Ramazan ayı geldi, hoş geldi...

     Ramazan ayı geldi. Dün ilk sahurumuzu yaptık. Bugün de nasipse, ilk iftarımızı yapacağız. Özlemişiz. Özlenmeyecek gibi değil ki? Boşuna on bir ayın sultanı denilmiyor. Bir kere herkes iftarda ve sahurda sofrada oluyor. Yani hep beraber, ailecek yemekler yeniliyor. Ailenin bir araya gelmesi ayrı bir güzellik zaten. Bu güzelliği bize sağlayan da, bu güzel oruç ayı. Ondan sonra bu aya özel pideler. Bu ay dışında da fırınlarda görüyorum. Satılıyor pideler. Ama bu ay dışında almanın bir tadı yok. Yorgun argın sahura kalkmalar. Gözünü açamadan bir şeyler yemeye çalışmalar. Dakikalar ilerledikçe uykunun açılması. Susuzluğu hissetmemek için çay içmeler.

Ramazan ayı, Ramazan ayı güzellikleri, yaşadıklarım

“OKU HOCA ARTIK” DERSİN
     Ramazan ayı, sofrada ezanın okunmasını beklemek, ayrı bir güzel. Artık açlık ve susuzluk had safhaya gelmiştir. Sofra da kurulmuştur. Yemekler sana, sen yemeklere bakıyorsundur. “Oku hoca, oku hoca” dersin. O kadar açsın ve susuzsundur ki. Ezan okunduktan sonra, sanki bir damacana suyu içsen, ancak suya kanacağını zannedersin. Ya açlık? Hiç doymayacağını zannedersin. “Bu sofradakilerle doymam ben” dersin. Ama ezan okunup, oruçlar açıldıktan sonra da bir bakarsın ki. Hiç de düşündüğün gibi olmamış. En fazla iki bardak suda kesilirsin. Sözde bir damacana su yetmeyecekti sana. Sofradaki yemekler kalır. Aldığın  pideler bitmez. Hani dünyaları yesen doymazdın. İnsanoğlu işte. Hele ki iftar sonrası çay yok mu? Candır can. İlaç gibi gelir insana.
AÇLIK VURDU ŞU AN
     Benim bu ayda takip ettiğim hoca, Nihat Hatipoğlu’dur. Tabi sadece benim değil, ailecek. Şimdi yine Nihat Hoca hakkında, kim bilir neler neler söylenecek? Bana kendisi samimi geliyor. Tabi izlemeyenlere de saygım sonsuz. Bu benim kararım. Samimiyeti, insana ve çocuklara yaklaşımı hoşuma gidiyor. Bu yazıyı yazarken, saat daha 18:00. Yani Düzce için iftara, daha 2,5 saat var. Şu an susuzluğu o kadar çok hissetmiyorum da. Açlık vuruyor 😂 Sanırım sofradaki yemekler bana yetmeyecek 😃Peki sizi en çok açlık mı, yoksa susuzluk mu zorluyor? Ailenizle, sevdiklerinizle beraber, güzel bir ramazan ayı geçirmenizi dilerim. 

Okuma günlüğüm #1...

     Okuma günlüğüm ile karşınızdayım. Bir haftadan beri çalışıyorum. Bugün tatildim. Rahat rahat kitabımı okudum. Jean-Christophe Grange’ın, Lontano kitabını okumaya devam ediyorum. Daha ancak 200’lü sayfalara gelebildim. Bugün bi 50 sayfa kadar okumuşumdur. Kahramanımız Erwan, bakalım katili bulabilecek mi? Buradan kitabın ön sözüne ve satış fiyatına bakabilirsiniz. Sonra takip ettiğim bloglara bir göz attım. Evren Günlüğü’nün, “Bloglar adına asıl şimdi endişelenmeye başlayabiliriz” yazısını okudum. Sonra köşe yazarlarına geçtim. Haşmet Babaoğlu’nu okudum. Onun Pazar sözlüğü bölümü var. Dostluk, anlaşmak ve gece’yi anlattığı bölümler benim dikkatimi çekti. Pazar günlerini ayrı seviyorum. Çünkü bugün genelde hayatın içinden, mizah dolu yazılar oluyor.

okuma günlüğüm, kitap okumak, köşe yazısı okumak, okuduklarım
     DM’DEN YÜRÜME KURALLARI

     Okuma Günlüğüm Pucca ile devam ediyor. Pucca’da, Arda Turan’dan yola çıkarak, 10 adımda dm’den yürümeyi yazmış. Biz Türk erkekleri böyleyiz. Nerede olursak olalım yürüyoruz. İster İspanya’da olsun, ister sosyal ağlarda. Bu biraz, bize her yer Trabzon gibi oldu. Yani Arda Turan’da olsan, bu yürüme işi, yine de devam ediyor. Gülse Birsel ise, bugün mizah yapmamış. Eleştirel bir yazı yazmış. İstanbul Belediyesi kentin akıllı kent olabilmesi için harekete geçmiş. “Önce siz trafiğe, çarpık yapılaşmaya vs. onları bir halledin. Sıra akıllı kent olmaya gelsin” demiş, yazının özeti. Gülse Birsel’in içinden böyle muhalif bir kişiliğin çıkacağını beklemezdim.

     KALIPLAŞMIŞ MİZAHÇI ANLAYIŞIMIZ

     Onu da diğer komedyenler gibi, siyasete girmeden mizah yapacak, işine bakacak bir kadın komedyen olarak görüyordum. Sanırım bu kalıp, yerleşmiş bizde artık. “Mizahçı siyasete girmez. Mizahını günlük hayattan alır” gibi bir algı oluşmuş bizlerde. Onur Baştürk ise, son günlerin tartışılan bir başka konusunu ele almış. Özge Ulusoy’dan ve onun çok tartışılan, “Mankenler fakirle mi çıksın?” açıklamasından bahsetmiş. Bu sözün, Özge Ulusoy’a yapışıp kalacağını yazmış. Gerçi dışardan bu lafı edecek birine benzemiyor. Oda sonradan açıklama yapmış. Yazının içerisinde var bu açıklama. Bu zenginlik-fakirlik mevzu da çok tartışılır oldu. Davul bile dengi dengine demişler arkadaşım. İnsanların kendi statülerindeki kişilerle bir birliktelik yaşamasından daha doğal ne var ki? Okuma günlüğüm burada bitti. Güzel tepkiler gelirse bu köşeyi devam ettirmeyi düşünüyorum. Yorumlarınızı bekliyorum.

Foto kaynak:https://www.pexels.com/photo/woman-sitting-on-chair-using-black-ipad-196649/
                                     
                                

Okuduğum kitaplar, bu hafta #1...

     Okuduğum kitaplar hakkında, bayadır bir şeyler yazmıyordum. Artık bir şeyler karalamanın vakti geldiğini düşünüyorum. Kitaplar hakkında yazmadığım bu süre içerisinde, normal okuma hızımda okumaya devam ettim. Ve birkaç kitap bitirdim. Bu hafta başı da bir kitap bitirdim ve yeni bir kitaba başladım. Yoğun bir okuma içerisinde olduğumu söyleyemem. Sabahları işe giderken işte, okuyabildiğim kadar okuyorum. Böyle az sayfa okuyunca da, 5 günde bitirebileceğim kitabı, 10 günde ya da daha fazla sürede bitirebiliyorum. İşten gelince yorgunluktan okumaya vakit ayıramıyorum. Akşamlarımı dinlenme ile geçiriyorum. İşte böylece hayat akıp giderken, okuma ile ilgili neler yapıyorum, bunları sizinle paylaşmak istedim.

okuduğum kitaplar, okuduklarım, kitap okumak
                                      KELEBEKLERGAMSIZUÇAR
                                             KİTABINI BİTİRDİM
     Okuduğum kitaplar listemde ilk sırayı, Kelebekler Gamsız Uçar alıyor. Haftaya onu okuyarak girmiştim. Yazarı Ahmet Günbay Yıldız. Kendisinin ilk defa bir kitabını okudum. Beni bu yazarla da, yine arkadaşım Nagehan tanıştırdı. Mustafa Kutlu ile de o tanıştırmıştı beni. Kendisine sevgiler, selamlar buradan. Genel olarak kitabı beğendiğimi söyleyebilirim. Ama kitap içerisinde karakterlerin birbirine yazdığı mektuplarda ve yine karakterlerin kendi duygularını dile getirdiği notlarında, çok eski Türkçe cümleler kuruluydu. Onları anlayamadığım için, okurken sıkıldım. Okurken karşıma bir mektup geldiğimde, “Yine mi?” diyordum artık. Romandaki anne-baba, çocuklarını dedelerinden kıskanıyorlar. Birde sözde, anne-baba da okumuş-yazmış insanlar. Saçma bir gurur uğruna, yıllarca oğullarından ayrı kalıyorlar. Dilerim hiçbir anne-baba böyle olmaz.
                                      YENİBİR YAZARLADAHA
                                                   TANIŞTIM
     Kelebekler Gamsız Uçar kitabını bitirdikten sonra, hemen yeni bir kitaba başladım. O kitabı da yine başka bir arkadaşımdan aldım, Elif’ten. Elif bu yazarı çok seviyormuş. En sevdiği kitabını getirecekti ama onu bir başkasına vermiş. O yüzden elinde olan kitabını getirdi. Elif’e de selam olsun. Bu arada kitabın yazarı: Jean-Christophe Grange. Kitabın adı: Lontano. Polisiye bir kitap. Bana, Aklından Bir Sayı Tut kitabını hatırlattı. 100 sayfayı ancak geçtim daha. Şimdiye kadar zevkle okuduğumu söyleyebilirim. Hatta okumayı bırakmak istemedim. Böyle bir solukta okuyup bitirilebilecek bir kitap gibi duruyor. Elimdeki kitap, 30’uncu baskısı. O kadar çok okunan bir kitap yani. Okuduğum kitaplar bu hafta bunlardı. 

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/bloom-blossom-blur-books-361757/ 
  

Güldür Güldür Show tat vermiyor...

     Güldür Güldür Show, son bölümleriyle bende hayal kırıklığı yaşattı. O eski tadı bulamıyorum. Bir programda 4-5 tane skeç varsa, en azından ikisi çok iyi olurdu. Diğerleri de ortalamanın birazcık altında olurlardı. Ama yine de gideri vardı. Yani izlenirlerdi. Şimdi son bölümlerde şöyle,  “On numara olmuş” diyebileceğimiz bir tane skeç bile yok be kardeşim. Artık düşüşe mi geçtiler nedir? Gerçi bir zamanlar yine böyle hissettiğim, skeçlerine hiç gülmediğim zamanlar olmuştu. Ama o girdaptan da çıkmayı bildiler. Senaristler, şimdi de konu sıkıntısı çekmeye başladılar. Bakalım bu sefer de, bu girdaptan çıkmayı becerebilecekler mi?

Güldür Güldür Show, skeç, güncel, komedi
                                            
                                                   KONU SIKINTISI VAR
     Güldür Güldür Show, Çok Güzel Hareketler Bunlar’dan farklılık gösteriyor. Burada oyuna masasında müdahale eden Ali Sunal var. Orada ise Yılmaz Erdoğan skeçten sonra fikirlerini dile getirirdi. Ayrıca orada skeçleri oynayanlar yazıyordu. Burada ise bir yazar grubu var. Ve bu yazar grubu, her hafta yeni yeni skeçler yazmak zorunda. Biz blogcular bile, şurada birkaç yazı yazacağız diye konu sıkıntısı çekiyoruz. Ya onlar ne yapsın? Sonuçta bir yere kadar gelip, sıkışıyorlar senaristler. Şimdi bir şeyler yazmak için kıvranıyorlar. Bu ne zamana kadar gidecek? Hani bir dizi de değil ki. Tutmuş karakterler üzerinden bir şeyler yazsınlar. Mesela bir Avrupa Yakası dizisi gibi. Burhan Altıntop’un üzerine bir şeyler yazarsın sıkıştığın zaman. Ya şimdi?
                                     POPÜLER SKEÇ BİLE KOMİK DEĞİLDİ
     Gerçi dün akşamki yayınlanan bölümünde bu dediğimi yapmaya çalışmışlar. Şu çok sevilen baba-oğul skecinde. “Bahadır çocuğumm” diyor ya Bilal. Ama diğer skeçlerin negatif enerjisi, bu skeçe de yansımış. Caanım o skeç bile, komiklikten uzaktı. Bundan sonra izlemeye devam eder miyim? Böyle oldu diye tamamen silecek değilim. Yeni bölümünde ilk skeçe birkaç dakika bakarım. Beğendim beğendim. Beğenmedim, başka kanallara geçerim. Gerçi cuma akşamları da doğru dürüst bir şey yok. Daha da bir şey bulamazsam, takarım kulaklıkları, açarım müziği, internette gezinirim. Beni güldürmeyen bir programla, neden zamanımı boşa harcayayım ki? Güldür Güldür Show, skeçlerinde eski komedi tadını yakalayabilecek mi bakalım.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/yellow-plush-toy-160739/
     

Nusret, reklam firması ile çalıştıysa ne olmuş?

     Nusret deyince, artık tanımayanınız yoktur. Hani şu acayip bir şekilde tuz dökme hareketi olan. Bu hareketiyle dünya gündemine oturan. O kadar ki, İngiltere’de lig maçında bir futbolcu gol atıyor. Onun tuz dökme hareketiyle seviniyor. Neymiş efendim? Adam kendi kendine meşhur olmamış. Eee, ne yapmış? Bir Amerikan reklam firması ile anlaşmış. O firma da dünya çapında reklamını yapmış. Bu reklam için tam 2 milyon dolar vermiş. Ne olmuş yani verdiyse? Adamı buradan küçümsemeye çalışıyorlar. Adama, “Helal olsun” denmeli. Bir reklam anlaşması nasıl yapılır? Para nasıl sokağa atılmaz gösterdiği için. Bu yaptıkları bir reklam kampanyasının bir parçası olabilir. Ne var bunda?

Nusret, reklam kampanyası, güncel
                            
                                   TUZ DÖKME HAREKETİ GÜZEL SADECE
     Nusret, anlaşılan bazı çevreler tarafından küçük düşürülmek isteniyor. Ben buna karşıyım arkadaş. “Nusret’i çok mu sevdiğinden?” diyeceksin. Hayır. Bi tuz dökme hareketini seviyorum. Ama diğer etlerle yaptığı garip garip hareketleri ben de sevmiyorum. Sosyal medyada onlara rastlayınca hemen geçiyorum. Burada önemli olan, adam önüne bir hedef koymuş. Dünya çapında reklamını yapmak istemiş. Bunun için de dünya çapında bir reklam firmasıyla anlaşmış. En akıllıca, en mantıklı olan yolu seçmiş. Yok o mizansenmiş. Yok şöyleymiş, yok böyleymiş. Adam, reklamın gereği neyse onu yapmış. Dünya artık reklamla dönüyor. Reklamın gereği de mizansense, yapacak tabi.
                                   ADAM PROFESYONELLERLE ÇALIŞMIŞ
     Adam reklam firması ile anlaştı, bunları yaptı diye, kötü bir algı oluşturulmaya çalışılıyor sanki. “Hımm, bu adam bunları yaptı, artık bu kaka çocuk, pis çocuk” diyecekler nerdeyse. Artık olaylara gerçekçi bir açıdan bakalım arkadaşlar. Adamın hakkını teslim edelim. Adam harikulade bir reklam kampanyası yaptı. Adamı şimdi dünya tanıyor. Bak, şu da var. Adam hiç reklam kampanyası yapmadan da internetten de meşhur olabilirdi. Bir dünya insan, böyle de adından bahsettiriyor. Ama adam profesyonel düşünmüş. Adam sonuçta bir restoran sahibi. İnternet dünyasını A’dan Z’ye bilecek diye bir şey yok. Baktı ki olmayacak. “Bu işi kim iyi yapıyor abi?” demiş. Gitmiş onları bulmuş. Plan-program yapılmış. Ve harekete geçilmiş. Sonuç olarak Nusret, artık dünya tarafından tanınan biri.

Foto kaynak: https://www.pexels.com/photo/food-fire-meat-barbecue-69056/


Yaşar Kemal: "Çağımız kahramanlığının babası, Galileo'dur"

Yaşar Kemal, kahramanlık, Galileo, okuduklarım

   Yaşar Kemal, kahramanlar üzerine ne düşünüyor? Bugün, bu konu hakkında, kendi kaleminden çıkmış bir yazıyı okudum. O, Don Kişot’u seviyor. Ona göre bizler, kahramanları tanrılaştırıyormuşuz. Ama tam da bu noktada Don Kişot’un, aklımızda oluşan bu kalıpları yıktığını söylüyor. Çünkü Don Kişot, kahramanları somutlaştırdı. Onların da bizim gibi birileri olduğunu gösterdiğini söylüyor. Böyle düşünüyor diye, onu kahramanlık karşıtı sanmayın. Aksine saygısı vardır. Tüm insanlar gibi. Don Kişot’tan sonra, yazarların kahramanlığa bakış açısında bir farklılaşma olmuş. Kahramanları daha bir insanı şekilde ele almışlar. Ama bizler? Kahramanları yine tanrılaştırmışız. Biz insanoğlu kahramansız duramıyoruz çünkü. O kahramanın peşinden, oradan oraya sürüklenmeyi istiyoruz.
                                       
                                           KAHRAMAN, GALİLEO’DUR
     Yaşar Kemal, kahramanlık hakkındaki düşüncelerini dile getirmeye devam ediyor. Eski çağlara gidiyoruz bu sefer. O çağlardan bu çağda kahraman saydıklarımız yok mu? Olmaz mı? İnsanın olduğu yerde güzellik de vardır, iğrençlikte. Bu güzelliğe örnek Spartaküs verilebilir. Spartaküs köleliğe karşı çıkmış. Hatta bu yolda canını bile vermiş. İşte o Spartaküs’ün, insanlar arasında tanrı bir kahraman olarak değil, canlı-kanlı bir insan kahraman olarak anılacağını söylüyor. Ona göre çağımız kahramanlığının babası Galileo’dur. Neden Galileo peki? Çünkü o düşüncesini ortaya koymuş biri. Çünkü düşüncesi uğruna ölümü göze almış biri. Ama bunu yaptı diye de, Galileo’nun tanrılaştırılmasına karşıdır. Doğal bir davranış olarak görülmesinden yanadır. Çünkü çağımızda insanlık anlayışı böyledir ona göre.
                                           İNSAN OLMANIN İKİ ŞARTI
     İnsan olmanın iki şartı olduğunu öne sürer. Bunlardan birincisi: İnsanın bir düşüncesi olmalı. İkincisi ise: O düşünce için gerekirse ölümü göze alması. Burada bir kez daha vurguluyor, bunun kahramanlık sayılmaması gerektiğini. Doğal bir olay olarak bakılması gerektiği kanısında, ısrarcıdır. Romanlarında, ülkemizdeki yoksulluğa yer verdiğini söylüyor. Bu romanların ilk yayınladığı sıralarda onun için, “Yiğitçe yoksulluktan söz ediyor” diyorlarmış. Ama artık bunun yiğitlikle bir alakası olmadığını söylüyor. Bunun bir yiğtlik, bir kahramanlık değil, ona göre bir ödevdir. Bir yazar, eğer ülkesinin içinde bulunduğu yoksulluktan söz etmezse, o yazarın kınanması gerektiğini dile getiriyor. Hatta daha da ileri giderek, iyi bir insan olmadığının yüzüne söylenmesi gerektiğini vurgular Yaşar Kemal.

Foto Kaynak: https://www.pexels.com/photo/silhouette-man-person-stars-12567/
     

Cemal Süreya, utangaç mıydı?

     Cemal Süreya hakkında bilinmeyen bir özelliğinden bahsedeceğim. Ben okurken şaşırdım. Çünkü şiirlerini okuyanlar bilirler ki Cemal Süreya, son derece cesur şekilde konuşturur kalemini. Kendi ifadesi ile, “Son derece utangaç bir adamım” der. Zaten onu tanıyanlar için bu bilinmez bir şey değildir. Çevresine onun anlatılması istendiğinde, utangaçlığı anlatılmadan geçilmez. Birkaç örnekle bu utangaçlık durumunu somutlaştıralım isterseniz. Verdiğim örnekler birebir kendisinin anlattığı olaylardır. Dükkana gidip, herhangi bir şeyin fiyatını sormaya çekinir. O kadar ki, yanındakilerden yardım alır, onlara sordurur istediği şeyin fiyatını. Şair olmak demek, bu tür utangaçlıkları ortadan kaldırmıyor demek ki. Şairlik ya da yazarlık, içine kapanıkların mı yapabileceği bir iş acaba?

Cemal Süreya, okuduklarım, Cemal Süreya ve utangaçlık

                                          BİR ŞEYİN FİYATINI SORAMAZ
     Cemal Süreya, bir örnek daha veriyor utangaçlığına dair. Bir şeyin fiyatını soramamasının yanında, bir şeyi tartırıp bile alamaz. Kendisi bu durumu, “Bir şeyin yarım kilosunu bile alamam” diye ifade eder. Bazen bende de böyle utangaçlıklar zuhur ediyor. Acaba kendimi bu açıdan şanslı sayabilir miyim? Acaba zaman zaman yaşadığım bu utangaçlık, bende de bir yazarlık yeteneğinin göstergesi olabilir mi? Utangaç olan herkeste yazarlık yeteneği olacak diye bir şey yok tabi. Ama hasbelkader şu kadar yıl yazma peşinde koşan biri olunca, umutlanmadan edemiyor insan. Yazarken utangaçlığının ortadan kalktığını kendisi de dile getiriyor. Yazmak onun için sadece kurtuluş anlamına gelmiyor. Yazmak onun için aynı zamanda, sıkıntı da demek.
                                           HAYIR DİYEMİYOR BİZİM GİBİ
     Utangaçlıkla ilgili yaşadığı bir başka sorunu da, hayır diyememek. Bugün hala, bir çoğumuz hayır diyememekten dert yanmıyor muyuz? Oda bizim gibi bu dertten muzdaripmiş. Aslında böyle isteklere evet demek istemez. Ama gönlünden geçeni diline söyletemez. Böyle olunca da gelen her isteğe, “Evet” der. Herkes bir şey yapılmasını ister. Birken iki, ikiyken üç olur kendisinden yapılması istenenler. Bu seferde başka bir sıkıntı peydah olur kendisinde. “Bu işleri nasıl bitireceğim?” sıkıntısı. Kendisi bir şair. Topluluk önünde rahatça konuşması beklenir değil mi? Hem de kendini çok da iyi bir şekilde ifade edebilmesi. Ama işin özü öyle değildir Cemal Süreya için.

Cemal Süreya, okuduklarım, Cemal Süreya ve utangaçlık

              TOPLULUK ÖNÜNDE KONUŞMAK ZORDUR ONUN İÇİN
     Konuşma gününün yaklaştığı her gün, onun için zorlu bir süreçtir. Uykularında rahat edemez. Rüyalar boş bırakmaz uykularını. Bu rüyalarda kendisine soru sorulduğunu görür. Ama o soruyu bir türlü cevaplayamaz. Öyle kalır. Tek bir kelime edemez. O konuşmanın iptal olması için neler neler düşünmez ki. Yağmurun yağmasını ister önce. Ama sadece bu masum istekle kalmaz. Daha dehşetli şeyler ister. Deprem olmasa gibi mesela. Konuşmanın yapılacağı yere gitmeyi, “Korkunç” olarak niteler. Korkunçluğu tanımlar tam bu sırada. Söze başlamadan önceki 15 dakika, onun için korkunçluktur. Çok konuşmasından dert yanar birde. Normalde konuşkan biri değildir Cemal Süreya.
                                         GEVEZELİĞİNİN SEBEBİ NEDİR?
     Ama son birkaç yıldır, konuşkanlık almış yürümüş kendisinde. Hele ki içki masasında. Konuştukça konuşurmuş. Bu öyle bir konuşma ki hem de. Sadece kendisi konuşurmuş. Bu konuda kendisine de söylenmiş. “Milleti konuşturmuyorsun, hep kendin konuşuyorsun” diye. Bozulmuş böyle denmesine. Özellikle yeni tanıdığı kişilerle konuşurken, çok belli ediyormuş bu durum kendini. Farkına varıyormuş. Kendisini uyarıyormuş kendi kendine. Ama ne fayda. Kendi uyarısını, kendisi dinlemiyormuş. Eskiden konuşmayan biri olarak bilinirken, şimdi nasıl olur da geveze biri haline gelmiştir? Kendisine sorar bu soruyu. “Şımarıklık mı?” diye sorar. Yoksa onun için bu gevezelik, yazmanın yerini mi almıştır? Yoksa yazamamak kendisini böyle mi gösteriyordu? Ya da yaşlılıkta böyle geveze mi olurdu insan? Veya bir yazarın her zaman karşı karşıya kalabileceği işsizlik korkusu muydu bunun sebebi? İşsizlik korkusunun, son olarak kendi gerçeği olduğunu söyler Cemal Süreya.

Foto 1 kaynak : https://www.pexels.com/photo/coffee-notebook-pen-writing-34587/

Foto 2 kaynak: https://www.pexels.com/photo/wood-light-creative-space-68562/