Kişisel Blog Yazıları #70: Hoş Geldin 2026...

Hoş geldin 2026. Umarım bize 2025’i aratmazsın. Kişisel blog yazıları serisinde 2025’in son yazısı ile buradayım. Ben Cem. Bloğuma hoş geldin.

Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’in yılbaşı özel bölümü vardı. Geceye bu programla başladı. ilk iki konuk: Ali Congun ve Seda Sayan’dı. Onları izledik. Sonra TV8’e geçtik. O Ses Türkiye Yılbaşı Özel programına. Jüri: Hadise, Murat Boz, Gupse Özay ve Giray Altınok’tu. İyi mi iyi işte. İzlemek adetten olmuş.

Saat 23.32 oldu. Artık 2026 için son 28 dakika. Bazıları eleştirmiş. Bu kadar anlam yüklemeyin falan. Sadece yıl değişecek cart curt. Milletin bi yılbaşı heyecanı var. Onun içine de turp sıkmayın. Biz de biliyoruz. Diğer günlerden farkı yok. Bu akşamın da, yarın akşamın da. Maksat muhabbet olsun. Hayatımıza bir gecelik de olsa renk olsun.

Bu arada, Güray Süngü’nün, Düş Kesiği adlı kitabını okumaya başladım. Oğuz Atay Roman Ödülü’nü almış. Umarım Oğuz Atay’ın, Tutunamayanlar kitabı gibi değildir. Çünkü o kitabı, iki kere yarıda bırakmıştım. Bi 25 sayfa okudum. Evet, Tutunamayanlar’a benzer bir tarzı var. Ama devam etmemi engelleyecek, anlaşılmaz bir yanı yok. En azından şimdilik.

Gizli Sayılar filminin son 20 dakikasını bugün izledim. Son 20 dakikası iyiydi ve heyecanlıydı. Böylelikle uzun bir aradan sonra film izlemiş oldum.

2026, ülkemize güzellikler getirsin. Kaybolmaya yüz tutmuş olan umudumuzu tekrar yeşertsin. Tabii ki olmazsa olmazlarımız. Sağlık, para, huzur, aşk vb. Her şeyin gönlünüzce olduğu bir yıl olsun.

Kişisel blog yazıları serisinde 2026’nın ilk yazısı ile yarın akşam görüşmek üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #69: Bir Yıl Daha Yaşlanırken…                      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #71: Yılın ilk Gününden Notlar...

Kişisel Blog Yazıları #69: Bir Yıl Daha Yaşlanırken...

Dışarıda rüzgar var. Saat 22.10 geçiyor. Günlerden salı. Yarın, 2025 yılının son günü.

Babam, “Bir yaş daha yaşlanacağız” dedi. İnsan belli bir yaş aldıktan sonra her yılbaşına böyle bakıyor herhalde.

Kişisel blog yazıları serisinde 2025’in son iki yazısından birini okuyorsun şu anda. Diğeri de yarın akşam yayında olacak. Okumak istersen beklerim. Bloğuma hoş geldin.

Beşinci Kuşak kitabını sonunda bitirdim. Bu kitapta aşk da var, bir çocuğun okumak için verdiği mücadele de. Yılın bu son kitabını ben beğendim. Yılı böyle bir kitapla bitirmek güzel oldu. Bu arada kitapta anlatılarlar gerçek bir hikayeye dayanıyor. Zaten kitabı yazan da kahramanımızın kendisi.

Akşam televizyonda bir şey yoktu. Kanal D’de, Kemal Sunal’ın, İnek Şaban filmi vardı. Onu izledik. Normalde Kemal Sunal’ın sevdiğim filmlerinden biri değildir. Ama bir şey olmayınca mecbur izledik.

Birkaç gündür yine doğru dürüst uyuyamıyorum. Sanki hiç uyumamış gibi kalkıyorum. Ondan sonra gün içinde de esneye esneye bir hal oluyorum.

Dünden, Gizli Sayılar filminin son 20 dakikası kalmıştı. Sıkılıp son 20 dakikasında kapatmıştım filmi. Söz de onu izleyecektim bugün. İzlemek içimden gelmedi. Gereksiz uzatmışlar filmi.

Yazı bittikten sonra ışığı kapatıp yatarım ben de. Dışarıdaki rüzgar sesiyle beraber düşünürüm. Bugünümü, yarınımı falan. Böyle düşünmek iyi geliyor.

Bazen çok uyuşukluk ediyorum, salıyorum kendimi. Hiçbir şeyi umursamıyorum. “Boşver” diyorum.

Kişisel blog yazıları ile sizlerle paylaşıyorum içimdekileri. Yarın akşam, 2025’in son yazısı ile paylaşmaya devam edelim o zaman.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #68: Ayazlı bir gece yazısı…                            

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #70: Hoş geldin 2026...

 

Kişisel Blog Yazıları #68: Ayazlı bir gece yazısı...

Kar yağışı durdu ama fena ayaz var. Ayaza çekiyor derler bizim burada.

Kişisel blog yazıları serisi yoluna devam ediyor. Hoş geldin.

Yılbaşı haftası olduğu için dizilerin yeni bölümleri yok. Bu akşam normalde kanal D’de, Uzak Şehir dizisini izlerdik. Ama onun yerine Derinlerdeki Dehşet diye bir yabancı film koymuşlar.

Kanalların genelinde yabancı filmler var zaten. Atv’de, Jackie Chan’in ilk defa gördüğüm, Kızıl Hare adındaki filmi vardı. Onu bıraktık en son. Hiç yoktan iyidir. Ama ne yaşlanmış Jackie Chan be.

Beşinci Kuşak kitabına devam ediyorum. Artık son sayfalara doğru yol alıyorum. Sonu nasıl bağlanacak bakalım.

Düzce’de ve 10’dan fazla ilde okullar tatildi bugün. Kardeşime dedim, “Okullar tatil de sizin iş niye tatil olmuyor?” diye. “Biz, okul değiliz” diyor. Maksat muhabbet olsun işte.

Bir kız arkadaş, şimdiden üzümleri hazırlamış. Yılbaşı gecesi masanın altına geçip dilek tutacakmış. Geçen seneye kadar yoktu böyle bir şey. Yoksa vardı da benim mi haberim yoktu? Size sorayım: Daha önce var mıydı böyle bir şey?

Hidden Figures- Gizli Sayılar adındaki filmi izledim. Son 20 dakika kala kapattım. Sıkıldım. Yarın son kalan 20 dakikayı da izlerim.

Yapılan bir araştırmaya göre son 10 yılda, insanların yeni yıl heyecanı azalmış. Ne bekliyordunuz ki? Zombi saldırısı ve uzaylıların gelmesi dışında her şey oldu.

Kişisel blog yazıları bu akşam da bitti. Yarın akşam görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #67: Gündemden aklımda kalanlar…          

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #69: Bir Yıl Daha Yaşlanırken... 

Kişisel Blog Yazıları #67: Gündemden aklımda kalanlar...

Sıradan bir pazar gününün nesini anlatabilirim ki size? Ama yine de oturdum yazmaya. Kişisel blog yazıları serisi boş kalmasın diye her şey.

Brigitte Bardot, hayatını kaybetmiş. Eğer Hıncal Uluç yaşasaydı, Bardot’un ölümü üzerine bir yazı yazardı. Onu nasıl ve hangi filmle tanıdığını anlatırdı yazısında. Gençlik zamanlarında ona nasıl hayran olduklarını falan.

1 Ocak 2026’dan itibaren İphone 6’larda, Whatsapp kullanılamayacakmış. Hiç sevmiyorum şu işi. Yeni telefon almaya niye zorluyorsunuz ki milleti?

Oytun Erbaş’ı sevin ya da sevmeyin. Şu bir gerçek: Adam kendini dinletiyor.Her şey üzerine de söyleyecek bilimsel açıklamaları var. Bu adam, nasıl gündem olacağını çözmüş. Bundan sonra asla gündemden düşmez.

Nihat Hatipoğlu, bu yıl Ramazan programı yapmayacak diye bir haber çıktı. Ama yalanmış. Sosyal medyasından açıklama yaptı Hatipoğlu. Bu yıl da Ramazan programı yapacakmış.

Beyazıt Öztürk, Joker programı ile kanal D’ye geri dönüyor. İlk bölümü 4 Ocak 2026, Pazar günü. Yarışma programı riskli iş. Birkaç bölümde yayından kalkarsın haberin olmaz. Beyaz Show’u neden yapmıyor, anlamıyorum.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamki bölümü güncel haberlerden derleme oldu. Günlük hayattan buraya yazacak bir şey olmayınca. Mecburen.

O zaman bu akşamın sorusu da bu olsun. Hep böyle güncel haberler mi okumak isterseniz yoksa hayata dair şeyler mi?

Ben de merak ettim bak. Yarın akşam nasıl bir modda olacağım ve nasıl bir blog yazısı yazacağım. Beklerim.

Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #66: Kış modu ve ev günü…                          

Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #68: Ayazlı bir gece yazısı...

Kişisel Blog Yazıları #66: Kış modu ve ev günü...

Söz de bugün arkadaşım ile buluşacaktım. Buluşamadık. Tahmin edin bakalım, neden? Çünkü yılın ilk karı yağdı. Kişisel blog yazıları serisine hoş geldin. Kar yağışlı bir açılış oldu bu.

Kiremitleri üstü beyazladı. Öyle yerleri doldurmadı. Ama hava çok soğuktu. Bu soğukta dışarı çıkmayı göze alamadım. Çöp atmaya dışarı çıkmıştım. Hava buz gibiydi. İyi ki gitmemişim dedim.

Evde olunca ne yaptım? Kitap okudum. Beşinci Kuşak kitabını okumaya devam ettim. İki gündür okuyamıyordum. Bugün için verimli bir okuma oldu diyebilirim.

Film de izleyecektim de ona fırsatım olmadı. Ara ara kar, lapa lapa yağdı. Biraz onu izledim. Klasik, kış modu yani. Kış modu açılmıştır, vatana millete hayırlı olsun.

Kardeşim işten gelirken ekmek alayım mı diye sordu. Normalde bu akşamlık evde ekmek var. Ama bizimkiler, yarın kar çok yağar, gidemeyiz diye alsın dediler. Bu karda kışta bir de ekmek almaya gitmekle uğraşmayalım değil mi?

Kardeşimin çalıştığı yerde yeni bir kız işe başlamış. Kaç gündür aynı dosyaları işlemesine rağmen yine de takılıp, sorular soruyormuş. Daha 24 yaşında kız. Normalde zehir gibi kapması lazım işi. Acaba bu sosyal medya kullanımından dolayı mı böyle oldu diyorum.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamki sorusu da bu olsun o zaman. Siz ne diyorsunuz bu konuda? Bir şeyleri anlamakta, algılamakta güçlük çekmememizin nedeni aşırı sosyal medya kullanımı olabilir mi?

O zaman yarın akşam da burada mıyız?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar…         

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #67: Gündemden aklımda kalanlar...

Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar...

Kişisel blog yazıları serisine cuma gününün iş yoğunluğu ile başlıyorum.

Bazen fırsat bulup su bile içemiyor insan. Yani her iş, dışardan göründüğü gibi kolay değil. Bazıları, biz çağrı merkezinde çalışanlar için, “Devlet memuru gibisiniz. Otuyorsunuz” diyorlar. İşte o iş, öyle değil.

Neyse, öyle böyle iş bitti. Bir cuma gününün ve bir haftanın da böylece sonuna geldik.

2026 için bir dünya video var YouTube’da. “2026’ya şöyle girin, böyle girin” falan diye. Belki bu videoların çoğu boş ama seviyorum bu tarz videoları. Ne olursa olsun, yeni yıl, yeni başlangıçlar demek.

Tarih Obası, YouTube kanalından Ceren, “Hiçbir şey okuyamıyorsanız sözlük okuyun. Her gün bir madde” diyor. Bu sözlük okuma önerisini daha önce de duymuştum. Daha iyi yazmak için öneriliyordu. Bunun üzerine bir sözlük aldım. Birkaç defa da elime alıp, okudum. Ama sonra alışkanlık haline getiremedim, kaldı öyle.

Şimdi önümde iki seçenek var. Birincisi: Yarın, haftanın yorgunluğunu atmak için gün boyu yatabilirim, dinlenebilirim. Ya da arkadaşla buluşup bir şeyler içebilirim. Yarın sabah bir olsun, öyle karar vereceğim artık. O an ki ruh halim bana ne diyecek bakalım?

Saat 23.46 olduğuna göre, yavaş yavaş yazıyı sonlandırma zamanı gelmiş demektir.

Kişisel blog yazıları serisi ile yarın akşam da burada olur muyuz? Oluruz gibi. Sen ne dersin?

*Önceki yazı: Kişisel blog yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım…         

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #66: Kış modu ve ev günü...

Kişisel Blog Yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım...

Kişisel blog yazıları günlüğüne hoş geldin. Ben Cem.

Bugün aklıma yazacak bir şey gelmiyor. Böyle olduğu zamanlar benim de canım sıkılıyor.

Bir yazar, gün içinde yaşadığın şeylerden, yazacak bir şeyler çıkarmalı değil mi? Bazen bir şey çıkaramıyorum işte.

Bazen de aynı şeyleri yaşıyorum. Aynı şeyleri tekrar yazmaktan ben sıkılıyorum. Aynı şeyleri okumaktan, okur da sıkılmaz mı?

Böyle yazdım ama bir dakika. İlham geldi, ilham geldi. Şaka şaka. Bugün ne izledim diye düşünürken aklıma yazacak bir konu geldi.

Tarih Obası, YouTube kanalında Ceren’i izledim. Kitap okumak hakkında konuşuyordu.

İnsanların saatlerce sosyal medyada vakit geçirmekten dolayı dikkatlerinin dağıldığını, hiçbir şeye odaklanamadıklarını, kitap okuyamadıklarını ve kitap okumayanların aptal olacağını söylüyordu. O zaman gelecek nesiller, aptal olacak demek bu.

Kişisel blog yazıları serisinde her zaman kitap okumak ile ilgili görüşlere yer vereceğim. O yüzden Ceren’in söylediklerini sizinle de paylaşmak istedim. Aslında korkunç bir şeyden bahsediyor Ceren. Ama kimin umrunda derseniz. Kimsenin.

Saat 23.44 oldu. Bir günü daha bitiriyoruz. Yarın cuma. Haftanın son günü. Ondan sonra hafta sonu. Ondan sonra tekrar iş. Bir kısır döngü gibi.

Şunu da düşünüyorum aslında: Eğer bir işte çalışmasak, delirir miyiz? Çok saçma bir soru mu oldu bu? Saçma mı, anlamlı bir soru mu? Siz ne dersiniz?

Son dönemde kişisel gelişimcilerin yeni söylemi var ya: Kendinizi meşgul edin diye. Buradan aklıma geldi bu soru.

Kişisel blog yazıları serisine bu akşam da bu soru ile noktayı koyalım. Yarın akşama kadar kendinize iyi bakın. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha…      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #65: Yorgun bir cuma gecesinden notlar...

Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha...

Kişisel blog yazıları serisine bir tuğla daha koymak için buradayım. Merhaba ben Cem.

Çağrı merkezinde yoğun geçen günlerden biriydi. Bazen laf lafı açıyor. Müşteriler sordukça soruyor ve çağrılar uzadıkça uzuyor. Bugün böyle aldığım üç/dört tane çağrı vardı.

Akşam yemeğinde yoğurtlu ve sarımsaklı ıspanak güzel gitti. Çayı da kanal D’de, Eşref Rüya dizisini izlerken içtik.

Yeni yıl yaklaşıyor ya. YouTube kanallarında ajanda seçimleri ve ajanda önerileri üzerine tonla video yapılıyor. Ama bunlar benim ilgimi çekmiyor. Çünkü bugüne kadar hiç ajanda kullanmadım.

Bizim burada yeni bir mekan açılmış. Mantıcı. Arkadaşla gitsek mi diye düşündüm. Sonra da ortalık gıda zehirlenmelerinden geçilmiyor. Durduk yere başımıza iş almayalım deyip vazgeçtim. En iyisi tanıdığın, bildiğin yerlerden yemeğe devam etmek.

Feyyaz Yiğit, “Her şeyi yapsanız da başarılı olamayabilirsiniz” dedi ya. Şimdi kişisel gelişimciler de bu sözün üzerine videolar yapmaya başladılar.

Ama Feyyaz’ın böyle konuşması güzel oldu. Hedefi olan insanların bunun farkında olmaları lazımdı. Yani, birinin bunu dile getirmesi gerekiyordu.

Evet, hedeflerimiz için çalışacağız. Evet, elimizden geleni yapacağız. Ama bütün bunlar kesin başarılı olacağımızın garantisini vermiyor bize. Bunu bilelim de yine çalışmaya devam edelim.

Bazı arkadaşlar soruyor. “Yılbaşı akşamı ne yapıyorsun?” diye. “PTT” diyorum. “O ne demekmiş” diyorlar. “Pijama, terlik, televizyon” diyorum. Kola, kuru yemiş falan işte.

Kişisel blog yazıları serisinde bugün de veda zamanı. Yarın akşam yine buradayız. Kaçırırsanız, üzülürsünüz. Bir zamanların efsane sözlerinden biriydi bu da.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar…        

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #64: Yazacak bir şey yoktu, yazdım...

Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar...

Kişisel blog yazıları serisinde, içinden hayat geçen yazılar yazıyorum. Bloğuma ve seriye hoş geldin. Ben Cem.

İçinden hayat geçen yazılar deyince aklıma geldi. Yılmaz Erdoğan, Çok Güzel Hareketler Bunlar’da oyunculara her zaman, “Skeçlerinizi hayatın içinden yazın” dermiş. O yüzden ne varsa, hayatın içinden yazmakta var.

Canınız çekmesin. Bir komşumuz poğaça yapıp getirmiş. İçinde bir şey yok, sade. Ben sade poğaça da severim ama. Çayın yanında güzel gitti.

Son yıllarda, hiç yılbaşı akşamları kar yağmış mıydı? Ben hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Peki bu sene yılbaşı akşamı kar yağsa nasıl olur? Şimdi hayal ettim de. Kişisel blog yazıları serisinin yılbaşı akşamı yazısını yağan kara karşı yazmak çok güzel olurdu.

Şairler, yaşadıklarını mı yazarlar şiirlerinde yoksa hayal ettiklerini mi? Okuduğum bazı şiirler bana, “Şair, kesinlikle bunu yaşamış olmalı. Yoksa başka türlü yazılamaz bu şiir” dedirtiyor. Sizin de böyle olduğunu düşündüğünüz şiirler var mı? Varsa yorumlara yazın da hep beraber okuyalım.

Ajda Pekkan, bir tane çikolata reklamında oynuyor şu sıra. Çikolata markasını yazmayayım da reklam olmasın şimdi. Ben de reklama bakarak o çikolatadan aldım. Ama yerken Ajda Pekkan gibi zevk alamadım. Paramı geri istiyorum. Şaka şaka. Reklamdaki her şeyi bayılarak yiyecek halimiz yok sonuçta.

Bazı blog arkadaşlarımın yazılarına bakıyorum da. Birkaç cümle yazmış ve bir şarkının linkini bırakmış. O kadar. Basit ve sade. Bu tarz blog yazıları da çok hoşuma gidiyor.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşamlık da sonuna geldik. Yarın akşam, hayattan yeni notlarla, yine buradayız.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #63: Bir gün daha, bir tuğla daha...

 

Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular...

Kişisel blog yazıları serisi yolculuğuma hoş geldin. Ben Cem.

Pazartesi sendromu o kadar vurmadı bugün. Yumuşak bir geçiş yaptım diyebilirim.

Akşam 19.00’dan sonra abur cubur yememek için kendimle savaştım. Saat 23.03 ve şu ana kadar başardım. Resmen çikolata krizi geliyor.

İnstagram’da bir saati aştım yine. Bugünlük izin ver dedim. Boş durduğum her an, elim telefona gitti yine.

Televizyon reklamlarında yılbaşı kazakları görüyoruz. Kardeşime söyledim alalım diye. Bin liraymış. “Kalsın kardeşim kalsın” dedim.

Kaç gecedir 00.30 ile 01.00 arası yatıyorum. Artık buna bir dur demem lazım.

Bu akşam bir komşumuz takvim getirmiş bize. Takvimi görünce sevindim. Eskisi gibi her gün yapraklarını koparmıyoruz. Ama adet işte. Nostaljik bir şey. Mutlu oluyor insan.

Bu akşam bir blogcu arkadaşımın blog yazısını okuyordum. Yazısında devamlı takip ettiği bloglar olduğunu, her zaman yorum yapmasa da o blogları okuduğunu söylüyordu. Her zaman yorum yapmak da istenilen bir durum değil demek ki. İnsan, her zaman görünür olmak istemeyebilir. Çok normal.

Kişisel blog yazıları serisi güzel. Ama her akşam da insan anlatacak bir şey bulamıyor hayata dair. Tekrara düşsün istemiyorum yazılar.

Yazıyla alakasız gibi olacak ama aklıma takıldı. Az önce bir YouTube videosu izlerken sordum bu soruyu kendime. Videodaki kadın, kendini bildi bileli sorgularmış. Nereden geldik, nereye gidiyoruz falan diye. Peki niye bazı insanlar böyle sorgulamalar yapıyor da bazılarımız kendini hayata kaptırıyor? Sanki ömürlerinde bir kez olsun bile, bu soruları kendilerine sormamış gibiler. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

Kişisel blog yazıları serisi ile hayata dair sorular sormaya devam edeceğim. Yarın, yine buluşalım mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #62: İçinden hayat geçen yazılar...

Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde...

Kişisel blog yazıları serisine yeni bir yazı daha eklemek için buradayım. Merhaba ben Cem. Bloğuma hoş geldin.

Dizi/film ya da yarışma izlerken, en önemli anında bizimkilerden biri bir şey anlatmaya başlıyor. “Şimdi sırası değil” diyorum ama içimden. Hem ekrandaki izlediğim şeyi kaçırmamaya çalışıyorum, hem de bizimkilerin anlattığı şeyi dinlemeye çalışıyorum. Arada kalıyorum yani. “Şu sahne bir geçsin, öyle anlat” diyemem. Karşı tarafın kırılmasından korkarım. Karşı taraf heyecanla bir şey anlatırken, hevesini kırmak istemem.

Güller ve Günahlar dizisinde Zeynep’in annesi, bilmeden Zeynep’in düşmanı Berrak’ın yeni taşındığı eve temizliğe gidiyor. Sonradan, eve taşınan kişinin kızının düşmanı Berrak olduğunu anlıyor. Temizlik bezini yere fırlatıyor. “Kendi temizliğini kendin yap” diyor. Berrak da, “Ver o zaman temizlik için aldığın parayı” diyor. Zeynep’in annesi Refika, o an, kala kalıyor. Çünkü parayı alır almaz kredi kartının borçlarının kapanması için oğluna vermiş. Mecburen yere attığı bezi alıyor ve temizliğe devam ediyor. İşte o an, “Fakirliğin gözü kör olsun” diyor insan.

Kişisel blog yazıları serisinde genelde böyle hayatın içinden konulara yer vermeye çalışıyorum. Fazla gündeme girmeden. Artık gündemden sıkıldık çünkü. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Gündeme girmeden böyle yazmam nasıl sizce?

Haşmet Babaoğlu, Sabah gazetesindeki köşesinde bugün, “Kar yağacak mı?” başlıklı bir yazı yazmış. İşte Haşmet Babaoğlu’nun bu tür yazılarını seviyorum ben. İşte bu tür yazıları gibi yazmak istemişimdir ben de. İsterseniz yazıyı bir okuyun, üzerine konuşalım.

Kişisel blog yazıları serisi hayata düşülen notlardır. Yarın akşam yine burada buluşmak dileğiyle. İyi akşamlar.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #59: Hayattan küçük testler…               

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #61: Küçük alışkanlıklar, büyük sorular...

Kişisel Blog Yazıları #59: Hayattan küçük testler...

Kişisel blog yazıları dünyama hoş geldin. Ben Cem. Hayattan bir şeyler yazmaya geldim.

Dün akşamki yazımda kardeşimin marketten markasını ilk defa duyduğum bir kabak çekirdeği aldığını yazmıştım. Kabak çekirdeği çok taze ve güzeldi. Biz kardeşime böyle geri dönüş verince o da gitmiş aynı markanın yer fıstığından almış. Evet, bu da çok tazeydi. Ama tadı yoktu. Yani bu marka, yer fıstığı testimizden geçemedi.

Now’daki Ben Leman dizisinde de, kanal D’deki Güller ve Günahlar dizisinde de DNA testleri havada uçuşuyordu. Çünkü adamlar, karılarına güvenmiyordu. Çocukların kendilerinden olduklarına emin olmak istiyorlardı. Bu diziler sayesinde bilmem kaç kişi şüpheye düşüp DNA testi yaptırmıştır kim bilir. Aile kurumu çöktü resmen. Siz ne dersiniz bu konuda?

Yılbaşı bileti aldım. Çeyrek bilet. 200 lira. Bakarsınız yılbaşı akşamına zengin biri olarak girebilirim. O zaman aradığınız bloğa ulaşamayabilirsiniz. 2026’nın ilk akşamı, bu saatlerde kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını görmezseniz eğer bilginiz olsun.

Kardeşim, komşulara oturmaya gitmişti. Mısır patlatmışlar. Sağ olsunlar bize de göndermişler. Aniden gelen bu patlamış mısır sürprizi karşısında saldırdık resmen. Ama biraz yağlı gibiydi. Tabi bunu yemeyi bıraktıktan sonra fark ettim. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Ben sinemada patlamış mısır falan yemem. Rahat hissetmem kendimi ve filme de konsantre olamam.

Otobüste bir ablaya yer verdim. Bir teşekkür ederim bile demedi. Bu duruma biraz bozuldum. Ama hiç yer vermeseydim kendimi rahat hissetmezdim.

Kişisel blog yazıları serisinden bu akşamlık da bu kadar. Beni özleyin anacağımm. Bu efsane repliği hatırladınız mı? Olacak O Kadar’a da selam çakmış olduk böylece.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #58: Ruh halim uygun olursa…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #60: Tam da en heyecanlı yerinde... 


Kişisel Blog Yazıları #58: Ruh halim uygun olursa...

Kişisel blog yazıları serisi ile kendimi, yaşadıklarımı ve hayatı anlatmaya çalışıyorum. Merhaba ben Cem. Bloğuma hoş geldin.

Bugün cuma günüydü. Bir an önce iş bitsin de tatil başlasın diye anlayamadığım bir sabırsızlık vardı içimde.

Evet, iş çoktan bitti ve şu an saat 23.18 geçiyor. Yarın, erkenden kalkmak zorunda olmadığını bilmek, yarın işin olmadığını bilmek bir huzur veriyor bana. Siz de böyle hissediyor musunuz?

Hafta sonu, eğer fırsat bulursam ve ruh halim de uygun olursa Mükemmel Günler adındaki filmi izlemek istiyorum. Çok övülen filmlerden biri bu da.

Ayrıca şu an okumakta olduğum Beşinci Kuşak kitabını da bu hafta sonu bitirmeyi planlıyorum. Sonra gelsin yeni kitap. Evet, önemli olan çok kitap okumak değil ama biz millet olarak sayılara takığız. İster istemez sayı hesabına kayıyor insan.

Size planlarımı anlattım ama. Belki de bunların hiç birini yapmayacağım/yapamayacağım. Sadece yatarak geçireceğim tatili. Depresyon modu yükleniyor. Bazen sadece yatmak ister insan.

YouTube’da denk geldim. Enver Aysever’in konuğu Reyhan Karaca’ydı. 90’ların efsane olan şarkısı Sevdik Sevdalandık üzerine konuştular. Ben de açtım şarkıyı dinledim. Biraz nostalji yaptım.  

Kardeşim marketten kabak çekirdiği almış. Adını sanını ilk defa duydum markanın. Ama bi baktım. Taptaze ve güzel. Akşamları televizyon izlerken çitlemeye iyi gider. Bu akşam unuttum ya onu. Ne güzel çitlerdik. Neyse yarın akşama artık.

Kişisel blog yazıları serisinden bu akşamlık da bu kadar. Yarın akşam, kendi saatinde kendi gününde, pardon aklım birden Kurtlar Vadisi’ne gitti.

Yarın akşam burdayım yani anlayacağınız. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #57: Bugün de böyleydi…          

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #59: Hayattan küçük testler...

Kişisel Blog Yazıları #57: Bugün de böyleydi...

Kişisel Blog Yazıları serime hoş geldin. Ben Cem. Bir günü daha seninle paylaşmaya geldim. Zor bir halde uyandım yine. Bıraksalar birkaç saat daha mışıl mışıl uyurdum. İş dediğimiz bu olayı kim çıkardı ya. Neyse ki bugün iş o kadar da yoğun değildi. Darısı yarının, yani cuma gününün başına.

Kanal D’de, Mandıra Filozofu filmi vardı. Onu izledik. “210 günün kaldı Cavit Bey” repliği hala kafamda dönüp duruyor. İnsan işe kendini kaptırıp, hayatı kaçırmamalı. Kefenin cebi yok.

Bir arkadaşım da yazdığı şiiri göndermiş bana. Okudum. Güzel yazmış. “Güzel olmuş” dedim. “Belki ben de bir şiir bloğu açarım” diyor. Açsa sevinirim de açmaz. Sadece muhabbet olsun diye söylüyor işte.

Evrende yalnız mıyız? Bunun üzerine bir YouTube videosu izledim. 25 dakikalık bir video. 5 dakikasını anca izleyebildim. Videonun sonunda da cevabı vereceğinden emin olmadığım için zamanımı boşa harcamak istemedim.

Peki evren bu kadar büyükse herkes nerede? İşte insanlık olarak aradığımız soru bu. Nerede bu millet? Nerede bu uzaylı alemi?

X’te, Murat Dalkılıç’ın çıkış şarkısı Kasaba’ya denk geldim. Klipte Murat Boz da oynuyordu. Murat Boz’u görünce aklıma nedense Soner Sarıkabadayı ile düet yaptıkları İki Medeni İnsan şarkısı geldi. Hemen Youtube’tan açıp dinledim şarkıyı. O şarkının çıktığı yıllar güzel yıllardı.

Evet, yarın cuma ve haftanın sonu günü. Bu moralle girelim yataklara.

Yarın akşam burada olursan kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını okuyabilirsin. Uslu bir çocuk olursan Şirinler’i bir gün görebilirsin gibi oldu bu da.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #56: Sadece yazmış olmak için…                        

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #58: Ruh halim uygun olursa...

Kişisel Blog Yazıları #56: Sadece yazmış olmak için...

Aslında hiçbir şey yazmak istemiyorum. Ne işten/güçten, ne izlediğim dizilerden, ne de okuduğum kitaptan. Sadece yazmış olmak için geldim.

Kişisel blog yazıları serisi boş kalmasın diye.

Tamam da şimdi bu sayfayı ben ne yazarak dolduracağım?

Eşref Rüya dizisini izlerken bir sahne vardı. Nisan, kardeşi Afra’nın mezarı başında ağlıyordu.

Mezarlığın yanında tren hattı var, trenler geçiyor. Tren geçtikten sonra ortada koca bir sessizlik oluyor. Sadece Nisan’ın ağlaması. Belki de birkaç kuşun cıvıltıları. İşte bu sessizlik etkiledi beni.

Mezarlıklar bu dünyanın değil, öbür dünyanın toprak parçaları aslında. Mezarlıkların bu sessizliği huzur verir bana. Çünkü orada insanlar yok.

Hepimizin derdi bu şu sıralar. İnsanlardan uzaklaşmak. Yaptığımız işte bile, insanlarla minumum münasebet kurmak. Geçenlerde otobüs şoförü bile öyle diyordu yanındakilere. “Köye yerleşip hayvan bakacağım. İnsanlarla uğraşmaktan iyidir” diye.

Mezarlık ziyaretleri belki bu açıdan bakıldığında da huzur veriyor olabilir insana. İnsan yok, huzur var.

Aslında bu yazdığım şey, dehşet verici bir şey. Ama yaşadığımız çağ için normal bir söylem oldu bu.

Kişisel blog yazıları serisine başladıktan sonra çok mu karamsar yazılar yazar oldum? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Çünkü güncel konular üzerine yazmak istemiyordum artık. Ya yazmayı tamamen bırakacaktım. Ya da yazacak başka konular bulacaktım.

Aradığım yazı tarzı bu mu bilmiyorum. Sadece yazmaya devam ediyorum bakalım. Yazmak beni nerelere götürecek.

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısı ile yarın akşam da burada olacağım. Seni de beklerim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #55: Yorgun bir günün ardından…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #57: Bugün de böyleydi...

Kişisel Blog Yazıları #55: Yorgun bir günün ardından...

Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümüne yorgunlukla başlıyorum. Yoğun bir iş günüydü. Bazı müşteriler gerçekten yordu beni.

Bazen işte çalışken sanki zaman geçmiyor. Duruyor. Bazen kronometreyi açıyorum telefondan. Bir bakıyorum 10 dakika geçmiş. Kendimi böylece rahatlatıyorum. Siz ne yapıyorsunuz kendini rahatlatmak için?

Akşam kanal D’de, Kemal Sunal’ın Deli Deli Küpeli filmini izledik. Filmin sonunda başrol kadın oyuncusu diyor ya, “Keşke her deli senin gibi olsa” diye. Gerçekten öyle.

Sonra Show TV’de, Rüya Gibi dizisine geçtik. Aslında bu diziyi sevmedik ama izleyecek başka bir şey de yoktu. Mecburen izledik yani.

Kardeşim, kestane almış. Davulda yaptı. Evet, biz de hala davul var. Ama kestane bitmiş. Yenecek hali kalmamış. Birkaç kestane yemeye çalıştım ama yok.

Beşinci Kuşak kitabından 15-20 sayfa okudum. Bir çocuk, ismi Ali, hayatın tüm gerçekleriyle yüzleşiyor. Şu an okuduğum sayfalarda çok sarsılıyor. Ama kitabın ilerleyen sayfalarında çok güçlü bir Ali çıkacaktır karşımıza diye düşünüyorum.

Annem bugün telefonda kuzeniyle konuşmuş. İstanbul’da yakın zamanda büyük deprem olacakmış. Sonra aralık ayının sonuna doğru çok kar yağacakmış. Bunları nereden duyduysa anneme de söylemiş. “İnanmayın anne böyle şeylere. Millet atıp tutuyor” dedim. Elbette İstanbul’da deprem olabilir. Ama bugün, yarın olacak diye, kim tarih verebilir.

Yusuf Güney’i izledim bugün. Çok sevdiği ve kötü bir şekilde hayatını kaybeden bir arkadaşıyla ölümünden sonra astral seyahatte konuşmuş. Belki size saçma gelebilir ama bu adamın söyledikleri ilgimi çekiyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bir kız arkadaşımla konuşuyorduk. Konu evliliğe geldi. “Benden geçti o işler” dedi. “Daha yaşın kaç dur” dedim. Yaşı 35’miş. “O zaman benden hepten geçti. Ben 38 yaşındayım” dedim. “Seni bilmem de. Ben daha rahatımı bozamam” dedi.

Salı gününü de böylece bitirdik. Yarın akşam yani çarşamba akşamı, kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısıyla burada olacağım. Sen de burada olacak mısın?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #54: Sıradan bir gün, iç ısıtan düşünceler…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #56: Sadece yazmış olmak için...

 

Kişisel Blog Yazıları #54: Sıradan bir gün, iç ısıtan düşünceler...

Kişisel Blog Yazıları #54 ile hayattan bahsetmeye geldim yine. Bugün pazartesi. Haftanın ilk günüydü. O kadar da yoğun geçmedi. Haftaya rahat bir başlangıç yaptık diyebilirim. Kanal D’de, Uzak Şehir dizisinin yeni bölümü başlayıncaya kadar Show TV’de, Eyvah Eyvah’ı izledik. Yıllarca izlenecek bir film yaptı Ata Demirer. Eski Türk filmleri gibi. Tekrar tekrar izleniyor. Uzak Şehir’in yeni bölümü başlayınca kanal D’ye geçtik. Biraz bizimkilerle beraber onu da izledim. Sonra bu kadar yeter deyip kitap okumaya geçtim. Beşinci Kuşak kitabını okumaya devam. Şu ana kadar kitaptan memnunum. Umarım böyle devam eder. Evet, adım adım 2026’ya doğru gidiyoruz. Ufak da olsa içimde bir heyecan var gibi. Peki siz de var mı yeni yıl heyecanı? Yılbaşı akşamı şöyle güzel bir kar yağsa. Herkesin gönlünden geçtiği gibi bir akşam olsa. 2026 yılı, hevesimizin ve umudumuzun arttığı bir yıl olsa. Karda yürümek ayrı bir güzel olur. Sokakta kimsecikler yoktur. Gecenin bir saatidir. Aslında çok da geç bir saat değildir. Ama herkes evindedir. Bu sahneyi hayal edebiliyor musunuz? Bu sahne içinde kendimi hayal ettiğimde huzur buluyorum. Tam şiir yazmalık, hikaye yazmalık bir sahne. Bu akşam biraz romantik takıldık sanki. Artık yazı bizi nereye götürürse. İç karartıcı şeyler yazmaktan ben de sıkıldım. Biraz olsun kişisel blog yazıları serisinde böyle iç ısıtan cümlelerde kendilerine yer bulsun.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #53: Azalan umutlar ve varoluşsal farkındalık…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #55: Yorgun bir günün ardından...

Kişisel Blog Yazıları #53: Azalan umutlar ve varoluşsal farkındalık...

Kişisel Blog Yazıları #53 ile haftayı kapatıyoruz. Bugün pazardı. Bugün tatildim. Arkadaşım Yaşar’la buluşma planımız vardı. Hava biraz soğuktu. O da biraz rahatsızlanmış. Sonuç olarak buluşma planı yattı. Öğleden sonra biraz daha uyudum. Akşam haberlerini izledim Now’da. İzlediğim her haber ile ülkemin geleceğine dair umudum biraz daha azaldı. Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik. Saati 23.24 yaptık. Böylece bir pazar gününün daha sonuna geldik. Yarın yine iş var. Modumun nasıl olduğunu varın siz düşünün. Beşinci Kuşak kitabını okumaya devam ettim. 1915 yılında çekilen yoksulluğu okudum da. Şükür bugünümüze. Bu ülke, buralara neler çekerek gelmiş. Kişisel blog yazıları serisine başladığımdan beri sanki okunma oranlarında düşüş oldu. Bu seriyi sevenler olduğu gibi belki de çoğu kişi de beğenmedi. Onun için de okumayı bıraktı. Olabilir. Belki de bu seriyi bırakırım. Belki de blogların genelinde okunma oranlarında düşüş de olabilir. Günlük hayat, koşturma, iş hayatı ve sosyal medya bazı şeylerin farkına varmamıza engel oluyor. Aslında doğmamız, dünyaya gelmemiz, yaşamamız ve sonunda da ölecek olmamız. Bunlar sıradan, basit şeyler değil. Nasıl bir mucizenin ortasında olduğumuzun farkında değiliz. Beynin sınırlarını zorlayan şeyler bunlar. Siz hiç bunun farkına vardınız mı? Bir an olsun böyle düşündünüz mü? Bu akşam da varoluşsal farkındalıkla ilgili bir şeyler yazdığımıza göre yazının sonuna geldik demektir. Kişisel Blog Yazıları #54 ile yarın görüşmek üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #52: Cumartesi çalışması, kitap notları ve Wow uzay sinyali…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #54: Sıradan bir gün, iç ısıtan düşünceler...

Kişisel Blog Yazıları #52: Cumartesi çalışması, kitap notları ve Wow uzay sinyali...

