Flakka, insanı zombi yapan uyuşturucu...

     Flakka, dünya gündemine bomba gibi düştü. Bonzai gibi sentetik bir uyuşturucu. İşin kötü tarafı, Bonzaiden daha ucuzmuş. Bunu duyunca, “Eyvah” dedim. Bonzai ucuz diye almış yürümüş zaten. Birde bunu düşünsenize. Her yerde yığılıp kalan gençlerin haberlerini çok gördük. Ama bunda bir köşeye yığılıp kalmıyorsun. Bunu içtiğinde devamlı hareket halindesin. Bunu kullananlar soyunuyorlar. Ve birkaç kişi de soyunduktan sonra vucüdunda bir şey var diye kendilerini yaralamışlar. Bu uyuşturucu maddenin en büyük olayı: Filmlerde gördüğümüz zombi insanları gerçeğe dönüştürmesi. Bunu kullanan kişilerde yamyamlık baş gösterebiliyor. Ve resmen insan yiyorlar. Eğer bu musibet bizim ülkemizde yayılırsa, neler olacağını düşünmek bile istemiyorum. Umarım korktuğumuz başımıza gelmez.

Yazmak için okumak...

     Yazmak için okumak eylemini şu aralar yaptığımı hiç söyleyemem. Okumadan yazınca da kendimi suçlu gibi hissediyorum. Çünkü Feridun Andaç şuradaki yazısında okumadan yazmanın olamayacağını söylüyor. Bende kendi çapımda bir blog yazarıyım. Ortaya güzel yazılar çıkarmak istiyorum. Ama okumayınca da, “Bugün de okumadık. Yazı yazacağım ama yine eksik olacak” diyorum. Ama belli bir yazı temposu yakalamışken de bu istikrarı bozmak istemiyorum. Onun için yazıyorum. Ama yine de düşünmeden edemiyorum. “Okumadan yazınca boşa mı kürek çekiyorum” diye soruyorum kendime. Gazetelerdeki günlük köşe yazılarını, bog yazılarını okuyorum. Tabi bunlar bir kitap okumanın yerini tutmaz. Bu arada arkadaşım Ezgi’den kitap almıştım. 15 gün oldu. En kısa sürede okuyup getireceğim arkadaşım.

Kişisel blog yazmak tercihim. Çünkü...

     Kişisel blog  yazıyorum. Yani aklıma ne gelirse, istediğimi. Blog dünyasında başarılı olmak isteyenler için bu önerilmiyor aslında. Hep blog okuyucusunun işine yarayacak bilgiler yazmak öneriliyor. Ama bende öyle bir konu yok. Ne bileyim teknoloji üzerine ya da sadece kitap üzerine olabilir. Yazmaya başladıktan sonra anladım ki, ben hiçbir zaman tek bir konu üzerine odaklanmamışım. Her şeyden azar azar okumuş, izlemiş ve yazmışım. Blogda yazdıklarımı aynısını blogdan haberim yokken de kendi defterime yazıyordum. Herhalde belli bir şeye ilgim olsaydı hep onun üzerine yazardım. Ama ben böyleyim. Her konuda yazıyorum. Böyle daha çok mutluyum. Belki popüler bir blog olmayacağım ama yazma tutkumu gidereceğim.

Büyüyünce ne olacaksın? Örümcek Adam...

     Büyüyünce ne olacaksın sorusuna maruz kalmayan var mıdır aramızda. Hepimiz çocukken bir şeyler hayal ediyorduk. Ben bir ara hatırlıyorum. Her yere Cem Kazan polis yazardım. Ama niye o zamanlar polisliğe o kadar düşkünmüşüm, onu hatırlamıyorum. Şimdi benim yeğene soruyorum aynı soruyu. Verdiği cevap beni benden aldı. Büyüyünce Örümcek Adam olacakmış. Çocuk olmak ne kadar güzel bir şey ya. Çocuklardaki o saflığa, o sınırsız hayal gücüne hayranım. Bu Örümcek Adam’da çok popüler çocuklar arasında. Acaba hangi özelliği çocuklar tarafından bu kadar sevilmesine neden oluyor? Birde okula ağ ata ata gidecekmiş. Daha neler neler. Verdiği cevaplarla her defasında beni gülümsetmeyi başarıyor bu çocuk. 

Meltem Cumbul el sıkmama üzerine...

     Meltem Cumbul olayını biliyorsunuzdur. Ablamız film festivalinde sahneye ödül almaya çıkan yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun elini sıkmamış. Tamam da neden? Birkaç gün bunun üzerine tahminler yürütüldü. Sonra bu ablamız bir tane sosyal medya hesabından bir açıklama yapmış. Ama neden elini sıkmadığını yine anlatmamış. Güzel bir cümle kurmuş, özlü söz gibi. O kadar. Ablacım şunu açık açık yazsana. “Bu adam Akp’lidir. O yüzden elini sıkmadım” ya da “Sinemada şöyle şöyle bir şey yaptı. O yüzden elini sıkmadım” de. Bir tavır yapıyorsun. Bari tavır yapmanın nedenini doğru dürüst açıkla. Hem madem adamın elini sıkmayacaksın, neden sunuculuğu kabul ettin? Yoksa denildiği gibi gündem olma peşinde miydin?

Okuldan kaçan öğrenciler ve geleceğimiz...

     Okuldan kaçan öğrenciler ile ilgili yeni bir uygulama başlatılmış. Okul çevrelerindeki internet kafeler ve öğrencilerin gidebilecekleri yerler okul saatleri boyunca kapalı olacakmış. Ayrıca okul saatlerinde bilmem kaç tane öğrenciyi buralarda bulup tekrar okula getirmişler. Okullaşma oranımız artıyormuş. Ama buna bağlı olarak da okuldan kaçmalarda da artış varmış. En çok da liseliler kaçıyormuş. Benim zamanımda da öyleydi. Bilardo salonlarına falan giderlerdi bizim sınıfın haylazları. Demek ki olay okul yapmakta, okullaşmada değil. O öğrenciyi okula çekmekte. Ona bir hedef koymakta. Biyoloji dersi görüyor. Ama ne için? Tarih dersi görüyor. Ama ne için? Türkçe dersi görüyor. Ama ne için? İşte bunları neden, hangi amaçla gördüğünü anlatmak lazım.

     Okuldan kaçan öğrenciler için değil sadece, her öğrenciye anlatılmalı. En tembelinden en çalışkanına kadar. Ama kimsede gelip bunların bize ne için gerektiğini bize anlatmadı. Bir birey nereden geldiğini ve bu devlete kadar hangi devletleri kurdukları bilmeli. Bu tarih bilincidir. Bir birey iyi Türkçe konuşmalı, yazmalı ve okumalı. Bu dil bilincidir. Bir birey vücudunun nasıl çalıştığını ve hangi organın nelere yaradığını bilmeli. Yani bunlar ne? Anlatıyorum böyle de. Bunlar gelecekte güzel günler görmemiz için, bir kişide olması gereken özellikler. Ne kadar kaliteli insan o kadar üretim. Ne kadar üretim o kadar büyüme. Bu sadece teknolojide değil. Kültür sanatta, bilimde, teknolojide kısacası her şeyde. 

Cama vuran yağmur...

     Cama vuran yağmur güzelliği diye bir şey var. Bugün işten çıktık, servisle eve gidiyoruz. Yağmur başlamış. Servisin radyosu açık. Ama sesi fazla değil, ayarında. Hava kararmış, her yerin ışıkları yanmış. Bizim burada yol çalışması var. O yüzden 100 metrelik yolu, 10 dakikada gittik. Dışardan gören İstanbul trafiği sanır. Biz böyle trafiğe alışık değiliz. Sıkıntıdan patladık. “Allah İstanbul’da yaşayanlara kolaylık versin” dedim. İşte bunları düşünürken yağmur damlaları cama vuruyordu. Bir yandan müzik, bir yandan camlardan servise dolan o toprağın mis kokusu. İnsan huzur duyuyor ya. Yağmur sakinlik veriyor. “Bu güzelliği blogta paylaşmam lazım” dedim. Bu akşamki yazı konusu da böyle çıktı işte.