Markete gitmişken kahve de alayım dedim. BİM’e gitmiştim. Kavanozda Nescafe Matinal vardı. Daha önce içmemiştim. Google’dan hemen sordum. Filtre kahve sevenler için öneriliyormuş. Filtre kahve yokken, içilebilirmiş. Çünkü filtre kahveye en yakın tatmış. Çok acı kahve sevmesem de yine de denemek istedim. Evet, sert bir kahve. Alışmam lazım. Alışıncaya kadar beyazlatıcı ile içsem daha iyi olacak galiba. Bu arada markette 10-12 yaşlarındaki bir kız, “Babaanne, soralım mı? Acaba Dubai çikolatası gelmiş midir?” dedi. Babaannenin cevabını duyamadım. Ben de baktım ama göremedim. Zaten bir arkadaşım da Şok da bulmuş. Anlayacağınız Dubai çikolatası fırtınası devam ediyor. Bir tane arkadaş da, “Bu çikolata yüzüne kadayıf fiyatları artacak” dedi. Hakikaten öyle bir şey olabilir mi?
Nescafe Matinal deneyimi...
Adam Fawer diye bir yazarın varlığını unutmuştum bile...
Bir zamanlar Adam Fawer ne ünlüydü be. Her yerde onun iki kitabı vardı. Olasılıksız ve Empati. Her ikisini de okuma şansına sahip oldum. Hatta bu kitaplardan bir tanesini, sahur yapmaya gittiğimiz mekanda unutmuştum. O gecenin sabahı gidip almıştım mekandan. Neyse ki kaybolmamış, saklamışlar. Nasıl da unutmuşsam. Kendime çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. Şimdi durduk yere neden Adam Fawer’den bahsettim. Aslında durduk yere değil. Adam Fawer, Türkiye’ye imza gününe gelmiş. Her yeri de dolaşıyor. Hatta bugün de Bursa’daymış. İmza için sıra almış yürümüş, kuyruk olmuş. Tahmin edebileceğiniz gibi. İmza günü haberlerini görünce, “Bu adam hala kitap yazıyormuş mu ya?” dedim. Bir yazarın popülerliği bitince unutuluyor işte. Ya da ben unutuyorum. Yeni kitap çıkarmış. İsmi: Mobius. Zamanda yolculuk temasını işliyormuş kitapta.
Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabının yazarı Grigoriy Petrov hakkında dikkat çeken bilgiler...
Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını okumaya başladım. Ama şöyle bir şey var ki daha kitaba başlayamadım. Nasıl yani derseniz, gelin anlatayım.
Elimdeki kitap Alfa Yayınları’ndan çıkmış. Normalde kitap 264 sayfa ama bunun 63 sayfası kitabın yazarına, kitabın yazıldığı döneme ayrılmış. Yani direk hikayeyi okumaya başlamıyorsunuz. Bu kitabı öylece, sıradan bir kitapmış gibi okumayın. Önce yazarı Grigoriy Petrov kimmiş, onu bir öğrenin. Bu kitap neden başka ülkeleri değil de Finlandiya’yı anlatıyor, nedenini öğrenin. İşte o zaman kitabı boşa okumuş olmayacaksınız. diyor adeta kitap.
Bu durumu ilk başta yadırgasam da sonra haklı olduklarını düşündüm. Önce bu kitap nasıl bir kişi tarafından ve hangi iklimde yazılmış onu bir anlarsak, daha fazla kitaptan zevk alırız ve kitabın içine daha çok gireriz değil mi? Kitaptan 30 sayfa okudum.
Dikkatimi çekenleri paylaşayım: Birincisi, yazarımız önce rahip olmuş, sonra öğretmen. 1898 yılında Hayatın Temeli İncil adlı kitabı yayınlanmış. Bu kitap, inançsız entelektüeller arasında büyük ses getirmiş. Kitabın konusuna internette baktım, bulamadım. Petrov, ders verdiği zaman başka kimse ders veremiyormuş. Çünkü öğrenciler diğer derslere gitmeyip, onu dinlemeye gidiyorlarmış. İşte o kadar güçlü bir hatipmiş.
Önsöz de deniyor ki, “Hatiplik yeteneği Petrov’da edebi yetenek haline gelmişti. Sade ve duygusal bir şekilde yazılmış kitapları, kendi kuşağının çok farklı kesimleri tarafından okunuyordu.” İşte tam bomba kısma geldik. Filozof Vasili Rozanov, “Taşradan gelen akrabalarımdan biri bana, ‘Bizim oralara onun kitaplarını taşımaktan yoruldum: Çok büyük ve sürekli talep var’ dedi” diyor. Hatta o günlerde kitap piyasasına hakim olan Tolstoy ve Maksim Gorki değil, Rahip Petrov’muş.
Bir şey daha: Hayatın Temeli İncil adlı kitabın konusu hakkında internette bir şey bulamadığımı söylemiştim. Bakın o kitap hakkında Maksim Gorki, Çehov’a yazdığı mektupta ne demiş, Kitapta büyük bir ruh var, parlak ve derin bir şekilde inanan bir ruh. Bir papaz yazmış hem de bir papazın yazamayacağı şekilde demiş.
Hayatın Temeli İncil kitabının ana fikrinin ne olduğu üzerine de birkaç şey söylenmiş. İncil’e yeniden dönme zorunluluğu, gerçek hayatta onun ideallerinden rehberlik almak diye açıklanmış. Petrov’un biyografının görüşüne göre, bu kitap Protestanlık ruhu taşıyordu ve Tolstoy’un dinsel öğretilerine yakın duruyordu.
Tolstoy’un dinsel öğretileri mi? Öyle bir şey mi varmış? Hemen baktım Google’dan. Tolstoy, kurumsal dini kurumlara karşıymış. Ama buna rağmen tek tanrıcılığa (monoteizm) dayalı, eşitlikçi bir toplum idealini savunurmuş. Tekrar Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabına dönersek. Kitabın ilk başta adı: Hayat Mimarları olarak koyulmuş. Ama Bulgarcaya çevrilirken Beyaz Zambaklar Ülkesinde diye çevrilmiş.
Süper güç olarak neden beyin okumayı isterdim?
Bir süper güce sahip olma şansın olsaydı hangi gücünün olmasını isterdin? Zaman zaman muhabbeti döner bu konunun. Geçen Melike ile konuşurken konu buraya geldi. “Görünmezlik ya da beyin okuma” dedim. “O da çok standart cevaplar verdin” dedi. Haa, bu arada o ışınlanma gücünün olmasını istermiş. Daha önce hiç beyin okuma gibi bir gücüm olsun istemezdim. Taa ki Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’deki, Aklını Alırım adlı skeç serisinin ikinci bölümünü izleyene dek.
Çocuğun doğum günüdür. Ev arkadaşı, sevgilisi ve kız kardeşi doğum günü sürprizi hazırlamışlardır onun için evde. Çocuk işten gelir. Pasta üfleme kısmına geçilir. O anda çocuktan bir dilek tutması istenir. O da, herkesin aklından geçenleri okumak ister. İlk başta çok heyecan verici olsa da duyduklarından pek de hoşlanmaz.
Duydukları ne kadar hoş olmasa da insanların gerçek yüzlerini görmek, daha doğrusu duymak için beyin okumayı isterdim bir süper güç olarak. Ama o zaman da kafayı yemek garanti olurdu. İnsan, bunca gerçeği kaldıramaz değil mi? En azından bir yarım saatlik duymak isterdim o zaman. Nasıl bir şeymiş o duyguyu yaşamak için. Bu da bahsettiğim skecin linki: https://www.youtube.com/watch?v=blQcWQ8Yki4&t=234s
Bloglara girişte about blank hatası...
Dün akşam bazı bloglara girişte sorun yaşadım. Bana yorum yapan bloglara giriş yapmak istediğimde about blank yazıyordu ve ekran öylece bembeyaz kalıyordu. Sorunun benim internetimden kaynaklı olabileceğini düşünerek takmadım. Sabah olduğunda ise hala giremiyordum. Sorunun hala benden olduğunu sanarak Google’da araştırmalar yaptım. Sorunun çözümü için birkaç yol buldum. Akşam onları denemeyi düşünüyordum. Sonradan Momentos söyledi. Herkeste sorun varmış. Yani benlik bir sorun değilmiş. Akşama doğru neyse ki düzeldi. Şimdi bloglara rahatlıkla girebiliyorum. Zaman zaman sevgili Blogger, böyle şeyler yaparak biz Bloggerların ağzını yüreğine getiriyor. Bu arada herkeste farklı sorunlar yaşanmış. Mesela bazısı yorum yaptığında ismini görmüyormuş, anonim yazıyormuş.Neyse ki bir Blogger sorunu daha geride kalmış gibi gözüküyor.
İnstagram ve X'e sınırlama...
Yeni bir karar aldım- tabi uygulayabilirsem- Bundan sonra gün içinde İnstagram ve X’e girmeyeceğim. Akşamları bakacağım. Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabına daha başlayamadım. İki arkadaşımdan da grip haberi geldi. Pastil ve nane limona yönlendirdim. Siz de kendinize dikkat edin. Emre Fel’den, Sana El Pençe Durmam ve Naçar adlı şarkıları dinledim. Bu adamı dinleyince eskilere gitmeniz garanti. Ne zamandır aklımda ama bir türlü bu seriyi izleyecek modda olamadım. John Wick serisine başlayamadım. Gerçi ben serinin tamamını izlemem. İlk bölümü izlesem yeter. Abi artık dizilerde konak, silah, entrika, çapraşık ilişkiler görmekten sıkıldık. Normal sıradan insanların hayatlarını anlatın. Ama bir dakika? Ya sıradan insanların hayatları, istemediğimiz bu dizilerdeki hayatlar gibi olmuşsa ne olacak peki? Yandı gülüm keten helva o zaman.
Ali Poyrazoğlu'nun hayranlık veren yeniden başlama hikayesi...
YouTube’da gezerken Ali Poyrazoğlu’na denk geldim. 2023’ün Mart ayında Bloomberg HT’de, Aslı Şafak’la İşin Aslı programına konuk olmuş. O programda öğrendim ki Ali Poyrazoğlu’nun tiyatrosu yanmış. 20 Aralık 2022’de. Hiçbir şey kurtaramamışlar. Sadece tiyatro değilmiş yanan. İçinde kuklalar ve tablolar da varmış. Osmanlı kuklaları. Onları dünyanın dört bir yanından müzayedelerden almış. Müze açarak gelecek nesillere taşımak istiyormuş bu eserleri. Ama kadere bakın ki hepsi yanmış. Gel de insanın içi acımasın/yanmasın şimdi.
Aslı Şafak, “Ağladınız mı?” diye sordu. Aslında saçma sapan bir soru olarak görülebilir. Adamın tiyatrosu yanmış. Bir şey kurtaramamış, ağlamaz mı? Ama Ali Poyrazoğlu’nun sanki hiçbir şey olmamış gibi hayata devam eden bir hali vardı. “Ağlamam mı? Bir gece boyunca içtim, ağladım. Telefondan kuklaların, tabloların fotoğraflarını okşadım” dedi. Yani yıkılmış adam. Dışarıdan göründüğü gibi değilmiş.
Ama yeniden başlamış. Yangından sonra herkesler ellerinde olan kuklaları ona göndermeye başlamış. “Millet, benim yerime kukla toplamaya başladı” diyor. Sonradan yangınla ilgili araştırma yaparken okudum. Yangından sonra verdiği röportajda, “Dün yandı, bugün gelecek oyunun dekorunu yapmaya başladım” demiş. O noktada sıfırdan tekrar başlaması, sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatına/işine devam etmesi gerçekten hayranlık verici.