Kişisel Blog Yazıları #132

YAZIYA GİRİŞ…

Merhaba ben geldim. Bööö. Korktun mu? Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısını sizlerle paylaşmaktan dolayı çok mesudum efenim. Bu giriş biraz Zeki Müren tonunda oldu. Neyse yazıya geçelim.

VAR MISIN YOK MUSUN’U, ESRA EROL SUNACAKMIŞ…

Atv’de yeni başlayacak olan Var Mısın Yok Musun programını Esra Erol sunacakmış. Ondan başka sunacak başka birini bulamadınız mı? Kendisinden hoşlanmıyorum. O yüzden bu habere bu şekilde tepki verdim. Ama yine de objektif olarak izleyip ona göre yorumumu yapacağım. Bakalım bunun altından kalkabilecek mi?

SABAHIN YEDİSİNDE TÜRKİYE MAÇI OLACAK…

A Milli futbol takımımız dün akşam deplasmanda Kosova’yı 1-0 yenip Dünya Kupası’na katılma hakkını kazandı. Grup maçları haziran ayında ve iki tanesi sabahın yedisinde, bir tanesi de sabahın beşinde. Kahvaltı yaparken maç izleyeceğiz. Ya da kahvaltından önce uyanmak için zift gibi kahve içerken maçı izleyeceğiz. Şimdiden kahvenin kokusu burnuma geldi.

CABİR NE ANLAMA GELİYOR?

Okuduğum Koca Kurt kitabında Cabir adında bir karakter vardı. Cabir ismi hoşuma gitti. İnternetten anlamına baktım. “Tamir eden”, “düzeltici” ve “onaran” anlamlarına geliyormuş. Kitaptaki Cabir Bey, muhakkak isminin anlamını biliyordur. Öyle bir karakterdi çünkü. Öğretmen miydi neydi.

NEREDE O ESKİ 1 NİSAN…

Bugün 1 Nisan. Ama kimsenin şaka yaptığını görmedim. Sosyal medyada da şaka videolarına denk gelmedim hiç. Bir tanesi bununla ilgili sosyal medyada yorum yapmış, “TC sınırlarında artık insanın şaka yapası bile gelmiyor” demiş. Sonuna kadar haklı. Ya, ne oldu bize? Hayat neşemiz neden kaçtı? Yoksa büyüdük ondan dolayı mı böyle hisseder olduk?

HİKAYE KİTABI KARARIM…

Hemen bitiyor ve hikayeye odaklanamıyorum diye hikaye kitaplarına biraz mesafeliydim. Ama yeni bir karar aldım. Bu mesafeyi kaldırıyorum. Tüm yurda duyurulsun, hemen. Kendimi padişah gibi hissettim bir an. Tez, herkese haber edile. Yaşasın padişahımız nidalarını duyuyor musunuz? Neyse bu kadar sululuk yeter. Ayda bir de olsa hikaye kitabı okumayı planlıyorum bundan sonra. Sonuçta hikaye kitaplarından da öğreneceğimiz şeyler vardır değil mi?

TURKCELL REKLAMINDA OYNAYAN SHAQUİLLE O’NEAL…

Turkcell, 5g reklamları için dünyaca ünlü basketbolcu Shaquille O’Neal ile anlaşmış. Adamın ismini yazmak ne zormuş yahu. Kim bilir kaç paraya anlaştılar reklam filmi için. Burası ayrı. Reklama gelirsek. Reklamı beğendim. Çok sempatik. Shaq, resmen Türk olmuş. Belki daha önce Türkiye’nin ismini bile duymamıştır. Bu reklam filmi ile Türkiye’yi tanıdı ve bence de sevdi.

EŞREF RÜYA, GELECEK SEZON DA DEVAM EDEREK HATA YAPIYOR…

Eşref Rüya dizisinin bu sezon ikinci sezonu. Ama ne yapacaklarmış. Bu sezon bitirmeyeceklermiş. Gelecek sene de devam edecekmiş. Her zaman diyorum. Yapmayın diyorum. İstisna diziler dışında bir dizinin süresinin en fazla iki yıl olması gerekir. Zaten birinciliği Now’daki, Yeraltı dizisine kaptırdın. Bu sana bir sinyal işte, alsana. Ama yok, illa reytinglerde çakılacak, sonra da final yapacaklar.

VE KAPANIŞ…

Bu kadar yazdık yeter da. Esme, esme da. Koçari, geber da. Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısında buluşuncaya kadar esen kalın efenim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #131

Kişisel Blog Yazıları #131

*Üç gündür İstanbul’a durmadan yağmur yağıyormuş. Barajlar bayram etmiş. %58 doluluk oranına ulaşmış su seviyesi.

*Altın, gün gelecek yeniden roket gibi yükselecek iddiaları var. Böyle deyince de millet nesi var, nesi yok altına basıyor parayı. Bakalım sonunda altın, roket olacak mı? Altın hava yolları, göster kendini.

*Galatasaray, kafe açacakmış. Evet, evet bildiğimiz kafe. İlk olarak İstanbul’da iki şube açılacak ve daha sonra tüm yurda yayılacakmış. Çok güzel bir fikir gibi geldi bana. Ama bir de pratikte görmek lazım. Elde de patlayabilir. Ama en azından denemiş olurlar. Tutarsa fena gelir getirir bence.

*Bu arada, İstanbul’da yağmur yağıyor dedim ama bizim burası da farklı değil. Bu hafta hep böyle yağmurlu geçecekmiş. Yağmurda yürümeyi ve ıslanmayı sevmiyorum. Bazen şemsiyen olsa bile yine de ıslanıyorsun. Üzerine çamur sıçrıyor falan. Zorunlu olmadıkça yağmurda çıkmayın derim.

*Necip Fazıl Kısakürek’in aklında hiç şair olmak yokmuş. Annesi, “Senin şair olmanı istiyorum” deyince, işte o an, şair olmayı kafaya koymuş. Bunu duyunca etkilendim gerçekten. Bundan sonra Necil Fazıl şiirlerine denk gelip okursam, bu bilgi hep aklımda olacak. Ona göre değerlendireceğim şiirlerini. Annesinin isteğini yerine getirmeyen isteyen bir çocuğun kaleminden çıkanları merakla okuyacağım.

*İstanbul’da bir tane mobil uygulama yapmışlar. Bulunduğun ilçedeki tüm kuyumcuları görebiliyorsun ve hangisinde çeyrek altın, gram altın var anında bilgi sahibi oluyorsun. Tüm yurtta olmalı abi bu. Kimin aklına geldiyse harika fikir. İşte böyle toplumsal olaylara göre mobil uygulama çıkaracaksın. Sonra da paraya para demeyeceksin.

*Dün akşam Star’da, Çirkin dizisinin ilk bölümü vardı. Bizimkiler izlerken ben de şöyle göz ucuyla bir izledim. Sarmadı. Bence devam etmez bu dizi. Yine Star’daki, Sevdiğim Sensin dizisine benzettiler diziyi bizimkiler. Orada da kız, çok acılar çekiyor, burada da.

*Gece karanlıkta kitap okumak için kitap aydınlatmaları oluyor. Hiç de kullanışlı şeyler değil. Ayrıca karanlıkta bir şeyler okumaya çalışmak gözleri bozar. Evet, o küçük aydınlatma da konforlu bir okuma sağlamaz. Ya, ışıkta okuyun kitabınızı, sonra da uykunuz geldi mi de yatın be mübarek insanlar.

*Çirkin dizisinde Çetin Tekindor’u gördüm de. Ne olmuş öyle. Çok şişmanlamış. Kardeşim, “Bu adam muhakkak hasta ve kortizon kullanıyor. O yüzden böyle olmuş” dedi. Ama bu yaşına rağmen hala çalışması bence takdir edilesi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #130

Kişisel Blog Yazıları #130

OKUYACAK BİR SÜRÜ KİTAP VAR…

Kütüphane raflarındaki kitaplara bakarken, “Okuyabileceğim baya kitap var burada” dedim içimden. O an sadece işim kitap okumak olsa dedim. Ama hiç sıkılmasam. Ben de hemen sıkılma diye bir durum var çünkü.

TEŞHİS KOYABİLEN DOKTORLAR LAZIM BİZE…

Şu devirde en önemli şeylerden biri de hastalığınızın ne olduğunu doktorların teşhis edebilmesi. Yoksa doktor doktor dolaşıyorsunuz. Çektiğiniz ağrılar, sıkıntılar da cabası.

TEPKİSİZ TOPLUM…

Murat Abi ile konuşuyorduk da. “Toplum her şeye tepkisiz” diyor. Herkes yaşam derdine düştü çünkü. Herkes geçinme derdinde.

NE SOKAK LEZZETLERİ ENES…

Enes Batur da sokak lezzetleri videolarına başlamış. Ya Enes, sokak lezzetleri videoları çekecek adam değilsin sen. Senden başka videolar görmeye alıştık biz. Titre ve kendine gel Enes.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #129   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #131

Kişisel Blog Yazıları #129

İNTİHAR ETMEDEN ÖNCE BİLE KEDİSİNİ DÜŞÜNEN EROL KÖSE…

Erol Köse, intihar etmeden önce yazdığı intihar notunda, “Kediye iyi bakın” demiş. İntihar etmeden önce bile kedisini düşünmesi. Kedisini bu kadar sevmesi. Bir kedisever olarak, kedisine olan bu sevgisi hoşuma gitti ve o kediyi merak ettim.

GÜLSE BİRSEL’İN ADIM ADIM SENARYO YAZIŞINI GÖREBİLSEYDİK KEŞKE..

Gülse Birsel, Aile Arasında 2 filminin senaryosunu bitirmiş. Gülse Birsel eğer bir YouTuber olsaydı. Senaryo’nun başından sonuna, senaryoyu nasıl yazdığına dair video veya videolar çekerdi. “Evet, arkadaşlar. Bugün karakterleri oluşturuyoruz. Bugün, şu olayı nereye bağlasam diye düşünüyorum” gibi konuşmalar yapardı videolarında. Biz de anlık olarak şahit olurduk nasıl senaryo yazdığına.

SAVAŞ ÇIKTI AMA ALTIN ÇAKILDI…

Herkes şaşkın. Normalde savaş olduğu zaman altın fiyatlarının uçması lazım. Ama aksine altın fiyatları düştükçe düşüyor. Sosyal medyada bu düşüşle ilgili bir sürü video var. Yani savaş çıktı, altın patlayacak diye bekleyen yatırımcıların hevesi kursağında kaldı. Peki şimdi ne olacak? Bazı ekonomistler haziran ve temmuz aylarını işaret ediyorlar. O aylarda altının tekrar patlayabileceği tahminlerinde bulunuyorlar. Bekleyelim ve görelim o zaman.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #128: Sıkılıyorum…

Kişisel Blog Yazıları #128: Sıkılıyorum...

Masamın üstü dağınık. Her yer, her yerde. Kitaplar var üst üste. Aldığım notlar var kargacık burgacık yazılarla. Kahvem soğumuş, daha ancak yarısını içmişim.

Ama aklımda yazacak bir konu yok. Yaşadığım bir yazar tıkanması.

Sıkıntılı bir şekilde kalkıyorum sandalyemden. Pencerenin önüne gidiyorum. Dışarıyı izliyorum. 21 Mart. Dışarıda hava kapalı, soğuk ve ara ara da yağmur yağıyor. Seviyorum böyle havaları da. Ben zaten her havayı severim.

Sanki bir film sahnesinde olduğumu hayal ediyorum. Filmlerde de öyle olmaz mı? Filmdeki karakter bazen pencereden dışarıyı izler sıkıntılı bir şekilde. Ben de bir karakter mi oldum şimdi?

Bir şey yazamamaktan sıkıntılıyım. Gelecek kaygısı duymaktan sıkıntılıyım. Hayattan tat alamamaktan sıkıntılıyım.

Bazen bazı şeyleri hak etmediğimi düşünmekten sıkıntılıyım. Böyle düşündüğüm için kendime kızıyorum. Bu yüzden sıkıntılıyım.

Her gün kafamın içinde bunların dönüp durmasından sıkıntılıyım.

Yazılarımın beş para etmemesinden sıkıntılıyım. Martin Eden gibi yazmaktan hiç vazgeçmeyen biri olmak isteyip de olamamaktan sıkıntılıyım.

Ellerimi saçlarımın arasına geçiriyorum ve bir off çekiyorum. Kafamı çevirip sandalyeme ve açıkta duran bomboş bilgisayar sayfasına bakıyorum.

Sonra masama doğru gidiyorum. Sandalyemi çekip oturuyorum.

Omuzlarım dik ve artık yazmaya hazırım.

Yazının başlığını atıyorum: Sıkılıyorum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #127  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #129

Kişisel Blog Yazıları #127

İLBER ORTAYLI’NIN ARKASINDAN KONUŞMAK…

İlber Ortaylı vefat ettikten sonra arkasından olur olmaz yorumlar yapılmış. Sözde ölünün arkasından konuşulmaz. Ama konuşmaya bırak, içinden geçiyorlar resmen. Bu sadece İlber Hoca’ya özgü bir durum değil tabi. Bizlerde insanlık kalmadı çünkü.

ENES BATUR YENİ VİDEO İZLENİMİM…

Enes Batur, üç yıl aradan sonra kanalına ilk defa video attı. Biraz izledim videoyu. Hiç de öyle yıkık, hayattan bıkmış bir hali yoktu. Umarım içinde de hissettiği şeyler de dışarıdan gördüğümüz gibidir. İşler yolunda gibi yani. Bundan sonra eski video temposuna dönecek mi bakalım?

GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU DİZİLERİNDEN SEVDİĞİM İLK DİZİ…

A.B.İ. dizisinin de proje sahibi, Gülseren Budayıcıoğlu’ymuş. İlk defa kendisinin bir dizisini beğendim. Diğer dizilerindeki konular, genelde uç noktadaki konular oluyordu. Ama bu dizi, şu andaki dizilere benzer bir dizi. Hiç uyarlama havası yok yani.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #126   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #128: Sıkılıyorum

Kişisel Blog Yazıları #126

TATİL SEVİNCİ…

Cumartesi gününden merhaba. Bugün çalışmıyorum. O yüzden motivasyonum yüksek. Üç kere oley, oley, oley.

KOCA KURT KİTABINA BAŞLADIM…

Hazır motivasyonum yüksekken yeni bir kitaba başlayayım dedim. Ahmet Say’ın, Koca Kurt kitabına başladım. 16 sayfa bitti. Kitap hakkında daha bir fikrim oluşmadı. Bi 50’inci sayfaya geleyim de.

İLBER ORTAYLI GELİBOLU’DA GÖMÜLMEK İSTİYORDU AMA…

İlber Ortaylı da gitti. Bir programda Gelibolu’da gömülmek istediğini söylemiş ama pazartesi günü İstanbul’da toprağa verilecekmiş.

İLBER ORTAYLI’NIN ARDINDAN FATİH ALTAYLI’NIN GÖZYAŞLARI…

İlber Hoca’nın vefatının ardından canlı yayına bağlanan Fatih Altaylı ağlamış. Çok normal. Çünkü Fatih Altaylı deyince benim aklıma hemen İlber Ortaylı ve Celal Şengör de gelirdi. Muhteşem üçlü diyebiliriz yani. Yılların dostluğu bu.

İNCİ TANELERİ FİNAL…

İnci Taneleri final yapmış. Normalde mayıs ayında yapacakmış. Ama reytingler o kadar kötüymüş ki hemen final yapmışlar. Demiştik kardeşim. Bir dizi için 2 sezon yeterlidir.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #125: İnsan, sıkılan bir varlık...   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #127

Kişisel Blog Yazıları #125: İnsan, sıkılan bir varlık...

Birkaç gündür durduk yerde anksiyetem tutuyor. Ortamda beni geren bir şey de yok halbuki. Belki de düşündüğüm şeylerden farkında olmadan geriliyorum.

Bugün yeni bir kitaba başlamayı düşünüyordum ama olmadı. Artık yarına.

Now’da yeni başlayan Doktor: Başka Hayatta dizisini izledik. Ortalama bir dizi yani. Tutar mı, bilemedim. Ama şu bir gerçek ki: Millet olarak doktor dizilerini seviyoruz. Biraz, Hekimoğlu havası var dizide.

Babamla YouTube’tan futbol programlarını izledik. Sonra siyasi içerikli programa baktık. “Buna bak bak, insan sıkılıyor” dedi babam. “Aynen öyle baba. İnsan sıkılıyor işte” dedim. Bir an çalışmadığımı ve sabahtan akşam YouTube izlediğimi düşündüm. Sıkıntıdan patlardım. Bir noktadan sonra YouTube falan kesmiyor. İnsan her şeyden sıkılıyor. İnsan, sıkılan bir varlık.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #124: Pazar sabahı yazısı, maç, kitap ve Kadınlar Günü.   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #126 

Kişisel Blog Yazıları #124: Pazar sabahı yazısı, maç, kitap ve Kadınlar Günü...

Pazar sabahından merhaba. Saat 09:18 geçiyor. Hava güzel. Aydınlık ve güneşli. Tam gezilecek bir hava. Sabahın bu saatinde ne işim var? Hem de pazar pazar. Uyku tutmadı. İş günü olsa uykudan gözlerimi açamazdım. Hepsi psikolojik şeyler işte. Çünkü işe başlamak istemiyoruz falan. Bilindik şeyler.

Dün akşam Galatasaray deplasmanda Beşiktaş’ı, Osimhen’in golüyle 1-0 yendi. Bu sene de şampiyon olmaya çok yakınız.

En sonunda Düş Kesiği kitabını bitirdim. Bir aydan fazla oldu. O yüzden okuyun veya okumayın diyemem. Beğendim mi? Bilmiyorum. Bu kitabı bitirmek bir gurur meselesi haline gelmişti benim için. Ne gereği varsa.

Bugün 8 Mart. Dünya Kadınlar Günü. Başta kadın blog arkadaşlarım olmak üzere tüm kadınların, Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarım.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #123: Bir çocuk hayali ve işi bırakan arkadaşım…    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #125: İnsan, sıkılan bir varlık

Kişisel Blog Yazıları #123: Bir çocuk hayali ve işi bırakan arkadaşım...

İş yeri grubuna mesaj attım. “Kanal D’de Arka Sokaklar’ı izliyorum. Besle büyüt, seni öldürsün.” diye. Bir tane kız arkadaş da, “Çocuk iyidir. Karamsar olmayın” dedi. Ondan böyle bir cevap beklemezdim. Meğer içinde anne olma isteği varmış. Daha evli de değil. Birisi de yok hayatında. Umarım gönlüne göre birisini bulur da evlenir diye konuştuk diğer kız arkadaşla. İşte böyle. İnsanların içinde kim bilir ne arzuları, ne hayalleri var bilemiyorsun.

Bir arkadaşım işi bıraktı. “Evde sıkıldığım için işe başlamıştım ama işte daha çok sıkıldım” dedi. Gerçekten çağrı merkezi genelde yoğun ve stresli bir meslek. Dışarıdan göründüğü gibi kolay değil. Güle güle E. Bundan sonra hayatın gönlünce olsun.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #122: Cumartesi akşamı, maç, diziler ve finansal özgürlük düşüncesi…  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #124: Pazar sabahı yazısı, maç, kitap ve Kadınlar Günü

 

Kişisel Blog Yazıları #122: Cumartesi akşamı, maç, diziler ve finansal özgürlük düşüncesi...

Bir cumartesi gününden yazıyorum bu yazıyı. Akşam 18:11 geçiyor.

Bu akşam Beşiktaş-Galatasaray maçı var. Bakalım ne olacak?

Kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisi var. Serhat sonunda Zeynep’a aşkını açıklayacak.

X’de, başlayan Türkiye ve İspanya dostluğu var. Sosyal medya böyle hayırlı işlere de vesile oluyor işte.

Aylık gelir getirecek yatırım yapmak lazım. Finansal özgür olmak lazım. YouTube’da bunun üzerine videolar izliyorum. Bakarsınız finansal özgür olmanın bilmem kaç yolu diye yazılar yazarım blogda.

Veliaht dizisi de final yapacakmış. Aslında iyi başlamıştı ama sonradan senaryo pek de iyi gitmedi.

Bir tanesi altın zengin etmez demiş. Finansal özgür olsak yeter be.

Televizyonlarda bayram reklamları dönmeye başladı. Ramazan daha yeni başlamıştı halbuki. Günler işte, geçiyor.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #121: İftar Sonrası Düşünceler: Tatlı, TV ve Kendi Yolunu Bulmak       

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #123: Bir çocuk hayali ve işi bırakan arkadaşım...

Kızılcık Şerbeti, mayıs ayında final yapacak iddiası...

Kızılcık Şerbeti’nin, mayıs ayında final yapacağı iddia ediliyor. Ama ben buna pek ihtimal vermiyorum. Şu anda dizinin reytingleri iyi gidiyor. Hem de bu kadar oyuncu diziden ayrılmışken. Ayrıca dizinin senaryosunda da bir tıkanıklık yok. En son bölümünü biraz izledim. Hikayede herhangi bir zorlama gözükmüyor. Dizi akıyor. Normalde olsa bence de final yapılmalı derdim. Ama şu an için finali gerektirecek bir durum yok bence.

Sabahın karanlığından, akşamın karanlığına çalışıyoruz...

*Bir tane reklamda duydum: “Sabahın karanlığından, akşamın karanlığına çalışıyoruz” diye. Evet, çalışıyoruz. Yine kendime her zaman sorduğum soruyu soruyorum: Dünya, çalışmaktan mı ibaret? Biz dünyaya, çalışmaya mı geldik?

*Kendinizi başkalarıyla kıyaslıyor musunuz? Evet, ben zaman zaman kıyaslıyorum. Evet, bu doğru bir şey değil. Kendime bu konuda engel olmaya çalışıyorum. “Sen kendine bak, başkasına bakma” diyorum. Bazen kibre düşüyorum. “Kendine gel Cem” diyorum.

*Birkaç gündür hızlı okuma üzerine videolar izliyorum YouTube’da. Yok ya, yapamıyorum. Anlamıyorum. İlk başta anlamayabilirsiniz diyor şimdi anlatanlar haklarını yiyemem. Ama ben o kadar uğraşamam. Yavaş yavaş okumaya devam ben. Alın size benden yavaş okuma tekniği: Kelime kelime okuyun. Çünkü ben öyle yapıyorum.

Her haber kanalının bir astroloğu olur mu?

*Bir tane kanalda İran-İsrail savaşının başlamasından sonra astrolog çıkarmışlar. Gelecekte ne olur diye. Bu gidişle her haber kanalının bir astroloğu olur.

*Çok Güzel Hareketler 2’de bir skeçte, Yerinde Dur şarkısından Ramazan manisi yapmışlar. Çok güzel olmuş.

*YouTube’da denk geldim. Bir yazar, başka bir yazarı konuk ediyor. Ama hem konuk edeni, hem konuk olan yazarları tanımıyorum. 4-5 kitapları varmış birde. Konuk eden yazarın ismi: Adora Yağmur. Konuk olan yazarın ismi: Büşra Nur.

*Yavaş yavaş bayram için planlar yapılmaya başlanmış. Daha durun Ramazan ayının ortasına bile gelmedik.

*Now’da, Doktor:Başka Hayatta adında yeni bir dizi başlayacakmış. Türk milleti olarak doktor dizilerini severiz. Bakalım bu dizi tutacak mı?

ABİ dizisinden sevdiğim replikler...

ABİ dizisinden sevdiğim repliklerin sahibi Berdan. En başta, “Nerden çıktı bu adam” dememe rağmen sonradan replikleri hoşuma gitti. Doğan’a, “Cunyır Hanciogliii” demesi. Çağla’ya da, “Çağla gızı”, “Çağla gız” demesi. Sinan’a da, “Sino” demesi ve telefonuna Sinan’ı, “Yılan” diye kaydetmesi. Gerçekten bu adam rolünün hakkını veriyor. Oyuncunun ismi: Diren Polatoğulları. Kendisini sima olarak biliyorum ama ismine hiç bakmamıştım. Ta ki bu yazıya kadar.

*Önceki yazı: Masumiyet Müzesi’nde Kemal’in, Füsun’un evinden eşya araklaması…

Masumiyet Müzesi'nde Kemal'in, Füsun'un evinden eşya araklaması...

Masumiyet Müzesi kitabında Kemal’in, Füsun’un evinden devamlı eşya araklamasının komik videolarını yapmışlar İnstagram’da. Çok komik olanları vardı. En beğendiğimi şuradan izleyebilirsin. Türk milleti olarak hemen işin mizahını çıkarmak için hazırda bekliyoruz adeta. Bu dizi, Orhan Pamuk’un kitabından uyarlama. Kitabını yakın zamanda okumuştum. Daha diziyi izlemedim. Galiba izlemem de. Kitaptaki sahnelerin aynılarını görecek olmak hiç cezbetmiyor beni.

*Önceki yazı: Pelin Dilara Koçak da havadan sudan canlı yayınlara başlamış...

Pelin Dilara Koçak da, havadan sudan canlı yayınlara başlamış...

Pelin Dilara Koçak yani bilinen adıyla Dilozof da havadan sudan diyerek canlı yayınlara başlamış. Normalde onun tarzı bu değildir. O, video yapar ve yayınlardı. Anlaşılan o ki Dilozof, farklı bir yayıncılık anlayışına geçiyor. Video başlığında havadan sudan dışında Masumiyet Müzesi de yazıyordu. Havadan Sudan dediğine göre Masumiyet Müzesi dışında da farklı konulara da değindi herhalde. Boş bir vakitte izleyeceğim. Bakalım havadan sudan diyerek hangi konulardan bahsetmiş?

*Sonraki yazı: Masumiyet Müzesi'nde Kemal'in, Füsun'un evinden eşya araklaması...

Kişisel Blog Yazıları #121: İftar Sonrası Düşünceler: Tatlı, TV ve Kendi Yolunu Bulmak

Evet, bugün Ramazan ayının dördüncü günü. Dördüncü iftarımız da yaptık. Bazen iftarda fazla kaçırıyorum. Buna dikkat etmem lazım. İftardan sonra çay ve tatlı da güzel gidiyor şimdi.

Star’da, Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’nin yeni bölümü vardı. Biraz onu izledik. Ortalama komiklikte skeçlerdi işte.

Düş Kesiği kitabına devam ettim. İftara bir saat falan vardı. Birkaç sayfa okudum. Uyku bastı. İftara kadar vurdum kafayı yattım.

YouTube’da, 9-5’ten nasıl çıkılır? Hem de istifa etmeden başlıklı bir video izledim. İlgi alanınıza göre paylaşımlar yapın diyor sosyal medyada. Tam olarak ilgi alanınızı belirledikten sonra o konuda insanlara yardımcı olmaya başlayın, kendinize bir ağ kurun ve sonra da bir ürün ortaya koyun diyor. Evet, mantıklı da. İlgi alanından bir ürün ortaya çıkartabilir misin, o sorun.

İftardan sonra soğuk baklava çok iyi gitti. Sütlü ve çok hafif olması da harika ya. Ağır tatlı hemen kendini belli ediyor ve insanı rahatsız ediyor. Ama bu tip hafif tatlılar hem zevkle yeniyor hem de ağırlık yapmıyor insanda.

Gün içerisinde işte yorulmuş oluyorsun. İftardan sonra da insana bir ağırlık çöküyor. Saat 22.00 gibi yatağa atmak istiyorum kendimi. Ne dizi izleme, ne kitap okuma, ne de gelişim falan. İnsanın gözü hiçbir şey görmüyor yorgunluktan başka.

Kişisel blog yazıları serisi Ramazan ayında da devam ediyor. Tabi akşam yorgunluktan uyuyup, kalmazsam.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #120: Küçük mutluluk

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #122: Cumartesi akşamı, maç, diziler ve finansal özgürlük düşüncesi...

Kişisel Blog Yazıları #120: Küçük mutluluk

Ramazan ayının ilk iftarını da yaptık. Ezanın okunmasını beklemek, topun patlamasını duymak- evet, biz de hala top patlıyor- sonra orucunu açmak. Özlemişiz. İftardan sonra içilen çay da bir başka oluyor hani. Hele de dışarda iftar açtıysanız. Yapılan çay servislerinin ardı arkasının kesilmediğini görüyorsunuz. Seviyorum o hengameyi. Çay tepsilerinde dumanı tüten çayların, çay severlere yetiştirilmesi. Al sana küçük mutluluk.  

Ramazan aylarında şunu fark ediyorum bir de: Normal zamanlarda yemek için çok zaman harcıyoruz. Kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği. Aslında iki öğün de yetiyor işte. Zaten bazı uzmanlar da günde iki kez yemenin sağlıklı olduğunu savunuyorlar.

Star’da, Sevdiğim Sensin dizisini izledik. İkinci bölümüydü. Konu olarak bence güzel başladı. Ama önemli olan devamı. Yani senaryo. Eğer ki ellerinde güzel bir senaryo yoksa birkaç bölüme patlar bu dizi ve final yapar. Göreceğiz bakalım nasıl devam edecek dizi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #119: İlk sahur- 2026    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #121: İftar Sonrası Düşünceler: Tatlı, TV ve Kendi Yolunu Bulmak 

 

Kişisel Blog Yazıları #119: İlk sahur- 2026

Ramazan ayı başladı. Dün akşam ilk sahura kalktık. Tatlı bir heyecan yaşadığımı söyleyebilirim. Özlemişiz bu atmosferi. Herkese hayırlı Ramazanlar olsun.

Her zaman olduğu gibi bu sahurda da Atv’de, Nihat Hatipoğlu’nu izledik. Hoca çok yaşlanmış ve hafif de sakal bırakmış. Sakalsız görmeye alışmışız ya biraz garipsedim sakalı.

Kahvaltı yaptık sahurda. Biri de sosyal medyada yazmış, “Sahur sabahın altı buçuğunda oluyor. Sanki kahvaltı gibi” diye. Hiç bu şekilde düşünmemiştim bak. Böyle farkındalığı olan insanları seviyorum.

Şimdi gözler ilk iftarda. Sıcak pidelerde. İftardan sonra içilecek çaylarda.

Bir gün kitap okuyurum, bir gün okumuyorum. Bunu istikrara bağlamam lazım.

Kardeşimle Şeker Bayramı yani Ramazan Bayramı ne zamana geliyor diye baktık. Cuma gününe geliyor bayramın ilk günü. Diğer iki günü ise hafta sonuna. Tatili kaçırdık, tüh.

Böylece kişisel blog yazıları serisinde Ramazan ayının ilk yazısını da yazmış olduk. Ramazan ayında da nasipse bloğumuz sahura kadar açıktır millet, beklerim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #118: Başım ağrıyor ve işe başlamak zorundayım   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #120: Küçük mutluluk

Kişisel Blog Yazıları #118: Başım ağrıyor ve işe başlamak zorundayım...

Evet, çarşambaya da geldik. Haftayı ortaladığımıza göre hafta sonu da gelir artık.

Bu akşam ilk sahura kalkılacak. Hazır mıyız?

Dün akşam Galatasaray kendi sahasında, Şampiyonlar Ligi maçında Juventus’u 5-2 yendi. Unutulmaz maçlardan biri oldu biz Galatasaray taraftarı için.

Birazdan işe başlayacağım ama hiç çalışma modunda değilim. Biraz da başım ağrıyor. Gece nasıl on iki olacak bilmiyorum.

