Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Günlerden salı. Aylardan şubat. Saat 23.23 olmuş. Bir günün yorgunluğu daha binmiş omuzlarıma.

Sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da yoruyor insanı gün içinde yaşadıkları.

Yazıyı bitirdikten sonra yatarım. Yatınca hemen uyuyamam ama.

Öncelikle kafamda günün kısa bir değerlendirmesini yapmam lazım. Nerelerde doğru davrandım, nerelerde hatalar yaptım, şöyle deseydim daha iyi olurdu gibisinden şeyler işte.

Ondan sonra bir de genele bakarım, geleceğe. Şu an için hayatımda hedeflediğim yerde miyim? Hedeflerime ne zaman ulaşabilirim?

O günkü psikolojime göre kimi zaman hayal kırıklığı ile yatarım. Bazen de umut dolu olurum. Her şeye rağmen yaşamanın güzel olduğunu düşünürüm. Yarım saate de uyurum işte.

Yatar yatmaz uyuyanlara da her zaman imrenmişimdir hep. Ama benim yapım bu işte. Önce günün ve geleceğin genel değerlendirmesi, sonra da uyku.

Ama bazen de çok tatlı bir yorgunluk olur. Kafayı vurur vurmaz uyumak isterim. O gibi durumlarda daha günlük değerlendirmemi yapamadan 5-10 dakikaya uykuya geçmiş olurum. Ama bu çok nadir olur.

Çok uykudan konuştuk. Hadi uyuyalım o zaman. İyi uykular.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Yazma hevesim kalmıyor bazen. Böyle durumlarda yazmayı bi bıraktığım zaman, bir ay ya da bir buçuk ay sonra dönebiliyorum tekrar yazmaya.

Evet, o süre içerisinde rahatlıyorum. Ne yazacağım derdinden kurtulmuş oluyorum.

Ama yazmak ile arama soğukluk girmiş oluyor. Yazma pratiğimi kaybetmiş oluyorum.

Bu dediğimi kimileri kitap okumak için söylerler. Kitap okumaya bir ara verdi mi, aylarca eline kitap almayanlar vardır, tıpkı onun gibi bu da.

Bu gibi durumlarda yazmaya ara vermektense yine de bir şeyler yazmaya çalışırım.

Yazdıklarım anlamsız olabilir, sıradan olabilir, rutin olabilir falan filan. Önemli olan bir şekilde yazma pratiğinin içerisinde kalmak.

Ama bu tür yazılar risk barındırır. Eleştirilme riskini.

Bu yazıları okuyan biri, “Bu da hep aynı şeyleri yazıyor” diyebilir. Ya da, “Bu da bilindik şeyleri yazmış. Sadece yazmış olmak için yazmış” diyebilir.

Neyse ki bizim blog dünyasında böyle acımasız eleştiriler yok. En azından böyle düşünseler bile, bunu yorumla dile getirenler yok.

Öyle işte. Neyse, pazartesi de biter. Bir gün daha geride kalır. Hem bu haftanın, hem de ömürden bir günün.  

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Bugün, yağmurlu bir pazar günüydü. O yüzden evden çıkmak istemedim.

Ama gelecek hafta çıkmayı düşünüyorum. Çünkü ondan sonraki hafta Ramazan geliyor. Ramazan ayında anca iftara çıkılır. Gerçi bu sene iftara gider miyim bilmiyorum.

Geçen senelerde iş yeri olarak iftar yapıyorduk. Ama sonradan o da kalktı.

Belki bizim Yaşar ile iftara gideriz. İftardan sonra bir kafede oturup çay/kahve içmek ve muhabbet etmek acayip sarıyor. Sırf bunun için bile iftara gidilir.

Bu yağmurlu havada yapılacak en güzel şeylerden biri de uyumak. Duş aldıktan sonra yattım uyudum. Kalktım. Yemek ve çay faslı.

Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik.

İş arkadaşlarıyla Whatsapp’tan yazıştık. “Bu hafta biter mi?” diye birbirimize sorduk ve kendimizi avuttuk. Öyle böyle saati 23.38 yaptık.

