Kişisel Blog Yazıları #237: Bir günün içinden

ÜÇ AYLIK ŞEKER ORTALAMASI…

Bir arkadaşımın yaptırdığı kan tahlilinde üç aylık şeker ortalaması yüksek çıkmış. Dahiliye doktoruna yönlendirmişler. Şeker hastalığı olabilir diye. Cuma günü tahlil yapılmış. Doktor, yarın sonuçlara bakacakmış. Daha dün çocuktuk. Lise sıralarında beraberdik. Yaş ilerledikçe hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. Yaşımız da daha 40 yani. Öyle çok yaşlı da değiliz.

SADECE 6 DOLAR…

Bir arkadaşım, bir yapay zeka için ücretli üyelik almış. Çok işine yarıyormuş. 6 dolarmış ücreti. Neye vermiyoruz ki diyor.

BASİT BİR ŞEYİ DİKKATE ALMAYINCA…

Otobüste giderken, otobüsün şoförü yanındaki yolcuya dert yanıyor. “Debriyajla ilgili bir sıkıntı var. Basit de bir şey. Ama yapmıyorlar. Daha fazla zarar çıkacak” diyor. Yolcu da, “Sen durumu söylemişsin. Senden çıkmış” diyor. Biz millet olarak böyleyiz ya. Ufak tefek şeyleri zamanında çözmüyoruz sonra da dağ gibi büyük bir sorun olarak karşımıza geliyor.

KIZAN ÇALIŞANLAR…

Kafeye gittik. Arkadaşla oturuyoruz. Siparişimizi verdik. Arkadaş diyor ki, “Şimdi sipariş verdik diye de kızmışlardır” diyor. “Kesin kızmışlardır” dedim. Çünkü hepimiz yoğunluk olmadan, bir an önce mesai bitsin diye bekliyoruz. Her yeni gelen müşteri o nedenle can sıkar. Olayın müşteri ile alakası yoktur bu arada. Olay: İşini sevmemek olabilir, işini sevip maaşın az olması olabilir, çalışma şartlarının ağır olması olabilir falan filan.

RİCKY MARTİN, İSTANBUL KONSERİ…

Ricky Martin, İstanbul’da konser vermiş. Arkadaşa söyledim. “Hala şarkı söylüyor mu o adam?” dedi. “Evet, söylüyormuş lan” dedim. Efsane olan Dünya Kupası şarkısı ile tanımıştım onu. Yıl 1998.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak

Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak

Yıllar sonra yine voleybol oynadım. En son ortaokulda oynamıştım. Biraz da basket oynadım.

Bizim burada spor salonu var. Oraya gittik. Voleybol ve basketbol oynamaktan zevk aldım.

“Ulan belki ben de bir basketçi ya da voleybolcu olabilirdim” dedim.

Hemen aklıma bir basketçinin sözü geldi. Hangisi söylemişti hatırlamıyorum şimdi.

Tam 9 bin başarısız basket attığını söylemişti. Büyük basketçi kolay olunmuyor işte.

Devamlı denemek, devamlı pratik yapmak lazım. Bir şeyin üstüne ne kadar eğilirsen o kadar iyi. O kadar kendini geliştiriyorsun.

Yaptığın işle kafayı bozmak gerekiyor galiba. Ya da buna yapmaktan zevk aldığın işinle ya da hobinle kafayı bozmak da diyebiliriz.

24 saatini onunla geçirmek.

Yine bir filmde. Öğretmen filmiydi.

Filmde basketbol koçu, öğrencilerinden basketbol topunu her an yanlarında taşımalarını istiyordu.

24 saat boyunca. İşte böyle şeylere hayranım ben. Bir işe kendini adamak gibisi var mı ya.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun

Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun

Şezlongda bilgisayarımı açtım ve yazımı yazmaya başladım. Karşımda deniz. Kimileri yüzüyor, kimileri de güneşleniyor.

Şaka şaka. Öyle bir şey yok. Evden yazıyorum. Ama var bi hayalimiz.