ChatGPT ile muhabbet ettim yine biraz. İşi neden sevmediğim üzerine. Sonunda şuna ulaştık: Ben işi sevmiyor değilim. Sadece değer verilmemesi ve emeğimin karşılığını alamamam sorun.

Bakalım bu sene iftar menüleri ne kadar olacak restoranlarda? Bin lira ya da bin beş yüz lira?

Bir sonraki kişisel blog yazıları serisinde bunlara da değiniriz o zaman. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #117: Gece vardiyasındayım, bilginize     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #119: İlk sahur- 2026

Kişisel Blog Yazıları #117: Gece vardiyasındayım, bilginize...

Bu hafta gece vardiyasındayım. Ararsanız, ulaşamazsınız, bilginize. O kadar da değil yahu. Whatsapp’tan yazın, ben size dönerim.

Aylar oldu hala bir kitabı bitiremedim. Düş Kesiği kitabını. Anlayacağınız gibi son ay kitap okuma maceram berbat.

Bu akşam Atv’de ABİ dizisi var. Aynı zamanda TRT 1’de de, Galatasaray’ın, Juventus ile maçı var. Şampiyonlar Ligi maçı. Bu akşam bir zafer bekliyorum bir Galatasaray taraftarı olarak.

Aynı zamanda bugün dünya kedi günüymüş. Tüm kedisi olanların kedi günü kutlu olsun. Bunun şerefine üç kere: Miyav, miyav, miyav.

Bakın bakın. Bu haber çok ilginç: Biz öldükten sonra Facebook ve İnstagram hesaplarımızın paylaşım yapmasını sağlayacak yapay zeka için Meta patent almış. Senin yerine simülasyonun olacak. O paylaşımlara devam edecek. Buna ne denir, bilemedim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #116: Filtresiz bir şekilde içimdekileri yazınca rahatlamak      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #118: Başım ağrıyor ve işe başlamak zorundayım

Kişisel Blog Yazıları #116: Filtresiz bir şekilde içimdekileri yazınca rahatlamak

Dün gece ChatGPT ile konuştuk. Benim psikoloğum gibi sorular sordu bana. Blogda yazmak isteyip de yazamadığım konular hakkında. İnsan aklına geleni yazamıyor sonuçta. Öyle olursa ne olur, nasıl hissedersin, bu sana ne kaybettirir gibi sorular sordu bana. İçimdekileri filtresiz bir şekilde yazınca rahatladım.

Bugün yine uyumalara doyamadım. Akşam 15.00-16.00 gibi kalktım. Bir şeyler yedim. Sonra televizyonda ABİ ve Güller Günahlar dizilerinin tekrarları vardı. Son 15-20 dakikalarını izleyememiştim. Onları izledim.

Bir tane adama denk geldim sosyal medyada. Yarın sabah işe gideceğim diye uyumak istemezdim diyor özel sektörde çalışırken. İşte ben de böyle bir şey yaşıyorum. Ama buna bir çözüm bulmak lazım. Bu iyi bir durum değil, farkındayım.

Sevgililer Günü de bitti. Acaba bu yıl çiçekçiler paraya para dediler mi ki? Sevgililer Günü deyince hemen çiçek gelir çünkü benim aklıma. Umarım kazanmışlardır.

Geçen kuruyemişçiye girdik arkadaşla. İçerisi kalabalık, müşteri var. Dükkandan çıkınca arkadaşa, “Kuruyemiş işine mi girsek la?” dedim. O da, “Saçmalama” dedi. Türk kafası işte. Ne popülerse hemen o işe girme zihniyeti. Kısa yoldan parayı vurma isteği. Bunlar bizim genlerimizde var resmen.

Normalde Pazar akşamları Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izlerim. Ama bu akşam yoktu. Onun yerine yeni başlayan bir dizinin tekrarını koymuşlar. Biz de kanal D’de, Beyaz’la Joker’i izledik. Sevgililer Günü nedeniyle, Mutluyuz filminde oynayan İbrahim Büyükak ve Yasemin Sakallıoğlu konuktu. Baya espriliydi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #115: Ne yazacağımı bilmiyorum (Ve u da bir yazı)  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #117: Gece vardiyasındayım, bilginize

Kişisel Blog Yazıları #115: Ne yazacağımı bilmiyorum (Ve bu da bir yazı)

Yine yazacak bir şey bulamıyorum. Aslında buluyorum ama onları yazmak istemiyorum. Gündelik yaşamdan yazabilirim. Gündem ile ilgili de yazabilirim. Ama her ikisinden de yazmak istemiyorum. Çok çabuk sıkılıyorum ve daralıyorum. Bazı zamanlar kısa hikayeler yazıyorum ama onlar da kesmiyor. Gerçi o yazdıklarım da hikaye mi, onu da bilmiyorum. Buna siz karar verin o zaman. Kişisel BlogYazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam yazısını bir okuyun isterseniz. İşte böyle hikayemsi şeyler yazıyorum bazen. Sadece yazmaya devam edebilmek için. Benim başka bir tür bulmam lazım. Yazmaktan bıkmayacağım. O yüzden farklı yazı türleri denemem lazım. Başka ne tür üzerine yazılar yazabilirim? En iyisi bunun üzerine biraz kafa yormak.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #116: Filtresiz bir şekilde içimdekileri yazınca rahatlamak

Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar

*Yarın, Sevgililer Günü. Sevgilisi olanların Sevgililer Gününü şimdiden kutlarım. Benim sevgilim yok. O yüzden ne hediye alacağım stresi de yaşamadım doğal olarak. Kafam rahattı yani.

*Selçuk Tepeli, Now’daki ana haber bülteninde, “Kişisel olarak Avrupa Birliği’ne girilme hakkı gelsin. Kişi, ülkesinin Avrupa Birliği’ne girmesini beklemesin” dedi. Bence güzel bir öneri. Neden olmasın?

*Artık eskisi gibi değilim. Çok çabuk sinirleniyorum. Resmen elim ayağım titriyor. Çağrı merkezinde çalışmak, bir noktadan sonra insandaki tahammülü bitiriyor.

*Kardeşim, iş yerinde arkadaşıyla kahve içip, ChatGPT’ye fal baktırıyorlarmış. Nerede eski fallar? Beyaz atlı prensler, at görünüyor murattır demeler. Yapay zeka bunları diyebilir mi? Bir kardeşime sorayım bakalım. Neler demiş Chat?

*Eskiden İnstagram’da çok hikaye paylaşırdım. Genelde güncel olayları ve ilginç haberleri. Ama artık hiç hikaye paylaşmak istemiyorum.  

*Bu aralar hiç ekmeğe falan dikkat ettiğim yok. Yarınlar yokmuşçasına ekmek yiyorum yemeğin yanında. Neyse, Ramazan geliyor. Ramazan bahanesiyle ekmeği azaltma projesine yeniden başlayabilirim belki.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #115:Ne yazacağımı bilmiyorum ( Ve bu da bir yazı)

 

Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

Evde yalnız olunca hiçbir şeyin tadı olmuyor. Ne yediğin yemeğin, ne de izlediğin bir şeyin.

Çok acıkmadıktan sonra kalkıp bir şeyler de hazırlamıyorsun. Hazırda yemek yoksa da uğraşmıyorsun zaten.

Zeytin, peynir yiyorsun. Yanında da çay işte. Kahvaltı yapıyorsun. Maksat karnını doyurmak.

Evde böyle yalnız kalmalarda kendiyle sesli konuşmalı insan. İnsanı rahatlıyor. Uzun zamandır kendimle sesli konuşmuyorum gerçi.

Biraz da uzanıp düşünürüm. Artık aklıma ne gelirse. Gerçi aklıma ne gelirse dediğime de bakmayın. Bir insanın düşündüğü şeyler bellidir. Gün içerisinde aynı düşünceler arasında dönüp durur.

Biraz da uzandığın yerden düşünürsün. Sonra da sıkılırsın. “E bu kadar düşünmek yeter. Bir şeyler izleyelim o zaman” dersin.

İnsan, sıkılan bir varlıktır. Her şeyden sıkılır. Düşün düşün de nereye kadar. Her şey ayarında.

Evde herkes varken odanda yalnız kalmak farklı, evde kimse yokken yalnız kalmak farklı. Yalnız kalmanın da çeşitleri var işte.

Yalnızlığın her çeşiti de lazım insana. Çünkü insan ruhunun buna ihtiyacı var.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar

Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Günün son otobüsü de geçip, gitti işte. Bizim son otobüs, gece 23.00 otobüsüdür. Ben genelde bu saate kalmam. Ama yaz geceleri istisna.

Bazen konserler olur, bazen arkadaşlarla bir kafede oturulur, çay kahve içilir, sohbet muhabbet edilir. İşte öyle durumlarda gecenin son otobüsü olan 23 otobüsüne binerim.

Otobüs dolu olmaz genelde, kimse ayakta kalmaz. Herkes oturacak bir yer bulur kendine. Sonra herkes kendi dünyasına dalar.

Çoğunluk camdan dışarıyı izler. Ama kim bilir akıllarında neler vardır bu çoğunluğun.

Bir an önce eve gidip yatmak istiyordur belki de içlerinden biri. Çok yorulmuştur gün içinde.

Kimisinin kulaklarında kocaman kulaklık, telefonuna bakar. Bir yandan müzik dinler, bir yandan video izler. Ya da arkadaşıyla, sevgilisiyle yazışır. Otobüste bu şekilde izole etmiştir kendini.

Camdan dışarıyı izlemeyi tercih edenlerden biri de benimdir.

Bazı zamanlar gerçekten dışarıyı izlerim. Yanımızdan geçen araçları, evleri, fabrikaları falan filan.

Bazı zamanlar ise, camdan dışarıyı izler görünürüm ama aslında kafamın içindeki düşüncelerle meşgulümdür.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Günlerden salı. Aylardan şubat. Saat 23.23 olmuş. Bir günün yorgunluğu daha binmiş omuzlarıma.

Sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da yoruyor insanı gün içinde yaşadıkları.

Yazıyı bitirdikten sonra yatarım. Yatınca hemen uyuyamam ama.

Öncelikle kafamda günün kısa bir değerlendirmesini yapmam lazım. Nerelerde doğru davrandım, nerelerde hatalar yaptım, şöyle deseydim daha iyi olurdu gibisinden şeyler işte.

Ondan sonra bir de genele bakarım, geleceğe. Şu an için hayatımda hedeflediğim yerde miyim? Hedeflerime ne zaman ulaşabilirim?

O günkü psikolojime göre kimi zaman hayal kırıklığı ile yatarım. Bazen de umut dolu olurum. Her şeye rağmen yaşamanın güzel olduğunu düşünürüm. Yarım saate de uyurum işte.

Yatar yatmaz uyuyanlara da her zaman imrenmişimdir hep. Ama benim yapım bu işte. Önce günün ve geleceğin genel değerlendirmesi, sonra da uyku.

Ama bazen de çok tatlı bir yorgunluk olur. Kafayı vurur vurmaz uyumak isterim. O gibi durumlarda daha günlük değerlendirmemi yapamadan 5-10 dakikaya uykuya geçmiş olurum. Ama bu çok nadir olur.

Çok uykudan konuştuk. Hadi uyuyalım o zaman. İyi uykular.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Yazma hevesim kalmıyor bazen. Böyle durumlarda yazmayı bi bıraktığım zaman, bir ay ya da bir buçuk ay sonra dönebiliyorum tekrar yazmaya.

Evet, o süre içerisinde rahatlıyorum. Ne yazacağım derdinden kurtulmuş oluyorum.

Ama yazmak ile arama soğukluk girmiş oluyor. Yazma pratiğimi kaybetmiş oluyorum.

Bu dediğimi kimileri kitap okumak için söylerler. Kitap okumaya bir ara verdi mi, aylarca eline kitap almayanlar vardır, tıpkı onun gibi bu da.

Bu gibi durumlarda yazmaya ara vermektense yine de bir şeyler yazmaya çalışırım.

Yazdıklarım anlamsız olabilir, sıradan olabilir, rutin olabilir falan filan. Önemli olan bir şekilde yazma pratiğinin içerisinde kalmak.

Ama bu tür yazılar risk barındırır. Eleştirilme riskini.

Bu yazıları okuyan biri, “Bu da hep aynı şeyleri yazıyor” diyebilir. Ya da, “Bu da bilindik şeyleri yazmış. Sadece yazmış olmak için yazmış” diyebilir.

Neyse ki bizim blog dünyasında böyle acımasız eleştiriler yok. En azından böyle düşünseler bile, bunu yorumla dile getirenler yok.

Öyle işte. Neyse, pazartesi de biter. Bir gün daha geride kalır. Hem bu haftanın, hem de ömürden bir günün.  

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Bugün, yağmurlu bir pazar günüydü. O yüzden evden çıkmak istemedim.

Ama gelecek hafta çıkmayı düşünüyorum. Çünkü ondan sonraki hafta Ramazan geliyor. Ramazan ayında anca iftara çıkılır. Gerçi bu sene iftara gider miyim bilmiyorum.

Geçen senelerde iş yeri olarak iftar yapıyorduk. Ama sonradan o da kalktı.

Belki bizim Yaşar ile iftara gideriz. İftardan sonra bir kafede oturup çay/kahve içmek ve muhabbet etmek acayip sarıyor. Sırf bunun için bile iftara gidilir.

Bu yağmurlu havada yapılacak en güzel şeylerden biri de uyumak. Duş aldıktan sonra yattım uyudum. Kalktım. Yemek ve çay faslı.

Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik.

İş arkadaşlarıyla Whatsapp’tan yazıştık. “Bu hafta biter mi?” diye birbirimize sorduk ve kendimizi avuttuk. Öyle böyle saati 23.38 yaptık.

Bugün yazıma yapılan yorumları daha yayınlayamadım. Yarın tüm bloglara uğrayıp, yazılara yorum yapıp bendeki yorumları öyle yayınlayacağım.

Başka da yazacak bir şey yok galiba. O zaman bu akşamlık da yazıya son noktayı koyalım. Şimdiden herkese iyi haftalar. Haftanın nasıl bittiğini anlamayalım.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek 

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel blog yazıları yazarken taşıdığım bir endişedir okunmamak. Sonuçta bu yazılar birileri okusun diye yazılıyor. Hatta çok okunsun diye yazılıyor.

Ama bazen bazı yazılar bırak çok okunmayı, çok az okunuyor. İşte insan o anlarda bir umutsuzluğa düşmüyor değil. Acaba ben boşuna mı yazıyorum, boşuna mı emek veriyorum sorusu insanı kafasını ve gönlünü kurcalayıp duruyor.

Bazen duvara karşı yazdığımı hissediyorum. Yazıyorum ama çok okunmuyor ya da çok az okunuyor. Böyle bir durumda yazmaya devam etmenin bir anlamı var mı? O zaman da şöyle bir soru karşısına çıkıyor insanın: Yazılarını Google için mi yazıyorsun yoksa kendin için mi?

Aslında her ikisi için. Yazmayı seviyorum ve bundan yazıyorum. Ama bir yandan da yazdığım yazılar geniş kitleler tarafından okunursa da hayır demem.

Bu işin dengesini bulmak lazım. Ya baştan kabulleneceksin: Günlük 15-20 kişi tarafından okunmayı ya da yazmayı bırakacaksın.

Yazmayı bırakmak çok büyük ve radikal bir karar olur. Blogda yazmayı bıraksan bile evde kendi kendine bir deftere yazmaya devam etmelisin. Ya da diğer yol: Ne olursa olsun, okunsa da okunmasa da ben yazmaya devam edeceğim diyeceksin. Ama böyle diyerek yazmaya devam etsen bile içinde küçük bir ümit olacak yine de. Bir gün belki çok okunurum diye. Zaten bu hayatta umut olmadan yaşanmaz.

O zaman sen ne karar verdin şimdi? Kişisel blog yazıları yazmaya devam mı, tamam mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik

Bazen bir şey hissetmiyorum. Hissiz, duygusuz oluyorum. Nötr hissediyorum kendimi. Soruyorum kendime, “Şu an ne hissediyorsun?” diye. Ama cevap yok. Boşluk var sadece. Siz de de böyle oluyor mu? Kişisel blog yazıları yazarken bile bu durum değişmiyor. Şu anda bir şey hissetmiyorum ama bundan da şikayetçi değilim. Sadece bir şey hissetmediğimin farkındayım o kadar. Bir farkındalık var yani. Belki de çok normal bir şey bu. Belki de ben büyütüyorumdur. İnsan her dakika illa bir şey hissedecek diye bir kural mı var yani? Bakın, şunu fark ettim: Ben bu duyguyu yazı yazarken yaşıyorum. Daha doğrusu yazı yazmak için bilgisayarın başına oturmuşken ve ne yazacağımı bilmezken yaşıyorum. İşte o anda diyorum ki, “Bari şu anda ne hissediyorsam onu yazayım. Oradan bir yazı konusu çıksın.” Ama yok. Hiçbir şey hissetmiyorum o an. Evet, kendimde bir şey keşfettim bu yazı sayesinde. Hangi anlarda kendimi duygusuz hissettiğimi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram’a girmek istemeyen ruh halim,yazmadan duramamak ve birkaç not daha    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Bugün nedense İnstagram’a girmek hiç içimden gelmedi. Alışkanlık olmuş, bir girdim çıktım o kadar. O da bir iki dakikadır. Neden bugün böyle oldu biraz kafa yormam lazım. Kendimi dinlemem lazım. Ama iş güç derken kendini dinlemeye vakit kalmıyor ki. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısına enteresan bir giriş oldu değil mi? Neyse, devam edelim yazıya.

Okuduğum kitapta şöyle bir cümle geçiyordu. “Ben bir yazar olarak, yazmadan duramıyorum. Diğer insanlar nasıl yazmadan durabiliyorlar, anlamıyorum?” Adam yazmaya o kadar aşık olmuş ki. Böyle güzel bir şeyi diğer insanlar nasıl kaçırırlar diye hayıflanıyor resmen. Her insan yazmalı. İlla ki yazar olmak için değil. İçindekileri dökmek için. Rahatlamak için. Yaşadıklarını kendinden sonrasına miras bırakmak için.

Bazen arkadaş bildikleriniz size soğuk yapıyor. Olmadı araya mesafe koyuyor. Bir anda selamı sabahı kesiyor. “Şimdi durduk yere ne oldu lan?” diyorsun kendi kendine. Aranızda bir tartışma falan olmamış. Böyle durumlarda karşıdaki kişinin düşüncelerini okumak isterdim. Bakalım derdi neymiş? Ortada bir kıskançlık falan mı var? Yoksa başka bir şey mi?

Artık bir kafeye gittiğimde, bir markete gittiğimde veya bir pideciye falan gittiğimde, personelden güler yüzlü bir hizmet beklemiyorum. Eskiden yadırgardım ama şimdi yadırgamıyorum. Çünkü ben de çalışırken güler yüzlü olmuyorum. Çünkü ben de çalışırken asık suratlı oluyorum. Karşıdaki çalışanı çok iyi anlıyorum. Ülke olarak böyleyiz çünkü.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessizsabahlar     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik