Sayfalar

Sayfalar

Kişisel Blog Yazıları #152

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısı için geldim ama aklımda ne yazacağıma dair en ufak bir fikrim yok.

Saat 21.49 geçiyor ve dışarıda rüzgar var.

Bizimkiler, Star’da Çirkin dizisini izliyorlar.

Onlarla beraber biraz da ben izledim.

Sonra da yazımı yazmaya geldim işte.

Hafta içi boş bir günümde sağlık ocağına gidip bir tahlil yaptırmak istiyorum.

Hani sosyal medyada çok konuşuluyor ya.

Magnezyum, D vitamini, Bi vitamini falan.

Bakalım değerlerim nasılmış?

Magnezyum için doktor bir şey verirse en azından onu kullanırım.

Finansal özgürlük için, ek gelir getirecek işler yapmak lazımmış.

Bu ek gelirleri de yatırıma yönlendirmek gerekiyormuş.

Parayı çalıştırıp, para kazanmak yani.

Ek gelir getirecek işler neler olabilir?

Şimdi biraz bunları incelemem lazım.

Kişisel blog yazıları serisinde benim de tuzum bulunsun dersen yorum yapabilir ya da bir emoji koyabilirsin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #151

 

Kişisel Blog Yazıları #151

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümü için aslında başka bir yazı yazmıştım. Ama beğenmedim yeni bir yazı yazdım. İşte o yazı da, bu yazı.

*Bugün yine finansal özgür olmak üzerine YouTube’dan videolar izledim. Finansal özgür olabilmem için daha kırk fırın ekmek yemem lazım.

*Alzaymır olan yaşlı bir teyze vardı. Vefat etmiş. Haberi duyunca kurtuldu dedik. Hem bakan kurtuldu, hem de kendisi. Bu dünyada her işini kendin görebilmen ve kimseye muhtaç olmamak büyük nimet.

*Kanal D’deki, Güller ve Günahlar dizisi sıkıyor artık beni. İlk başlardaki o heyecan kayboldu gitti.

*Bu akşam bizimkilerle konuşurken, “Artık çaydan da eskisi gibi tat alamıyorum” dedim. Bizimkiler de, “Bizim ağzımızın tadı yok” dediler. Bizim de ağzımızın tadı yok, yediğimiz içtiğimiz şeylerin de tadı yok.

*Bazen, hem tatil günümü en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum. Hem de doğru dürüst bir şey yapamadan tatil günümü yiyip bitiriyorum. Bu nasıl bir ikilemdir?

*Kişisel blog yazıları serisinde, hayatımdan birkaç noktaya değindiğim yazım da böylece bitti. Eğer bu yazımı sevdiysen yorum yapabilir, yorum yapamam dersen sadece emoji de koyabilirsin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #150

 

 

Kişisel Blog Yazıları #150

*Moral olarak hemen çabuk düşen ve çabuk yükselen bir yapım var. Bir davranış, bir sözden dolayı hemen modum düşer ve bunu yüzümden hemen fark edebilirsiniz. Kişisel blog yazıları serisinde biraz da kendimden bahsedeyim değil mi? Güncel konular hakkında yaz yaz, nereye kadar?

*Evet, söylemişlerdi. Mayıs ayının ilk haftası soğuk olacak diye. Bugün 1 Mayıs. Dışarıda yağmur var, hava kapalı ve soğuk. Kış gününden bir gün sanki. Kar da yağacak demişlerdi. Bakalım yağacak mı?

*İnsanın morali bozuk olduğunda hiçbir şey canı istemiyor. Ne bir şey yemek içmek, ne de bir yerlere gitmek. Yalnız kalmak istiyorum ben de. Uyumasam bile yatmak istiyorum. Uyuyunca geçer derler ya. Belki de yatmak istememin nedeni de odur.

*Google’ın yapay zekası Gemini, televizyonlara reklam vermiş. Bu akşam gördüm. Eskiden sosyal medya uygulamaları televizyonda reklama ihtiyaç duymazlardı. Şimdi işler değişti. Televizyona reklam verme işini de ilk olarak TikTok’da görmüştüm.

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümünün de sonuna gelirken herkese iyi hafta sonları dilerim millet.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #149

 

Kişisel Blog Yazıları #149

*Kişisel blog yazıları serisindeki yazılar artık daha kısa olacak gibi. Uzun yazı yazmak biraz zahmetli oluyor ve çok kafa patlatmak gerekiyor.

*Yarın 1 Mayıs. İşçinin ve emekçinin bayramı. Yani, benim ve senin bayramın. Ama boş. İşçinin hakları törpülenirken ne bayramı?

*Erken seçim olacak söylentileri iyice ayyuka çıkmaya başladı. 2027’nin kasım ayında erken seçim yapılacağı iddia ediliyor. Siyaset ısınıyor.

*Bu arada mayıs ayının ilk haftası yurdumuz, soğuk hava dalgasına girecekmiş. Hatta kar bile yağabilirmiş. Mayıs ayında yağacak bir kara hazır mısınız?

*Bazen, nedenini bilmediğim bir şekilde hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

*Geceleri, ışık kapalıyken televizyon izlemekten nefret ediyorum. Bu da şey gibi oldu. Hani bir tane şirin vardı. Her cümlesinde nefret ederim derdi. Adı gelmedi aklıma. Tıpkı onun gibi hissettim kendimi.

