Yazma hevesim kalmıyor bazen. Böyle durumlarda yazmayı bi bıraktığım zaman, bir ay ya da bir buçuk ay sonra dönebiliyorum tekrar yazmaya.
Evet,
o süre içerisinde rahatlıyorum. Ne yazacağım derdinden kurtulmuş oluyorum.
Ama
yazmak ile arama soğukluk girmiş oluyor. Yazma pratiğimi kaybetmiş oluyorum.
Bu
dediğimi kimileri kitap okumak için söylerler. Kitap okumaya bir ara verdi mi,
aylarca eline kitap almayanlar vardır, tıpkı onun gibi bu da.
Bu
gibi durumlarda yazmaya ara vermektense yine de bir şeyler yazmaya çalışırım.
Yazdıklarım
anlamsız olabilir, sıradan olabilir, rutin olabilir falan filan. Önemli olan
bir şekilde yazma pratiğinin içerisinde kalmak.
Ama
bu tür yazılar risk barındırır. Eleştirilme riskini.
Bu
yazıları okuyan biri, “Bu da hep aynı şeyleri yazıyor” diyebilir. Ya da, “Bu da
bilindik şeyleri yazmış. Sadece yazmış olmak için yazmış” diyebilir.
Neyse
ki bizim blog dünyasında böyle acımasız eleştiriler yok. En azından böyle
düşünseler bile, bunu yorumla dile getirenler yok.
Öyle
işte. Neyse, pazartesi de biter. Bir gün daha geride kalır. Hem bu haftanın,
hem de ömürden bir günün.
*Önceki
yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder