Kişisel Blog Yazıları #231: Sahaflar Çarşısı sel, NATO tartışması ve birkaç not daha

Bugün yağmur yağdı ve hava biraz serinledi. Ama İstanbul Üsküdar’da sel olmuş. Sahaflar Çarşısı’nda bir sürü kitap kullanılamaz hale gelmiş. İşte bu habere çok üzüldüm. Gitti kitaplar. Şu sel olayını bir türlü çözemedik millet olarak. NATO toplantısı nedeniyle Ankara’da yolların asfaltlanması, binaların boyanması tartışma konusu oldu. Madem bunlar yapılabiliyor da devlet neden vatandaşı için bunları, bu zamana kadar yapmadı? İlla NATO toplantısı olması mı gerekiyordu tartışması var. Show TV’de, Güldür Güldür’ü izledik. Temmuz ayı oldu hala sezon finali yapmadı. Bu akşam da yeni bölüm vardı. Bakalım ne zaman sezon finali yapacaklar? Niçe Ağladığında kitabına devam ettim. Ya bir de bir şey soracağım. Marketten aldığımız limon kolonyalarında eskisi gibi keskin bir koku yok gibi. Bana mı öyle geliyor? Siz de böyle bir şey fark ettiniz mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #230: Bugün de yazamadım

Kişisel Blog Yazıları #230: Bugün de yazamadım

Bir şeyler yazmak için bilgisayarının başına oturmuştu. Ne yazsam diye düşünürken mutfaktan yemek kokuları geldi. Öğle yemeği içindi bu hazırlık. Dışarıda hava sıcaktı. Bir şeyler yiyip belki de dışarıya gezmeye giderdi. Belki de bir kafede oturup soğuk bir şeyler içerdi. Arkadaşını da çağırırdı. Sohbet muhabbet derken böylece bir gün de biterdi işte. Ama önce bir şeyler yazmak istiyordu. Akşam gelince yorgunluktan yazma fırsatı bulamayabilir, direk yatabilirdi. Bugünü de yazmadan geçirmek istemiyordu. Belki de küçürek öykü yazabilirdi. Ama ne yazacaktı? Küçürek öykü deyip de geçmemeliydi. Küçürek öykü de olsa sonuçta bir şeyler yazmalı ve bir şeyler anlatmalıydı. Konu bulmak umuduyla YouTube’da bir şeyler izledi. YouTube, bir aylık ücretsiz abonelik öneriyordu. İstemedi. Şimdiye özel değil, hiçbir zaman ücretsiz abonelik kullanmamıştı. Sonradan iptal falan işleriyle uğraşamazdı. Hem o arada çıkan reklamlardan da o kadar da rahatsız değildi. Gündemi, reklamlar vasıtasıyla da takip edebiliyordu böylece. Yeni çıkan bir ürün, yeni bir film ya da toplumsal bir konu üzerine reklamlar. YouTube’da da kafasına göre bir şey bulamadı. Yemek hazırdı ve onu yemeğe çağırıyorlardı. Bu sefer bir şey yazamayacağını kabullendi, bilgisayarı kapattı ve öğle yemeğini yemeğe, ailesinin yanına gitti.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #229: Şişe toplayarak zengin olma hayali

Kişisel Blog Yazıları #229: Şişe toplayarak zengin olma hayali

*Kayseri’de, depozito iade makineleri yoğunluğa dayanamayıp bozulmuş. Millet olarak şişeyi kutuya at, 1 lira al uygulaması acayip hoşumuza gitti. O yüzden makineyi çökertmişiz işte. Hatta şişe toplayarak zengin olma hesapları yapıyoruz. Türk milletiyiz işte. Kolay yoldan parayı vurmanın peşindeyiz.

*Hava çok sıcak. Ama hafta sonu yağmur geliyormuş. Biraz serinleriz yahu. Çok sıcak olmadan geçen bir gün, bir gündür. Değil mi?

*Komedyen Deniz Göktaş tutuklanmış. Artık içeriden ne zaman çıkar belli olmaz. Ama şu an için en çok merak ettiğim şey: İçeriden çıkınca anlatacakları. Bakalım bir komedyenin bakış açısından içerideki hayat nasılmış göreceğiz.

*Gram altın, 5 hafta aradan sonra tekrar yükselişe geçmiş. Nerede o altının, her gün yükseldiği, rekor kırdığı günler. Millet kapış kapış altın alıyordu. Kuyruk oluyordu. Bazı kuyumcularda altın kalmamıştı. Ne günlerdi be.

*Tam yedi yıl önce bugün, Küçük İskender aramızdan ayrılmış. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor değil mi? Bilmeyenler için not: Kendisi bir şairimizdi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #228: Çocukken kanalda yüzmek mi?   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #230: Bugün de yazamadım

Kişisel Blog Yazıları #228: Çocukken kanalda yüzmek mi?

Bugün 1 Temmuz. Yeni bir aya başlıyoruz. “Hadi temmuz, yap şovunu” demeyeceğim. Çünkü kimsede onu diyecek moral motivasyon bile kalmadı. Sadece temmuz ayında sıcaklık rekorları kırılmasın yeter. Böyle dedim ama. Ülkemizde ejderha sıcakları başladı. Adana’da çocuklar kanallara gidip yüzüyormuş. Çocukken ben hiç yüzmedim kanallarda. Arkadaşların hepsi bir bir peşine atlarlardı kanala. Yüzerlerdi. Ben de onları izlerdim. Kimi zaman bacakları yosunlara takılırdı kimi zaman da küçük kör yılanlara. Zararsız yılanlar diye hatırlıyorum onları. Bilmem doğru hatırlıyor muyum? O zamanlar öyle derlerdi. Küçük bir trafo vardı. Trafonun yanında da çalılıklar. Oralarda soyunurlardı. Oradan da birkaç adım ilerideki kanala doğru koşturup, kanala atlarlardı. Trafonun duvarlarına da sözler yazarlardı. Kalp yapıp, kalpten oklar çıkarıp, okun birine kendi baş harfini, diğer oka da sevdiği kızın baş harfini yazarlardı. O zamanlar sevda demek biraz da duvarlara kalp yapmak demekti.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #227: Muz mu yiyorum yoksa pasta mı?   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #229: Şişe toplayarak zengin olma hayali

Kişisel Blog Yazıları #227: Muz mu yiyorum yoksa pasta mı?

Bizimkiler çayı koydular. Televizyonda da haberler açık. Kanal D ana haberin son 10 dakikasını izliyoruz. Bu her akşam böyledir. İlk olarak Now ana haberi izleriz. Sonra kanal D haberin son 10 dakikasını. Güzel haberler çıkıyor son 10 dakikasında. Reklama girdi. Reklamlarda pasta gördüm. “Hani bizim dünden kalan pasta vardı. Onu çıkarıyorum dolaptan” dedim. Onlar da tamam dediler. Muzlu ve çilekli pasta almıştım dün. Hepsini bitirememiştik, kalmıştı. Çay demlendi. Çayın yanında yedik. Muzu yuvarlak ve küçük kesmemişler. Birazcık büyük parçalar halindeydi. Bu da pasta zevkini öldürüyor tabi. Muz parçaları dediğin ufak olacak. Muz mu yiyorum yoksa pasta mı? Bu ne? Bu ülkede var ya kimse işini doğru dürüst yapmıyor. Pastacılar bile. Herkes saat geçsin, mesai dolsun da akşam eve gidelim derdinde.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #226: Kapiçino, magnolya ve kavurucu sıcak bir gün    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #228: Çocukken kanalda yüzmek mi? 

Kişisel Blog Yazıları #226: Kapiçino, magnolya ve kavurucu sıcak bir gün

Bugün bir işim için Düzce’deydim. Hava yandı resmen. Akşam eve geldim. Boynum yanmış. Varın sıcaklığın boyutunu buradan anlayın. Kafamda şapka da vardı. Yanımda da suyum. Bu yaz çok zor geçecek Ali Rıza Bey. Hazır olun. Eğer gerçekten zorunlu bir işiniz yoksa dışarı çıkmayın derim. Bu sıcak havada yolda giderken bir kediye denk geldim. Gölgelik bir yer bulmuş, uzanmış uyuyordu. Pisi pisi diye seveyim dedim. Gözlerini az bir aralar gibi oldu sonra tekrar uykuya daldı. Ben de daha fazla rahatsız etmedim onu. Arkadaşı çağırdım. İşi varmış gelmedi. Ben de kendim kafeye gittim. Saat 14:00 gibiydi. Sakindi. Normalde masa bulunmaz. Ama hafta içi ya, ondandır. İstediğim masaya geçtim oturdum. Özgürce, istediğim masayı seçebilmek büyük bir ayrıcalıktı. Kapiçino söyledim. Yanına da magnolya. Günlük kahve ve tatlı ihtiyacımı gidermiş olarak mutlu mesut bir şekilde eve döndüm.       

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #225: Bir soru, bir soruşturma ve bir şarkı    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #227: Muz mu yiyorum yoksa pasta mı?

Kişisel Blog Yazıları #225: Bir soru, bir soruşturma ve bir şarkı

Star’da, Hababam Sınıfı’nı izliyorduk. Reklama girdi. TRT 1’de, Brezilya- Japonya maçını açtık o arada. Kardeşime, “Acaba bu Japonların hepsi karate biliyorlar mıdır ki?” diye sordum. “Bilmem” dedi. Sanki doğuştan adamlara karate özelliği yükleniyormuş gibi geliyor bana.

Beklenen oldu. Deniz Göktaş’a soruşturma açıldı. Zaten bu saate kadar soruşturma açılmaması şaşırtıcıydı. Geç soruşturma açılması ile ilgili Zaytung Haber de bir paylaşım yapmış. Ona da internetten bi bakabilirsiniz isterseniz.

Elif Buse Doğan’ın Kaçsam Gitsem adlı şarkısı. İlk defa bugün dinledim ve çok hoşuma gitti. YouTube’tan baktım. 7 ay önce klibi yayınlanmış. Bi dinleyin isterseniz. Belki sizin de hoşunuza gidebilir.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #224: Tatsız kavun, efsane bir film ve mezuniyet krizi    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #226: Kapiçino, magnolya ve kavurucu sıcak bir gün