Charles Bukowski'yi sarsan kitap...

Charles Bukowski

     Charles Bukowski, ortaya haklı eleştiriler koyuyor. Bir eleştiri de, yazarlara getirmiş. Kütüphanede kitap okumaya çalışırken çıkmış bu eleştiri ortaya. Kütüphanedeki kitaplara baktıkça, kitapları okudukça bakmış ki. Kitaplarda, hiç de dışarda yaşanılan hayat anlatılmıyor. Böyle böyle, kitapları alıp yerine koya koya, bu kitaplar bini bulmuş. Kitaplar sadece güzel cümle kurulumlarından ibaretti. Ama içi boştu. Hiçbir şey anlatmıyordu. Charles Bukowski, kumar ve tutkuyu aramış kitaplarda. Onları da ancak, bilmem kaç yıl öncesinin Rus yazarlarında bulmuş. Ama günümüz yazarları verememiş bu duyguları. Charles Bukowski, daha sonra dini kitaplığa yönelmiş. Aradığını bulamamış. Felsefeye yönelmiş. Sonraki durağı, tıp kitapları olmuş. En son yine başladığı yere, romanların olduğu bölüme gelmiş. Ordan seçmece yapmaya devam etmiş. Ama bir kitap, en sonunda çarpmış onu. Kütüphanede okumuş. Yetmemiş, üye olduğu için kitabı ödünç alıp, evinde de okumuş. Kitap John Fante’nin, Toza Sor kitabıymış. Sonraları, diğer kitaplarını da okumuş. Ve hatta, onunla tanışma fırsatını da bulmuş. Size göre çağımız yazarları, Charles Bukowski’nin dediği gibi, duyguları tam olarak yansıtamıyorlar mı?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Edip Cansever, Orhan Veli'nin dergisini neden yırtardı?

Edip Cansever
    
      Edip Cansever, Salah Birsel teşvikiyle askere gider. Peki Salah Birsel, Edip Cansever’in aklını nasıl çelmiştir? “Denizci” oluruz demiş. Ama işler umdukları gibi gitmemiş. Salah Birsel denizci fakat Edip Cansever karacı olmuş. Anlattığım bu olay yaşanırken, tarihler 1949 yılını gösteriyordu. Edip Cansever evlidir ve bir yaşında Nuran adında bir kızı vardır. Kıta eğitimi için iki aylığına Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine gider. Çarşıya çıktığı zamanlar, Yaprak dergisini hemen alır. Yaprak dergisi, Orhan Veli’nin çıkardığı bir dergidir. Dergiyi okurken, kimsenin göremeyeceği yerleri seçer. Herhangi bir sorun yaşamamak için. Şiirleri okumakla kalmaz. Aynı zamanda ezberler de. Derginin akıbeti ise, yırtılıp atılmak olur. Edip Cansever’in dergiyi yırtıp atmasını ve buna mecbur kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Tezer Özlü: "Korkuyorum"

Tezer Özlü

      Tezer Özlü, duygularını samimice ve tüm yalınlığıyla dile getirmesinden dolayı, bende ayrı bir yere sahiptir. Belki ben de, onun gibi duygularımı tüm çıplaklığıyla kelimelerle herkesle paylaşmak istiyorum. Ama onun gibi cesaretim yok. Tezer Özlü, yazdığı bir yazıda, yine ruhunun kapılarını bizlere açıyor. Bu yazısını, Ferit Edgü’ye hitaben yazıyor. Yazıyı yazarken, gece yarısına yakındır. Gecenin o saatindeki sessizlikten bahseder. Dinlediği müziği, daha iyi hisseder o sessizlikte. Düşünceleri, gündüze göre daha fazla uçar gider. Ne uyuması için, ne de sabah uyanması için, hiçbir nedeni yoktur. Hayat onu yoramıyordur artık. “Bu yazıyı yazmam için de bir neden yok aslında” der. Yarın işe gitmek istemez.  “Neden gideceğim ki?” der. Tezer Özlü, iş yerinde de olmak istemez, başka yerde de. O, hiçlik istemektedir. Hayatta herkesin bir sonu vardır. Kendi sonunun gelmiş olabileceğini düşünür. Ve, “Korkuyorum” der. Siz, Tezer Özlü’nün bu iç çalkantısı hakkında neler diyeceksiniz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Schopenhauer'e göre saman alevi gibi olan edebiyat nedir?

Schopenhauer
     
     Schopenhauer’e göre edebiyat ikiye ayrılır. Biri gerçek, diğeri görünen. Yüzyıllar önce yazılmış kitaplar, hala geçerliliğini koruyorsa ve biz bunları hala okuyorsak, işte bunlar, gerçek edebiyata girer diyor Schopenhauer. Bu tür eserleri kimler verir peki? Yaşama amaçları, bilim ve sanat olan insanlar diyor Schopenhauer. Bu tip insanlar sessiz, sakin, kendi halinde bir karakter sergilerler. Bu insanlar milim milim, yavaş yavaş bir şekilde yol kat ederler. Ve bu şekilde devam etmeleri neticesinde ortaya eserleri çıkar. İşte bu eserler, kalıcı eserler dediği sınıfa giriyor Schopenhauer’in. İkinci gruptaki eser veren kişilere gelince de. Bunlar, etraflarındakilerin onlara verdiği yersiz cesaretlendirmeleri neticesinde kendilerini yazmaya, peşi sıra eserler vermeye başlarlar. Ama her geçen yıl, bu eserlerin adları unutulmaya yüz tutar. Ve en sonunda da kimse hatırlamaz. İşte bu türe, saman alevi edebiyat denir. Siz neler diyorsunuz Schopenhauer’in edebiyatı ikiye ayıran bu görüşleri hakkında?

FOTO KAYNAK:Pixabay.com


BLOG LİNKİ:yasamdanyazilar.blogspot.com

Tarihimizin Gizli Odaları kitabı yorumum...

KİTABIN ADI        : TARİHİN GİZLİ ODALARI
KİTABIN YAZARI: YAVUZ BAHADIROĞLU
YAYIN                      : HAYAT YAYINCILIK
SAYFA SAYISI      : 337
BASIM YILI           : İSTANBUL-2012

     Daha önce de belirttiğim gibi, Yavuz Bahadıroğlu’nun ilk olarak, Osmanlı’nın Doğuşu: Merhaba Söğüt kitabını okumuştum. Tarihimizin Gizli Odaları kitabı, okuduğum ikinci kitabı oldu. Bu bir araştırma kitabı. Tarih konusu, ilgi duyduğum alanlardan biri. Ama her tarih kitabı da okunmuyor ki. Bazıları, bildiğiniz okullardaki tarih kitabı gibi yazıyorlar. Onların okuma açısından bir zevki olur mu? Onlar, bilgi amaçlı. Yavuz Bahadıroğlu’nun, bir önceki kitabını okuyup memnun kaldığım için bu kitabı aldım. Her zaman söylemişimdir. Anlatımda akıcılık, sadelik, anlaşılabilirlik çok önemli. Yavuz Bahadıroğlu, bize bunları veriyor.
Yavuz Bahadıroğlu

     Kitabı iki bölüme ayırabiliriz. Birinci bölüm: Yakın tarihimiz. İkinci bölüm: Osmanlı tarihimiz. Yakın tarihimizde, okuduğum bir çok şeyi biliyordum. Daha önce başka kaynaklardan da okumuştum. Ama ilk defa okuyacaklar için, şaşırtıcı ve sarsıcı olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Yakın tarihte neler anlatılıyor, birkaç örnek vereyim.

·        Çerkez Ethem hain miydi?
·        Yakın tarihimizde din-devlet ilişkileri nasıldı?
·        İlk Türkçe ezan

     İkinci bölüm ise; Osmanlı tarihimiz. Kitapta, bu bölüme daha fazla sayfa ayrıldığını söyleyebiliriz. Osmanlı hakkında, daha önce duymadığım şeyleri okuduğumu söylemeliyim. Osmanlı’da yapılan her işin, nasılda bir ince düşüncenin eseri olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Bir de, çok net bir şekilde şunu görebiliyorsunuz ki: Osmanlı ile Avrupa, yer değiştirmiş. Osmanlı zamanında, bugün hasret kaldığımız tüm özelliklerimizi zirvede yaşıyormuşuz. İnsan haklarından, bilime kadar. O zamanlarda Avrupa, bizim bugünkü şikayet etmemiz gibi, şikayet ediyormuş kendi yaşantısından. Şimdi ise, tam tersi olmuş işte. İnsan, Osmanlı’yı okuyunca, zamanında nasıl böyle güzel bir millet olduğuna şaşırası geliyor. Ne güzel ahlakımız varmış. Bir de şimdiye bakın. Nereden nereye gelmişiz. Kitap, bunu sorgulatıyor size. Zaten Yavuz Bahadıroğlu’da sorguluyor bunu. Osmanlı Devleti ile ilgili olarak, ne anlatılmış, birkaç madde ile ondan da bahsetmek isterim sizlere.

·        Osmanlı Devleti diktatörlük müydü?
·        Şaşırtıcı bir özgürlük belgesi: Amanname
·        Mahkemeden kovulan padişah: Yıldırım Bayezid
·        Hayatı boyunca sadece iki kez yıkanan kraliçe
·        Padişahlar ne yer, ne içerdi?
·        Fatih öldü mü, öldürüldü mü?

FOTO KAYNAK: Pixabay.com

BLOG LİNKİ:yasamdanyazilar.blogspot.com

Sabahattin Ali nasıl bir ruh haline sahipti?

Sabahattin Ali
      
     Yazarların kendilerini tanımlamalarına, anlatmalarına, içinde bulundukları ruh hallerini paylaştıkları yazılara, her zaman önem vermişimdir. Anlattığım duruma uyan bir yazıyı okudum bugün. Sabahattin Ali’nin. Kendini, “Kararsız bir ruh” olarak tanımlıyor. Ve bu ruh halinden, hiçbir zaman kurtulamayacağını dile getiriyor hemen ardından. Huzuru bulamamaktan şikayetçi. Huzurlu olabilmek adına yerler değiştirdiğini dile getiriliyor. Ama bu durum ilaç olacağı yerde, huzursuzluğunu daha da katlamış. Sabahattin Ali, içinde kopan bu fırtınaları dışarı yansıtmaz hiçbir zaman. Yine kendisinin anlattığına göre onu ağlarken, kaşlarını çatarken gören yoktur ve olmayacaktır da. Herkesle gülerek konuşacağını söyler. Herkesin kendisini hatırladığında gülümseyen bir Sabahattin Ali hatırlayacaklarını söyler. Ama tüm bu yaşadıklarına rağmen kim umutsuzlağa düşerse ona cesaret verici sözler söylemekten, yüreklendirmekten geri kalmayacağını da dile getirir. Sabahattin Ali’nin bu portresi için sizler neler düşünüyorsunuz?

Foto kaynak:Pixabay.com


Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com

Goethe, kimin kitabı için, "İğrenç bir kitap" dedi?

     
Victor Hugo

     Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar diye bir kitap var. 2007 yılında İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıktı. Peki Goethe ile bu konuşmaları yapan kim? Asistanı Eckermann. Asistanı olmasının yanında bir özelliği daha var Eckermann’ın. O da: Goethe’nin filologu olması. Hem de ilk. 27 Haziran 1831 Pazar günü Victor Hugo hakkında konuşmuşlar. “Güzel bir deha” olarak değerlendirmiş Victor Hugo’yu, Goethe. İlerleyen satırlarda Victor Hugo’yu daha da göklere çıkartacağını düşünüyordum. Ama hiç de öyle olmadı. Tersine al aşağı ediyordu. Victor Hugo’nun Notre-Dame’ın Kamburu kitabı için, “en İğrenç kitap” diyordu. Kitapta gerçeklik namına bir şeyin olmadığını söylüyor Goethe. Bu kitabı nasıl beğendiklerine de anlam veremiyor. Son olarak bir ek bilgi daha vereyim. Kitabın orijinal adı: Notre-Dame de Paris’tir. Notre-Dame’ın Kamburu değil.

Foto Kaynak:Pixabay.com

Blog linki:yasamdanyazilar.blogspot.com