler var önümüzde. Bir kitap oburu ifadesi bizi yine nerelere götürdü. Günlük edebiyat okumalarım devam ediyor. Yine böyle güzel ifadelerle tanışırsam sizinle de paylaşırım muhakkak.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com
       
     

Okuduğum Orhan Pamuk kitaplarını beğendim mi?

      Ben şu ana kadar Orhan Pamuk'un sadece iki kitabını okudum. Hatta 1,5 kitabını da okudum diyebiliriz. Çünkü ikinci okuduğum kitabı Masumiyet Müzesi'ni yarıda bıraktım. Oysa kapak fotografı beni heyecanlandırmıştı. Kapak fotoğrafında eski model bir araba ve içinde de kızlı erkekli bir grup vardı. "Eskiyi anlatıyorsa otomatikman güzeldir" dedim. Ben nedense eskileri seviyorum. Hani her zaman, "Nerde o eski bayramlar" diyen bi grup var ya. İşte ben o gruptanım. Bu yüzden eskileri anlatan kitapları da çok severim. İşte bu duygularla bi heves okumaya başlamıştım kitabı. Sonuç: tam bir hayal kırıklığıydı benim için. Kitap tam eski Türk filmleri gibi. Ama bir yerden sonra gitmiyor. Bi kaç kere zorladım da. Yine gitmedi. Böylelikle Masumiyet Müzesi de yarıda bıraktığım kitaplar listesindeki yerini almış oldu.

     CEVDET BEY VE OĞULLARI 
                 ÖYLE MİYDİ?
      Peki neden hayal kırıklığına uğradım. Çünkü daha önce Cevdet Bey ve Oğulları kitabını okumuştum. Ve çok beğenmiştim. O kitapta eskileri anlatıyordu. O kitapta aradığım lezzeti bulmuştum. İşte aldığım bu lezzet büyük heves etmemi sağladı. Cevdet Bey ve Oğulları yazıldığı dönemi çok iyi yaşatan bir kitap. Buram buram kitabın anlattığı yerlerin kokusunu alıyorsunuz. Bunu hissediyorsunuz. Bu kitabı sevmemin diğer bir nedeni de: bir aileyi anlatması. Şu dünyadaki en güzel şey ailedir. İnsan kendini ailede bulur. İşte bu aile ortamını iyi yansıtabilmek de maharet ister. Orhan Pamuk maharetini sergilemiş bu kitapta. "İşte aile bu" diyorsunuz. Kitabın anlattığı dönemde bir ailede yaşanabilecek her şey vardı kitapta. Sahiciydi, gerçekçiydi. Yapaylık hemen kendini ele veriyor zaten.
        CEVDET BEY VE OĞULLARI
        KİTABINI LİSEDE OKUMAYA
                 BAŞLAMIŞTIM
      Lise zamanı hiç kitap okudunuz mu? Ben okulun kütüphanesini çok severdim. Küçüktü. Ve her nefes alışta kitap kokusunu çekiyordunuz ciğerlerinize. Bir de doğru dürüst yeni kitap olmazdı. Hep eski basımlar. Eski basımlar daha değerli benim gözümde. Çünkü kaç kişinin elinden geçmiş, yıpranmış. Kim bilir, kaç kişi okurken ne hayaller kurmuş. Sararmış ve bükülmüş yapraklar. Kapakların eskimişliği. İşte böyle bir kütüphaneden, böyle bir kitap almıştım. O kitap, Cevdet Bey ve Oğulları'ydı. Ama nedense kitabın tamamını okuyamamıştım. İşte lise dönemimden yıllar yıllar sonra okudum. Yine bi kütüphaneden aldım. Ama bu sefer halk kütüphanesinden. Kitabı okumadan önce evirdim, çevirdim. Lise yıllarımı tekrar andım. "Keşke o günlere dönebilsem" dedim içimden. Lisedeki kitap kadar eskimiş, yıpranmış değildi. Ve böylelikle lisede yarım bıraktığım kitabı yıllar sonra tamamladım. İşte benim açımdan okuduğum iki Orhan Pamuk kitabı.

Foto kaynak : pixabay.com

Blog linki : yasamdanyazilar.blogspot.com