Kişisel Blog Yazıları #174

Bugün yine çalıştım. Sonra akşam yemeği. Sonra çay. Sonra biraz da dizi izleme. Gün bitti. Bu kadar işte. Şimdi de kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını yazıyorum. Her akşam böyle. Rutin bir hayat. Peki beni tatmin etmeyen şey ne? Aslında yaşadığım hayat çok güzel de bu kişisel gelişimcilerin gazına mı geliyorum? İstediğim ne? Çok para mı? İşi bırakmak mı? Zengin olmak mı? Yan gelip yatmak mı? Nasıl yaşarsam tatmin edici bir hayat yaşamış olurum? Ya da tatmin edici bir hayat diye bir şey yok mu? Tamamen hayal ürünü mü? Hayata yanlış bir bakış açısından baktığımız için mi böyleyiz? Siz bu tip soruları kendinize soruyor musunuz? Soruyorsanız ne tip cevaplar veriyorsunuz kendinize? Kişisel blog yazıları serisi için güzel bir yazı oldu. Şimdi sıra bu sorular üzerine düşünmekte.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #173

Kişisel Blog Yazıları #173

Kişisel blog yazıları serisine bazen yazacak bir şey bulamıyorum. Hiçbir şey de yazmak istemiyorum. Ama bir kere zinciri koparırsam, yazmayı bırakırsam, bir daha toparlayamam diye endişeleniyorum. O yüzden her koşulda yazmaya çalışıyorum. Bakın bu konu ile ilgili Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazarı Gabriel Garcia Marquez ne demiş, “Disiplin ilhamdan önce gelir. Her gün aynı saatte masanın başına oturmalısın ki ilham geldiğinde seni yazarken bulsun.” Gerçi ben hikaye ya da roman yazmıyorum. Benim işim deneme. Ama deneme deyip geçmeyin. Deneme için bile olsa insan yazacak bir şey bulamayabiliyor. Saat 22.55 geçiyor. Yine bir günü bitirmek üzereyiz. Yazı bittikten sonra yatmak ve düşünmek istiyorum. Düşünürken de uykuya dalmak. Kişisel blog yazıları, o an ne istiyorsam yazacağım yeni yazılarla devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #172

Kişisel Blog Yazıları #172

*Tasarruf danışmanı Mert Başaran, gelecekte en büyük paranın huzurevi işinde olacağını söylemiş. Bence haklı. Ülke olarak koşar adım yaşlanıyoruz. Benim arkadaş bile yaşlanınca huzurevinde kalmayı düşünüyor.

*İnstagram’da bir tanesi, Barış Manço’nun Dönence’sinden sonra duyduğum en iyi intro diyerek Mor ve Ötesi’nin, Bir Derdim Var şarkısını paylaşmış. Gerçekten öyle.

*Bizimkiler biber kızartması yapmış. Sofra kuruldu. Tam da o sırada kardeşim geldi. Ekmek almış. Ekmek de tazeydi. Hemen ekmeğin arasına koyup yedim biberleri. Bayadır böyle yemiyordum. Çok hoşuma gitti. Bir tanesi de biraz acıydı. Acı olması daha da güzel oldu. Çok acıyı değil ama kararında acıyı severim.

*Arkadaşlar kahveye çağırdı. Kahve ısmarlama sırası onlardaydı. Ama kardeşimin migren atağı tuttu gidemedik. Whatsapp gruptan üzgün bir emoji attım ve “Bedava kahveyi kaçıran ben” yazdım. “Şansına küs” demiş onlar da. Bir daha ki pazara artık.

*Kişisel blog yazıları serisi için bir yazıyı daha bitirdik. Darısı, serinin diğer yazılarının başına.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #171

 

Kişisel Blog Yazıları #171

*Bu akşam haberlerde izledim. Telefonu yavaşlayanların yapması gereken şeylerden biri de: Telefonu açıp, kapatmakmış. Bundan sonra her hafta açıp, kapatacağım telefonumu. O iş ben de.

*Bu akşam Kanal D’de, TV’de ilk kez yayınlanan Türk filmi, Sıcak Büfe vardı. Biraz izledim ama hoşuma gitmedi. Yeni bölüm başlayınca Star’a, Çirkin dizisine döndük zaten.

*Ülker’in sahibi Murat Ülker, sadece Fenerbahçe’ye özel halley üreteceklerini açıklamış. Eğer bu tutarsa, artık her ürünün Fenerlisini, Galatasaraylısını, Beşiktaşlısını, Trabzonlusunu görürüz.

*Oytun Erbaş, çalışan kadınların erkekleştiğini iddia etmiş. Bunu okuyan kadın okurlar yorum yapsınlar o zaman. Ne diyorlar bu iddiaya?

*Spotify, eski logosuna geri dönmüş. Disko topu şeklindeymiş eski logosu da. Nasıl desem? Daha bir janjanlı olmuş böyle. Siz de Google’dan bir bakın bakalım. Sizin yorumunuz ne olacak?

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümünde biraz  da güncel konulara değindim. Umarım hoşunuza gitmiştir.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #170   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #172 

 

Kişisel Blog Yazıları #170

Yine akşam oluyor işte. Hava biraz yağmurlu. Adımlarımı daha hızlı atıyorum. Daha fazla ıslanmak istemiyorum. Tıpkı şarkıdaki gibi evlerin ışıkları bir bir yanmakta. İçim huzurla doluyor bu sahneyi görünce. Eve geldim. Bizimkiler evde yok. Hemen üstümü değiştiriyorum. Bir kahve yapıyorum. Kahvemi alıp camın önündeki koltuğa oturuyorum. Dışarda ıslanmak güzel değil ama ıslanmadan elinde kahve ile yağmuru izlemek güzel. Birden gözyaşlarım, yağmur damlalarına karışıyor. Belli bir nedeni yok. Sadece damlalar dökülüyor gözlerimden. Ama hala dışarıyı, yağan yağmuru izliyorum. Kahvemden bir yudum alıyorum. Gün gelecek ve bu dünyada olmayacağım. Sevdiklerimden uzakta. Bir mezarda yatıyor olacağım. Yine yağmurlar yağacak. Dünya devam edecek. Kişisel blog yazıları serisi devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #169   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #171

Kişisel Blog Yazıları #169

Kişisel blog yazıları serisinin hiçbir kişi ve kurumla ilgisi yoktur. Şaka şaka. Yüzde yüz benimle ilgisi var. Şimdi yazımız şöyle başlıyor: Yatağımda uzanmış dinleniyorum. Kendime bir sessizlik molası verdim. Yeni akım da bu galiba. Sıkça karşıma çıkmaya başladı YouTube videolarında. Hiçbir şey yapmadan duruyorsun öyle. Sessizlikle baş başasın. Öylece tavana bakarken uyurum belki de. Diğer odadan bizimkiler çağırıyorlar. Çay yapmışlar. Sessizlik molam bozuldu işte. Neyse, hazır çay varken içilir, bu fırsat kaçırılmaz. Sessizlik molasını sonra da yaparım. Çayımdan birkaç yudum alıp, bizimkilerle biraz sohbet edip, çayımı alıp odama geliyorum. Kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izliyorlar. Eskisi gibi sevmiyorum artık bu diziyi. O yüzden çayımı alıp, odama geldim. YouTube’tan video izlerim daha iyi. Ya da blogda yazı yazarım. Blog demişken. Birkaç gündür bloglarda da fazla yazı yazılmıyor. Ama normali bu ya. Havalar ısınınca eskisi gibi bloglara yazı girilmiyor. Ama kişisel blog yazıları serisine bir aksilik olmazsa yaz ayında da yazı girilmeye devam edilecek efenim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #168   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #170

Kişisel Blog Yazıları #168

*Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı, farklı konular ve hepsi kısa kısa. O zaman başlayalım.

*Ali Congun, Düzce’ye geliyormuş. Belki gideriz. Mahşer-i Cümbüş ise neredeyse iki ayda bir Düzce’de. Bir kere gitmiştik geldiklerinde. Her zaman her zaman da gidilmez. Sıkılırım ben.

*Her zaman gidilmez demişken. Ne zaman bir arkadaşın yanına sık sık gitmeye başlasam hemen bizimkiler, “Fazla muhabbet tez ayrılık getirir” demeye başlarlardı.

*Bir ara pikniğe gitmiştik. Kardeşim pikniğe giderken coco pops da getirmiş yanında. Diğerleri hemen dalga geçtiler, “Piknikte coco pops ne alaka?” diye. O da, “Bunlar iri taneli. Atıştırmalık çok güzel gidiyor” demişti. Hala aramızda konusu döner.

*Bir arkadaşım, “Michael” filmine gidip gitmediğimi sordu. Gitmediğimi söyledim. Hem gitsem bile tek sarmayacağını söyledim. O zaman o da, daha önce izlemesine rağmen, “Seninle gelirim” dedi. Çünkü kendisi Michael Jackson hayranı. “Eğer kendisini seviyorsan sıkılmazsın” dedi. O zaman şöyle bir durdum. Çünkü fanatiği değilim. Sevmeme ihtimalin yüksekti. O yüzden gitmedim filme.

*Kişisel blog yazıları serisinden bugünlük de bu kadar. Yeni yazılar da gelecek. Yolda.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #167  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #169