Kişisel Blog Yazıları #116: Filtresiz bir şekilde içimdekileri yazınca rahatlamak

Dün gece ChatGPT ile konuştuk. Benim psikoloğum gibi sorular sordu bana. Blogda yazmak isteyip de yazamadığım konular hakkında. İnsan aklına geleni yazamıyor sonuçta. Öyle olursa ne olur, nasıl hissedersin, bu sana ne kaybettirir gibi sorular sordu bana. İçimdekileri filtresiz bir şekilde yazınca rahatladım.

Bugün yine uyumalara doyamadım. Akşam 15.00-16.00 gibi kalktım. Bir şeyler yedim. Sonra televizyonda ABİ ve Güller Günahlar dizilerinin tekrarları vardı. Son 15-20 dakikalarını izleyememiştim. Onları izledim.

Bir tane adama denk geldim sosyal medyada. Yarın sabah işe gideceğim diye uyumak istemezdim diyor özel sektörde çalışırken. İşte ben de böyle bir şey yaşıyorum. Ama buna bir çözüm bulmak lazım. Bu iyi bir durum değil, farkındayım.

Sevgililer Günü de bitti. Acaba bu yıl çiçekçiler paraya para dediler mi ki? Sevgililer Günü deyince hemen çiçek gelir çünkü benim aklıma. Umarım kazanmışlardır.

Geçen kuruyemişçiye girdik arkadaşla. İçerisi kalabalık, müşteri var. Dükkandan çıkınca arkadaşa, “Kuruyemiş işine mi girsek la?” dedim. O da, “Saçmalama” dedi. Türk kafası işte. Ne popülerse hemen o işe girme zihniyeti. Kısa yoldan parayı vurma isteği. Bunlar bizim genlerimizde var resmen.

Normalde Pazar akşamları Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izlerim. Ama bu akşam yoktu. Onun yerine yeni başlayan bir dizinin tekrarını koymuşlar. Biz de kanal D’de, Beyaz’la Joker’i izledik. Sevgililer Günü nedeniyle, Mutluyuz filminde oynayan İbrahim Büyükak ve Yasemin Sakallıoğlu konuktu. Baya espriliydi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #115: Ne yazacağımı bilmiyorum (Ve u da bir yazı)

Kişisel Blog Yazıları #115: Ne yazacağımı bilmiyorum (Ve bu da bir yazı)

Yine yazacak bir şey bulamıyorum. Aslında buluyorum ama onları yazmak istemiyorum. Gündelik yaşamdan yazabilirim. Gündem ile ilgili de yazabilirim. Ama her ikisinden de yazmak istemiyorum. Çok çabuk sıkılıyorum ve daralıyorum. Bazı zamanlar kısa hikayeler yazıyorum ama onlar da kesmiyor. Gerçi o yazdıklarım da hikaye mi, onu da bilmiyorum. Buna siz karar verin o zaman. Kişisel BlogYazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam yazısını bir okuyun isterseniz. İşte böyle hikayemsi şeyler yazıyorum bazen. Sadece yazmaya devam edebilmek için. Benim başka bir tür bulmam lazım. Yazmaktan bıkmayacağım. O yüzden farklı yazı türleri denemem lazım. Başka ne tür üzerine yazılar yazabilirim? En iyisi bunun üzerine biraz kafa yormak.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar

Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar

*Yarın, Sevgililer Günü. Sevgilisi olanların Sevgililer Gününü şimdiden kutlarım. Benim sevgilim yok. O yüzden ne hediye alacağım stresi de yaşamadım doğal olarak. Kafam rahattı yani.

*Selçuk Tepeli, Now’daki ana haber bülteninde, “Kişisel olarak Avrupa Birliği’ne girilme hakkı gelsin. Kişi, ülkesinin Avrupa Birliği’ne girmesini beklemesin” dedi. Bence güzel bir öneri. Neden olmasın?

*Artık eskisi gibi değilim. Çok çabuk sinirleniyorum. Resmen elim ayağım titriyor. Çağrı merkezinde çalışmak, bir noktadan sonra insandaki tahammülü bitiriyor.

*Kardeşim, iş yerinde arkadaşıyla kahve içip, ChatGPT’ye fal baktırıyorlarmış. Nerede eski fallar? Beyaz atlı prensler, at görünüyor murattır demeler. Yapay zeka bunları diyebilir mi? Bir kardeşime sorayım bakalım. Neler demiş Chat?

*Eskiden İnstagram’da çok hikaye paylaşırdım. Genelde güncel olayları ve ilginç haberleri. Ama artık hiç hikaye paylaşmak istemiyorum.  

*Bu aralar hiç ekmeğe falan dikkat ettiğim yok. Yarınlar yokmuşçasına ekmek yiyorum yemeğin yanında. Neyse, Ramazan geliyor. Ramazan bahanesiyle ekmeği azaltma projesine yeniden başlayabilirim belki.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #115:Ne yazacağımı bilmiyorum ( Ve bu da bir yazı)

 

Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

Evde yalnız olunca hiçbir şeyin tadı olmuyor. Ne yediğin yemeğin, ne de izlediğin bir şeyin.

Çok acıkmadıktan sonra kalkıp bir şeyler de hazırlamıyorsun. Hazırda yemek yoksa da uğraşmıyorsun zaten.

Zeytin, peynir yiyorsun. Yanında da çay işte. Kahvaltı yapıyorsun. Maksat karnını doyurmak.

Evde böyle yalnız kalmalarda kendiyle sesli konuşmalı insan. İnsanı rahatlıyor. Uzun zamandır kendimle sesli konuşmuyorum gerçi.

Biraz da uzanıp düşünürüm. Artık aklıma ne gelirse. Gerçi aklıma ne gelirse dediğime de bakmayın. Bir insanın düşündüğü şeyler bellidir. Gün içerisinde aynı düşünceler arasında dönüp durur.

Biraz da uzandığın yerden düşünürsün. Sonra da sıkılırsın. “E bu kadar düşünmek yeter. Bir şeyler izleyelim o zaman” dersin.

İnsan, sıkılan bir varlıktır. Her şeyden sıkılır. Düşün düşün de nereye kadar. Her şey ayarında.

Evde herkes varken odanda yalnız kalmak farklı, evde kimse yokken yalnız kalmak farklı. Yalnız kalmanın da çeşitleri var işte.

Yalnızlığın her çeşiti de lazım insana. Çünkü insan ruhunun buna ihtiyacı var.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar

Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Günün son otobüsü de geçip, gitti işte. Bizim son otobüs, gece 23.00 otobüsüdür. Ben genelde bu saate kalmam. Ama yaz geceleri istisna.

Bazen konserler olur, bazen arkadaşlarla bir kafede oturulur, çay kahve içilir, sohbet muhabbet edilir. İşte öyle durumlarda gecenin son otobüsü olan 23 otobüsüne binerim.

Otobüs dolu olmaz genelde, kimse ayakta kalmaz. Herkes oturacak bir yer bulur kendine. Sonra herkes kendi dünyasına dalar.

Çoğunluk camdan dışarıyı izler. Ama kim bilir akıllarında neler vardır bu çoğunluğun.

Bir an önce eve gidip yatmak istiyordur belki de içlerinden biri. Çok yorulmuştur gün içinde.

Kimisinin kulaklarında kocaman kulaklık, telefonuna bakar. Bir yandan müzik dinler, bir yandan video izler. Ya da arkadaşıyla, sevgilisiyle yazışır. Otobüste bu şekilde izole etmiştir kendini.

Camdan dışarıyı izlemeyi tercih edenlerden biri de benimdir.

Bazı zamanlar gerçekten dışarıyı izlerim. Yanımızdan geçen araçları, evleri, fabrikaları falan filan.

Bazı zamanlar ise, camdan dışarıyı izler görünürüm ama aslında kafamın içindeki düşüncelerle meşgulümdür.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Günlerden salı. Aylardan şubat. Saat 23.23 olmuş. Bir günün yorgunluğu daha binmiş omuzlarıma.

Sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da yoruyor insanı gün içinde yaşadıkları.

Yazıyı bitirdikten sonra yatarım. Yatınca hemen uyuyamam ama.

Öncelikle kafamda günün kısa bir değerlendirmesini yapmam lazım. Nerelerde doğru davrandım, nerelerde hatalar yaptım, şöyle deseydim daha iyi olurdu gibisinden şeyler işte.

Ondan sonra bir de genele bakarım, geleceğe. Şu an için hayatımda hedeflediğim yerde miyim? Hedeflerime ne zaman ulaşabilirim?

O günkü psikolojime göre kimi zaman hayal kırıklığı ile yatarım. Bazen de umut dolu olurum. Her şeye rağmen yaşamanın güzel olduğunu düşünürüm. Yarım saate de uyurum işte.

Yatar yatmaz uyuyanlara da her zaman imrenmişimdir hep. Ama benim yapım bu işte. Önce günün ve geleceğin genel değerlendirmesi, sonra da uyku.

Ama bazen de çok tatlı bir yorgunluk olur. Kafayı vurur vurmaz uyumak isterim. O gibi durumlarda daha günlük değerlendirmemi yapamadan 5-10 dakikaya uykuya geçmiş olurum. Ama bu çok nadir olur.

Çok uykudan konuştuk. Hadi uyuyalım o zaman. İyi uykular.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Yazma hevesim kalmıyor bazen. Böyle durumlarda yazmayı bi bıraktığım zaman, bir ay ya da bir buçuk ay sonra dönebiliyorum tekrar yazmaya.

Evet, o süre içerisinde rahatlıyorum. Ne yazacağım derdinden kurtulmuş oluyorum.

Ama yazmak ile arama soğukluk girmiş oluyor. Yazma pratiğimi kaybetmiş oluyorum.

Bu dediğimi kimileri kitap okumak için söylerler. Kitap okumaya bir ara verdi mi, aylarca eline kitap almayanlar vardır, tıpkı onun gibi bu da.

Bu gibi durumlarda yazmaya ara vermektense yine de bir şeyler yazmaya çalışırım.

Yazdıklarım anlamsız olabilir, sıradan olabilir, rutin olabilir falan filan. Önemli olan bir şekilde yazma pratiğinin içerisinde kalmak.

Ama bu tür yazılar risk barındırır. Eleştirilme riskini.

Bu yazıları okuyan biri, “Bu da hep aynı şeyleri yazıyor” diyebilir. Ya da, “Bu da bilindik şeyleri yazmış. Sadece yazmış olmak için yazmış” diyebilir.

Neyse ki bizim blog dünyasında böyle acımasız eleştiriler yok. En azından böyle düşünseler bile, bunu yorumla dile getirenler yok.

Öyle işte. Neyse, pazartesi de biter. Bir gün daha geride kalır. Hem bu haftanın, hem de ömürden bir günün.  

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Bugün, yağmurlu bir pazar günüydü. O yüzden evden çıkmak istemedim.

Ama gelecek hafta çıkmayı düşünüyorum. Çünkü ondan sonraki hafta Ramazan geliyor. Ramazan ayında anca iftara çıkılır. Gerçi bu sene iftara gider miyim bilmiyorum.

Geçen senelerde iş yeri olarak iftar yapıyorduk. Ama sonradan o da kalktı.

Belki bizim Yaşar ile iftara gideriz. İftardan sonra bir kafede oturup çay/kahve içmek ve muhabbet etmek acayip sarıyor. Sırf bunun için bile iftara gidilir.

Bu yağmurlu havada yapılacak en güzel şeylerden biri de uyumak. Duş aldıktan sonra yattım uyudum. Kalktım. Yemek ve çay faslı.

Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik.

İş arkadaşlarıyla Whatsapp’tan yazıştık. “Bu hafta biter mi?” diye birbirimize sorduk ve kendimizi avuttuk. Öyle böyle saati 23.38 yaptık.

Bugün yazıma yapılan yorumları daha yayınlayamadım. Yarın tüm bloglara uğrayıp, yazılara yorum yapıp bendeki yorumları öyle yayınlayacağım.

Başka da yazacak bir şey yok galiba. O zaman bu akşamlık da yazıya son noktayı koyalım. Şimdiden herkese iyi haftalar. Haftanın nasıl bittiğini anlamayalım.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek 

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel blog yazıları yazarken taşıdığım bir endişedir okunmamak. Sonuçta bu yazılar birileri okusun diye yazılıyor. Hatta çok okunsun diye yazılıyor.

Ama bazen bazı yazılar bırak çok okunmayı, çok az okunuyor. İşte insan o anlarda bir umutsuzluğa düşmüyor değil. Acaba ben boşuna mı yazıyorum, boşuna mı emek veriyorum sorusu insanı kafasını ve gönlünü kurcalayıp duruyor.

Bazen duvara karşı yazdığımı hissediyorum. Yazıyorum ama çok okunmuyor ya da çok az okunuyor. Böyle bir durumda yazmaya devam etmenin bir anlamı var mı? O zaman da şöyle bir soru karşısına çıkıyor insanın: Yazılarını Google için mi yazıyorsun yoksa kendin için mi?

Aslında her ikisi için. Yazmayı seviyorum ve bundan yazıyorum. Ama bir yandan da yazdığım yazılar geniş kitleler tarafından okunursa da hayır demem.

Bu işin dengesini bulmak lazım. Ya baştan kabulleneceksin: Günlük 15-20 kişi tarafından okunmayı ya da yazmayı bırakacaksın.

Yazmayı bırakmak çok büyük ve radikal bir karar olur. Blogda yazmayı bıraksan bile evde kendi kendine bir deftere yazmaya devam etmelisin. Ya da diğer yol: Ne olursa olsun, okunsa da okunmasa da ben yazmaya devam edeceğim diyeceksin. Ama böyle diyerek yazmaya devam etsen bile içinde küçük bir ümit olacak yine de. Bir gün belki çok okunurum diye. Zaten bu hayatta umut olmadan yaşanmaz.

O zaman sen ne karar verdin şimdi? Kişisel blog yazıları yazmaya devam mı, tamam mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik

Bazen bir şey hissetmiyorum. Hissiz, duygusuz oluyorum. Nötr hissediyorum kendimi. Soruyorum kendime, “Şu an ne hissediyorsun?” diye. Ama cevap yok. Boşluk var sadece. Siz de de böyle oluyor mu? Kişisel blog yazıları yazarken bile bu durum değişmiyor. Şu anda bir şey hissetmiyorum ama bundan da şikayetçi değilim. Sadece bir şey hissetmediğimin farkındayım o kadar. Bir farkındalık var yani. Belki de çok normal bir şey bu. Belki de ben büyütüyorumdur. İnsan her dakika illa bir şey hissedecek diye bir kural mı var yani? Bakın, şunu fark ettim: Ben bu duyguyu yazı yazarken yaşıyorum. Daha doğrusu yazı yazmak için bilgisayarın başına oturmuşken ve ne yazacağımı bilmezken yaşıyorum. İşte o anda diyorum ki, “Bari şu anda ne hissediyorsam onu yazayım. Oradan bir yazı konusu çıksın.” Ama yok. Hiçbir şey hissetmiyorum o an. Evet, kendimde bir şey keşfettim bu yazı sayesinde. Hangi anlarda kendimi duygusuz hissettiğimi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram’a girmek istemeyen ruh halim,yazmadan duramamak ve birkaç not daha    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Bugün nedense İnstagram’a girmek hiç içimden gelmedi. Alışkanlık olmuş, bir girdim çıktım o kadar. O da bir iki dakikadır. Neden bugün böyle oldu biraz kafa yormam lazım. Kendimi dinlemem lazım. Ama iş güç derken kendini dinlemeye vakit kalmıyor ki. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısına enteresan bir giriş oldu değil mi? Neyse, devam edelim yazıya.

Okuduğum kitapta şöyle bir cümle geçiyordu. “Ben bir yazar olarak, yazmadan duramıyorum. Diğer insanlar nasıl yazmadan durabiliyorlar, anlamıyorum?” Adam yazmaya o kadar aşık olmuş ki. Böyle güzel bir şeyi diğer insanlar nasıl kaçırırlar diye hayıflanıyor resmen. Her insan yazmalı. İlla ki yazar olmak için değil. İçindekileri dökmek için. Rahatlamak için. Yaşadıklarını kendinden sonrasına miras bırakmak için.

Bazen arkadaş bildikleriniz size soğuk yapıyor. Olmadı araya mesafe koyuyor. Bir anda selamı sabahı kesiyor. “Şimdi durduk yere ne oldu lan?” diyorsun kendi kendine. Aranızda bir tartışma falan olmamış. Böyle durumlarda karşıdaki kişinin düşüncelerini okumak isterdim. Bakalım derdi neymiş? Ortada bir kıskançlık falan mı var? Yoksa başka bir şey mi?

Artık bir kafeye gittiğimde, bir markete gittiğimde veya bir pideciye falan gittiğimde, personelden güler yüzlü bir hizmet beklemiyorum. Eskiden yadırgardım ama şimdi yadırgamıyorum. Çünkü ben de çalışırken güler yüzlü olmuyorum. Çünkü ben de çalışırken asık suratlı oluyorum. Karşıdaki çalışanı çok iyi anlıyorum. Ülke olarak böyleyiz çünkü.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessizsabahlar     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik

Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessiz sabahlar

Ramazan ayı reklamları başladı televizyonlarda. Hele ki o sıcacık pideyi ortadan bölmeleri yok mu. Şimdiden canım istedi. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısında biraz Ramazan esintileri göreceksiniz. Ramazanın başlamasına 15 gün falan var. Acaba şimdiden, ufak ufak açlık sürelerine alıştırma yapsak mı ki? Geçen yaşlı bir amca geldi evimize. Hanımıyla beraber Berat Kandili günü oruç tutmuşlar. "Ooo, siz şimdiden Ramazana pratik yapmaya başlamışsınız” dedim. İnsan daha ne ister be. Bu dünyada manevi huzurdan gerisi boş.

Bu akşam kanal D’de, Eşref Rüya’nın yeni bölümünü izledik. Bu bölümde rüya psikoloğa gidiyor. Ya gerçi psikolog, psikiyatri karıştırıyorum onları. Seans yapıyorlar. Rüya, gözlerini kapatıyor. Çocuklukta başından geçenleri hatırlıyor. Çocuklukta travma yaşamış. Çok kötü oluyor tabi. Ben zaten paniğim. Çocukluğa dönünce tekrar bugüne geri dönemezsem diye çekinirim.

Kardeşim işten gelirken markete uğramış ve bir şeyler almış. Evin ihtiyaçları, abur cubur falan. “Neler aldın bakalım. Var mı bir şeyler? Abur cubur gibi şeyler” dedim. Çikolata falan almış. Çocukluğum geldi aklıma. Annem ve babam, dışardan eve geldiklerinde ellerindeki poşetlere bakardık hemen. Bize bir şeyler almışlar mı diye. Hey gidi günler. Çocukluk güzeldi.

Sabah uyandım. Saat 06.00 olmuş. Hava daha karanlık. 1,5-2 saate ortalık aydınlanmaya başlayacak. Karşı apartmanların bazı dairelerinde ışıklar yanmış. Gün başlamış onlarda. Sokaklar hala sessiz. Ama birkaç saate herkes evlerinden çıkacak. Kimisi işine, kimisi okuluna. Hayat koşturmacası başlayacak yani. Tekrar yattım. Kendi hayat koşturması saatim gelene kadar

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü...

Son 3-4 gündür iş çok yoğun. Nefes almadan konuşuyoruz resmen. Akşam iş bittiğinde haşatımız çıkmış oluyor. Yemekten sonra ister istemez de insanın üstüne bir ağırlık çöküyor. Tam televizyon karşısında bir şey izlerken uykuya geçmelik bir yorgunluk bu.

Atv’de, ABİ dizisini izledik. Bölümler ilerledikçe dizi daha da bir yerine oturuyor gibi. İlk başlarda Afra Saraçoğlu’nu pek yakıştıramamıştım ama o da bölümler ilerledikçe kendini kabul ettirdi bana.

Bu arada dizide Çağla karakteri vuruluyor. İyileşme sürecinde kelle paça çorbası yapıyorlar kıza. Hiç sevmem kelle paçayı. Canan Karatay, doğal kolajen diye söyler durur. Ama benlik değil hocam. Ne olur iç diye zorlama.

Birkaç gündür yine kitap okuyamıyorum. Elimdeki kitaba başladığım bir ay olmuştur. Hala bitecek. Aslında hiç sevmediğim bir durumdur bu. Bir romanı, bir ayda bitirememem.

YouTube’da bir videoda denk geldim. Sözü söyleyen kişiyi hatırlamıyorum şimdi. Ama söylediği söz, duyduğum andan beri aklımda dönüp duruyor. “İstikrar mucizedir. En küçük şey olsa bile, istikrarlı bir şekilde tekrar ediyorsanız onun sonu mucizeye varır, onun kaçarı kurtuluşu yok” dedi.

İstikrar, her şey işte. Bu söz, başka bir sözü daha hatırlattı bana. Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir diye. Bu sözü de çok severim. Bu tür başarı üzerine söylenen sözleri her zaman sevmişimdir. Kim sevmez ki zaten.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessiz sabahlar

Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam

Ekmeğin içine peynir ve zeytin koydu. Bir an ekmeğe baktı ve, “Çocukken de böyle yapardık” dedi. Yanındaki arkadaşı, “Bırak şimdi nostaljiyi. Aç karnını doyur. Durma hadi ye” dedi. “Arkamızdan koşturan mı var be mübarek, yiyoruz işte” dedi. Bir yandan da maça bakıyorlardı iki arkadaş. Çay da yapmışlardı. Bir yandan yiyor, bir yandan çay içiyorlar, bir yandan da maçı izleyip yorumlarda bulunuyorlardı. Mutlu olduğunu hissetti bir an. Şimdi arkadaşına mutlu hissediyorum dese, “Moruk, sen de bu akşam ne duygusal takıldın be” diyecekti. İçinde kötülük yoktu biliyordu da ama yine de böyle derse içi burkulurdu. O yüzden o topa hiç girmedi. Sadece içinde bulunduğu anın tadını çıkarmaya baktı.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #102: Hayata dair bir pazar günü     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü

Kişisel Blog Yazıları #102: Hayata dair bir pazar günü

Bir pazar gününü daha evde geçirdim. Aslında dün arkadaşla buluşacaktım ama hiç halim yoktu. Onun yerine bol bol uyumuştum. Sosyal medyada takıldım biraz. Nihilist penguen üzerine yapılan paylaşımlara baktım tekrar. Geçen hafta bugün patlamıştı videosu biliyorsunuz. Dünya çapında viral olmuştu. Öğleden sonra Atv’de, ABİ dizisinin tekrarına denk geldik. Onu izledik. Bunca yıl sonra iyi bir diziyle döndü Kenan İmirzalıoğlu. Dizinin ilk bölümden sonra böyle düşünmesemde. Akşam Star’da, Oh Olsun adındaki Türk filmi vardı. Biraz onu izledik. Sonra Atv’ye geçtik. Kim Milyoner Olmak İster’e. Biraz da onu izledik. Bir pazar günü de böyle bitti. Yarın yeni bir hafta. Diyete falan başlayacaksınız tam sırası. Ya da yeni bir karar aldıysanız ve uygulamaya koyacaksanız tam sırası. Saat 23.37 geçiyor. Galiba yatmanın da tam sırası.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #101: Savunmaya geçmekten yoruldum    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam

Kişisel Blog Yazıları #101: Savunmaya geçmekten yoruldum

Bugün gün boyu uyudum. Öğlen kalktım, kahvaltı yaptım. Sonra tekrar yattım. Akşam 19.00’da yine kalktım. Uyusam, daha da uyurdum resmen. Beden yorgunluğundan mı yoksa psikolojik yorgunluktan mı bilmiyorum. Zaman zaman böyle oluyorum. Kana kana uyumak istiyorum böyle zamanlarda. Kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisini izledik. Dizideki Serhat karakterinin, “Artık kimseye kendimi açıklamaya çalışmayacağım. Savunmaya geçmekten yoruldum. Artık herkes kendi bilir” cümlesi beni de rahatlattı resmen. “Ben de hayatımda böyle olmalıyım” dedim. Zaten hayat zor. Bir de yaptığımızın şeylerin nedenini başkalarına açıklamaya çalışarak heba etmeliyim kendimizi. Farkında mısınız bilmiyorum. Psikolojik olarak çökmüş durumdayız toplum olarak. Canımız burnumuzda yaşıyoruz. Gelecekten ümidimiz yok. Sadece yaşıyoruz işte. Toplum olarak tükenmişlik sendromu yaşıyoruz da denilebilir aslında.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #100: Yoğunluk, salata ve gidenler   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #102: Hayata dair bir pazar günü

Kişisel Blog Yazıları #100: Yoğunluk, salata ve gidenler

Bugün çok yoğundu. Resmen nefes alamadık. O kadar çok aradı ki müşteriler. Haftayı kapattık ama pestilimiz de çıktı. Kanal D’de, Arka Sokaklar’ı izledik. Annem, çoban salata yapmış. Salatanın görünüşünden çok güzel olduğu belliydi resmen. Yiyince de yanılmadığımı anladım. Ya zaten bir yemek, yiyecek, salata artık neyse. Görünüşünden belli ediyor kendini. “Bu çok güzel olmuş belli” diyorum ve yanılmıyorum. Altın ve gümüş çakılmış. Bir yerden sonra çakılacakları belliydi. Acayip yükselmişlerdi çünkü. Dün haberlerde gördüm. Bir kadın kuyumcuya çeyrek altın almaya gitmiş. “Bir saattir sırada bekliyorum ve hala da gelmedi” diyordu. Tam bir çılgınlık hali yani. Fatih Ürek, günlerdir yoğun bakımdaydı. Bu akşam haberi geldi. Hayatını kaybetmiş. Hadi Hadi adlı şarkısı çıktığı dönemde resmen patlamıştı. Zamanı gelen gidiyor işte.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #99: Şarj olmam lazım  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #101: Savunmaya geçmekten yoruldum

Kişisel Blog Yazıları #99: Şarj olmam lazım

Uykum var. Dün akşam doğru dürüst uyuyamadım. Erken yatsam iyi olacak. Dün akşam TRT 1’de, Manchester City- Galatasaray maçını izledik. 2-0 yenildik. Uykusuz kaldığımıza değmedi. İş desen, bugün yoğundu yine. Uykusuzluğa, iş yorgunluğu da eklenince pilim bitti. Şarj etmem lazım kendimi. Biz insanların da şarj olma yöntemi: Uyumak. Bu arada uyumak niye var ki? Bunun hikmeti ne ola ki? Perşembe akşamları televizyonda bir şey yok zaten. Bir şey yok derken, dizi anlamında bir şey yok yani. Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izliyoruz biz de.  Altın ve gümüşten sonra şimdi de bakır popüler oldu. Millet neye yatırım yapacağını, neyden alacağını şaşırdı. Bir tanesi sosyal medyada, “Periyodik cetvelde ne varsa satıyorlar” demiş. Hakikaten doğru ha.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #98: Hafta sonunu bekleyerek ömür mü geçer?  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #100: Yoğunluk, salata ve gidenler

Kişisel Blog Yazıları #98: Hafta sonunu bekleyerek ömür mü geçer?

Bugün baya yoğundu ya. Konuşa konuşa bi hal oldum. Akşam kanal D’de, Eşref Rüya’yı izledik. Aslına bakarsan başka da bir şey yok. Sıradan, rutin günlerden biriydi. Çarşambayı bitirmek güzel. Hafta sonuna kaldı iki gün. Bir ihtimal, hafta sonu iş arkadaşlarıyla buluşup çay/kahve içebiliriz. Adıyaman diye hatırlıyorum ama yanlış da hatırlıyor olabilirim. Göbeklitepe’deki T sütunlarına benzer sütunlar bulunmuş. Bu büyük bir keşif bence. İki ilin arasındaki bağlantı ne acaba? Bununla ilgili yakında YouTube videosu çekerler. Heyecanla bekliyorum. Heyecan demişken. Galiba benim hayatımda heyecan yok ya. Günler öylesine, sıradan ve rutin geçiyor işte. Siz de böyle hissediyor musunuz? Hafta sonunu bekleyerek ömür mü geçer arkadaş. Ama geçiyor işte.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #97: Salı Gününden Dağınık Notlar   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #99: Şarj olmam lazım

Kişisel Blog Yazıları #97: Salı Gününden Dağınık Notlar

Bizimkiler mercimek çorbası yapmış. Tatsız tuzsuz. Sonradan tuz ekleyince de aynı tadı alamıyorsun. Tuz atıyorum atıyorum bir türlü tuzlu olmuyor. Bu nasıl bir şeydir? Tuz attıkça tuzu emiyor sanki çorba.

