Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar

*Yarın, Sevgililer Günü. Sevgilisi olanların Sevgililer Gününü şimdiden kutlarım. Benim sevgilim yok. O yüzden ne hediye alacağım stresi de yaşamadım doğal olarak. Kafam rahattı yani.

*Selçuk Tepeli, Now’daki ana haber bülteninde, “Kişisel olarak Avrupa Birliği’ne girilme hakkı gelsin. Kişi, ülkesinin Avrupa Birliği’ne girmesini beklemesin” dedi. Bence güzel bir öneri. Neden olmasın?

*Artık eskisi gibi değilim. Çok çabuk sinirleniyorum. Resmen elim ayağım titriyor. Çağrı merkezinde çalışmak, bir noktadan sonra insandaki tahammülü bitiriyor.

*Kardeşim, iş yerinde arkadaşıyla kahve içip, ChatGPT’ye fal baktırıyorlarmış. Nerede eski fallar? Beyaz atlı prensler, at görünüyor murattır demeler. Yapay zeka bunları diyebilir mi? Bir kardeşime sorayım bakalım. Neler demiş Chat?

*Eskiden İnstagram’da çok hikaye paylaşırdım. Genelde güncel olayları ve ilginç haberleri. Ama artık hiç hikaye paylaşmak istemiyorum.  

*Bu aralar hiç ekmeğe falan dikkat ettiğim yok. Yarınlar yokmuşçasına ekmek yiyorum yemeğin yanında. Neyse, Ramazan geliyor. Ramazan bahanesiyle ekmeği azaltma projesine yeniden başlayabilirim belki.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

 

Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

Evde yalnız olunca hiçbir şeyin tadı olmuyor. Ne yediğin yemeğin, ne de izlediğin bir şeyin.

Çok acıkmadıktan sonra kalkıp bir şeyler de hazırlamıyorsun. Hazırda yemek yoksa da uğraşmıyorsun zaten.

Zeytin, peynir yiyorsun. Yanında da çay işte. Kahvaltı yapıyorsun. Maksat karnını doyurmak.

Evde böyle yalnız kalmalarda kendiyle sesli konuşmalı insan. İnsanı rahatlıyor. Uzun zamandır kendimle sesli konuşmuyorum gerçi.

Biraz da uzanıp düşünürüm. Artık aklıma ne gelirse. Gerçi aklıma ne gelirse dediğime de bakmayın. Bir insanın düşündüğü şeyler bellidir. Gün içerisinde aynı düşünceler arasında dönüp durur.

Biraz da uzandığın yerden düşünürsün. Sonra da sıkılırsın. “E bu kadar düşünmek yeter. Bir şeyler izleyelim o zaman” dersin.

İnsan, sıkılan bir varlıktır. Her şeyden sıkılır. Düşün düşün de nereye kadar. Her şey ayarında.

Evde herkes varken odanda yalnız kalmak farklı, evde kimse yokken yalnız kalmak farklı. Yalnız kalmanın da çeşitleri var işte.

Yalnızlığın her çeşiti de lazım insana. Çünkü insan ruhunun buna ihtiyacı var.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Günün son otobüsü de geçip, gitti işte. Bizim son otobüs, gece 23.00 otobüsüdür. Ben genelde bu saate kalmam. Ama yaz geceleri istisna.

Bazen konserler olur, bazen arkadaşlarla bir kafede oturulur, çay kahve içilir, sohbet muhabbet edilir. İşte öyle durumlarda gecenin son otobüsü olan 23 otobüsüne binerim.

Otobüs dolu olmaz genelde, kimse ayakta kalmaz. Herkes oturacak bir yer bulur kendine. Sonra herkes kendi dünyasına dalar.

Çoğunluk camdan dışarıyı izler. Ama kim bilir akıllarında neler vardır bu çoğunluğun.

Bir an önce eve gidip yatmak istiyordur belki de içlerinden biri. Çok yorulmuştur gün içinde.

Kimisinin kulaklarında kocaman kulaklık, telefonuna bakar. Bir yandan müzik dinler, bir yandan video izler. Ya da arkadaşıyla, sevgilisiyle yazışır. Otobüste bu şekilde izole etmiştir kendini.

Camdan dışarıyı izlemeyi tercih edenlerden biri de benimdir.

Bazı zamanlar gerçekten dışarıyı izlerim. Yanımızdan geçen araçları, evleri, fabrikaları falan filan.

Bazı zamanlar ise, camdan dışarıyı izler görünürüm ama aslında kafamın içindeki düşüncelerle meşgulümdür.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Günlerden salı. Aylardan şubat. Saat 23.23 olmuş. Bir günün yorgunluğu daha binmiş omuzlarıma.

Sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da yoruyor insanı gün içinde yaşadıkları.

Yazıyı bitirdikten sonra yatarım. Yatınca hemen uyuyamam ama.

Öncelikle kafamda günün kısa bir değerlendirmesini yapmam lazım. Nerelerde doğru davrandım, nerelerde hatalar yaptım, şöyle deseydim daha iyi olurdu gibisinden şeyler işte.

Ondan sonra bir de genele bakarım, geleceğe. Şu an için hayatımda hedeflediğim yerde miyim? Hedeflerime ne zaman ulaşabilirim?

O günkü psikolojime göre kimi zaman hayal kırıklığı ile yatarım. Bazen de umut dolu olurum. Her şeye rağmen yaşamanın güzel olduğunu düşünürüm. Yarım saate de uyurum işte.

Yatar yatmaz uyuyanlara da her zaman imrenmişimdir hep. Ama benim yapım bu işte. Önce günün ve geleceğin genel değerlendirmesi, sonra da uyku.

Ama bazen de çok tatlı bir yorgunluk olur. Kafayı vurur vurmaz uyumak isterim. O gibi durumlarda daha günlük değerlendirmemi yapamadan 5-10 dakikaya uykuya geçmiş olurum. Ama bu çok nadir olur.

Çok uykudan konuştuk. Hadi uyuyalım o zaman. İyi uykular.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Yazma hevesim kalmıyor bazen. Böyle durumlarda yazmayı bi bıraktığım zaman, bir ay ya da bir buçuk ay sonra dönebiliyorum tekrar yazmaya.

Evet, o süre içerisinde rahatlıyorum. Ne yazacağım derdinden kurtulmuş oluyorum.

Ama yazmak ile arama soğukluk girmiş oluyor. Yazma pratiğimi kaybetmiş oluyorum.

Bu dediğimi kimileri kitap okumak için söylerler. Kitap okumaya bir ara verdi mi, aylarca eline kitap almayanlar vardır, tıpkı onun gibi bu da.

Bu gibi durumlarda yazmaya ara vermektense yine de bir şeyler yazmaya çalışırım.

Yazdıklarım anlamsız olabilir, sıradan olabilir, rutin olabilir falan filan. Önemli olan bir şekilde yazma pratiğinin içerisinde kalmak.

Ama bu tür yazılar risk barındırır. Eleştirilme riskini.

Bu yazıları okuyan biri, “Bu da hep aynı şeyleri yazıyor” diyebilir. Ya da, “Bu da bilindik şeyleri yazmış. Sadece yazmış olmak için yazmış” diyebilir.

Neyse ki bizim blog dünyasında böyle acımasız eleştiriler yok. En azından böyle düşünseler bile, bunu yorumla dile getirenler yok.

Öyle işte. Neyse, pazartesi de biter. Bir gün daha geride kalır. Hem bu haftanın, hem de ömürden bir günün.  

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Bugün, yağmurlu bir pazar günüydü. O yüzden evden çıkmak istemedim.

Ama gelecek hafta çıkmayı düşünüyorum. Çünkü ondan sonraki hafta Ramazan geliyor. Ramazan ayında anca iftara çıkılır. Gerçi bu sene iftara gider miyim bilmiyorum.

Geçen senelerde iş yeri olarak iftar yapıyorduk. Ama sonradan o da kalktı.

Belki bizim Yaşar ile iftara gideriz. İftardan sonra bir kafede oturup çay/kahve içmek ve muhabbet etmek acayip sarıyor. Sırf bunun için bile iftara gidilir.

Bu yağmurlu havada yapılacak en güzel şeylerden biri de uyumak. Duş aldıktan sonra yattım uyudum. Kalktım. Yemek ve çay faslı.

Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik.

İş arkadaşlarıyla Whatsapp’tan yazıştık. “Bu hafta biter mi?” diye birbirimize sorduk ve kendimizi avuttuk. Öyle böyle saati 23.38 yaptık.

Bugün yazıma yapılan yorumları daha yayınlayamadım. Yarın tüm bloglara uğrayıp, yazılara yorum yapıp bendeki yorumları öyle yayınlayacağım.

Başka da yazacak bir şey yok galiba. O zaman bu akşamlık da yazıya son noktayı koyalım. Şimdiden herkese iyi haftalar. Haftanın nasıl bittiğini anlamayalım.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek 

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel blog yazıları yazarken taşıdığım bir endişedir okunmamak. Sonuçta bu yazılar birileri okusun diye yazılıyor. Hatta çok okunsun diye yazılıyor.

Ama bazen bazı yazılar bırak çok okunmayı, çok az okunuyor. İşte insan o anlarda bir umutsuzluğa düşmüyor değil. Acaba ben boşuna mı yazıyorum, boşuna mı emek veriyorum sorusu insanı kafasını ve gönlünü kurcalayıp duruyor.

Bazen duvara karşı yazdığımı hissediyorum. Yazıyorum ama çok okunmuyor ya da çok az okunuyor. Böyle bir durumda yazmaya devam etmenin bir anlamı var mı? O zaman da şöyle bir soru karşısına çıkıyor insanın: Yazılarını Google için mi yazıyorsun yoksa kendin için mi?

Aslında her ikisi için. Yazmayı seviyorum ve bundan yazıyorum. Ama bir yandan da yazdığım yazılar geniş kitleler tarafından okunursa da hayır demem.

Bu işin dengesini bulmak lazım. Ya baştan kabulleneceksin: Günlük 15-20 kişi tarafından okunmayı ya da yazmayı bırakacaksın.

Yazmayı bırakmak çok büyük ve radikal bir karar olur. Blogda yazmayı bıraksan bile evde kendi kendine bir deftere yazmaya devam etmelisin. Ya da diğer yol: Ne olursa olsun, okunsa da okunmasa da ben yazmaya devam edeceğim diyeceksin. Ama böyle diyerek yazmaya devam etsen bile içinde küçük bir ümit olacak yine de. Bir gün belki çok okunurum diye. Zaten bu hayatta umut olmadan yaşanmaz.

O zaman sen ne karar verdin şimdi? Kişisel blog yazıları yazmaya devam mı, tamam mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı