Bir edebiyat dergisi hayatınızın aşkını karşınıza çıkarırsa...


     Bir gün kitapçı dükkanınıza bir kadın gelir. İlk önce dikkate almazsınız onu. Sıradan bir müşteri gibi görürsünüz. Sonra dikkat edince olanlar olur. Evet, odur. Yıllardır aradığınız, yolunu gözlediğiniz kadın. Yani hayatınızın kadını. Varlık dergisinin bir sayısını sorar. Olmadığını söylersiniz. Öylece çıkıp gider dükkandan hayatınızın kadını. Peki böyle gitmesine izin mi vereceksiniz? 

     Bir şeyler yapmalısınız. Ama ne? Bir anda koşarsınız arkasından. Diğer sahafları araştırabileceğinizi ve dergiyi bulabilme imkanınız olabileceğini söylersiniz. Ve hayatınızın kadınının telefonunu alırsınız. Peki telefonu almakla bitti mi her şey? O sizi hayatınızın erkeği olarak görüyor mu peki? Bundan sonra hikayenin devamı nasıl gelir? Devamı Ahmet Batman’ın Korkma Kalbim kitabında. 

Ahmet Batman Korkma Kalbim

KAŞIK KAŞIK NUTELLA MI YENİRMİŞ?
     Hep televizyonlarda, dizilerde, filmlerde böyle görmedik mi? Kaşık kaşık Nutella yerler. Ayrılık acısı için yiyenleri de gördük. Pekmez’den ayrılan Pucca yani Büşra Pekin’in ayrılık acısı için yaptığı şeylerden biri de kaşık kaşık çikolata yemek değil miydi Hadi İnşallah filminde? Hatta bir kavanoz Nutella’yı bitirenler olduğunu duydum. İnsan bir kavanoz çikolatayı nasıl bitirebilir ki? 

     Ama gerçekten öyle oluyormuş. Gerçi bir kavanoz çikolatayı bitirmedim. Ama kaşık kaşık yemeye başladığım doğrudur. Nutella’nın  kendine has bir tadı var. Bizimkiler bir ara başka bir çikolata almışlar. Sanki şekerli tatlı gibi bir şeydi. İnsan bağımlısı haline geliyor. İçinde sanki kafein var.

ŞU AN ÖYLE HUZURLUYUM Kİ
     Odamda oturmuş yazıyorum. Saat 20:35 geçiyor. Yatsı ezanı okunuyor. Odam sessiz. Sadece ezan sesi duyuluyor. Ha birde klavyenin sesi. Huzurlu oluyorum hep bu anlarda. Çocukluğum geliyor aklıma. O zamanlar da dinlerdim böyle ezanları. Köyde bir abimiz vardı. Çok güzel okurdu. Hele sabah ezanları. 

     Böyle anlar ne güzel anlardır. Hem insan kendisiyle olmanın huzurunu yaşar hem de kendini sorgular. “Hayatımda ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?” der. İnsan olarak aradığımız bu işte. Huzur. Modern çağ insanın istediği tek şey bu aslında. Ne mal mülk ne de itibar. Sadece huzur. Kendi iç huzuru.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/red-love-heart-ornament-922269/

Ekşi Sözlük yazarını tutuklamakla bu sorun çözülmez...


     Yeni Zelanda katliamını öven Ekşi Sözlük yazarı tutuklanmış. O yazıyı okumuşsunuzdur. Kısacık bir şey. Ama insan okuduğunda bir hoş oluyor. Kendinizi kötü hissettiriyor. İnsanlığa olan inancınız bir kez daha sarsılıyor. Bu işin bir yönü. Benim dikkat çekmek istediğim asıl nokta ise: Bu yazarın düşündüğü gibi düşünenlerin sayısının tahminimizden fazla olduğu. 

     Bu yazarı tutuklamakla o yüzden sorun çözülmez diyorum. O nedenle bu işin derinine inilmesi lazım. Bu insanlar niye böyle düşünüyorlar. Onları böyle düşünmeye iten sebepler nelerdir? Bunun üzerine kafa yormalıyız bence. İşte o zaman gerçekten çözüm uğruna bir şeyler yapmış oluruz.


Ekşi sözlük yazarı

HERKES SEÇİMDEN SONRASINA KİLİTLENMİŞ DURUMDA
     Çevremle konuştuğumda herkes seçim sonrasını işaret ediyor. Herkes ağız birliği etmişçesine. Seçimden sonra ekonominin daha da kötüye gideceği düşünülüyor. Ayrıca Dolar’ın seçimden sonra hızla yükselişe geçeceği söyleniyor. Bakan Albayrak, zorlu kısmı atlattığımızı söylemiş. Bakalım seçimden sonra ekonominin durumu ne olacak? 

     İzlediğim uzmanlardan bazıları da İMF’den olmasa bile başka kuruluşlardan borç alınacağını söylüyorlar. Yine 2002 öncesine mi döneceğiz nedir? Herkeste bir tedirginlik var. Tamam ekonomi kötü ama seçimden sonra hemen daha da kötüye gideceğine dair bir düşüncem yoktu. Ama bu duyduklarım insanda ister istemez, “Acaba” dedirtmiyor değil.

MEĞER NE ÇOK SAMSUNG’CU VARMIŞ
     “Ben daha önce Samsung’cuydum. Hayatımda hiç İphone kullanacağımı düşünmezdim. Ama bir yılın sonuna doğru yavaşlıyor. Herkes de İphone’un hızından bahsediyordu. İşte bu nedenle İphone aldım” dedim iş yerindeki arkadaşlara. Meğer bu konuştuğum tüm arkadaşlarımda benim gibi Samsung’cuymuş daha önceleri. Benim anlattığım yavaşlık sıkıntısından dolayı hepsi 5s, 6, 6s almışlar. Böyle düşünenin sadece ben olduğumu zannediyordum. Meğer ne çokmuşuz. 

     Bu arada bir arkadaşımda, “Son zamanlarda Huawei ismini çok duyuyorum. İyi telefon diyorlar. Onu alacağım” dedi. “Bende duyuyorum. Sen bi al kullan. Eğer memnun kalırsan bizde alırız” dedim. Yine aynı arkadaşım Ülkü’den son bir not daha. “Yeni çıkan modellerine içim gidiyor. Ama yine aynı sorunu yaşayacağım diye almıyorum” dedi. Ülkü’nün düşündüklerinin hepsini ben de düşünmüştüm. Eski Samsung’cular olarak düşündüğümüz her şey bile aynı demek. 

foto kaynak: https://unsplash.com/photos/njqNHtBmJ9A


Kanal D haberi de kaybettik galiba...


     Dün akşam kanal D’nin haberlerine bakıyorum. Bir baktım. Mansur Yavaş ile ilgili bir haber. Ama nasıl bir haber? Ekranın sol üstündeki logoyu kapatın. “Şu an izlediğiniz hangi kanal?” diye birine sorun. Hemen size, “A haber” der. Öyle bir haberdi. Yıllardır kanal D haber izleyicisiyim. İlk defa böylesine bir haber gördüm. Ve kanal D açısından üzüldüm.

     Ben kanal D’yi herkese tarafsız diye sevmiştim zamanında. Son dönemde de devam ediyordu bu. Olduğu kadarıyla. Ama dün akşamki haberi görünce moralim bozuldu. “Bir izlediğim kanal D haber vardı. Oda gitti” dedim. Anlayacağınız kanal D haberi de kaybettik galiba.

kanal d haber

KANAL D HABERE BİR ELEŞTİRİ DAHA
     Madem kanal D’den başladık yazıya, onunla devam edelim. Yine dün oturdum televizyonun başına. Haberleri bekliyorum. Yeni Zelanda’daki katliam olmuş. Son durum nedir? İzleme fırsatım olmamış gün içinde. “Şöyle detayıyla bir izleyeyim” dedim. Bu yaşanan olay sadece dünyanın değil, Türkiye’nin de bir numaralı haberi değil midir? Bir haber bülteni bununla giriş yapmaz mı?

      Tuttular seçim haberleriyle başladılar. Mitingler falan. Ben izlemeyi bıraktığımda hala o habere gelmemişti sıra. Kanal D haber o kadar kötü yönetiliyor ki. Yahu hiç Buket Aydın’da bir şey demiyor mu bu duruma? Kaç yıl Ntv gibi bir haber kanalında gece haberlerini sundun. Hiç mi bir şey kapmadın oralardan? Hiç mi hiç yakıştıramadım.

HANİ SEÇİM OTOBÜSLERİ OLMAYACAKTI
     Bu satırları sizlere Düzce’den yazıyorum. Bugün Düzce’nin merkezinde dolaşırken kulağıma seçim şarkıları geldi. “Ama nasıl olur? Cumhurbaşkanı böyle bir şeyin olmayacağını söylemişti” dedim. Ama işte oluyordu. Bizim ülkede insanlar kraldan çok kralcılar. Yahu senin genel başkanın, “Bu seçim şarkıları ses kirliliğine yol açıyor” demiş. Onu niye dinlemiyorsunuz? Hatta bunun üzerine reklam filmi çekmişler. Hem de reklam filmi baya güzeldi.

     Bende buna güvenerek konuşurken birine, “Artık seçim otobüsleri şarkı çalmıyor ki” dedim. “Sen hiç Düzce’ye gitmedin herhalde. Bangır bangır çalıyorlar” dedi. Bu söylenenin doğru olduğuna bizzat tanık oldum. Ama bir şey söyleyeyim mi: Kimsenin umrunda değil. Kimsede seçim heyecanı yok.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/woman-pointing-on-macbook-pro-screen-1931441/


Çocukların zararına olan Momo oyununu yaparak ne amaçlar ki insan?


     Aklım almıyor. Bir insan niye çocukların zararına bir oyun yapar ki? Önce Mavi Balina, şimdi de Momo. Bizler nasıl bir yaratığız ya? Her geçen gün bu dünyada yaşadığına bir kez daha pişman oluyor insan. 

     Videoların arasında reklamlar çıkıyor, biliyorsunuz. İşte o reklamların arasına Momo’yu yerleştirmişler. O birkaç dakikalık görüntüde çocuklardan jiletle kollarını kesmeleri isteniyor. Ve bunun nasıl yapılacağı da gösteriliyor. 

     Çocuk bundan anlamaz ki. Orada gördüğünü aynen yapar. E biz millet olarak çocuktan kurtulmak için onlara tablet verip gerisine bakmadığımız için nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu siz düşünün. 

     Bakanlık Youtube’a başvurmuş. “Böyle içerikleri zaten kaldırıyoruz” demişler. Sanki Youtube denetlenemez bir mecra halini aldı. Her geçen gün çocuklarla ilgili olmadık şeyler patlıyor.

     Birileri niye böyle bir video yapıp reklamların arasına koyar? Bunu yapmaktaki amaç nedir? İnsanlık olarak nereye koşuyoruz biz? 

     Nasıl böyle canavarlar yetiştirdi bu dünya? Boşuna demiyorlar dünyanın yatacak yeri yok. Dünyanın değil aslında bu insanların yatacak yerleri yok. Bu nasıl bir kafadır? Böyle şeyleri duydukça tiksiniyorum. İnsan olmaktan utanıyor insan. 

Momo

     Momo, Whatsapp’dan üzerinden oynanan bir oyunmuş. Mesajlaşıyorsun. Seni intihara sürükleyecek mesajlar atıyor. Ama son birkaç gündür ülkemizde bu kadar konuşulmasının sebebi Whatsapp üzerinden oynanması değil. 

     Az önce de yazdığım gibi Youtube videolarının arasındaki reklamlarda çıkması. Ben sadece bir tanesini izledim o reklamlardan. Haberi okuduğum gazete sadece bir tanesini yayınladıklarını diğerlerini yayınlamayı uygun görmediklerini yazmış. 

     Türkçe değil İngilizce. Ama çocukların İngilizce bilmelerine gerek yok zaten. Videoda görsel olarak anlatıyor ne yapmaları gerektiğini. Türkçe’ye çevrildiğinde şöyle bir kötü durum daha var. Bunu yapmayanların tehdit edilmeleri. 

     Nasıl da çocukları köşeye sıkıştırıyor. Bu nasıl şeytanice bir oyundur. Hep söylüyorum: İnsanın şeytana falan gereği yok. Kendisi şeytandan daha şeytan. Bu düşünce tarzı tam şeytanın düşüneceği bir düşünce. 

     Şeytan oturup planlasa ancak bu kadarını yapardı. Çocukları dışarıdaki tehlikelerden koruyalım diye aldık eve hapsettik. Evde dursunlar diye ellerine de tablet tutuşturduk. Bu sefer de tabletten tehlike gelir oldu. Çocuklara ne dışarda ne de evde rahat yok. Bu devirde çocuk olmak ne zor yahu.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/app-cellphone-commerce-connection-243698/


Neden Barış Özcan'ı izliyoruz?


     Cevabı çok basit: Çünkü biz millet olarak bize bir şeyler anlatıp ve anlattıkları şeyin sonunda da hayata yönelik mesaj verenleri çok seviyoruz. Gerçi sadece gülmek içinde izliyoruz. Örnek Cem Yılmaz. Tabi oda lazım, Barış Özcan’da.
     
     İnsan zaman zaman hayatın stresinden uzaklaşıp deşarj olmak istiyor. İşte bu zamanlar için Cem Yılmaz biçilmiş kaptan. 

     Geçen internette gezerken Trt arşivine denk geldim. Her akşam bir ünlünün hikaye anlattığı bir program varmış zamanında. İlk programın konuğu Levent Kırca’ymış. O bölümde kendisi bir meddahlık örneği sergiledi. 10 dakika kadar kısacık bir video. İsterseniz hemen Trt arşivinden izleyebilirsiniz. “Bakalım ne anlatacak?” diye hevesle dinledim. Beklediğim kadar iyi bir hikaye olmasa da yine de iyiydi. 

Barış Özcan

     Barış Özcan tam da bunu yapıyor işte. Kendisi için modern meddah diyebilir miyiz? Kendisini gençler de çok takip ediyor. Bu devirdeki gençler hemen bir şeylerden sıkılıyorlar. Böyle bir gençliğin takip ettiği biri olmak kolay değil. 

     Abuk sabuk video çekenler de bilmem kaç bin kere izleniyor. Olay o değil. Olay: İnsana değer katacak böyle videoları yapmak. Yapmakla kalmamak, bunları ilgi çekici şekilde sunmak. İşte bu zor olanı yapıyor Barış Özcan. Her videonun sonunda muhakkak bir mesaj veriyor bize. Kendimizi geliştirmemiz için. 

     Dizileri de şöyle bir gözden geçirmenizi istiyorum. Dizilerde de yaşlıca amcaların/teyzelerin verdikleri öğütler hep etkilemez mi bizleri? 

     Mesela Arka Sokaklar’ın Rıza Babası. İnsanın moralmen çöktüğü o anlarda öyle şeyler söylüyor ki. İnsan yeniden toparlanıyor. Söyledikleri de hakikaten o kadar doğru ve mantıklı şeyler ki. Mesela Kurtlar Vadisi’nde Ömer Babanın anlattıkları. İnsan dinlerken huzur buluyor. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Vermek istediğim mesaj anlaşılmıştır diye umuyorum. 

     Son bir not daha. Youtube dünyasında, “Böyle kanallar izlenmez” tabusunu da yıkmış oldu. Youtube’da sadece eğlence videoları izlenir diye bir algı vardı. Yalan yok izleniyor da. Ama Barış Özcan gösterdi ki, pekala onun gibi kaliteli işler yapan kanallarda izlenirmiş. 

     Serviste işe giderken bir anda aklıma bu soru geldi işte. “Neden Barış Özcan’ı izliyoruz?”. O zamandan beri bunun üzerine düşünüyorum.

Barış Özcan ile ilgili diğer yazılarımı buradan okuyabilirsiniz.

Foto kaynak: http://barisozcan.com/kimdir/

Netflix abonelerine sesleniyorum...


     Yılmaz Erdoğan’ın, Organize İşler Sazan Sarmalı’nı Netflix’e satması sonrasında ortalık karıştı. Kimisi bu hamleyi destekledi. Kimisi bu hamlenin sinemanın sonunu getireceğini söyledi. Peki bu konu muhatabına, yani seyirciye soruldu mu? 

     O yüzden Netflix kullanıcısına sesleniyorum. Gerçi kullanıcı derken de kaç kişiye sesleniyorum onu da bilmiyorum. Şirket, abone sayılarını açıklamıyor. Neden açıklamıyor? Buna anlamlı bir açıklama da getiremedim. Elbette pazarlama ile ilgili bir stratejileri vardır. Bu konuda bilgisi olan varsa yazsın yorumlara. Hepimiz bilgi sahibi olalım. 

     Neyse yazıya devam edelim. Eyy Netflix kullanıcısı. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Organize İşler Sazan Sarmalı Netflix’de yayınlanmaya başladıktan sonra ne yaptın? Yine de filmi sinemada mı izlemeyi tercih ettin? Yoksa, “Hazır ayağıma gelmiş. Sinemaya gitmeye gerek yok. Evimde yayıla yayıla izleyim” mi dedin?

Netflix

     Bu yazıyla beraber küçük çaplı bir anket yaparken aklıma şu da geldi. Acaba Netflix’in kendisi de böyle araştırma yaptırıyor mu şirketlere? Film Netflix’de yayınlanmadan önce ve yayınlandıktan sonra firmaya bakış nasıl değişti? Filmin platformda yayınlanmaya başlamasından sonra abone sayısında artış meydana geldi mi? 

     Genel olarak Türkiye’de firmaya bakış pozitif mi negatif mi? Bak küçük bir anket daha yapalım o zaman. Evinde Netflix olmayanlara soralım mesela. Sizin firmaya bakışınız ne bu son yaşananlardan sonra. 

     Bende de yok. Ben görüşümü açıklayayım: Ben sempati duyuyorum. Ama almayı düşünmüyorum. Çünkü o kadar çok film ve dizi izleyen biri değilimdir. O yüzden tercihim değil. Ama bu işe yatırım yapması. Kendi sinema filmlerini yapması. Bir şeyler yapıyor adamlar. Dizileri hep konuşuluyor son dönemlerde. Platform denilince ilk akla o geliyor.

     Hepsi iyi güzel de. Devamlı içerik üretme işini nasıl yapacak? Milleti alıştırdılar. Devamlı yeni diziler, yeni filmler bekleyecek herkes. Beklemekle kalmayacak. Aynı kalitenin de devamını isteyecek. Şimdilik sorun yok gibi. Eğer devamlı içerik üretme işine çözüm bulabilirse şirketin geleceği çok parlak. Ülkemizde de abone sayısında da çok iyi yerlere geleceklerini düşünüyorum. Netflix’in genel olarak ve ülkemizdeki geleceği hakkında siz neler düşünüyorsunuz?

Netflix ile ilgili diğer yazılarımı buradan okuyabilirsiniz.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/four-women-sitting-inside-fendi-cinema-1649683/

Çok Güzel Hareketler Bunlar 2 değerlendirmem...


     Çok Güzel Hareketler 2’nin değerlendirmesine geçmeden önce söylemek istediğim şeyler var. Bu söyleyeceklerim yine Çok Güzel Hareketlerle ilgili. Ama 1’inciysle ilgili. 

     İlk bölümün sonlarına doğruydu. Artık her izleyenler hem de oyuncular sıkılmıştı. Çünkü yapılacak her türlü skeci yapmışlardı. Artık ya program bitmeliydi ya da program başka bir şeye evrilmeliydi. Tercihlerini programın evrilmesinden yana kullandılar.

     Yeni oyuncular alındı. Tıpkı şimdiki gibi. Eski oyuncularsa izleyici koltuğuna geçtiler. Ama birkaç tanesi skeçlerde yenilerle beraber oynuyorlardı herhalde. Ama bu yeni oluşum tutmadı. Yürümedi. Ve beklenen oldu. Program yayından kalktı. 

     Şimdiki yaptıklarını o zaman yapsalardı belki hala devam ediyor olabilirdi o program. Eski oyuncuların hepsini göndereceklerdi. Sıfırdan hepsi yeni oyuncular olacaktı. Tıpkı şimdiki gibi.

Çok Güzel Hareketler Bunlar 2

     Olan, o zamanki yeni oyunculara oldu. Hala merak ederim. O zamanki oyunculara ne oldu? “Arkadaşlar maalesef başarılı olamadık. Yollarımız ayrılıyor” deyip hepsini gönderdiler mi? Mutfak kapandı mı? Benim gibi onların akıbetini merak edenler oldu mu hiç bilmiyorum. Ama bunu dile getirmek istedim. 

     Bunları yazdıktan sonra gelelim yeni Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’ye. “İlki gibi tutacak mı?” sorusu herkesin aklını meşgul eden bir soruydu. 

     Şu an için iki bölüm yayınlandı. Şunu söyleyebilirim: Bu çocuklar kendi espri anlayışlarını ortaya koymuşlar. İlkinin gölgesinde kalmamışlar. İlki kadar ses getirmese bile devam eder. Kendi içinde bir espri kalitesi var. İlerleyen bölümlere göre daha fazla ses getirebilirler. İlki kadar çok popüler de olabilirler.

     Skeçlere gelecek olursak. Bazı skeçler çok çok iyiydi. Bazıları ise hiç iyi değildi. Bırakın espriyi anlamsızdı bile denebilir. Daha ilk bölümler tabi. Bunların olması çok normal. 

     Hele bir tane psikolog skeci vardı. Bir tane adam, kadın psikoloğa gidiyor. O kadar iyiydi ki o skeç. Sanki oynayanlar Oğuzhan Koç ve Ayça Erturan’dı. 

     İşin özü: Ben bu yeni Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’yi beğendim. İçim ısındı. “Bu çocuklar da olacak. Bunlarda da potansiyel var” dedirttiler. Yılmaz Erdoğan’ı da tebrik etmek lazım. Böyle bir şeye öncülük ettiği için. Herhalde bu seri 3-4-5 diye yıllar boyunca devam edecek.

Televizyon ile ilgili diğer yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/yellow-vielleicht-dice-208136/