Babamla, Ruhi Çenet’in, Hong Kong’daki tabut evler videosunu izledik. Yarısında kapattırdı. Biraz rahatsız edici bir videoydu. İnsanlar gerçekten o küçücük yerlerde nasıl yaşıyorlar? Zor bir yaşam. Ama insanın yapısı böyle. Her zorluğa alışıyor.

Atv’de, ABİ dizisini izledik. İlk başta dizinin tutmayacağını düşündüm ama şimdi dizi akıp gidiyor. Yani izleniyor, izletiyor.

Kız kardeşim, daha önceleri pastilin hiçbir işe yaramayacağını düşünürmüş. Ama şimdilerde her zaman yanında bir pastili var. “Düşündüğüm gibi değilmiş. Boğazımı rahatlıyor” diyor.

Nihilist penguen hakkında yapılan videolar bitmiyor. Penguen Sivas’a gidiyormuş, Düzce’ye gidiyormuş gibi bir sürü video yapıldı. Bir tane video da da kadın, penguene dolma yedirmeye çalışıyor. “Ye de öyle git, nereye gideceksen” diyor. Ulan nihilist penguen. Kalplerimize dokundun be. Artık penguenler benim için sıradan hayvanlar değiller. Bundan sonra ne zaman bir penguen görsem aklıma hemen nihilist penguen gelecek.

Altından sonra gümüş de patladı. Şimdi de bakır patlayacak diyorlar. Dünyadaki belirsizlik ortamı kıymetli madenlere akın başlattı resmen. Herkes yatırım aracı olarak kıymetli madenlere yöneliyor.

Kardeşimin aldığı pastilden ben de attım ağzıma bir tane. Acı geldi. içeriğine baktım. İzmir kekikli, Afrika sardunyalı diyor. Bu nasıl bir karışımdır abi?

Öyle böyle salı gününü de bitirdik. Gelsin çarşamba günü. Yani hafta ortası.

Finansal özgür olmanın yollarını araştırın ve finansal özgür olun millet. Her sabah işe gitmek zorunda kalmayın. Ben daha finansal özgür olamadım. Mesele zengin olmak değil, finansal özgür olmak. Ulan bu da nereden çıktı şimdi? Hiç aklımda yoktu bu konuyu değinmek ha. Neyse, demek ki bunu da yazmam gerekiyormuş.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #96: Pazartesi ve turşu

 *Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #98: Hafta sonunu bekleyerek ömür mü geçer?

Kişisel Blog Yazıları #96: Pazartesi ve turşu...

Bir pazartesi gününü daha geride bıraktık. Çalsın davullar. Başlamak bitirmenin yarısıdır derler. Yeni bir haftaya başladığımıza göre, haftanın yarısını bitirmiş sayılırız. Hayata biraz felsefe katmak lazım değil mi? Kanal D’de, Uzak Şehir dizisini izledik. Boran, komada yatarken ne güzeldi. Adam bir uyandı. Cihan ve Alya’nın başına bela oldu. Barbunya yapmışlar bizimkiler. Yanında karışık turşu yedim. Marketten alınmış turşu işte. Ne tat var, ne tuz var. Turşu mu turşu işte. Hani Adile Naşit ile Münir Özkul kavga ediyorlardı ya filmde. Turşu suyunun iyisi neyle olur diye. İşte onların dükkanlarındaki turşu, has turşulardır. İşte onların dükkanlarındaki turşular, organik turşulardır. Şimdi nerede öyle turşular? Turşu falan derken bir yazının daha sonuna geldik millet. Kişisel blog yazıları serisine bir yazı daha ekledik. Serinin yeni yazısı için yarın yine buradayız.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #95: Nihilist penguen, devamlı uyuyan romankarakteri ve birkaç günlük not daha  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #97: Salı Gününden Dağınık Notlar

Kişisel Blog Yazıları #95: Nihilist penguen, devamlı uyuyan roman karakteri ve birkaç günlük not daha

Bugün tüm sosyal medyada nihilist penguen vardı. Dünyada viral oldu. X ve İnstagram’da her yerde o vardı. Kolonisini bırakıp, yaşamayı bırakıp, dağlara giden o penguen. Hele o son bakışı yok mu. Beni derinden etkiledi. Onun dışında sıradan bir pazar günüydü. Bir haftadır kitap okumuyordum. Sonunda sahalara döndüm. Bir 10 sayfa da olsa kitap okudum. Akşam Kim Milyoner Olmak İster’i izledik. Yarın yine iş var. Yine mi pazartesi? Saçlarım baya uzamıştı. Saçlarımı kestirdim. Kafam ferahladı resmen. Bu kadar mı fark eder? Şu an okuduğum kitaptaki karakter gibi olmak isterdim. Uyanıyor. Yaşadıkları hakkında düşünüyor. Sonra yorulduğunu hissedip tekrar yatıyor. Uykuyu merkeze alan bir hayat resmen. Uyku candır, gerisi heyecandır. O zaman iyi uykular herkese. Kişisel blog yazıları serisinde bir haftanın daha sonuna geldik böylece. Yarın, haftanın ilk yazısıyla görüşmek üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #94: Ya gereğini yap, ya da vicdan yapma   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #96: Pazartesi ve turşu

Kişisel Blog Yazıları #94: Ya gereğini yap, ya da vicdan yapma

*Hayatta ikilemde kaldığım konular oluyor. Bugün yine onlardan biri takıldı aklıma. Ya dedim niye bunu kendine yük ediyorsun Cem? Ya gereğini yap, yapmıyorsan da konuyu kapat ve vicdan yapma.

*Her zaman içtiğim kapiçino bugün gitmedi, içemedim. Dubai cup diye bir tatlı söyledim. İlk defa yedim, onu da beğenmedim. Sonra çay söyledim. Onun da tadını bulamadım. Bugün benim ağzımın tadı yoktu herhalde.

*Bugün bir arkadaşım dedi ki, “Benim fazla para da gözüm yok. Azıcık aşım kaygısız başım” Bence de mutluluğun formülü bu. En azından benim için.

*Kanal D’de, Güller Ve Günahlar dizisini izledik. Saat 23.18 oldu. Bir cumartesi gününün daha sonuna geliyoruz. Şimdiden iyi pazarlar ve bol güneşler.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #93: Gündemin kenarından notlar  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #95: Nihilist penguen, devamlı uyuyan roman karakteri ve birkaç günlük not daha

Kişisel Blog Yazıları #93: Gündemin kenarından notlar

*Niğde’de bir esnaf dükkanına astığı yazıda, “Depresyona girdim. Pazartesiye kadar yokum” demiş. Haber olsun diye mi yazmış bilmiyorum. Ama haber olsun diye yazdıysa amacına ulaştı. Gördüğünüz gibi yazıya konu ediyorum. Ama olayın bir de ciddi yönü var ki: Ülke olarak hepimiz depresyondayız.

*Hadise, sipariş vermek istediğinde kendi adını kullanmıyormuş. Takma adı varmış. Her siparişte aynı takma adı kullanmak zorunda mı? Farklı takma adlar niye kullanmıyor? Takma adı ne olur diye düşündüm de. Düm tek tek olabilir mi?

*Altın yine rekor kırmaya devam etmiş. 1 gram altın, 7 bin lira olmuş. Boşuna demiyorlar altın güvenli liman diye. Zaten ekonomistler söylüyor. Dünyadaki savaşlar, belirsizlikler devam ettiği sürece altının daha da yükselme potansiyeli var diye.

*Evet, Elon Musk’tan yeni bir açıklama daha. Ömrü uzatmanın ve yaşlanmayı tersine çevirmenin yollarını bulacağımızı düşünüyormuş. Gördünüz gibi Elon, sadece Mars’a gitmek üzerine kafa yormuyor. Çok yönlü bir adam. Seviyorum Elon’ın bu hallerini. Devamlı bir şeylere kafa yoruyor.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #92: Ne yazmalı diye düşünürken   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #94: Ya gereğini yap, ya da vicdan yapma

Kişisel Blog Yazıları #92: Ne yazmalı diye düşünürken

Ne yazmalı diye düşünüyordu. Gerçi bugüne özel düşünmüyordu bunu. Hemen hemen her gün, kafasında dönüp duruyordu bu soru. Bazı zamanlar, sanki dünyada yazılacak hiçbir konu kalmamış gibi geliyordu ona. O zaman da yazmanın bir anlamı yoktu. O zaman yazma serüvenini bir kenara bırakması gerekirdi. Madem ki dünyada her konu üzerine yazılar yazılmıştı. O zaman yazı yazmanın ne manası vardı? Çabuk sıkılan bir yapısı vardı. Her zaman da aynı konular üzerine kalem oynatmak istemiyordu. Tekrara giriyordu. O ise, her zaman farklı konular üzerine yazmak isterdi. Tekrar istemiyordu. Hayatı, her gün aynıydı zaten. Bari yazıları aynı olmasaydı. Hani örnek verirler ya. Evinize ya da işinize farklı yolda gidin, hayatınıza değişiklik katın diye. O da yazarken bunu yapmalıydı. Yazı dünyasına her zaman ki yoldan gitmemeli, farklı yollar denemeliydi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #91: Sormadan söylemek hamlıktır derler   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #93: Gündemin kenarından notlar

Kişisel Blog Yazıları #91: Sormadan söylemek hamlıktır derler

Maraşlı dizisi vardı. Bilenler bilir. Onun jenerik müziğini dinledim biraz. Sonra da birkaç sahnesini izledim. Çok iyi diziydi o da. Tabi başlarda. Sonradan saçmaladı gitti. Maraşlı’nın efsane olmuş sözlerinden birini söylediği sahneydi izlediğim. Niye eski asker olduğunu söylemedin diye kendisine sorulunca, “Sormadan söylemek hamlıktır derler” cevabını veriyordu. Gerçekten hayatta bazı şeyleri aşmış insanlar farklı oluyor. Ben de kendi manevi dünyamda böyle olmak, böyle yol almak isterim. Çok hoşuma giden bunun gibi sözleri not almaya başlamıştım bir ara. Ama sonradan devamını getiremedim. Kaldı öyle. Hazır aklıma bir konu da gelmemişken. YouTube’da, Maraşlı’nın bu sözüne denk gelmiş. Bugünkü kişisel blog yazıları serisinin konusu da bu söz olsun dedim. Sizi etkileyen sözleri yorumlara bırakın isterseniz siz de.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #90: Hafta sonu için büyük hayaller ve sonuç   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #92: Ne yazmalı diye düşünürken

Kişisel Blog Yazıları #90: Hafta sonu için büyük hayaller ve sonuç.

Evet, bir günün daha sonuna geldik. Yoğun bir gündü. Bugün şunu fark ettim: Kar yağdıktan sonra çatılarda hep buz sarkıtları olurdu. Ama bu son yağar karlardan sonra hiç buz sarkıtı görmedim. Ne kendi çatımızda, ne de başkalarının çatılarında. Sizin çatınızda oldu mu veya başka bir yerde gördünüz mü? Atv’de, Abi dizisi vardı. Biraz onu izledim. Yarısında bıraktım. Akşamın tamamını bir diziye ayıracak kadar vaktim yok. Zaten yatmadan önce 3-4 saatimiz var. Onu da sadece bir aktivite için kullanamam. Daha üç gün var hafta sonuna. Hafta sonu öyle şeyler yapacağım ki. Evde durmayacağım. Mekanlara akacağım. Kendimi kaybedeceğim. Gece yarısı eve döneceğim. Sonuç: Cumartesi ve pazar gününü evde geçirdi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #89: Geceden çalmaya çalışırken…   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #91: Sormadan söylemek hamlıktır derler

Kişisel Blog Yazıları #89: Geceden çalmaya çalışırken...

Evet, bir gecenin daha sonuna gelmek üzereyiz. Saat 23.29 olmuş. Ne yazacağımı bilmeden oturdum bilgisayarın başına. Sokaklar. Sokaklar, karla kaplı. Herkes evlerinde. Belki bazıları çoktan yattı. Birazdan ışıklar sönecek bir bir. Mahalle uykuda olacak. Mahalleler uykuda olacak. Koca bir belediye uykuda olacak. Kimileri yastığa başını koyduğunda bugün neler yaptığını gözden geçirecek. “Şu iyiydi, bu kötüydü, onu iyi dedim, bunu keşke söylemeseydim” diye kısa bir muhasebe yapacak kendisiyle. Biraz daha yatakta dönecek. Biraz daha geceden çalmaya çalışacak. Çünkü uyuyunca hemen sabah olacak ve işe gidecek. Sabah uyandığında önce gözlerini açıp birkaç dakika kendine gelmeye çalışacak. Sonra yatakta doğrulacak. Birkaç dakika da öyle harcayacak. En sonunda da memnuniyetsiz bir şekilde yataktan çıkacak.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #88: Bu yazı nasıl başladı, nereye gitti?    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #90: Hafta sonu için büyük hayaller ve sonuç

Kişisel Blog Yazıları #88: Bu yazı nasıl başladı, nereye gitti?

Saat 22.02 geçiyor. Ben bilgisayarımın karşısına geçmiş bu yazımı yazıyorum. Yanımda da çayım var. Dışarda da kar. Bir parmak kadar. Nerede eskisi gibi dizlere kadar yağan karlar. Yok efendim yok. Eskiler başkaydı. Eskiden yapay zeka mı vardı efendim? Herkesin zekası kendineydi. Herkesin, kendine yetecek kadar zekası vardı. Bir de keleş oğlan vardı ki sormayın. Keleş oğlan kim mi? Kim olacak yahu, Keloğlan. Çok akıllıydı ve sivri zekalıydı. Bakın o zamanlar sivri zeka varmış işte. Her şey yapay zeka ile başlamadı yani. Bir de Nasreddin Hoca vardı. Verdiği cevaplar karşısında millet, öylece kalırdı. Ne diyeceğini bilemezdi. Hazır cevaptı rahmetli. Bu yazı nasıl başladı, nereye gitti böyle? Bu akşamlık da böyle bir yazı olsun o halde.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #87: Yapay zekaya göre ben kimim? Posterimi yaptı.    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #89: Geceden çalmaya çalışırken...

Kişisel Blog Yazıları #87: Yapay zekaya göre ben kimim? Posterimi yaptı.

kişisel blog yazıları

Yine Bir Gün Biz Böyle, blog dünyasında uzun zamandır yapılmayan mim akımını tekrar başlatmaya karar vermiş. Mime, beni de eklemiş. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum. Sonrasında da bu mim davetine hemen karşılık veriyorum bu yazıyla. ChatGPT’den, kendisini tanıdığı kadarıyla nasıl biri olduğunu yazılı poster olarak çizmesini istemiş. Ortaya güzel bir poster çıkmış. Onun da bloğuna bir uğrayın derim. Gelelim benim posterime. ChatGPT’ye ben de posterimi çizdirdim. Ama hep blog üzerine konuştuğumuz için kendisiyle beni Blogger odaklı çizmiş. Ben beğendim. Mim gereği benim de başkalarını eklemem gerek. Ama yapmak istemeyenler olabilir. O yüzden emrivaki olmasın. Yazıyı okuyup, yapmak isteyen herkes yapsın. Ortalık bir şenlensin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #86: Bir kahve, bir yalnızlık ve ölüm düşüncesi…     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #88: Bu yazı nasıl başladı, nereye gitti?

Kişisel Blog Yazıları #86: Bir kahve, bir yalnızlık ve ölüm düşüncesi...

Kendine bir kahve söyledi. Kahve gelinceye kadar şöyle bir telefona baktı. Kafeye yalnız geldiği için kendini tedirgin hissediyordu. Sanki kafenin çalışanları, “Sadece kendisi gelmiş. Zaten kalabalık. Bir de tek başına yer işgal ediyor” diye düşünüyorlardı. Bu düşüncesinde belki de haklıydı, belki de haksız. Ama gerçek şu ki: Böyle düşündüklerine inanıyordu. Kahvesi geldi. Kahvesini yudumlarken kendisini düşünmeye başladı. Bugününü, çalıştığı işi ve geleceğini. Bunların dışında ölümü de düşünürdü. Normal insanlar ölümü düşünmezlerdi herhalde. Dışarıdan gördüğü kadarıyla ölümü bırak düşünmeyi, akıllarına bile getirmiyorlardı. Acaba öyle miydi? Belki de haksızlık yapıyordu. Ama şuna inanıyordu: Bir insan, ölümü de düşünmeliydi. Çünkü hayat dediğimiz filmin sonu, ölümle bitiyordu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #85: Dram filmi mi? Hayatımız dram olmuş…  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #87: Yapay zekaya göre ben kimim? Posterimi yaptı.

Kişisel Blog Yazıları #85: Dram filmi mi? Hayatımız dram olmuş...

Evet, perşembe günü de bitti. Yarın cuma. Üç kere oley, oley, oley. Şu sevincime bak. Sanki bir daha pazartesi olmayacak. Küçük şeylerle mutlu olmaya çalışıyorum işte. Bir arkadaşımla konuştuk. Dram filmlerini çok seviyormuş. “Benim işim olmaz. Dram filmlerini kaldıramıyorum artık” dedim. “Başrol oyuncusunun yerine kendini koy, öyle izle. O zaman hoşuna gider” dedi. Öyle olsa bile ben izleyemem. Bana umut veren filmler olacak. Zaten bu aralar hayat hem ülkemiz için, hem de dünya için zor. Bu zorluklarda bir dram filmi hiç kaldıramam. Benim DNA’da dram filmi izlemek yok. Kardeşim, Miraç Kandili diye kandil simidi almış. Çok taze ve lezzetliydi. Kandilimiz mübarek olsun. Adım adım Ramazana gidiyoruz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #84: Şikayetlenmek...   

*Sonraki Yazı: Kişisel Blog Yazıları #86: Bir kahve, bir yalnızlık ve ölüm düşüncesi...

Kişisel Blog Yazıları #84: Şikayetlenmek...

Yolda yürürken yanından geçen insanlara bakıyordu. Kim bilir onların hayatları nasıldı? Nelerle mücadele ediyorlardı? Parka gitti ve oturdu. Bir yandan düşünüyor, bir yandan gelip geçenlere bakıyordu. Düşünüyordu derken. Öyle çok büyük şeyler değil. Bugününü ve geleceğini işte. Galiba eskisi kadar geçmişi düşünmüyordu. Ya da ona öyle geliyordu. “İnternetten parayı bulamadık ki” dedi. Şimdi arkadaşı yanında olsaydı ve bu dediğini duysaydı, “Başladın yine” derdi. Bizim millet şikayetlenmeyi sever. Ama o şikayeti ortadan kaldıracak girişimlerde bulunmaz. O da, bu milletin bir parçasıydı. Bu millet gibi şikayetlenmeyi severdi. Türkçede böyle bir kelime var mı ya? Şikayetlenmek. Bunu bir yerden duymuş olmalıyım. Yoksa şu anda mı uydurdum?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #83: Koca Yürekli Elon, Pos Bıyık Niçe ve daha fazlası...    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #85: Dram filmi mi? Hayatımız dram olmuş...

Kişisel Blog Yazıları #83: Koca Yürekli Elon, Pos Bıyık Niçe ve daha fazlası...

Bugün yorucuydu. Yazı biter bitmez kendimi yatağa atacağım. Bu akşam Atv’de, Kenan İmirzalıoğlu’nun yeni başlayan dizisi ABİ’yi izledik. Beni sarmadı dizi. Bir arkadaşım, Saramago’nun, Körlük kitabını önerdi. Bırak Körlük kitabını daha hiçbir kitabını okumadım. Büyülü gerçekçi romanlardan hoşlanmıyorum ben ya. Hazır okuduğum kitabı bitiremedim daha. Düş Kesiği romanını. Elon Musk yine bir açıklama yapmış. O kadar uydum var. Daha uzaylı falan görmedik. Görürsek açıklarız demiş. Koca yürekli Elon ya. Bir arkadaşımla Niçe’den konuştuk. Tanrı öldü sözü üzerine. Ya bir de bu Niçe, neden pos bıyık bırakmış abi? Neyse müsait bir zamanda bunu bir sorayım Google’a. Bu akşam da biter. Ben de çekip giderim. Nereye olacak, yatağa. Herkese iyi geceler. Kendinize cici bakın.

*Önceki Yazı: Kişisel Blog Yazıları #82: O işe gidilecek…  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #84: Şikayetlenmek...

Kişisel Blog Yazıları #82: O işe gidilecek...

Pazartesi bitmiş olabilir ama daha dört gün var. Siperleri terketmeyin. İş iş nereye kadar millet? Yok mu bu çalışmanın sonu? Daha geçen hafta çalışmadık mı? Çalışmak ya da çalışmamak, işte bütün mesele bu. Bir varmış, br yokmuş. Çok uzak diyarlarda bir dev yaşarmış. “Benim DNA’da çalışmak yok” der dururmuş. Şimdi nerede böyle devler? Eskiden saygı/sevgi vardı efendim. Biz babamızın yanında bacak bacak üstüne atamazık afedersin. İşte bazıları kısa yoldan para kazanarak bu çalışma muhabbetinden tamamen kurtulmak istemişler. İddia oynamışlar olmamış, sayısal oynamışlar olmamışlar, YouTube kanalı açmışlar tutmamış. En son pazartesi sabahı kalkıp işe gitmişler yine. Yani demem o ki: O işe gidilecek. Mecbur.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #81: Hindistanlaşmak, en büyük feminist ve birkaç not daha...    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #83: Koca Yürekli Elon, Pos Bıyık Niçe ve daha fazlası...

Kişisel Blog Yazıları #81: Hindistanlaşmak, en büyük feminist ve birkaç not daha...

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümünde kısa kısa notlardan oluşan bir yazı okuyacaksınız. Keyifli okumalar.

*Haşmet Babaoğlu’nun yazısını okudum az önce. Trafikte kırmızı ışıkta durmuş. Yeşil yanınca 15 motorsiklet birden çıkış yapmış. Ortalık karıştı diyor. Hindistanlaşıyoruz diyor. Evet, herkesten duymaya başladım bunu.

*Sözcü TV’de, Simge Fıstıkoğlu, “Her zaman söylediğim gibi en büyük feminist bence Atatürk’tür” dedi. İlk defa böyle bir yaklaşım duydum ama bence de doğru.

*Tarih Obası, YouTube kanalının yayıncısı Ceren’in ayrıca bir kanalı daha var. Şimşek Ceren ile Tatlı Takıntılar kanalın adı. Orada kahve sohbetleri yapıyor. Hayata ve gündeme dair konuşuyor. Bugün de yayın vardı. Bir 10 dakika izledim. Müsait olduğunuz zaman bir göz atın derim.

*Arka Sokaklar’da Ali, Rıza Baba’yı bıçaklamış. Ali tekrar diziye döndüğünde sevinmiştik. Ekibin başına bela oldu resmen. Böyle olacaktı da neden geri getirdiniz Ali’yi peki? Kendisinden nefret etmezdik bari.

*Bir arkadaşım, bireysel emeklilikte devlet katkısı %30’dan %20’ye inmiş ya. Benim daha yeni haberim oldu dedi. Bir hafta oldu dedim. Bundan sonra daha da iner mi yoksa tekrar çıkar mı? Bekleyip, göreceğiz.

*YouTube’da bir tanesi, Stranger Things’in tüm sezonlarının aynı olduğunu söyledi. Tabi adamın kendi görüşü bu. Ben ilk sezonu bitirmiş. Daha başka ne anlatılabilir ki? Anlatacaklarını anlattılar diyerek diğer sezonlarını izlememiştim. Bu adamın yorumu, benim düşüncemi doğruluyor. Buna sevindim.

*Kişisel blog yazıları serisinde bugün de noktayı koyma vakti. Yarın akşam görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #80: Taze Ekmek, Kırmızı Çizgim…     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #82: O işe gidilecek...

 

 

Kişisel Blog Yazıları #80: Taze Ekmek, Kırmızı Çizgim...

Akşam akşam moralimi bozdun Galatasaray. Süper Kupa final maçında Fenerbahçe’ye 2-0 yenildik. Ama yenilmeyi hak ettik.

Kişisel blog yazıları serisine bu akşam maç ile girdim. Bunu da tarihe not düşmek istedim.

Bu akşam Nazan Öncel’den, Beni Hatırla şarkısını dinledim. Şarkının çıktığı o yıllara gittim. Arada böyle nostaljiler yaparım.

Arkadaş marketten ekmek alıyordu. Baktım ekmekler taze. Dayanmadım ben de aldım iki tane. Taze ekmeğe dayanamıyorum. Kırmızı çizgim.

Bu akşam kanal D’de, Güller ve Günahlar dizisinin yeni bölümünü koymamışlar. Tekrarı vardı. Maç var diye koymadılar yeni bölümü herhalde.

Annem, sabah 10 gibi nohutu pişirmeye koydu. Akşama kadar pişmedi. Akşam yemeğinde yedik anca. Piknik tüpü olsa çoktan bitmişti dedi annem. Bu kadar uzun sürede pişti ama güzel pişmiş.

*Önceki Yazı: Kişisel Blog Yazıları #79: Dokuz Günlük Yeni Yıl Notları...     

*Sonraki Yazı: Kişisel Blog Yazıları #81: Hindistanlaşmak, En Büyük Feminist ve Birkaç Not Daha...

Kişisel Blog Yazıları #79: Dokuz Günlük Yeni Yıl Notları...

Birkaç gündür Düş Kesiği romanından günde 10 sayfa okuyabiliyorum ancak. Ama sanki böyle okumak daha iyi oldu gibi. Sindire sindire okumuş oluyorum. Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı. Merhaba ben Cem. Bloğuma hoş geldin.

Yılbaşı bileti almıştım ya. Hemen heyecan yapmayın. Büyük ikramiye falan çıkmadı. Ama kader yine de yüzümüze güldü, amorti çıktı. Paramızı kurtardık. Amorti ile girdik yeni yıla.

Yeni yıl geldi, gelecek derken, geldi de, üzerinden 9 gün bile geçti. Zaman çok hızlı akıyor. Zamanımızı israf etmeden, hayatta ne yapmak istiyorsak yapmalıyız.

Survivor yeni sezonu başladı. Sezon başlar başlamaz, sezona şimdiden damgasını vuran isim ise Bayhan oldu. Survivor hiç izlemedim. Hala da izlemiyorum. Ama X’de, Bayhan’la ile ilgili videolar hep önüme düşüyor. Şu an için Survivor’ın yıldızı Bayhan.

Elon Musk abimiz demiş ki: “Emeklilik için para biriktirmeye uğraşmayın. Gelecekte bunun önemi olmayacak” Bir de para olmadan nasıl geçineceğimiz de söyleseymiş on numara olurmuş. Hadi beni ikna et Elon.

Yarın akşam Galatasaray- Fenerbahçe, Süper Kupa final maçı var. Bilin bakalım nerede? Atatürk Olimpiyat Stadında. Bu karda kışta orada futbol mu oynanır? Kurt iniyor oraya kurt.

Yılbaşı akşamından beri Cem Yılmaz konuşulmaya devam ediliyor. Yılbaşı akşamı Netflix’te gösterisi yayınlandı. Resmen patladı gösteri. Her yerde gösteriden kısa kısa kesitler akıyor. Bu adam bitti denilirken, küllerinden yeniden doğdu resmen.

Kişisel blog yazıları serisinde, haftanın son günü, cuma günü yazısı ile haftayı kapatıyoruz. Hafta sonunu güzel geçirmeye bakın. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #78: Farklı tarzda yazılar yazmak...      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #80: Taze Ekmek, Kırmızı Çizgim...