Bugün yazıma yapılan yorumları daha yayınlayamadım. Yarın tüm bloglara uğrayıp, yazılara yorum yapıp bendeki yorumları öyle yayınlayacağım.

Başka da yazacak bir şey yok galiba. O zaman bu akşamlık da yazıya son noktayı koyalım. Şimdiden herkese iyi haftalar. Haftanın nasıl bittiğini anlamayalım.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel blog yazıları yazarken taşıdığım bir endişedir okunmamak. Sonuçta bu yazılar birileri okusun diye yazılıyor. Hatta çok okunsun diye yazılıyor.

Ama bazen bazı yazılar bırak çok okunmayı, çok az okunuyor. İşte insan o anlarda bir umutsuzluğa düşmüyor değil. Acaba ben boşuna mı yazıyorum, boşuna mı emek veriyorum sorusu insanı kafasını ve gönlünü kurcalayıp duruyor.

Bazen duvara karşı yazdığımı hissediyorum. Yazıyorum ama çok okunmuyor ya da çok az okunuyor. Böyle bir durumda yazmaya devam etmenin bir anlamı var mı? O zaman da şöyle bir soru karşısına çıkıyor insanın: Yazılarını Google için mi yazıyorsun yoksa kendin için mi?

Aslında her ikisi için. Yazmayı seviyorum ve bundan yazıyorum. Ama bir yandan da yazdığım yazılar geniş kitleler tarafından okunursa da hayır demem.

Bu işin dengesini bulmak lazım. Ya baştan kabulleneceksin: Günlük 15-20 kişi tarafından okunmayı ya da yazmayı bırakacaksın.

Yazmayı bırakmak çok büyük ve radikal bir karar olur. Blogda yazmayı bıraksan bile evde kendi kendine bir deftere yazmaya devam etmelisin. Ya da diğer yol: Ne olursa olsun, okunsa da okunmasa da ben yazmaya devam edeceğim diyeceksin. Ama böyle diyerek yazmaya devam etsen bile içinde küçük bir ümit olacak yine de. Bir gün belki çok okunurum diye. Zaten bu hayatta umut olmadan yaşanmaz.

O zaman sen ne karar verdin şimdi? Kişisel blog yazıları yazmaya devam mı, tamam mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik

Bazen bir şey hissetmiyorum. Hissiz, duygusuz oluyorum. Nötr hissediyorum kendimi. Soruyorum kendime, “Şu an ne hissediyorsun?” diye. Ama cevap yok. Boşluk var sadece. Siz de de böyle oluyor mu? Kişisel blog yazıları yazarken bile bu durum değişmiyor. Şu anda bir şey hissetmiyorum ama bundan da şikayetçi değilim. Sadece bir şey hissetmediğimin farkındayım o kadar. Bir farkındalık var yani. Belki de çok normal bir şey bu. Belki de ben büyütüyorumdur. İnsan her dakika illa bir şey hissedecek diye bir kural mı var yani? Bakın, şunu fark ettim: Ben bu duyguyu yazı yazarken yaşıyorum. Daha doğrusu yazı yazmak için bilgisayarın başına oturmuşken ve ne yazacağımı bilmezken yaşıyorum. İşte o anda diyorum ki, “Bari şu anda ne hissediyorsam onu yazayım. Oradan bir yazı konusu çıksın.” Ama yok. Hiçbir şey hissetmiyorum o an. Evet, kendimde bir şey keşfettim bu yazı sayesinde. Hangi anlarda kendimi duygusuz hissettiğimi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram’a girmek istemeyen ruh halim,yazmadan duramamak ve birkaç not daha    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Bugün nedense İnstagram’a girmek hiç içimden gelmedi. Alışkanlık olmuş, bir girdim çıktım o kadar. O da bir iki dakikadır. Neden bugün böyle oldu biraz kafa yormam lazım. Kendimi dinlemem lazım. Ama iş güç derken kendini dinlemeye vakit kalmıyor ki. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısına enteresan bir giriş oldu değil mi? Neyse, devam edelim yazıya.

