Kişisel Blog Yazıları #90: Hafta sonu için büyük hayaller ve sonuç.

Evet, bir günün daha sonuna geldik. Yoğun bir gündü. Bugün şunu fark ettim: Kar yağdıktan sonra çatılarda hep buz sarkıtları olurdu. Ama bu son yağar karlardan sonra hiç buz sarkıtı görmedim. Ne kendi çatımızda, ne de başkalarının çatılarında. Sizin çatınızda oldu mu veya başka bir yerde gördünüz mü? Atv’de, Abi dizisi vardı. Biraz onu izledim. Yarısında bıraktım. Akşamın tamamını bir diziye ayıracak kadar vaktim yok. Zaten yatmadan önce 3-4 saatimiz var. Onu da sadece bir aktivite için kullanamam. Daha üç gün var hafta sonuna. Hafta sonu öyle şeyler yapacağım ki. Evde durmayacağım. Mekanlara akacağım. Kendimi kaybedeceğim. Gece yarısı eve döneceğim. Sonuç: Cumartesi ve pazar gününü evde geçirdi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #89: Geceden çalmaya çalışırken…

Kişisel Blog Yazıları #89: Geceden çalmaya çalışırken...

Evet, bir gecenin daha sonuna gelmek üzereyiz. Saat 23.29 olmuş. Ne yazacağımı bilmeden oturdum bilgisayarın başına. Sokaklar. Sokaklar, karla kaplı. Herkes evlerinde. Belki bazıları çoktan yattı. Birazdan ışıklar sönecek bir bir. Mahalle uykuda olacak. Mahalleler uykuda olacak. Koca bir belediye uykuda olacak. Kimileri yastığa başını koyduğunda bugün neler yaptığını gözden geçirecek. “Şu iyiydi, bu kötüydü, onu iyi dedim, bunu keşke söylemeseydim” diye kısa bir muhasebe yapacak kendisiyle. Biraz daha yatakta dönecek. Biraz daha geceden çalmaya çalışacak. Çünkü uyuyunca hemen sabah olacak ve işe gidecek. Sabah uyandığında önce gözlerini açıp birkaç dakika kendine gelmeye çalışacak. Sonra yatakta doğrulacak. Birkaç dakika da öyle harcayacak. En sonunda da memnuniyetsiz bir şekilde yataktan çıkacak.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #88: Bu yazı nasıl başladı, nereye gitti?

Kişisel Blog Yazıları #88: Bu yazı nasıl başladı, nereye gitti?

Saat 22.02 geçiyor. Ben bilgisayarımın karşısına geçmiş bu yazımı yazıyorum. Yanımda da çayım var. Dışarda da kar. Bir parmak kadar. Nerede eskisi gibi dizlere kadar yağan karlar. Yok efendim yok. Eskiler başkaydı. Eskiden yapay zeka mı vardı efendim? Herkesin zekası kendineydi. Herkesin, kendine yetecek kadar zekası vardı. Bir de keleş oğlan vardı ki sormayın. Keleş oğlan kim mi? Kim olacak yahu, Keloğlan. Çok akıllıydı ve sivri zekalıydı. Bakın o zamanlar sivri zeka varmış işte. Her şey yapay zeka ile başlamadı yani. Bir de Nasreddin Hoca vardı. Verdiği cevaplar karşısında millet, öylece kalırdı. Ne diyeceğini bilemezdi. Hazır cevaptı rahmetli. Bu yazı nasıl başladı, nereye gitti böyle? Bu akşamlık da böyle bir yazı olsun o halde.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #87: Yapay zekaya göre ben kimim? Posterimi yaptı.    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #89: Geceden çalmaya çalışırken...

Kişisel Blog Yazıları #87: Yapay zekaya göre ben kimim? Posterimi yaptı.

kişisel blog yazıları

Yine Bir Gün Biz Böyle, blog dünyasında uzun zamandır yapılmayan mim akımını tekrar başlatmaya karar vermiş. Mime, beni de eklemiş. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum. Sonrasında da bu mim davetine hemen karşılık veriyorum bu yazıyla. ChatGPT’den, kendisini tanıdığı kadarıyla nasıl biri olduğunu yazılı poster olarak çizmesini istemiş. Ortaya güzel bir poster çıkmış. Onun da bloğuna bir uğrayın derim. Gelelim benim posterime. ChatGPT’ye ben de posterimi çizdirdim. Ama hep blog üzerine konuştuğumuz için kendisiyle beni Blogger odaklı çizmiş. Ben beğendim. Mim gereği benim de başkalarını eklemem gerek. Ama yapmak istemeyenler olabilir. O yüzden emrivaki olmasın. Yazıyı okuyup, yapmak isteyen herkes yapsın. Ortalık bir şenlensin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #86: Bir kahve, bir yalnızlık ve ölüm düşüncesi…     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #88: Bu yazı nasıl başladı, nereye gitti?