Tatilde bile yazısını yazmadan duramayan bir blog yazarı. Zaten bir kişisel blog yazarı da böyle olmalı. Her an ve her koşulda yazabilmeli.

Çok gaza geldim galiba. Biri beni durdursun.

Bu cümleyi hatırlayanlar vardır aranızda. Maske diye bir çizgi film vardı. Sonradan filmi de çekildi. Filminde de Jim Carrey oynamıştı galiba.

İşte o çizgi filmde kahramanımız devamlı, “Biri beni durdursun” derdi.

Hey gidi günler hey. Buradan da muhabbeti nerede o eski bayramlara bağlıyormuşum. Yok yok, bağlamayacağım, korkmayın.

Ama her bayramda da döner bu muhabbet değil mi? İnsanız işte. Hep eskiyi özlüyoruz.

Bazen çocukluk günlerim gelir aklıma, özlemek demişken. -Hiç böyle bir şey istemedim ama yazı ister istemez nostalji özlemine dönüştü-

Düşerdik ve dizlerimiz kanardı. Sonra da o dizlerimiz kabuk bağlardı. O kabukları koparmayı çok severdim. Çocukluk günleri de geride kaldı işte.

Bir cuma akşamından yazıyorum bu yazıyı. Saat 23.04 geçiyor.

KISA HİKAYE…

Toplum içinde hapşırmayı hiç sevmem. Tam o an, tüm gözlerin bana döneceğini bilirim ve bundan çok çekinirim. Ama tüm bu çekinceme rağmen korktuğum başıma geldi ve hapşırdım. Birkaç kişi çok yaşa dedi ve yanımdaki kişi de bana bir tane selpak verdi. Korktuğum gibi olmamıştı işte. Gülümsedim ve içimden, “Bu sendromu da atlattım artık” dedim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın?   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak

Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın?

*Hayatta ne için varsın? Mesela en yakın arkadaşlarından birine seni sorsak ne der? “Yaa o tam bir kitap delisidir” veya “O’nu arıyorsan bil ki dizi izliyordur” der gibi. “Yaa, tamam da şu hayatta neye yeteneğim olduğunu bir türlü bulamadım” diyenlere de yardımcı olabilir bu soru. Hem kendinize sorun, hem de arkadaşlarınıza sorun. Dışarıdan bakıldığında onlar için siz ne ifade ediyorsunuz? Bu sorunun cevabı size yol gösterebilir ya da bir ipucu verebilir.

*Deniz Göktaş’ın, YouTube’daki, “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisine erişim engeli getirildiğine dair bir haber gördüm. Hatta kendi İnstagram hesabımda da paylaştım bu haberi. Hemen YouTube’a açıp baktım. Videoya hala erişiliyor. Engel falan yok. Ama böyle bir haber çıktığına göre eli kulağındadır. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye boşuna dememiş atalarımız. Bu arada video, 12 milyon izlenmeye ulaşmış. Günlük, 1 milyon izlenmeye denk geliyor bu. Fantastik bir rakam gerçekten.

*NATO zirvesi sonunda bitti. Hadi Ankaralılara geçmiş olsun. Pandemiyi andıran yasaklar olmuştu kaç gündür. Bi yandan da mizah malzemesi oldu tabi. Birçok video çekildi bu konu ile ilgili. Böyle durumlarla ilgili harika mizah yapıyoruz gerçekten.

*Hani Cem Yılmaz diyor ya, “Bu telefonlar yokken biz ne yapıyorduk?” diye. İşte ben de diyorum ki, “Bu ıslak mendiller yokken biz ne yapıyorduk?” Resmen hayat kurtarıyorlar.

*Yaz ayında sinemaya gidilir mi ya sizce? Kış ayında gitmeyi daha çok seviyorum. Şimdi sinemanın kliması falan da çalışmaz, sinemada pişeriz. Her şeyin olumsuzunu düşünen ben işte.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #233: Bazen hiçbir şey sarmıyor beni   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun

 

 

Kişisel Blog Yazıları #233: Bazen hiçbir şey sarmıyor beni

*Esra Erol’un sunduğu Var Mısın Yok Musun programından biraz sıkıldım gibi. Oturup saatlerce izlemiyordum ama yine de arada bakıyordum. Belki de programla falan alakası yoktur. Ben de genel bir sıkıntı vardır. Bazen her şeyden sıkılıyorum. Hiçbir şey sarmıyor beni. Okulda son dersin bitiş zilinin çalmasını beklerdik ya. Bitse de gitsek modunda olurduk hani. Öyle hissediyorum böyle durumlarda. Size de böyle oluyor mu zaman zaman?

*NATO toplantısı için gelen Trump, Anıtkabir’i ziyaret etmemiş. İlk duyduğumda tepki gösterdim. Neden ziyaret etmedi diye. Ama Nevşin Mengü’nün yorumunu duyunca iyi ki ziyaret etmemiş dedim. Nevşin Mengü diyor ki, “Trump’ın ne yapacağı belli olmaz. Saygısızlık falan yapar, bir anda dans falan edebilir” diyor. Hiç bu açıdan düşünmemiştim. Sonra al sana diplomatik kriz.

*Manifest müzik grubu çılgınlığı almış başını gidiyor. Daha 17 dizisinin bu haftaki bölümüne konuk olacaklarmış. Benim için Hepsi grubu vazgeçilmezdir. Tamam şimdi dağılmış olabilirler ama zamanında ne estirmişlerdi ortalığı. Neredeyse her şarkıları tutuyordu. Efsane olmuş şarkıları vardır. Hala zaman zaman dilime takılır.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #232: Yazmak ya da yazmamak    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın? 

Kişisel Blog Yazıları #232: Yazmak ya da yazmamak

Sabahın altısında uyanmıştı. Gün çoktan aydınlanmıştı. Evde herkes uyuyordu. Kimsecikler ayakta yokken yazısını da yazmak istedi. Kahve makinesinden kendine bir kahve hazırladı. Daha kahvaltı bile yapmamıştı. Bir de kahve mi içecekti? Olay, kahve içmek değildi. Yazmak için ortamı hazırlamaktı sadece. Az önce açtığı bilgisayar anca kendisine gelmişti. Sonuçta yılların bilgisayarıydı. Yazarlıktan güzel bir para kazanabilirse kendisine yeni bir bilgisayar alacaktı. Aslında ne zamandır sabah yazısı yazmayı istiyordu. Erkenden uyanınca bu fırsatı da yakalamış oldu. Yazmak için her şey hazırdı. Kahvenin mis gibi kokusu geldi burnuna. Hemen bir yudum aldı ve yazmaya başladı. Yazmak ya da yazmamak. İşte bütün mesele bu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #231: Sahaflar Çarşısı sel, NATO tartışması vebirkaç not daha   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #233: Bazen hiçbir şey sarmıyor beni

Kişisel Blog Yazıları #231: Sahaflar Çarşısı sel, NATO tartışması ve birkaç not daha

Bugün yağmur yağdı ve hava biraz serinledi. Ama İstanbul Üsküdar’da sel olmuş. Sahaflar Çarşısı’nda bir sürü kitap kullanılamaz hale gelmiş. İşte bu habere çok üzüldüm. Gitti kitaplar. Şu sel olayını bir türlü çözemedik millet olarak. NATO toplantısı nedeniyle Ankara’da yolların asfaltlanması, binaların boyanması tartışma konusu oldu. Madem bunlar yapılabiliyor da devlet neden vatandaşı için bunları, bu zamana kadar yapmadı? İlla NATO toplantısı olması mı gerekiyordu tartışması var. Show TV’de, Güldür Güldür’ü izledik. Temmuz ayı oldu hala sezon finali yapmadı. Bu akşam da yeni bölüm vardı. Bakalım ne zaman sezon finali yapacaklar? Niçe Ağladığında kitabına devam ettim. Ya bir de bir şey soracağım. Marketten aldığımız limon kolonyalarında eskisi gibi keskin bir koku yok gibi. Bana mı öyle geliyor? Siz de böyle bir şey fark ettiniz mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #230: Bugün de yazamadım    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #232: Yazmak ya da yazmamak