Kişisel Blog Yazıları #52 ile bir günün notlarıyla daha karşınızdayım. Bugün cumartesi ama çalıştım. Çünkü hafta içi tatil yapmıştım. Neyse ki o kadar da yoğun değildi. Bir hafta sonu çalışmasını da böylece atlatmış olduk. Kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izledik. Dizideki Berrak karakteri tam bir şeytan. Bu sefer bitti, elinde bir şey kalmadı diyorsun, daha da güçlenerek çıkıyor karşına. Yok böyle bir şey. Beşinci Kuşak kitabına devam ediyorum. Tam da istediğim tarzda bir kitap. Şu anda Çanakkale Savaşı zamanlarındayız. Anlatıcımız o zamanlar bir çocukmuş. Ne zor günlermiş be. YouTube’da birkaç video izledim. Uzaydan gelen wow sinyali varmış. Hala nerden geldiği tespit edilememiş mesela. Bunu ilk defa duydum. İşte bu sinyalden yola çıkılarak Contact filmi yapılmış. Eğer izlemediyseniz ve bu uzay konularına meraklıysanız, dakika kaybetmeden bu filmi izleyin derim. Finansal özgürlük üzerine de birkaç video izledim. Kısa zamanda finansal özgür olmak zor. Ama bir yerden de başlamak lazım. Kenara ufak da olsa bir para ayırmadan geçen her gün bize zarar. İş arkadaşlarıyla müşterilerin çok sinirli olmaları üzerine konuştuk bugün. Bu konuşmamızın kişisel blog yazıları serisinde yer almasını isterim. O yüzden bahsetmek istiyorum. Sadece müşteriler sinirli değil, ülke olarak hepimiz sinirliyiz. Çünkü ekonomik şartlar olsun, geleceğin belirsizliği olsun, önümüzü görememek olsun hepimizi sinirli yapıyor dedim. Arkadaşlarım bu görüşüme katıldılar. Çünkü onlar da aynı şeyleri yaşıyorlar, aynı duyguları hissediyorlar. Hepimiz aynı ülkede yaşıyoruz sonuçta. O zaman cumartesi gününü de böyle bitirelim. Yarın, kişisel blog yazıları serisinin #53 ile buluşmak üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #51: Hayat, rutin ve birkaç düşünce…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #53: Azalan umutlar ve varoluşsal farkındalık...

Kişisel Blog Yazıları #51: Hayat, rutin ve birkaç düşünce...

Kişisel Blog Yazıları #51 bölüm ile yeni bir yazı yolculuğuna başlıyoruz. Normal iş günlerinden biriydi bugün. Yarın çalışmıyor olsam daha da güzel olurdu ama neyse. Kanal D’de, Arka Sokaklar’ın yeni bölümü başlayıncaya kadar Show TV’de, Kızılcık Şerbeti’ni izleyelim dedik. Takıldık, kaldık. Hala kendini izlettiriyor. Yok, daha bitmez bu dizi. Bugün yeni bir kitaba başladım. Aydan Sümercan’ın, Beşinci Kuşak kitabı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir aile hikayesi. Severim böyle hikayeleri. Başak Şengül’ün YouTube kanalına Farah Yurdözü konuk olmuş. Onu izledim. Çok iyi bir programdı. Evet, şimdi bundan sonra ne yazayım? Kişisel blog yazıları serisinde güncel olaylara çok yer vermek istemiyorum. Daha çok hayattan şeyler olsun istiyorum. Tekrar şöyle bir düşüneyim bakalım. Bugün başka neler oldu? Her gün aynı şeyler. Rutin bir hayat yani. Rutin hayatın, iyi bir şey olmadığı söylenip duruldu bize. Ama şimdilerde bazı kişisel gelişimciler rutin hayatın içindeki sakinliği, huzuru görmemizi öğütlüyorlar. Siz ne diyorsunuz bu konuda? Rutin hayat gerçekten sıkıcı mı? Yoksa bize devamlı rutin hayatın sıkıcı ve olumsuz bir şey olduğunu söyledikleri için mi rutin hayat hakkında olumsuz düşünür olduk? Bugün babam, hastaneye ilaç yazdırmaya gitmişti. Bugün bir hasta muayene olmaya gelmiş. Hastanede fenalaşıp hayatını kaybetmiş. Ölümün nerede geleceği belli değil işte. Zamanında Facebook’ta test gibi bir şey vardı. Soruları cevaplıyordun ve tahminen nasıl öleceğini söylüyordu. Hatırlayanlar olacaktır. Ben de birkaç kere yapmıştım. İnsan nasıl öleceği üzerine test yapar mı? İnsanız işte. Ölümümüzü bile merak ediyoruz. Bu oyundan yola çıkarak aklıma şu geldi: Peki siz hiç ölümünüzün nasıl olacağı üzerine düşündünüz mü? Ya da şöyle öleyim falan diye aklınızdan geçirdiniz mi? İnsanız. İyi ya da kötü, her şeyi ama her şeyi düşünüyoruz. O zaman bu akşamlık da kişisel blog yazıları serisine noktayı koyalım.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #50: Yağmur, uyuşukluk ve bir kitabı bitirmenin huzuru…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #52: Cumartesi çalışması, kitap notları ve Wow uzay sinyali...

Kişisel Blog Yazıları #50: Yağmur, uyuşukluk ve bir kitabı bitirmenin huzuru...

Kişisel Blog Yazıları #50 bölümden sevgi ve saygıyla selamlıyorum sizleri. Bugün offtum. 10-11’e kadar yattım. Tatil olunca bu saatlere kadar uyumadan olmaz. Kalktım, kahvaltı falan derken saat 13:00 oldu. İşte çalışırken zaman böyle hızlı geçmez. Tatil günlerinde uçuyor sanki. Size de böyle oluyor mu? Kütüphaneye gidecektim, kitap değiştirmeye. Hava yağmurlu olunca gitmedim. Aslına bakılırsa pek de gitmek istemiyordum. Yağmur da bahanesi oldu. Üzerimde bir uyuşukluk vardı. Ben de Kapıları Açmak kitabına kaldığım yerden devam ettim ve bitirdim. Sonu biraz Yeşilçamvari olsa da yine de güzeldi. Yeni bir romana başlayacaktım aslında. Bitirdiğim kitabı bir hazmedeyim, yarın başlarım diye düşündüm. Akşam, Star’da, Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’den iki tane skeç izledik. Sonra Atv’ye, Kim Milyoner Olmak İster’e geçtik. Programda Oktay Kaynarca türküler hakkında çok güzel bir şey söyledi. “Türkülerde seni seviyorum ifadesi geçmez. Ama aslında türkünün tamamı seni seviyorum demektir.” Normalde bu kadar aile içinden bahsetmem ama kişisel blog yazıları serisinde bunları yazmak istiyorum. Babam yine eskilerden konular açtı. İşte çalışırken doğru dürüst hak ettiği parayı alamadığını ve buna karşılık günün büyük çoğunluğunu iş yerinde çalışarak geçirdiğini anlattı. Çünkü mecburdu. Çünkü bizler vardık. Bizim için katlanmalıydı. Mecburiyetler işte. İnsanın başka bir iş alternafinin olmaması ne kötü değil mi? Aslında bugün Yaşar’la buluşmayı düşünüyorduk. Ama yağmur yağdığı için vazgeçtik. Eğer bir aksilik olmazsa pazar günü buluşacağız. Cuma ve cumartesiyi hemen atlayıp pazara geçebiliyor muyuz? Neyse bu akşamlık da kişisel blog yazıları serisinden bu kadar. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları 49: Zor bir gün, zor insanlar ve daha zor düşünceler…

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #51: Hayat, rutin ve birkaç düşünce...

Kişisel Blog Yazıları #49: Zor bir gün, zor insanlar ve daha zor düşünceler...

Kişisel blog yazıları #49 bölüme hoş geldiniz. Dün akşam doğru dürüst uyuyamadım. O yüzden bugün pek kolay geçmedi. İş desen yoğun. Bir de iş dışında başka şeylerle de uğraşmak durumunda kalmak, insanı daha da yoruyor. İnsanları anlamıyorum. Farkında mısınız? Herkes, işleri zorlaştırmakla meşgul. Kanal D’de, Eşref Rüya’yı izledik. Evet, bu dizileri izliyoruz, seviyoruz ama. Bu diziler sayesinde insan öldürmek çok sıradan oldu. Kendi adaletini kendin sağlamak çok sıradan oldu. Sıradan olmak yanlış oldu belki de. Doğrusu, sanki olması gerekenler bunlarmış gibi bir algı oluştu. Ülkemin geleceği için üzülüyorum. Ne diyeyim başka? Siz ne diyorsunuz dizilerin bu durumu ile ilgili olarak? Kapıları Açmak kitabına devam ediyorum. Sanırım yarın bitiririm. Sonu belki çok şaşırtmayacak ama yine de merak ediyorum. Bir kitaptan beklentim öyle çok büyük şeyler değildir benim. Sıradan hayatlar. Senin, benim yani bizim hayatımızda olan biten şeyleri okumak isterim. Orhan Kemal’in romanlarını sırf bu nedenle çok severim mesela. Bu tarz kitaplar varsa bildiğiniz yorumlarda bana yazar mısınız? Gelsin kitap önerileri o zaman. Ata Demirer zayıflamasının formülünü vermiş. İnsan yapımı bir şey yemeyin diyor. Reçel mesela. İnsan yapımı. Yemeyin. Bal mesela. Arı yapımı. Bak onu yiyin. Farkında mısınız? İnsanlık olarak, insanlığı bitirecek şeyler üretiyoruz. Kendi elimizle, kendimizi yok ediyoruz yani. Bu akşam ki kişisel blog yazıları serisinin bu yazısı biraz karamsar içerikli oldu değil mi? Bu akşam da böyle olsun. Hayatta güzel ve neşeli şeyler olduğu gibi, kötü ve iç karartıcı şeyler de var değil mi? YouTube’da, Merve Başibüyük adında bir YouTubera denk geldim. O da benim gibi bir seri başlatmış. Tam 50 gün boyunca her gün YouTube’a video atacakmış. Şu an 25’inci videoda. Kendisi bir psikoloj. Hayatımızdaki sorunlarla ilgili her gün bize bir şeyler anlatıyor. Yarın akşama kadar hoşkalın o zaman. Kişisel Blog Yazıları #31: Dışarı çıkmak da rutinleşiyor eğer başka bir yazı okumak istersen de Kişisel Blog Yazıları #32: Rüzgarlı bir gecede yazılan bir pazar yazısı

Kişisel blog yazıları #48: İçimde fırtına, dışımda sakinlik...

Kişisel blog yazıları #48 bölüme hoş geldiniz. Bugün zaman zaman sinirlerime hakim olamadığım bir gündü. Çağrı merkezinde çalışıyorsanız sinirlerinize hakim olmanız gerekir normalde. Ama biz de insanız değil mi? Robot değiliz. Tabi sinirimi müşterilere yansıtmadım. Kendi içimde yaşadım. Akşam kanal D’de, Kemal Sunal’ın Kılıbık adlı filmi vardı. Ailecek izledik. Bu filmler asla eskimez. O zaman ki sorunlar hala devam ediyor çünkü. O bittikten sonra Show TV’ye geçtik. Yeni başlayan Rüya Gibi adlı dizinin ikinci bölümü vardı. Annem, “Bu dizi çok karışık. Kimin ne yaptığı belli değil. Bu dizi tutmaz” dedi. Anneme katılıyorum. Konsantre olmakta zorlanıyor insan. Finansal özgür olmakla ilgili bir video izledim YouTube’da. Bir de adam, bunu kimse söylemiyor diye başlık atmış. Özellikle açtım, izledim. Ne söyleyecek diye. Hiçbir şey. Koskoca hiçbir şey. Ben seni takip eder miyim peki bu videodan sonra? Bir daha videona denk gelirsem izler miyim? Küçük hesaplar peşinde koşmayın be mübarek insanlar. O Ses Türkiye’nin yılbaşı programı jürileri belli olmuş. Hadise, Murat Boz, Acun Ilıcalı ve Gupse Özay. Acun, jürilikten gram anlamıyor. Biri bunu ona söylemeli. Kız arkadaşın annesi hastalanmış. “Geçmiş olsun, neyi var?” dedim. Vertigo varmış. Bir de kalp çıkmış. Şimdi de kardiyolojiye gideceklermiş. Bizim ailede de herkes kalpten sorunlu. Aşılardan sonra patladı bunlar hep ya. Grip gibi bir şey olacak. Herkesin kalpten sorunu olacak. Tabi arkadaşıma bundan bahsetmedim. Daha da morali bozulmasın diye. Salı akşamından da bu kadar. Çarşamba günü görüşmek üzere. O zamana kadar ya bunu kişisel blog yazıları #30: Mandalina kokusundan nerelere ya da bunu kişisel blog yazıları #40: Bir skeç, bir dizi ve bitmeyen bir kitap okuyabilirsin.

Kişisel Blog Yazıları #47: Haftaya giriş ve sulu kar...

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısı ile burdayım. Bu pazartesi öyle bir yoğun geçti ki. Durmadık resmen. Konuş da konuş. Umarım tüm hafta boyunca böyle devam etmez. Pazartesi akşamları Show TV’de, Güldür Güldür’ün tekrarı oluyordu. Kanal D’de, Uzak Şehir başlayıncaya kadar ona bakıyorduk. Bu hafta yeni başlayan dizi Rüya Gibi’nin tekrarını koymuşlar. Hevesimiz kursağımızda kaldı. Başka kanallarda da izlenecek bir şey bulamadık. Mecbur kanal D’yi açtık. Uzak Şehir’in özetini de izledik. Kapıları Açmak kitabını okumaya devam ediyorum. Bu akşam fazla okuyamadım ama. Okumadan geçmedim hiç olmazsa. Bazı kargocular var. Kapıya bırakıp gidiyorlar kargoyu. Be mübarek adam, kapıyı çalsana. Kapı önünde beslediğimiz kediler var. Kargoyu parçalasalar ne olacak? Bu ülkede herkes baştan savma iş yapıyor. Bugün hava genelde yağmurluydu. Dışardan gelen kardeşim sulu kar yağdığını söyledi. Ama devamı gelmedi. Böyle giderse bu hafta kar yağabilir. Evet, ya etraf şöyle bir beyaza bürünsün yahu. Özledik. Dört mevsimi de yaşamak güzel. Gerçi insanlık olarak mevsim falan bırakmadık ortada ya neyse. YouTube’da, Ayhan Tarakçı’nın, karanlık maddeyi tespit etmeyi başardık mı başlıklık videosunu izledim. Kara delikler gibi bu karanlık madde de çok ilgimi çekiyor. Bu konulara ilginiz varsa izlemenizi öneririm. Şimdiden güzel bir Salı günü geçirmenizi dilerim millet. Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısında görüşmek üzere.

Kişisel Blog Yazıları #46: Hem hayattan, hem de pazar gününden notlar...

Kişisel blog yazıları #46 ile karşınızdayım. Günlerden pazar. Dün dışarıya çıktığım için bugün tekrar dışarıya çıkmadım. Zaten kuzen ve ailesi geldi. Sohbet muhabbet ettik. Onlar gittikten sonra televizyonda yeni başlayan Rüya Gibi dizisinin tekrarı vardı. Show TV’de. Onu izledik. Haberlere kadar. Sonra Fox ana haberi izledik. Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik. Oktay Kaynarca’nın bazı durumlarda yarışmacılara yardım etmesini seviyorum. Mesela bu akşam. Adam çok basit bir sorudan elenecekti. Adam tam cevap verecekken, bir jokerinin daha olduğunu hatırlattı yarışmacıya. Jokeri kullanan yarışmacı, basit bir sorudan elenmekten kurtuldu. Bugün YouTube’tan hiçbir şey izleyemedim. Hafta sonları için bir çok şeyler yapmayı planlıyorum. Ama hafta sonu gelince üstüme bir ağırlık çöküyor. Hiçbir şeye halim olmuyor. Kapıları Açmak kitabına devam ettim. Kitap, iyi gidiyor. Birkaç güne biter herhalde. Kız kardeşim anlattı. Ondan duydum ilk defa. Bir kadın ölünce, eşi ona namahrem oluyormuş. Mezara eşini koyamazmış. Dinde böyle bir şey varmış. Az çok dini konulara ilgi duyan biri olarak, şimdiye kadar bunu nasıl duymamış hayret. Peki sizin bundan bir bilginiz var mıydı? Dün otobüsten indikten sonra bakkala gittim. Ekmek aldım. Ödemesini de kredi kartından yaptım. Gün gelecek de ekmeği bile bakkaldan kredi kartı ile alacağım aklıma gelmezdi. Ekmek alırken dikkat ettim. Çikolata bölümünde hala dubai çikolataları var bir sürü. Herhalde o meşhur zamanda bol bol almışlar. Sonradan da ellerinde kalmış. Kişisel blog yazıları serisinden bu akşamlık da bu kadar. Görüşürüz.

Kişisel Blog Yazıları #45: Hayattan gözlemler ve kafede dergi okumak...

Kişisel blog yazıları #45 ile karşınızdayım. Bugün offtum. Evde kalmak ya da dışarı çıkmak arasında ikilem yaşadım. Arkadaşım Yaşar da biraz rahatsızmış. Soğuk almış. Halim yok gelmeye dedi. İkilemde kalmamın nedenlerinden biri de buydu. Sonunda gitmeye karar verdim. Hava kapalıydı ama o kadar da soğuk değildi. Otobüste giderken elime telefon almadım. Bakalım neler düşüneceğim dedim. Oradan oraya atladı düşüncelerim. Zaman zaman bunu deneyin derim. İlla bir otobüs yolculuğunu beklemeyin tabi. Otobüsten indikten sonra ilk işim her zaman gittiğim simitçi oldu. Her zaman ki gibi yine sıra vardı. Ama fazla beklemedim. Birkaç dakikaya geldi sıra. Önümdeki adam simitçiye bir şeyler dedi. Simitçi de, “Soğuk olsa bir daha gelmezsin zaten. Niye durduk yere müşteri kaybedelim. İstersen buyur, kontrol et” dedi. Ya be mübarek adam. Bunca insan bu kuyrukta boşuna bekler mi ya. Muhakkak Düzceli değildi adam. Neyse bana sıra geldi. Sıcacık simitimi aldım ve en yakın banka oturdum. Simiti yerken önümden insanlar geçiyor tabi. Bir aile geliyor. Anne, baba ve bir kız çocuğu. Tahmini olarak 10-12 yaşlarında çocuk. Anne ve baba tartışıyor. Kadın, adama “Biraz da sen düşün. Her şeyi ben düşüneceksem oooo” dedi. Öylece gittiler önümden. O an, bu devirde evliliğin çok zor olduğunu düşündüm. Bir kadının ilişkide her şeyi kendi yapmasından şikayet etmesi, ilişkinin geleceği açısından hiç de olumlu bir işaret değil. Umarım böyle bir şey olmaz tabi. Sonuçta ortada bir çocuk var. Ben de bir zaman annesiz büyüdüm. Bu zorlukları az buçuk bilirim. Ondan sonra her zaman gittiğim kafeye gittim. Gani kafe adı. Yeni yerine taşındı. Bundan olsa gerek, boş masa yoktu. Ben de başka bir kafeye gittim. Kafede çay içip, profiterolümü yerken bir şeyler okumak için de yanıma Ayarsız ve Post Öykü dergilerini aldım. Dün, Kişisel Blog Yazıları #44: Cuma motivasyonu ve kafede kitap okumak üzerine başlıklı yazımda kafede kitap okumaya değinmiştim. Kütüphaneden aldığım kitaplar var. Şimdi kafede unuturum ya da kaybederim falan diye yanıma kitap almadım. O yüzden dergi götürdüm. Ayarsız dergisinden bir iki hikaye okudum. Dergiyi beğendim. Bundan sonra evde detaylı inceleyeceğim dergiyi. Dergiyi almış ama okumamıştım. Bugüne kısmetmiş işte. Kafede dergi okumaya gelince. Pek zevk alamadım. İnsanların konuşmaları ve çalan müzik, konsantre olmamı zorlaştırdı. Bundan sonra kafede bir şeyler okumam. Bir de kafede bir şeyler yazmayı deneyeceğim. Bilgisayarımı götürüp, blog yazımı kafede yazacağım. Onunla ilgili deneyimimi de yine burada yazarım. Bu seri güzelmiş. Baştan sona bir okuyayım dersen. Kişisel blog yazıları serisinin hepsi.

Kişisel Blog Yazıları #44: Cuma motivasyonu ve kafede kitap okumak üzerine...

Kişisel Blog Yazıları #44 ile karşınızdayım. Cuma günleri işe başlarken insan başka türlü bir motive oluyor. Çünkü bugün cuma ve haftanın son günü. Ben de motive bir şekilde çalışmaya başladım bugün. Ara ara zaman geçmek bilmedi. Bazen de yoğunluk oldu. Neyse ki akşamı yaptık. Patates yemeğinin suyuna ekmek banıp karnımızı doyurduk. Merak etmeyin. Patatesleri de yendi. Çay faslında televizyonda haberler açıktı. Birkaç haber izleyip sonra geçtim odaya. X’in yapay zekası Grok’la blog hakkında konuştuk. Grok’u seviyorum ben. Siz kullandınız mı peki Grok’u? Sizin favori yapay zekanız hangisi? Kapıları Açmak kitabına devam ediyorum. Kitap iyiden iyiye sarmaya başladı. Hani sayfalar su gibi akar ve kitabın sonu hemen gelmesin diye yavaş yavaş okursunuz ya. Ben de öyleyim bu kitaba karşı. Belki yarın bir kafeye giderim. Bir kahve söylerim. Belki de bir kitap götürürüm. Bir yandan kahvemi yudumlar, bir yandan da kitabımı okurum. Kafeye gelip, beni kitap okurken görenler ne derler acaba? “Burası kitap okuma yeri mi ya? Hava atmak için okuyor muhakkak. Ya da kız tavlamak için” Benim için böyle yargılarda bulunurlar mı sizce? Düşünüyorum da. Son zamanlarda gittiğim kafelerde hiç kitap okuyan birini görmedim. Görmüş olsaydım benim ne düşündüğümü yazardım buraya. Peki siz bir kafeye gittiniz. Birini kitap okurken gördünüz? O kişi hakkında ne düşünürdünüz? Bu serinin tüm yazılarını okuyabilirsin. Eğer serinin ilk yazısını okumak istersen kişisel blog yazıları #1 tıkla.

Kişisel Blog Yazıları #43: Yeni kitap ve bir akşamın düşünceleri...

Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı için daha bilgisayarda yazmaya başladık. Evet, dün akşam yazmıştım. Yeni bir kitaba başlayacağım diye. Mustafa Kutlu’nun, Kapıları Açmak kitabını okumaya başladım. 15-20 sayfa okudum. Şimdilik beğendim. Bir kız arkadaş, mavi yumurtadan bahsetti. Kendisi hastanede yatarken, diğer yatakta yatan hasta teyzemiz, şifa olsun diyerekten evden mavi yumurta getirtmiş bizim kız arkadaşa. Daha proteinli falanmış. “Çabuk bunun reklamını yapalım Türkiye çapında. Böyle değişik şeyler ilgi çeker. Paraya para demeyiz” dedim. İşin şakası bir yana. Biri bu dediğimi yapar ve tutarsa var ya. Resmen yırtar. Siz daha önce mavi yumurta gördünüz mü? Ben görmedim. Gördüysem bile Şirinler’de görmüşümdür. Onu da ben hatırlamıyorum. Star’da, Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’den bir tane skeç izledik. Sonra Atv’ye Kim Milyoner Olmak İster’e geçtik. Perşembe akşamları takip ettiğimiz bir dizimiz yok. Ülkedeki enflasyonla beraber herkes bir şeyler söylüyor. Kimisi ona yatırım yapın diyor, kimisi buna yatırım yapın diyor. Kimisi de her ay bir çeyrek altın alıp kenara koyun diyor. Hangisine inanacağımızı şaşırdık. Siz bir yatırım yapıyor musunuz? Yapıyorsanız neye yatırım yapıyorsunuz? Göbeklitepe’de bulunan heykeller bizi şaşırtmaya devam ediyor. Şimdi de ağzı dikilmiş ve gözleri ise kabuklarla doldurulmuş bir heykel bulunmuş. Yüzü bir ölüye benzediği için heykele, ölüm yüzlü heykel deniyormuş. Ölüm ritüelleri için kullanıldığı düşünülüyormuş. Bunun üzerine daha detaylı videolar izlemek istiyorum. Ama daha YouTube’da denk gelmedim. Çok ilginç değil mi ya? O zaman bu akşamlık da bu kadar yeter diyelim. Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısında görüşmek üzere.