Kişisel Blog Yazıları #86: Bir kahve, bir yalnızlık ve ölüm düşüncesi...

Kendine bir kahve söyledi. Kahve gelinceye kadar şöyle bir telefona baktı. Kafeye yalnız geldiği için kendini tedirgin hissediyordu. Sanki kafenin çalışanları, “Sadece kendisi gelmiş. Zaten kalabalık. Bir de tek başına yer işgal ediyor” diye düşünüyorlardı. Bu düşüncesinde belki de haklıydı, belki de haksız. Ama gerçek şu ki: Böyle düşündüklerine inanıyordu. Kahvesi geldi. Kahvesini yudumlarken kendisini düşünmeye başladı. Bugününü, çalıştığı işi ve geleceğini. Bunların dışında ölümü de düşünürdü. Normal insanlar ölümü düşünmezlerdi herhalde. Dışarıdan gördüğü kadarıyla ölümü bırak düşünmeyi, akıllarına bile getirmiyorlardı. Acaba öyle miydi? Belki de haksızlık yapıyordu. Ama şuna inanıyordu: Bir insan, ölümü de düşünmeliydi. Çünkü hayat dediğimiz filmin sonu, ölümle bitiyordu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #85: Dram filmi mi? Hayatımız dram olmuş…  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #87: Yapay zekaya göre ben kimim? Posterimi yaptı.

Kişisel Blog Yazıları #85: Dram filmi mi? Hayatımız dram olmuş...

Evet, perşembe günü de bitti. Yarın cuma. Üç kere oley, oley, oley. Şu sevincime bak. Sanki bir daha pazartesi olmayacak. Küçük şeylerle mutlu olmaya çalışıyorum işte. Bir arkadaşımla konuştuk. Dram filmlerini çok seviyormuş. “Benim işim olmaz. Dram filmlerini kaldıramıyorum artık” dedim. “Başrol oyuncusunun yerine kendini koy, öyle izle. O zaman hoşuna gider” dedi. Öyle olsa bile ben izleyemem. Bana umut veren filmler olacak. Zaten bu aralar hayat hem ülkemiz için, hem de dünya için zor. Bu zorluklarda bir dram filmi hiç kaldıramam. Benim DNA’da dram filmi izlemek yok. Kardeşim, Miraç Kandili diye kandil simidi almış. Çok taze ve lezzetliydi. Kandilimiz mübarek olsun. Adım adım Ramazana gidiyoruz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #84: Şikayetlenmek...   

*Sonraki Yazı: Kişisel Blog Yazıları #86: Bir kahve, bir yalnızlık ve ölüm düşüncesi...

Kişisel Blog Yazıları #84: Şikayetlenmek...

Yolda yürürken yanından geçen insanlara bakıyordu. Kim bilir onların hayatları nasıldı? Nelerle mücadele ediyorlardı? Parka gitti ve oturdu. Bir yandan düşünüyor, bir yandan gelip geçenlere bakıyordu. Düşünüyordu derken. Öyle çok büyük şeyler değil. Bugününü ve geleceğini işte. Galiba eskisi kadar geçmişi düşünmüyordu. Ya da ona öyle geliyordu. “İnternetten parayı bulamadık ki” dedi. Şimdi arkadaşı yanında olsaydı ve bu dediğini duysaydı, “Başladın yine” derdi. Bizim millet şikayetlenmeyi sever. Ama o şikayeti ortadan kaldıracak girişimlerde bulunmaz. O da, bu milletin bir parçasıydı. Bu millet gibi şikayetlenmeyi severdi. Türkçede böyle bir kelime var mı ya? Şikayetlenmek. Bunu bir yerden duymuş olmalıyım. Yoksa şu anda mı uydurdum?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #83: Koca Yürekli Elon, Pos Bıyık Niçe ve daha fazlası...    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #85: Dram filmi mi? Hayatımız dram olmuş...