Okuduğum kitapta şöyle bir cümle geçiyordu. “Ben bir yazar olarak, yazmadan duramıyorum. Diğer insanlar nasıl yazmadan durabiliyorlar, anlamıyorum?” Adam yazmaya o kadar aşık olmuş ki. Böyle güzel bir şeyi diğer insanlar nasıl kaçırırlar diye hayıflanıyor resmen. Her insan yazmalı. İlla ki yazar olmak için değil. İçindekileri dökmek için. Rahatlamak için. Yaşadıklarını kendinden sonrasına miras bırakmak için.

Bazen arkadaş bildikleriniz size soğuk yapıyor. Olmadı araya mesafe koyuyor. Bir anda selamı sabahı kesiyor. “Şimdi durduk yere ne oldu lan?” diyorsun kendi kendine. Aranızda bir tartışma falan olmamış. Böyle durumlarda karşıdaki kişinin düşüncelerini okumak isterdim. Bakalım derdi neymiş? Ortada bir kıskançlık falan mı var? Yoksa başka bir şey mi?

Artık bir kafeye gittiğimde, bir markete gittiğimde veya bir pideciye falan gittiğimde, personelden güler yüzlü bir hizmet beklemiyorum. Eskiden yadırgardım ama şimdi yadırgamıyorum. Çünkü ben de çalışırken güler yüzlü olmuyorum. Çünkü ben de çalışırken asık suratlı oluyorum. Karşıdaki çalışanı çok iyi anlıyorum. Ülke olarak böyleyiz çünkü.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessizsabahlar     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik

Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessiz sabahlar

Ramazan ayı reklamları başladı televizyonlarda. Hele ki o sıcacık pideyi ortadan bölmeleri yok mu. Şimdiden canım istedi. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısında biraz Ramazan esintileri göreceksiniz. Ramazanın başlamasına 15 gün falan var. Acaba şimdiden, ufak ufak açlık sürelerine alıştırma yapsak mı ki? Geçen yaşlı bir amca geldi evimize. Hanımıyla beraber Berat Kandili günü oruç tutmuşlar. "Ooo, siz şimdiden Ramazana pratik yapmaya başlamışsınız” dedim. İnsan daha ne ister be. Bu dünyada manevi huzurdan gerisi boş.

Bu akşam kanal D’de, Eşref Rüya’nın yeni bölümünü izledik. Bu bölümde rüya psikoloğa gidiyor. Ya gerçi psikolog, psikiyatri karıştırıyorum onları. Seans yapıyorlar. Rüya, gözlerini kapatıyor. Çocuklukta başından geçenleri hatırlıyor. Çocuklukta travma yaşamış. Çok kötü oluyor tabi. Ben zaten paniğim. Çocukluğa dönünce tekrar bugüne geri dönemezsem diye çekinirim.

Kardeşim işten gelirken markete uğramış ve bir şeyler almış. Evin ihtiyaçları, abur cubur falan. “Neler aldın bakalım. Var mı bir şeyler? Abur cubur gibi şeyler” dedim. Çikolata falan almış. Çocukluğum geldi aklıma. Annem ve babam, dışardan eve geldiklerinde ellerindeki poşetlere bakardık hemen. Bize bir şeyler almışlar mı diye. Hey gidi günler. Çocukluk güzeldi.

Sabah uyandım. Saat 06.00 olmuş. Hava daha karanlık. 1,5-2 saate ortalık aydınlanmaya başlayacak. Karşı apartmanların bazı dairelerinde ışıklar yanmış. Gün başlamış onlarda. Sokaklar hala sessiz. Ama birkaç saate herkes evlerinden çıkacak. Kimisi işine, kimisi okuluna. Hayat koşturmacası başlayacak yani. Tekrar yattım. Kendi hayat koşturması saatim gelene kadar

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha