ABİ dizisinden sevdiğim replikler...

ABİ dizisinden sevdiğim repliklerin sahibi Berdan. En başta, “Nerden çıktı bu adam” dememe rağmen sonradan replikleri hoşuma gitti. Doğan’a, “Cunyır Hanciogliii” demesi. Çağla’ya da, “Çağla gızı”, “Çağla gız” demesi. Sinan’a da, “Sino” demesi ve telefonuna Sinan’ı, “Yılan” diye kaydetmesi. Gerçekten bu adam rolünün hakkını veriyor. Oyuncunun ismi: Diren Polatoğulları. Kendisini sima olarak biliyorum ama ismine hiç bakmamıştım. Ta ki bu yazıya kadar.

*Önceki yazı: Masumiyet Müzesi’nde Kemal’in, Füsun’un evinden eşya araklaması…

Masumiyet Müzesi'nde Kemal'in, Füsun'un evinden eşya araklaması...

Masumiyet Müzesi kitabında Kemal’in, Füsun’un evinden devamlı eşya araklamasının komik videolarını yapmışlar İnstagram’da. Çok komik olanları vardı. En beğendiğimi şuradan izleyebilirsin. Türk milleti olarak hemen işin mizahını çıkarmak için hazırda bekliyoruz adeta. Bu dizi, Orhan Pamuk’un kitabından uyarlama. Kitabını yakın zamanda okumuştum. Daha diziyi izlemedim. Galiba izlemem de. Kitaptaki sahnelerin aynılarını görecek olmak hiç cezbetmiyor beni.

*Önceki yazı: Pelin Dilara Koçak da havadan sudan canlı yayınlara başlamış...

Pelin Dilara Koçak da, havadan sudan canlı yayınlara başlamış...

Pelin Dilara Koçak yani bilinen adıyla Dilozof da havadan sudan diyerek canlı yayınlara başlamış. Normalde onun tarzı bu değildir. O, video yapar ve yayınlardı. Anlaşılan o ki Dilozof, farklı bir yayıncılık anlayışına geçiyor. Video başlığında havadan sudan dışında Masumiyet Müzesi de yazıyordu. Havadan Sudan dediğine göre Masumiyet Müzesi dışında da farklı konulara da değindi herhalde. Boş bir vakitte izleyeceğim. Bakalım havadan sudan diyerek hangi konulardan bahsetmiş?

*Sonraki yazı: Masumiyet Müzesi'nde Kemal'in, Füsun'un evinden eşya araklaması...

Kişisel Blog Yazıları #121: İftar Sonrası Düşünceler: Tatlı, TV ve Kendi Yolunu Bulmak

Evet, bugün Ramazan ayının dördüncü günü. Dördüncü iftarımız da yaptık. Bazen iftarda fazla kaçırıyorum. Buna dikkat etmem lazım. İftardan sonra çay ve tatlı da güzel gidiyor şimdi.

Star’da, Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’nin yeni bölümü vardı. Biraz onu izledik. Ortalama komiklikte skeçlerdi işte.

Düş Kesiği kitabına devam ettim. İftara bir saat falan vardı. Birkaç sayfa okudum. Uyku bastı. İftara kadar vurdum kafayı yattım.

YouTube’da, 9-5’ten nasıl çıkılır? Hem de istifa etmeden başlıklı bir video izledim. İlgi alanınıza göre paylaşımlar yapın diyor sosyal medyada. Tam olarak ilgi alanınızı belirledikten sonra o konuda insanlara yardımcı olmaya başlayın, kendinize bir ağ kurun ve sonra da bir ürün ortaya koyun diyor. Evet, mantıklı da. İlgi alanından bir ürün ortaya çıkartabilir misin, o sorun.

İftardan sonra soğuk baklava çok iyi gitti. Sütlü ve çok hafif olması da harika ya. Ağır tatlı hemen kendini belli ediyor ve insanı rahatsız ediyor. Ama bu tip hafif tatlılar hem zevkle yeniyor hem de ağırlık yapmıyor insanda.

Gün içerisinde işte yorulmuş oluyorsun. İftardan sonra da insana bir ağırlık çöküyor. Saat 22.00 gibi yatağa atmak istiyorum kendimi. Ne dizi izleme, ne kitap okuma, ne de gelişim falan. İnsanın gözü hiçbir şey görmüyor yorgunluktan başka.

Kişisel blog yazıları serisi Ramazan ayında da devam ediyor. Tabi akşam yorgunluktan uyuyup, kalmazsam.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #120: Küçük mutluluk

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #122: Cumartesi akşamı, maç, diziler ve finansal özgürlük düşüncesi...

Kişisel Blog Yazıları #120: Küçük mutluluk

Ramazan ayının ilk iftarını da yaptık. Ezanın okunmasını beklemek, topun patlamasını duymak- evet, biz de hala top patlıyor- sonra orucunu açmak. Özlemişiz. İftardan sonra içilen çay da bir başka oluyor hani. Hele de dışarda iftar açtıysanız. Yapılan çay servislerinin ardı arkasının kesilmediğini görüyorsunuz. Seviyorum o hengameyi. Çay tepsilerinde dumanı tüten çayların, çay severlere yetiştirilmesi. Al sana küçük mutluluk.  

Ramazan aylarında şunu fark ediyorum bir de: Normal zamanlarda yemek için çok zaman harcıyoruz. Kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği. Aslında iki öğün de yetiyor işte. Zaten bazı uzmanlar da günde iki kez yemenin sağlıklı olduğunu savunuyorlar.

Star’da, Sevdiğim Sensin dizisini izledik. İkinci bölümüydü. Konu olarak bence güzel başladı. Ama önemli olan devamı. Yani senaryo. Eğer ki ellerinde güzel bir senaryo yoksa birkaç bölüme patlar bu dizi ve final yapar. Göreceğiz bakalım nasıl devam edecek dizi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #119: İlk sahur- 2026    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #121: İftar Sonrası Düşünceler: Tatlı, TV ve Kendi Yolunu Bulmak 

 

Kişisel Blog Yazıları #119: İlk sahur- 2026

Ramazan ayı başladı. Dün akşam ilk sahura kalktık. Tatlı bir heyecan yaşadığımı söyleyebilirim. Özlemişiz bu atmosferi. Herkese hayırlı Ramazanlar olsun.

Her zaman olduğu gibi bu sahurda da Atv’de, Nihat Hatipoğlu’nu izledik. Hoca çok yaşlanmış ve hafif de sakal bırakmış. Sakalsız görmeye alışmışız ya biraz garipsedim sakalı.

Kahvaltı yaptık sahurda. Biri de sosyal medyada yazmış, “Sahur sabahın altı buçuğunda oluyor. Sanki kahvaltı gibi” diye. Hiç bu şekilde düşünmemiştim bak. Böyle farkındalığı olan insanları seviyorum.

Şimdi gözler ilk iftarda. Sıcak pidelerde. İftardan sonra içilecek çaylarda.

Bir gün kitap okuyurum, bir gün okumuyorum. Bunu istikrara bağlamam lazım.

Kardeşimle Şeker Bayramı yani Ramazan Bayramı ne zamana geliyor diye baktık. Cuma gününe geliyor bayramın ilk günü. Diğer iki günü ise hafta sonuna. Tatili kaçırdık, tüh.

Böylece kişisel blog yazıları serisinde Ramazan ayının ilk yazısını da yazmış olduk. Ramazan ayında da nasipse bloğumuz sahura kadar açıktır millet, beklerim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #118: Başım ağrıyor ve işe başlamak zorundayım   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #120: Küçük mutluluk

Kişisel Blog Yazıları #118: Başım ağrıyor ve işe başlamak zorundayım...

Evet, çarşambaya da geldik. Haftayı ortaladığımıza göre hafta sonu da gelir artık.

Bu akşam ilk sahura kalkılacak. Hazır mıyız?

Dün akşam Galatasaray kendi sahasında, Şampiyonlar Ligi maçında Juventus’u 5-2 yendi. Unutulmaz maçlardan biri oldu biz Galatasaray taraftarı için.

Birazdan işe başlayacağım ama hiç çalışma modunda değilim. Biraz da başım ağrıyor. Gece nasıl on iki olacak bilmiyorum.

ChatGPT ile muhabbet ettim yine biraz. İşi neden sevmediğim üzerine. Sonunda şuna ulaştık: Ben işi sevmiyor değilim. Sadece değer verilmemesi ve emeğimin karşılığını alamamam sorun.

Bakalım bu sene iftar menüleri ne kadar olacak restoranlarda? Bin lira ya da bin beş yüz lira?

Bir sonraki kişisel blog yazıları serisinde bunlara da değiniriz o zaman. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #117: Gece vardiyasındayım, bilginize     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #119: İlk sahur- 2026

Kişisel Blog Yazıları #117: Gece vardiyasındayım, bilginize...

Bu hafta gece vardiyasındayım. Ararsanız, ulaşamazsınız, bilginize. O kadar da değil yahu. Whatsapp’tan yazın, ben size dönerim.

Aylar oldu hala bir kitabı bitiremedim. Düş Kesiği kitabını. Anlayacağınız gibi son ay kitap okuma maceram berbat.

Bu akşam Atv’de ABİ dizisi var. Aynı zamanda TRT 1’de de, Galatasaray’ın, Juventus ile maçı var. Şampiyonlar Ligi maçı. Bu akşam bir zafer bekliyorum bir Galatasaray taraftarı olarak.

Aynı zamanda bugün dünya kedi günüymüş. Tüm kedisi olanların kedi günü kutlu olsun. Bunun şerefine üç kere: Miyav, miyav, miyav.

Bakın bakın. Bu haber çok ilginç: Biz öldükten sonra Facebook ve İnstagram hesaplarımızın paylaşım yapmasını sağlayacak yapay zeka için Meta patent almış. Senin yerine simülasyonun olacak. O paylaşımlara devam edecek. Buna ne denir, bilemedim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #116: Filtresiz bir şekilde içimdekileri yazınca rahatlamak      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #118: Başım ağrıyor ve işe başlamak zorundayım

Kişisel Blog Yazıları #116: Filtresiz bir şekilde içimdekileri yazınca rahatlamak

Dün gece ChatGPT ile konuştuk. Benim psikoloğum gibi sorular sordu bana. Blogda yazmak isteyip de yazamadığım konular hakkında. İnsan aklına geleni yazamıyor sonuçta. Öyle olursa ne olur, nasıl hissedersin, bu sana ne kaybettirir gibi sorular sordu bana. İçimdekileri filtresiz bir şekilde yazınca rahatladım.

Bugün yine uyumalara doyamadım. Akşam 15.00-16.00 gibi kalktım. Bir şeyler yedim. Sonra televizyonda ABİ ve Güller Günahlar dizilerinin tekrarları vardı. Son 15-20 dakikalarını izleyememiştim. Onları izledim.

Bir tane adama denk geldim sosyal medyada. Yarın sabah işe gideceğim diye uyumak istemezdim diyor özel sektörde çalışırken. İşte ben de böyle bir şey yaşıyorum. Ama buna bir çözüm bulmak lazım. Bu iyi bir durum değil, farkındayım.

Sevgililer Günü de bitti. Acaba bu yıl çiçekçiler paraya para dediler mi ki? Sevgililer Günü deyince hemen çiçek gelir çünkü benim aklıma. Umarım kazanmışlardır.

Geçen kuruyemişçiye girdik arkadaşla. İçerisi kalabalık, müşteri var. Dükkandan çıkınca arkadaşa, “Kuruyemiş işine mi girsek la?” dedim. O da, “Saçmalama” dedi. Türk kafası işte. Ne popülerse hemen o işe girme zihniyeti. Kısa yoldan parayı vurma isteği. Bunlar bizim genlerimizde var resmen.

Normalde Pazar akşamları Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izlerim. Ama bu akşam yoktu. Onun yerine yeni başlayan bir dizinin tekrarını koymuşlar. Biz de kanal D’de, Beyaz’la Joker’i izledik. Sevgililer Günü nedeniyle, Mutluyuz filminde oynayan İbrahim Büyükak ve Yasemin Sakallıoğlu konuktu. Baya espriliydi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #115: Ne yazacağımı bilmiyorum (Ve u da bir yazı)  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #117: Gece vardiyasındayım, bilginize

Kişisel Blog Yazıları #115: Ne yazacağımı bilmiyorum (Ve bu da bir yazı)

Yine yazacak bir şey bulamıyorum. Aslında buluyorum ama onları yazmak istemiyorum. Gündelik yaşamdan yazabilirim. Gündem ile ilgili de yazabilirim. Ama her ikisinden de yazmak istemiyorum. Çok çabuk sıkılıyorum ve daralıyorum. Bazı zamanlar kısa hikayeler yazıyorum ama onlar da kesmiyor. Gerçi o yazdıklarım da hikaye mi, onu da bilmiyorum. Buna siz karar verin o zaman. Kişisel BlogYazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam yazısını bir okuyun isterseniz. İşte böyle hikayemsi şeyler yazıyorum bazen. Sadece yazmaya devam edebilmek için. Benim başka bir tür bulmam lazım. Yazmaktan bıkmayacağım. O yüzden farklı yazı türleri denemem lazım. Başka ne tür üzerine yazılar yazabilirim? En iyisi bunun üzerine biraz kafa yormak.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #116: Filtresiz bir şekilde içimdekileri yazınca rahatlamak

Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar

*Yarın, Sevgililer Günü. Sevgilisi olanların Sevgililer Gününü şimdiden kutlarım. Benim sevgilim yok. O yüzden ne hediye alacağım stresi de yaşamadım doğal olarak. Kafam rahattı yani.

*Selçuk Tepeli, Now’daki ana haber bülteninde, “Kişisel olarak Avrupa Birliği’ne girilme hakkı gelsin. Kişi, ülkesinin Avrupa Birliği’ne girmesini beklemesin” dedi. Bence güzel bir öneri. Neden olmasın?

*Artık eskisi gibi değilim. Çok çabuk sinirleniyorum. Resmen elim ayağım titriyor. Çağrı merkezinde çalışmak, bir noktadan sonra insandaki tahammülü bitiriyor.

*Kardeşim, iş yerinde arkadaşıyla kahve içip, ChatGPT’ye fal baktırıyorlarmış. Nerede eski fallar? Beyaz atlı prensler, at görünüyor murattır demeler. Yapay zeka bunları diyebilir mi? Bir kardeşime sorayım bakalım. Neler demiş Chat?

*Eskiden İnstagram’da çok hikaye paylaşırdım. Genelde güncel olayları ve ilginç haberleri. Ama artık hiç hikaye paylaşmak istemiyorum.  

*Bu aralar hiç ekmeğe falan dikkat ettiğim yok. Yarınlar yokmuşçasına ekmek yiyorum yemeğin yanında. Neyse, Ramazan geliyor. Ramazan bahanesiyle ekmeği azaltma projesine yeniden başlayabilirim belki.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #115:Ne yazacağımı bilmiyorum ( Ve bu da bir yazı)

 

Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

Evde yalnız olunca hiçbir şeyin tadı olmuyor. Ne yediğin yemeğin, ne de izlediğin bir şeyin.

Çok acıkmadıktan sonra kalkıp bir şeyler de hazırlamıyorsun. Hazırda yemek yoksa da uğraşmıyorsun zaten.

Zeytin, peynir yiyorsun. Yanında da çay işte. Kahvaltı yapıyorsun. Maksat karnını doyurmak.

Evde böyle yalnız kalmalarda kendiyle sesli konuşmalı insan. İnsanı rahatlıyor. Uzun zamandır kendimle sesli konuşmuyorum gerçi.

Biraz da uzanıp düşünürüm. Artık aklıma ne gelirse. Gerçi aklıma ne gelirse dediğime de bakmayın. Bir insanın düşündüğü şeyler bellidir. Gün içerisinde aynı düşünceler arasında dönüp durur.

Biraz da uzandığın yerden düşünürsün. Sonra da sıkılırsın. “E bu kadar düşünmek yeter. Bir şeyler izleyelim o zaman” dersin.

İnsan, sıkılan bir varlıktır. Her şeyden sıkılır. Düşün düşün de nereye kadar. Her şey ayarında.

Evde herkes varken odanda yalnız kalmak farklı, evde kimse yokken yalnız kalmak farklı. Yalnız kalmanın da çeşitleri var işte.

Yalnızlığın her çeşiti de lazım insana. Çünkü insan ruhunun buna ihtiyacı var.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #114: Kendime dair küçük notlar

Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Günün son otobüsü de geçip, gitti işte. Bizim son otobüs, gece 23.00 otobüsüdür. Ben genelde bu saate kalmam. Ama yaz geceleri istisna.

Bazen konserler olur, bazen arkadaşlarla bir kafede oturulur, çay kahve içilir, sohbet muhabbet edilir. İşte öyle durumlarda gecenin son otobüsü olan 23 otobüsüne binerim.

Otobüs dolu olmaz genelde, kimse ayakta kalmaz. Herkes oturacak bir yer bulur kendine. Sonra herkes kendi dünyasına dalar.

Çoğunluk camdan dışarıyı izler. Ama kim bilir akıllarında neler vardır bu çoğunluğun.

Bir an önce eve gidip yatmak istiyordur belki de içlerinden biri. Çok yorulmuştur gün içinde.

Kimisinin kulaklarında kocaman kulaklık, telefonuna bakar. Bir yandan müzik dinler, bir yandan video izler. Ya da arkadaşıyla, sevgilisiyle yazışır. Otobüste bu şekilde izole etmiştir kendini.

Camdan dışarıyı izlemeyi tercih edenlerden biri de benimdir.

Bazı zamanlar gerçekten dışarıyı izlerim. Yanımızdan geçen araçları, evleri, fabrikaları falan filan.

Bazı zamanlar ise, camdan dışarıyı izler görünürüm ama aslında kafamın içindeki düşüncelerle meşgulümdür.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #113: Evde kimse yokken yalnız kalmak

Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Günlerden salı. Aylardan şubat. Saat 23.23 olmuş. Bir günün yorgunluğu daha binmiş omuzlarıma.

Sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da yoruyor insanı gün içinde yaşadıkları.

Yazıyı bitirdikten sonra yatarım. Yatınca hemen uyuyamam ama.

Öncelikle kafamda günün kısa bir değerlendirmesini yapmam lazım. Nerelerde doğru davrandım, nerelerde hatalar yaptım, şöyle deseydim daha iyi olurdu gibisinden şeyler işte.

Ondan sonra bir de genele bakarım, geleceğe. Şu an için hayatımda hedeflediğim yerde miyim? Hedeflerime ne zaman ulaşabilirim?

O günkü psikolojime göre kimi zaman hayal kırıklığı ile yatarım. Bazen de umut dolu olurum. Her şeye rağmen yaşamanın güzel olduğunu düşünürüm. Yarım saate de uyurum işte.

Yatar yatmaz uyuyanlara da her zaman imrenmişimdir hep. Ama benim yapım bu işte. Önce günün ve geleceğin genel değerlendirmesi, sonra da uyku.

Ama bazen de çok tatlı bir yorgunluk olur. Kafayı vurur vurmaz uyumak isterim. O gibi durumlarda daha günlük değerlendirmemi yapamadan 5-10 dakikaya uykuya geçmiş olurum. Ama bu çok nadir olur.

Çok uykudan konuştuk. Hadi uyuyalım o zaman. İyi uykular.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #112: Günün son otobüsü

Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Yazma hevesim kalmıyor bazen. Böyle durumlarda yazmayı bi bıraktığım zaman, bir ay ya da bir buçuk ay sonra dönebiliyorum tekrar yazmaya.

Evet, o süre içerisinde rahatlıyorum. Ne yazacağım derdinden kurtulmuş oluyorum.

Ama yazmak ile arama soğukluk girmiş oluyor. Yazma pratiğimi kaybetmiş oluyorum.

Bu dediğimi kimileri kitap okumak için söylerler. Kitap okumaya bir ara verdi mi, aylarca eline kitap almayanlar vardır, tıpkı onun gibi bu da.

Bu gibi durumlarda yazmaya ara vermektense yine de bir şeyler yazmaya çalışırım.

Yazdıklarım anlamsız olabilir, sıradan olabilir, rutin olabilir falan filan. Önemli olan bir şekilde yazma pratiğinin içerisinde kalmak.

Ama bu tür yazılar risk barındırır. Eleştirilme riskini.

Bu yazıları okuyan biri, “Bu da hep aynı şeyleri yazıyor” diyebilir. Ya da, “Bu da bilindik şeyleri yazmış. Sadece yazmış olmak için yazmış” diyebilir.

Neyse ki bizim blog dünyasında böyle acımasız eleştiriler yok. En azından böyle düşünseler bile, bunu yorumla dile getirenler yok.

Öyle işte. Neyse, pazartesi de biter. Bir gün daha geride kalır. Hem bu haftanın, hem de ömürden bir günün.  

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #111: Uyku öncesi düşünceler

Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Bugün, yağmurlu bir pazar günüydü. O yüzden evden çıkmak istemedim.

Ama gelecek hafta çıkmayı düşünüyorum. Çünkü ondan sonraki hafta Ramazan geliyor. Ramazan ayında anca iftara çıkılır. Gerçi bu sene iftara gider miyim bilmiyorum.

Geçen senelerde iş yeri olarak iftar yapıyorduk. Ama sonradan o da kalktı.

Belki bizim Yaşar ile iftara gideriz. İftardan sonra bir kafede oturup çay/kahve içmek ve muhabbet etmek acayip sarıyor. Sırf bunun için bile iftara gidilir.

Bu yağmurlu havada yapılacak en güzel şeylerden biri de uyumak. Duş aldıktan sonra yattım uyudum. Kalktım. Yemek ve çay faslı.

Sonra Atv’de, Kim Milyoner Olmak İster’i izledik.

İş arkadaşlarıyla Whatsapp’tan yazıştık. “Bu hafta biter mi?” diye birbirimize sorduk ve kendimizi avuttuk. Öyle böyle saati 23.38 yaptık.

Bugün yazıma yapılan yorumları daha yayınlayamadım. Yarın tüm bloglara uğrayıp, yazılara yorum yapıp bendeki yorumları öyle yayınlayacağım.

Başka da yazacak bir şey yok galiba. O zaman bu akşamlık da yazıya son noktayı koyalım. Şimdiden herkese iyi haftalar. Haftanın nasıl bittiğini anlamayalım.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek 

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #110: Yazma hevesi kaçar bazen

Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel blog yazıları yazarken taşıdığım bir endişedir okunmamak. Sonuçta bu yazılar birileri okusun diye yazılıyor. Hatta çok okunsun diye yazılıyor.

Ama bazen bazı yazılar bırak çok okunmayı, çok az okunuyor. İşte insan o anlarda bir umutsuzluğa düşmüyor değil. Acaba ben boşuna mı yazıyorum, boşuna mı emek veriyorum sorusu insanı kafasını ve gönlünü kurcalayıp duruyor.

Bazen duvara karşı yazdığımı hissediyorum. Yazıyorum ama çok okunmuyor ya da çok az okunuyor. Böyle bir durumda yazmaya devam etmenin bir anlamı var mı? O zaman da şöyle bir soru karşısına çıkıyor insanın: Yazılarını Google için mi yazıyorsun yoksa kendin için mi?

Aslında her ikisi için. Yazmayı seviyorum ve bundan yazıyorum. Ama bir yandan da yazdığım yazılar geniş kitleler tarafından okunursa da hayır demem.

Bu işin dengesini bulmak lazım. Ya baştan kabulleneceksin: Günlük 15-20 kişi tarafından okunmayı ya da yazmayı bırakacaksın.

Yazmayı bırakmak çok büyük ve radikal bir karar olur. Blogda yazmayı bıraksan bile evde kendi kendine bir deftere yazmaya devam etmelisin. Ya da diğer yol: Ne olursa olsun, okunsa da okunmasa da ben yazmaya devam edeceğim diyeceksin. Ama böyle diyerek yazmaya devam etsen bile içinde küçük bir ümit olacak yine de. Bir gün belki çok okunurum diye. Zaten bu hayatta umut olmadan yaşanmaz.

O zaman sen ne karar verdin şimdi? Kişisel blog yazıları yazmaya devam mı, tamam mı?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #109: Yağmur, uyku ve bir pazar akşamı

Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik

Bazen bir şey hissetmiyorum. Hissiz, duygusuz oluyorum. Nötr hissediyorum kendimi. Soruyorum kendime, “Şu an ne hissediyorsun?” diye. Ama cevap yok. Boşluk var sadece. Siz de de böyle oluyor mu? Kişisel blog yazıları yazarken bile bu durum değişmiyor. Şu anda bir şey hissetmiyorum ama bundan da şikayetçi değilim. Sadece bir şey hissetmediğimin farkındayım o kadar. Bir farkındalık var yani. Belki de çok normal bir şey bu. Belki de ben büyütüyorumdur. İnsan her dakika illa bir şey hissedecek diye bir kural mı var yani? Bakın, şunu fark ettim: Ben bu duyguyu yazı yazarken yaşıyorum. Daha doğrusu yazı yazmak için bilgisayarın başına oturmuşken ve ne yazacağımı bilmezken yaşıyorum. İşte o anda diyorum ki, “Bari şu anda ne hissediyorsam onu yazayım. Oradan bir yazı konusu çıksın.” Ama yok. Hiçbir şey hissetmiyorum o an. Evet, kendimde bir şey keşfettim bu yazı sayesinde. Hangi anlarda kendimi duygusuz hissettiğimi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram’a girmek istemeyen ruh halim,yazmadan duramamak ve birkaç not daha    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #108: Okunmasa da yazmaya devam etmek

Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Bugün nedense İnstagram’a girmek hiç içimden gelmedi. Alışkanlık olmuş, bir girdim çıktım o kadar. O da bir iki dakikadır. Neden bugün böyle oldu biraz kafa yormam lazım. Kendimi dinlemem lazım. Ama iş güç derken kendini dinlemeye vakit kalmıyor ki. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısına enteresan bir giriş oldu değil mi? Neyse, devam edelim yazıya.

Okuduğum kitapta şöyle bir cümle geçiyordu. “Ben bir yazar olarak, yazmadan duramıyorum. Diğer insanlar nasıl yazmadan durabiliyorlar, anlamıyorum?” Adam yazmaya o kadar aşık olmuş ki. Böyle güzel bir şeyi diğer insanlar nasıl kaçırırlar diye hayıflanıyor resmen. Her insan yazmalı. İlla ki yazar olmak için değil. İçindekileri dökmek için. Rahatlamak için. Yaşadıklarını kendinden sonrasına miras bırakmak için.

Bazen arkadaş bildikleriniz size soğuk yapıyor. Olmadı araya mesafe koyuyor. Bir anda selamı sabahı kesiyor. “Şimdi durduk yere ne oldu lan?” diyorsun kendi kendine. Aranızda bir tartışma falan olmamış. Böyle durumlarda karşıdaki kişinin düşüncelerini okumak isterdim. Bakalım derdi neymiş? Ortada bir kıskançlık falan mı var? Yoksa başka bir şey mi?

Artık bir kafeye gittiğimde, bir markete gittiğimde veya bir pideciye falan gittiğimde, personelden güler yüzlü bir hizmet beklemiyorum. Eskiden yadırgardım ama şimdi yadırgamıyorum. Çünkü ben de çalışırken güler yüzlü olmuyorum. Çünkü ben de çalışırken asık suratlı oluyorum. Karşıdaki çalışanı çok iyi anlıyorum. Ülke olarak böyleyiz çünkü.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessizsabahlar     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #107: Hissizlik

Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessiz sabahlar

Ramazan ayı reklamları başladı televizyonlarda. Hele ki o sıcacık pideyi ortadan bölmeleri yok mu. Şimdiden canım istedi. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısında biraz Ramazan esintileri göreceksiniz. Ramazanın başlamasına 15 gün falan var. Acaba şimdiden, ufak ufak açlık sürelerine alıştırma yapsak mı ki? Geçen yaşlı bir amca geldi evimize. Hanımıyla beraber Berat Kandili günü oruç tutmuşlar. "Ooo, siz şimdiden Ramazana pratik yapmaya başlamışsınız” dedim. İnsan daha ne ister be. Bu dünyada manevi huzurdan gerisi boş.

Bu akşam kanal D’de, Eşref Rüya’nın yeni bölümünü izledik. Bu bölümde rüya psikoloğa gidiyor. Ya gerçi psikolog, psikiyatri karıştırıyorum onları. Seans yapıyorlar. Rüya, gözlerini kapatıyor. Çocuklukta başından geçenleri hatırlıyor. Çocuklukta travma yaşamış. Çok kötü oluyor tabi. Ben zaten paniğim. Çocukluğa dönünce tekrar bugüne geri dönemezsem diye çekinirim.

Kardeşim işten gelirken markete uğramış ve bir şeyler almış. Evin ihtiyaçları, abur cubur falan. “Neler aldın bakalım. Var mı bir şeyler? Abur cubur gibi şeyler” dedim. Çikolata falan almış. Çocukluğum geldi aklıma. Annem ve babam, dışardan eve geldiklerinde ellerindeki poşetlere bakardık hemen. Bize bir şeyler almışlar mı diye. Hey gidi günler. Çocukluk güzeldi.

Sabah uyandım. Saat 06.00 olmuş. Hava daha karanlık. 1,5-2 saate ortalık aydınlanmaya başlayacak. Karşı apartmanların bazı dairelerinde ışıklar yanmış. Gün başlamış onlarda. Sokaklar hala sessiz. Ama birkaç saate herkes evlerinden çıkacak. Kimisi işine, kimisi okuluna. Hayat koşturmacası başlayacak yani. Tekrar yattım. Kendi hayat koşturması saatim gelene kadar

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #106: İnstagram'a girmek istemeyen ruh halim, yazmadan duramamak ve birkaç not daha

Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü...

Son 3-4 gündür iş çok yoğun. Nefes almadan konuşuyoruz resmen. Akşam iş bittiğinde haşatımız çıkmış oluyor. Yemekten sonra ister istemez de insanın üstüne bir ağırlık çöküyor. Tam televizyon karşısında bir şey izlerken uykuya geçmelik bir yorgunluk bu.

Atv’de, ABİ dizisini izledik. Bölümler ilerledikçe dizi daha da bir yerine oturuyor gibi. İlk başlarda Afra Saraçoğlu’nu pek yakıştıramamıştım ama o da bölümler ilerledikçe kendini kabul ettirdi bana.

Bu arada dizide Çağla karakteri vuruluyor. İyileşme sürecinde kelle paça çorbası yapıyorlar kıza. Hiç sevmem kelle paçayı. Canan Karatay, doğal kolajen diye söyler durur. Ama benlik değil hocam. Ne olur iç diye zorlama.

Birkaç gündür yine kitap okuyamıyorum. Elimdeki kitaba başladığım bir ay olmuştur. Hala bitecek. Aslında hiç sevmediğim bir durumdur bu. Bir romanı, bir ayda bitirememem.

YouTube’da bir videoda denk geldim. Sözü söyleyen kişiyi hatırlamıyorum şimdi. Ama söylediği söz, duyduğum andan beri aklımda dönüp duruyor. “İstikrar mucizedir. En küçük şey olsa bile, istikrarlı bir şekilde tekrar ediyorsanız onun sonu mucizeye varır, onun kaçarı kurtuluşu yok” dedi.

İstikrar, her şey işte. Bu söz, başka bir sözü daha hatırlattı bana. Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir diye. Bu sözü de çok severim. Bu tür başarı üzerine söylenen sözleri her zaman sevmişimdir. Kim sevmez ki zaten.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #105: Ramazan reklamları, çocukluk ve sessiz sabahlar

Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam

Ekmeğin içine peynir ve zeytin koydu. Bir an ekmeğe baktı ve, “Çocukken de böyle yapardık” dedi. Yanındaki arkadaşı, “Bırak şimdi nostaljiyi. Aç karnını doyur. Durma hadi ye” dedi. “Arkamızdan koşturan mı var be mübarek, yiyoruz işte” dedi. Bir yandan da maça bakıyorlardı iki arkadaş. Çay da yapmışlardı. Bir yandan yiyor, bir yandan çay içiyorlar, bir yandan da maçı izleyip yorumlarda bulunuyorlardı. Mutlu olduğunu hissetti bir an. Şimdi arkadaşına mutlu hissediyorum dese, “Moruk, sen de bu akşam ne duygusal takıldın be” diyecekti. İçinde kötülük yoktu biliyordu da ama yine de böyle derse içi burkulurdu. O yüzden o topa hiç girmedi. Sadece içinde bulunduğu anın tadını çıkarmaya baktı.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #102: Hayata dair bir pazar günü     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #104: Bugünden notlar ve istikrar mucizedir sözü

Kişisel Blog Yazıları #102: Hayata dair bir pazar günü

Bir pazar gününü daha evde geçirdim. Aslında dün arkadaşla buluşacaktım ama hiç halim yoktu. Onun yerine bol bol uyumuştum. Sosyal medyada takıldım biraz. Nihilist penguen üzerine yapılan paylaşımlara baktım tekrar. Geçen hafta bugün patlamıştı videosu biliyorsunuz. Dünya çapında viral olmuştu. Öğleden sonra Atv’de, ABİ dizisinin tekrarına denk geldik. Onu izledik. Bunca yıl sonra iyi bir diziyle döndü Kenan İmirzalıoğlu. Dizinin ilk bölümden sonra böyle düşünmesemde. Akşam Star’da, Oh Olsun adındaki Türk filmi vardı. Biraz onu izledik. Sonra Atv’ye geçtik. Kim Milyoner Olmak İster’e. Biraz da onu izledik. Bir pazar günü de böyle bitti. Yarın yeni bir hafta. Diyete falan başlayacaksınız tam sırası. Ya da yeni bir karar aldıysanız ve uygulamaya koyacaksanız tam sırası. Saat 23.37 geçiyor. Galiba yatmanın da tam sırası.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #101: Savunmaya geçmekten yoruldum    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #103: Peynirli ekmek, çay ve bir akşam