*Evet, bir gece daha bitti. Kişisel blog yazıları da bitti. Tabi bu akşamlık. Devamı gelecek. To be continued.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #148   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #150

Kişisel Blog Yazıları #148

*Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısına Trump ile başlıyorum. Ağzında devamlı geveleyip duruyor. Uzaylılarla ilgili elinde belgeler varmış. Açıklayacakmış falan. Açıkla artık kardeşim. Bitsin bu gizem.

*Mesaj geliyor telefonuma. İphone’da indirim yapıyormuş telefon operatörüm. Kardeşim, ne kadar indirim yapsan da yine de çok pahalı oluyor İphone. Aslında alınan devasa vergiler olmasa bu kadar pahalı olmayacak. Ama işte burası Türkiye dediğimiz yerlerden biri de bu vergiler.

*Dünyadan başka bir gezegene gidip yaşama şansımız sıfır. Bakmayın yaşanır falan dediklerine. Şimdilik hepsi teori. Bazıları bu durumu, “Dünyaya hapsolduk” diye nitelendiriyor.

*Çirkin dizisindeki Ferhat karakteri, “Çocukken çok aç yattım. O yüzden şimdi yemek yemeyi seviyorum” diyor. Ahh ulan garibanlık, fakirlik. İnsanın çocukken o kadar hassas bir yüreği oluyor ki. O yüreği inciten şeyler bir ömür boyu unutulmuyor.

*Kişisel blog yazıları serisinin bu bölümü biraz kısa oldu. Ama hiç yazmamaktan iyidir değil mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #147   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #149 

Kişisel Blog Yazıları #147

Saate baktı. Daha saat 03.30 geçiyordu. Kalktı, tuvalete gitti.

Sonra mutfağa yöneldi. Kahve içmek istedi canı. Düşünmek istiyordu.

Kahve hazırlanırken camdan dışarıya baktı.

Karşı apartmanda bir iki dairenin ışığı yanıyordu. Belki onların da kendisinin ki gibi uykuları kaçmıştı.

Kahvesini aldı ve masaya geçti.

Kişisel blog yazıları serisinin bu akşam ki yazısını yazamamıştı. Aklına konu gelmişti. Yorgundu da.

O yüzden yazmalıyım diye tutturmadan gidip yatağına yatmıştı.

Hazır kalkmışken yazımı yazayım dedi. Ama yine aklına konu gelmiyordu.

Kahve çok güzel olmuştu. Kahvenin güzel olması, o an için mutlu etti onu. Küçük mutluluklar dedikleri bu olsa gerekti.

Yazmak onun için hobiydi. Belki de hobiden de öte.

Kişisel blog yazıları yazarak hobisini en güzel şekilde gerçekleştirmiş oluyordu.

Bugüne kadar hiç evlenmemişti. Bu saatten sonra da evlenmezdi zaten.

İşi gidip geliyor, hobi olarak da bloğunda yazılar yazıyordu. Hayatı bu kadarcıktı işte.

Ne kadar da rutin bir hayat diye düşündü. İşe git, gel. Hayat, çalışmaktan ibaret gibiydi.

Hayat üzerine çok mu düşünüyordu?

Hayat üzerine çok mu kafa yoruyordu?

Acaba bu kadarı fazla mıydı?

Çok da inceleme işte, yaşa gitsin. Bazısı böyle diyordu. Bu kadar kolay mıydı yani?

Kahvesi bitmişti.  Saate baktı. 04.30 olmuştu. Bardağı mutfak tezgahına koydu. Yatağa doğru yöneldi.

Artık yatmalıydı. Ne de olsa yarın iş vardı.

Hiç iş olmasaydı. Yarın istediği saatte kalkabilseydi. Ne güzel olurdu. Zenginlik dedikleri bu olsa gerek diye düşündü.

Yarın akşam, kişisel blog yazıları serisine muhakkak bir yazı yazmam gerek diye düşünürken gözleri kapanıyordu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #146  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #148

Kişisel Blog Yazıları #146

Dışarıda harika bir hava vardı. Günlerden Pazar olunca da kendini dışarıya atmamak olmazdı.

Ama kendimi akşam 17:30’da dışarıya attım. Daha erken çıkıp direk güneşe maruz kalmak istemedim çünkü.

Fındık dükkanı olan bir arkadaşım var. Onun yanına gittim.

Hem bu şekilde kişisel blog yazıları serisine yazacak şeylerim olur dedim.

Yandaki kahveden çay söyledi hemen. Çay içtik. Ama çay bayattı. Ulan bayat bayat çayı kakalıyorlar millete.

Arkadaşım yeni bir fındık makinesi alacakmış. Onun telaşı içindeydi.

Oradan çıktım. BİM’e girdim. Trabzon ekmeği aldım. Kornet dondurma aldım 4 tane de. Ama isimsiz markadan. Yıllardır aldığımız marka. Şimdi isim vermeyeyim. Reklama girmesin.

Ordan eve geldim. Kanal D’de, Arka Sokaklar’ın tekrar bölümü vardı. Cuma akşamı izlemediğimiz için onu izledik.

Cuma günü Show TV’de Kızılcık Şerbeti’ni izledik çünkü.

Galatasaray evinde Fenerbahçe’yi 3-0 yendi. Artık şampiyon olduk sayılır.

Kişisel blog yazıları serisi için böyle günlük tarzda da yazmak istiyorum ama genelde her gün aynı olduğu için yazamıyorum.

Bugün farklılık olduğu için yazdım.

Gerçi her günüm farklı olsa da yine de sıkılırdım günlük yazmaktan.

Bir gün günlük, bir gün hikaye, bir gün güncel olaylar, bir gün de hiçbir şey yazmak istemiyorum.

Değişik bir ruh dünyam var bu konuda. Her gün aynı tarzda yazamıyorum.

Saat 23.43 oldu. Belki yatmadan önce şu an okuduğum hikaye kitabından bir hikaye okurum. Sonra da yatarım.

Kişisel blog yazıları serisinde sen hangi yazı tarzımı seviyorsun peki?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #145   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #147

 

Kişisel Blog Yazıları #145

*Bu evrenin gizemi nedir ya? Sözde ışık hızını hiçbir şey geçemez. Ama evren, ışık hızının üç katı büyüklüğünde bir hızla genişliyor. Merak ediyorum da: Evrenin sırrını, insanlık olarak çözebilecek miyiz? Yoksa sırrı çözemeden kıyamet mi kopacak?

*Kişisel blog yazıları serisine enteresan bir giriş oldu değil mi? Bu evren, uzay konuları her zaman beni heyecanlandırır. Yeni bir şeyler duyduğumda da böyle paylaşma ihtiyacı hissediyorum işte.

*YouTube ve sosyal medyanın olmadığı bir çağda yaşasaydık her şey daha mı kolay olurdu? Kişisel gelişim, hayalin nedir bulma, hayalinin peşinde koşma, istediğin her şeyi olabileceğinin söylenmesi falan. Bunlardan hiç haberdar olmayacaktık. Ne iş yapıyorsak, paşa paşa çalışacaktık. Kafada hiç bunlar olmayacaktı. Yaşayıp gidecektik. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

*Bir arkadaş söyledi ama ne kadar doğru bilmiyorum. Aynı iş yerinde 15 sene çalışırsan tazminatlı çıkış hakkın doğuyormuş. Bunu başka bir arkadaşa söyledim. Onun da aynı iş yerinde 15 yılı doldurmasına çok az kaldı. “Tazminatla çıksan ne olur ki? Hazıra dağ dayanmaz” dedi. Emeklilik ne zaman dedim. 56 yaşındaymış. En aşağı bi 10-12 senesi var daha.  

*Tazminat konusuyla ilgili bir şey daha söyleyeceğim: Geçen gün Orhan Gencebay’ın filmlerinden birini izliyorduk. Filmde, Orhan Gencebay’ın oynadığı karakteri işten çıkartıyorlar. Daha çalışmaya başlayalı bir ay olmuş. Ama ona bile 1 aylık tazminat vermişler. Bu dediğim film, 70-80’li yıllarda çekilmiş bir film. İşçi haklarında nereden nereye değil mi?

*Geçen gün bir blog yazıma gelen yorumları okuyordum. Bir tanesi, “Sen yazının sonuna eklememişsin ama bu sefer ben ekleyeyim: Kişisel blog yazıları serisi devam edecek” demiş. Ben de, “Haklısın, nasıl da unuttum” dedim. Şaka şaka. Böyle bir şey olmadı. Tamamen ben uydurdum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #144   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #146

 

Kişisel Blog Yazıları #144

Dışarıda pala pala kar yağıyordu. Camdan yağan karı izlemenin huzuru vardı içinde.

Gitti hemen bir kahve yaptı kendine. Yine geldi camın kenarına. Elinde kahveyle izlemeye başladı bu sefer yağan karı.

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını yazacaktı.

Ama şimdi bu keyfini bozmak istemiyordu. Birazdan yazardı yazısını. Hem de bu anı yazardı. Konu da çıkmış oldu işte böylece.

Geçmişini, şimdiyi ve geleceğini düşünüyordu. Kişisel gelişimciler her derler ya, “Anı yaşayın” diye. O iş öyle olmuyordu işte.

Sadece şimdiyi, şu anı düşünmek tam bir delilikti. İnsan denen varlığı sadece şimdi ile sınırlayamazdınız.

Çünkü insan, geçmişi, şimdiyi ve geleceği beraber düşününce rahatlardı ancak. En azından şimdilik bu şekilde düşünüyordu.

Gün gelir de sadece şimdiyi düşünebilirse bunu da açık yüreklilikle kendisine itiraf ederdi. Onun değişmez dediği düşünceleri yoktu.

Sabah sabah bunları düşünmek ve sıcacık bir kahve çok iyi gelmişti.

Kedisi, sırt üstü koltukta uzanmış yatıyordu. Bu kedilerin ne ilginç yatış şekilleri var diye düşündü. Gidip sevmek istedi ama sonra vazgeçti. Çünkü severse muhakkak uyanırdı. Onu yazı yazarken rahat bırakmazdı sonra. En iyisi hiç ellememekti.

Kahvesinin son yudumunu da içti ve kahveyi bitirdi. Bardağı masasına koydu. Ama içi rahat etmedi.

İşi biten şeyin etrafında olmasını istemiyordu. Boş bardak, yenilmiş çikolata kabı falan gibi. Gitti, mutfağa bıraktı bardağını. Tekrar içeri geldi ve masasına oturdu.

Artık kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını yazmaya başlayabilirdi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #143  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #145

Kişisel Blog Yazıları #143

*Bugün 23 Nisan. Çocukların bayramı. Bir sürü paylaşım yapılıyor. Siz bizim geleceğimizsiniz falan diye. Peki çocuklara gerçekten öyle davranıyor muyuz? Onlara bunu hissettiriyor muyuz? “Sen çocuksun bilmezsin sus” deriz. Öz güveni yıkar geçeriz. “Sen yapamazsın, çocuksun daha” deriz. Onlara sorumluluk vermeyiz. Onları hayata dahil etmeyiz yani. Bence burada bir sorun var. Bunu konuşmalıyız ve düzeltmeliyiz.

*Kişisel blog yazıları serisi gibi daha önce seri yapan bloglar var mı diye baktım ama bulamadım. Zamanında bazı bloglar yapmış. Yapay zekanın yalancısıyım. Peki göster o zaman onları diyorum. Gösteremiyor. Tanıdık bloglardan seri yapan biri vardı bak. Bir yılda, her gün yazı yazma serisi. 365 yazı. İşte bunu bir zamanlar Yine Bir Gün Biz Böyle bloğu yapmıştı. Şimdi de her gün yazıyor ama seri olarak değil. Tam bir günlük blog işte.

*Mario Levi’nin bir röportajını izledim bugün. O da zamanında yazarlık atölyesi açmış. 21 yıl kesintisiz ders vermiş. Yazarlık atölyelerini sordular. “Ebru öğrenmek istiyorsunuz mesela. Bir ustanın yanında yetişmeniz lazım. Ney üflemek istiyorsunuz. Bir ustanın yanında yetişmeniz lazım. Piyano çalacaksınız. Bir ustanın yanında yetişeniz lazım. Bütün bunlar yapılırken neden yazarlık için bunu düşünmeyelim? Benim ki bir çeşit usta/çırak ilişkisi.” dedi. Evet, bu açıdan düşündüğümüzde çok mantıklı geldi bana da. Evet, eskisi gibi negatif bakmıyorum artık yazarlık atölyelerine. Ama gerçekten işin ehli olanlardan ders almak kaydıyla. Zaten röportajda Mario Levi de buna vurgu yapıyor. Önüne gelenin yazarlık atölyesi açması hakkında. Yani işin özü: Güvendiğim isimlerden birileri olursa yazarlık atölyesinin başında ve imkanım da varsa o an için yazarlık atölyesine gitmek isterim artık.

*Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısında neler mi olacak? Ben de bilmiyorum. Yine içimden geleni, aklıma takılanı yazacağım bir yazı olacak o kesin.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #142  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #144

Kişisel Blog Yazıları #142

*Bugün 23 Nisan. Buruk bir şekilde kutluyoruz bu günü. Çünkü Kahramanmaraş’taki okul saldırısında hayatını kaybeden çocuklarımız ve öğretmenimizin acısı hala kalplerimizde.

*Kişisel blog yazıları serisine bir süre ara vermiştim. Şimdi bu yazı ile seriye kaldığımız yerden devam ediyorum. Bazen sıkılıp ara veriyorum sonra tekrar dönüyorum. Bu da, o dönüş yazılarımdan biri.

*Bazı dizi oyuncuları çıkıp, Kahramanmaraş’taki olayın dizilerle alakası olmadığını söylüyorlar. Tamam, her şeyi dizilere bağlamamak lazım. Ama dizilerin de etkisi var. Artık şunu bir kabul etsek mi?

*Canan Karatay Hoca, eşini kaybetmiş ya. Üzüntüden de dişleri dökülmüş hocanın. Hoca adına çok üzüldüm. Şimdi düşünüyorum da, hayatta ne için yaşayacak? Eşini, hayat arkadaşını kaybetmiş. Hayata yeniden bağlanma motivasyonunu nasıl bulacak?

*İbrahim Tatlıses, bütün servetini devlete bırakacağını açıklamış. Artık çoluk çocuktan ne kadar bıktıysa. Ama çocukların, “Tamam babacığım. Sen öyle dediysen, öyle olur” diyeceğini sanmıyorum. Böyle durumlarda kişi, servetini devlete, hayır kurumlarına bıraksa bile varisler itiraz ettiğinde yine mirastan pay alabiliyorlarmış. Geçen bununla ilgili arkadaşla konuşmuştuk. O söylemişti.

*Oyuncu Ferdi Atuner hayatını kaybetmiş. Kendisini Ayrılsak da Beraberiz dizisinde, devamlı “Bir tatlı huzur almaya geldim kalamıştan” şarkısını söylerken hatırlarım. Bir de Kemal Sunal’ın, Çarıklı Milyoner filminden.

*Kişisel blog yazıları serisinin ortaya karışık yazılarından biri daha bitti. Şimdi sıra, serinin yeni yazılarında. Beni takip etmeyi, bildirimleri açmayı ve yorum yapmayı unutmayın. Pardon ya. Bu söylediğim YouTube’da oluyordu değil mi?

*Önceki yazı: Soğuk esen hava ve çirkin bir dizi- Kişisel Blog Yazıları #141  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #143

23 Nisan'da onları hatırlayacağız...

Kahramanmaraş’taki okul saldırısında öğretmen ve öğrenciler hayatını kaybetti. Şimdi gel de 23 Nisan’ı kutla. Bizim için sevinç ve neşe anlamına gelen 23 Nisan, resmen yas günü oldu. Hele, bayramlık giyecek çocuklar kefen giydi diye yazmış ya biri. İnsanın yüreğini dağlıyor.

Saldırının gerçekleştiği okulun tamamen kapatılacağı iddiaları var. Başka bir iddia da, öğrenciler yakınlardaki diğer okullarda eğitim görmeye devam edecek, şimdilik okul kapalı kalacak. Sonra duruma göre bakılacak. Şu an için öğrencilerin tekrar o okula gitmemesi çok doğru bir karar. Resmen bir travma olurdu onlar için.

Patır patır insanların öldürüldüğü oyunlar yasaklanmalı bence. Sanal dünyada insan öldüre öldüre hissizlik oluşuyor çocukta. Gerçek hayatta da insan öldürmenin hiç de problem olmayacağını düşünebilir çocuk. Tabi ki sadece oyunlar değil bunun sebebi. Ama oyunlar da nedenlerden biri.

Okullarda şiddet neden artıyor? Diziler mi, toplum mu?

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırılarının ardından herkes tartışıyor. Çocuklar nasıl bu hale geldi? Bunun önüne nasıl geçeriz? Kimi oyunlardan, kimi dizilerden diyor. Kimi toplumdaki şiddet kültüründen, kimi Esra Erol ve Müge Anlı’dan diyor. Yine tartışma bir yere bağlanmayacak yani.

Eşref Rüya ve Yeraltı dizileri yayından kaldırıldı dendi bir ara bu okul baskınlarından sonra. Açıklama geldi. Kalkmamış. Sadece silahlı sahneler konusunda daha hassas olacaklarmış. Nasıl olacaklarsa?

Baskın yapan çocuğun etek giydiği görüntüler çıktı ortaya. Kendini de kız olarak tanımlıyormuş. Bu nasıl karışık bir durumdur? Neler dönüyor? Sınıfta çekilmiş görüntüler vardı. Orada çocuk, dönüp duruyordu. Etekli görüntülerini görünce, kendince bale falan mı yapıyordu diye düşündüm.

Reklam yoksa dizi de yok: Televizyon krizi büyüyor...

İlk olarak Arka Sokaklar dizisinin yeni bölümü, yeterli reklam alamadığı için yayınlanmadı.

Sonra Now’daki Kıskanmak dizisi de aynı şekilde.

Böyle devam ederse yeni diziler çekilmez artık. Çekilse bile iki/üç dizi yapılır, diğer akşamlar hep filmler yayınlanır.

Çok uç bir nokta ama böyle giderse tamamen diziler ortadan kalkabilir.

Diziler ortadan kalkarsa kanallara ne ihtiyaç var? O zaman kanallar da kapanır.

Eskiden bir gecede iki dizi yayınlanırdı. Sonra maliyetler yükseldiği için dizi sayısı bire düşürüldü.

Bir dizi ile tüm geceyi kapatmaya başladı kanallar. Önce geçen haftanın özetini, sonra yeni bölümü yayınladılar.

Böyle çözüm bulmuşlardı maliyetler için.

Ama şimdi bir akşam da, bir dizi için bile yeterli reklam alınamıyorsa bu işin sonu nereye gidecek?

Cem Gelinoğlu'nda, Okan Bayülgen havası mı var?

Aslı Şafak ile İşin Aslı programına Cem Gelinoğlu ve Doğu Demirkol konuk olmuş. Onu izledim.

Cem Gelinoğlu daha önce iki defa bu programa gelmiş.

Programın sunucusu Aslı Hanım, o iki programa gönderme yaparak, “Cem sana ne oldu? Sen çok konuşkan olmuşsun” dedi.

Program sunucularının en sevdiği konuk tarzı, konuşkan konuktur diye de ayrıca ekledi.

Cem Gelinoğlu ise bu durumu, moduna bağladı.

Bazı zamanlar çok içe kapanık olduğunu, bazı zamanlar da böyle olduğunu söyledi.

Bence moduyla ilgili değil. En azından bana öyle gelmedi.

Çünkü Doğu Demirkol’a sorulan sorulara da kendisi cevap verecekti neredeyse.

OKAN BAYÜLGEN DE KONUŞULDU PROGRAMDA…

Okan Bayülgen’in, konuklarından çok kendisinin konuşması hakkında.

Hatta Doğu onunla ilgili, “Okan Bayülgen konuşacak, onu dinleyecek konuklar aranıyor” diye de espri yaptı.

Cem Gelinoğlu’ndan, Okan Bayülgen havası aldım.

Hep o konuşmak istiyor sanki.

Konuşmaya başlayınca 3-4 dakika susmuyor. Devamlı anlatmak istiyor.

Okan Bayülgen kadar olmasa da.

Ama şunu da ekleyeyim: Konuşması da dinleniyor. Ben dinlerken zevk aldım. Ne diyecek diye bekledim.

Boş konuşmuyor yani. Hayata dair, filme dair, diziye dair, ilişkilere dair. Her ne konuda konuşursun kendisini dinletiyor.

Bu çok önemli bir özelliktir bak. Acun Ilıcalı da hep buna vurgu yapar. “Seyirci bu adam ne diyecek diye bekliyorsa o adam olmuştur” der Acun.

CEM GELİNOĞLU, STAND-UP YAPACAKMIŞ…

Bu arada Cem Gelinoğlu, stand-up şovlarına başlayacakmış.

Kendisini severim. Hem adaşım olduğu için, hem filmlerinden dolayı, hem de televizyondan gördüğüm kadarıyla iyi bir insan olmasından dolayı.

O yüzden başarısız olmasını istemem.

Çünkü stand-up farklı meziyetler gerektirir.

Tamam, hep kamera arkasında başarılı oldun. Ama sahne farklı bir yer.

Seyirciyle bire bir temas halindesin. Anlık tepki alıyorsun. Bunu yönetebilmek, senaryo içinde oynanan oyunculuktan çok daha zor.

Önce kendi arkadaşlarına yapacakmış gösterisini. Sonra da tüm seyircilere.

CEM GELİNOĞLU VE DOĞU DEMİRKOL İYİ BİR İKİLİ OLMUŞLAR…

Başka bir not daha. Cem Gelinoğlu ve Doğu Demirkol’un beraber konuk olduğu ve benim izlediğim ikinci programdı bu.

İlk program Kafa TV, YouTube kanalındaki Dolunay Soysert’in sunduğu Ne Münasebet programıydı.

İki programda da iyi bir ikili oldukları izlenimini aldım. İkisi de birbirine saygı duyuyor.

Doğu, Cem’i gerçekten bir abi gibi görüyor. Belki ileride başka işlerde yine beraber oynarlar.

Ama oynamasalar bile çok iyi dost olduklarını ve bu dostluğun yıllarca devam edeceğini düşünüyorum.

 

Kahveyle başlayan bir günün sonunda gelen mektup...

Sabah kalktım. Daha yüzümü yıkamadan ve tuvalete gitmeden, kahve makinesinin düğmesine bastım. Çünkü kahve içmeden kendime gelemezdim.

Aslında hiç böyle adetim yoktur. Hep özenti işte.

Yüzümü bolca suyla yıkadım. Havluyla yüzümü kurularken, acaba başka milletlerde de sabah yüz yıkama adeti var mıdır diye düşündüm.

Kahvemi aldım ve mutfak masasına geçtim. Dumanı tüten kahveme baktım. Bir yudum aldım. Yeni bir gün başlıyordu işte.

Sosyal medyada biraz kaydırma yaptım kahvemi içerken. Yine bir dünya üzücü haber.

Sabahımı berbat etmesine izin veremezdim daha fazla. Kapattım sosyal medyayı.

Blog arkadaşlarımın yazılarını okudum. Yine bir gün biz böyle, Deeptone ve Cherry’nin.

Kahvenin yanında da bir tane kuruvasan yedim. Filmlerdeki gibi bir sabah başlangıcı yaptığıma göre artık işe gidebilirdim.

Akşam eve geldim, kapıyı açtım. Baktım kapının önünde bir mektup.

Kapının altından atmış kim attıysa.

Mektubu aldım, koltuğa geçtim. Merakla açtım. İçinde, kişisel blog yazıları serisi devam edecek yazıyordu.

Tıkanan bir yazarın ilham arayışı - Hikaye

Çayını bitirmişti. Belki de yarım saat önce. Sıkıntılı bir şekilde bardağına baktı. Hala aklına yazacak bir şeyler gelmemişti. Dergiye yazıyı yetiştirmesi gerekiyordu.

Bazen böyle oluyordu işte. Tıkanıp kalıyordu. Yazarlar olarak bizim mesleğinde zorluğu da burada işte. Bunu düşününce birden gülümsedi.

Evet, kendisi bir yazardı artık. Bir Orhan Kemal, bir Ahmet Ümit değildi tabi. Kendi çapında bir yazardı.

Buralar eve çok tıkılıp kalmıştı. Bu da hikaye yazmak için konu sıkıntısı çekmesine neden oluyordu.

En iyisi dışarı çıkmaktı. Hava da güzeldi zaten. Dışarı bakınca insanın içi aydınlanıyordu ve içine bir sevinç doluyordu.

Evden çıktı. Öylesine yürümeye başladı. Şuraya gideyim diye çıkmamıştı evden. Ayakları nereye götürürse oraya gidecekti.

Birden çocuk sesleri duymaya başlamıştı. Parktan geliyordu sesler. Çocuk seslerini duymaktan hoşlanırdı. En iyisi parka gitmek dedi.

Çocuklar deli gibi oyun oynuyorlardı.

Banklarda anneleri oturmuş, bir yandan laflıyorlar, bir yandan da çocukları kontrol ediyorlardı.

O da boş bulduğu bir banka oturdu. Çocukları izlemeye başladı. Hava mis gibiydi. Havayı içine çekti. Yaşamak güzel şey be dedi.

Sabah doğru dürüst bir şey de yememişti. Birden acıktığını hissetti. Güzel bir menemen iyi giderdi. Kalktı. Rota: Menemenciydi.

Yediği menemenin, soğanlı mı yoksa soğansız mı olduğuna bugüne kadar hiç dikkat etmemişti.

Böyle lezzetli tartışmaları da nereden bulurlardı.

Kahvaltıcıya gitti. Boş olan masaya oturdu. Gelen garsona menemen siparişi verdi. Tabi yanında da çay.

Yemeğin ortasına doğru aklına geldi. Baktı. Yediği menemen soğanlıydı.

Demek ki soğanlı seviyordu. Soğanı, normalde de severdi zaten.

İyi ki çıkmıştı. Hem güzelce karnını doyurmuştu. Hem de hikaye yazmak için birkaç konu bulmuştu.

Hem yazar dediğin toplumla iç içe olmalıydı değil mi?

Yemekten sonra keyif çayını içti. Öğlene geliyordu vakit. Alacağını almıştı.

Şimdi eve gidip, dergi için hikaye yazma vaktiydi.

Soğuk esen hava ve çirkin bir dizi - Kişisel Blog Yazıları #141

Dışarısı sıcak görünüyordu. Ama dışarıya çıkınca hiç de öyle olmadığını anlayacaktım. Çünkü soğuk esiyordu.

Kişisel blog yazıları serisine yazmalık konu çıktı dedim tam o anda. Markete girdim. Ekmek ve meyve suyu alıp eve döndüm.

Gezmeye gitsem mi, gitmesem mi kararsızlığı içinde geçti gün. Sonuç olarak gitmedim.

Akşam Star’da, Çirkin dizisini izledik. Sözde kız çirkin ama çirkinlikle uzaktan yakından ilgisi yok kızın. Yüzüne bolca çil yapmışlar. Ee, al sana çirkin.

Bir kız arkadaş İnstagram’dan paylaşım yapmış. Kendimle date demiş. “Peki bu ilişki yürür mü?” diye sordum. Gülme emojisi koymuş ve yürümez demiş. Kişisel gelişimcilerin dediğini yapmış yani. Dışarı çıkmak için ille de yanında birisinin gelmesini beklememiş.

Galatasaray içeride Kocaelispor ile 1-1 berabere kaldı. Şampiyonluk gidiyor mu nedir? Bizim için çok fena olur bu.

*Önceki yazı: Yağmur, kahve ve küçük bir mola – Kişisel Blog Yazıları #140

Yağmur, Kahve ve Küçük Bir Mola- Kişisel Blog Yazıları #140

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısını okumaktasın şu an. Hoş geldin.

Hayal ediyorum: Dışarıda yağmur yağıyor. Bir kafeye sığınıyorum. Hafif ıslanmışım. Oturacak boş bir masa arıyorum.

Hah, buldum. Orası boş işte. Oturuyorum. Şansıma da cam kenarı. Yağan yağmuru izlemek istiyorum.

Gelen giden yok. En sonunda yanımdan geçen garsona bir kahve söylüyorum. Sıcacık geliyor kahvem.

Dışarıyı izlemeye devam ediyorum. Yağan yağmuru izledikçe huzur buluyorum. Uzun zamandır bu kadar huzurlu hissetmemiştim kendimi.

Soruyorum kendime: Hayatta şu ana kadar neler yaptım? Hedeflediğim yerde miyim? Böyle mi devam edeceğim?

Ya geçmişte yapıp da pişman olduğum şeyler? Onlar ne olacak? Onların geri dönüşü yok. O hesapları kapatmam lazım. Ya bu dünyada, ya da öbür dünyada.

Geriye dönüp baktığımda hayatımdan çıkarmak istediğim sahneler var. Onlar olmasa daha huzurlu olurdum.

Diğer masalara bakıyorum. Birinde bir çift var. Aşkla bakıyorlar birbirlerine. Diğer masada kızlardan oluşan bir grup var. Devamlı gülüyorlar. Belli ki çok eğleniyorlar.

Kahvem bitmiş. Yağmur da dindi. Artık gitme vakti.

Hayata küçük bir molaydı bu. Şimdi dışarı çıkacağım. Yine hayatla olan mücadeleye. Kaldığım yerden.

Ben masadan kalktıktan sonra garson masayı siliyor. Ufak bir not kağıdı geçiyor eline.

Notta, kişisel blog yazıları serisi devam edecek yazıyor. Bense çoktan kalabalığa karışmış oluyorum.

*Önceki yazı: Sıradan ve rutin bir gün daha- Kişisel Blog Yazıları #139    

*Sonraki yazı: Soğuk esen hava ve çirkin bir dizi - Kişisel Blog Yazıları #141 

Sıradan ve rutin bir gün daha - Kişisel Blog Yazıları #139

Sıradan ve rutin bir gün yaşadığını hissediyor musun sen de? O zaman hoş geldin. Çünkü ben de öyle hissediyorum. Kişisel blog yazıları serisinin bu yazısında da bunu paylaşmaya geldim. Rutin Cuma, rutin iş günü ve kapanış. Kapanış derken haftayı kapatış. Birbirinin aynısı günlere, bir yenisi daha eklendi yani.  

Yapay zekanın, insanı aptallaştırdığına dair iddialar var. Bilgileri hatırlamakta zorlanıyormuşuz ve kalıcı öğrenmeyi engelliyormuş. Yapay zekayı kullanmak ya da kullanmamak. İşte bütün mesele bu.

Musti Kusti bir meşhur oldu. YouTube kanalları arasında dolaşıp duruyor. Cüneyt Özdemir konuk etmişti. Şimdi de Mirgün Cabas konuk etmiş.

Bu aralar Tepkikolik’in, yemeklere tepki videolarını izlemekten inanılmaz zevk alıyorum. Aslında ilk başlarda hiç beğenmemiştim bu konsepti. Ama şimdi bağımlısı oldum.

Saat 23.13 olmuş. Şu anda iki tane bisküvi attım ağzıma. Yazarken dikkat etmesem hepsini bitirirdim herhalde. Teker teker atıyordum ağzıma. Yok ya, yanınızda yörenizde abur cubur bir şey olmayacak. Yoksa ister istemez yemeye başlıyorsunuz.

Kişisel blog yazıları serisinin, ortaya karışık yazılarından birinin de sonuna geldik. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #138   

*Sonraki yazı: Yağmur, kahve ve küçük bir mola - Kişisel Blog Yazıları #140

Kişisel Blog Yazıları #138

Kişisel blog yazıları serisinin yeni yazısı için son çağrı. Başlıyor, başlıyor.

Yazıyor, yazıyor gibi oldu bu da. Hani zamanında küçük çocuklar gazeteleri, sokaklarda satarlarmış ya.

Gazeteyi satarlarken de, “Yazıyor, yazıyor” diye bağırırlarmış. Nostalji olarak böyle satışlar hala yapılsın isterim ben.

GAZETE SATIŞI SOSYAL DENEYİ…

Sokakta gazete satana denk gelsem, “Hazır yanıma kadar gelmiş alayım bari” derim. Ama başkası alır mı?

Bunu sosyal bir deney olarak bir denemek lazım. Milletin tepkisi nasıl olurdu acaba?

Bir de satan çocuk, elindeki tüm gazeteleri bitiriyormuş. Olur mu olur. Denemek lazım işte.

Artık bu sloganın yerini son dakikalar aldı. Yeni bir gelişme olduğunda yer gök son dakika ile yankılanıyor.

Yer gök demişken. Bir zamanlar Yer Gök Aşk diye bir dizi vardı. Aklıma geldi şimdi. Kimler oynuyordu tam hatırlamıyorum.

AKLINA GELENİ YAZMAK…

Ama izlemediğimi hatırlıyorum. Beğendiğim bir dizi değildi yani. Ya zaten bir insan çıkan her diziyi de sevemez ya.

Ben ne anlatıyorum ya. Biriniz de kardeşim sen ne anlatıyorsun ya demiyorsunuz. Belki de çoktan dediniz de ben duymadım.

Akışına geldiği gibi işte. Aklımdakileri dökmeye çalışıyorum. Kişisel blog yazıları demek de bu değil mi zaten?

Aklından geçenleri bir kağıda dökmek. Tabi bu lafın gelişi. Aklımdan geçenleri bilgisayara dökmek.

BİLGİSAYAR DA YAZMAK, DAKTİLO DA YAZMAK…

Bilgisayarda yazmak, daktilo ile yazmaktan daha kolay olsa gerek. Siz ne dersiniz?

Daha önce hiç daktilo kullanmadım. Ama imkanım olsa bir kereliğine olsun kullanmak isterdim. Bakalım nasıl bir şeymiş.

O deneyimi yaşamak isterdim. Ondan sonra bilgisayarla arasındaki farkı çok iyi anlamış olurdum. O farkı da yine burada sizlere anlatırdım.

HAYALİNDEKİ İŞİ YAPMAK DÜŞÜNCESİ BALON MU?

Olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu. Hayalinizdeki şeyi oldunuz mu? Yoksa başka başka işlerde mi çalışıyorsunuz?

Bir de bu hayalindeki işi yapmak olayı büyük bir balon mu yoksa?

Bu çağın insanı hayatı boyunca huzursuz olsun diye içimize, kalplerimize atılmış olan bir karıştırıcı mı? Yoksa saçmalıyor muyum? Sen de bir iki kelam etmek ister misin bu konuda?

Dizilerde çok olur. Bir karaktere soru sorulur. Karakter cevap vermez ve öylece bekler. O anda televizyonun karşısında ben, “Konuşsana lan, bir şey desene. İyi ya da kötü, bir şey de” diye söylenir dururum.

KISA BLOG YAZILARI…

Hep bunlar reels videoları yüzünden. Her şey bir an içinde olsun bitsin istiyoruz. Kısa kısa video izlemeye alıştık çünkü. Beklemeye, bekletilmeye tahammülüz yok.

Reels videoları dışında kısa blog yazılarını da severim. Hatta o kadar kısa ki, bir cümlecik olanlarını bile.

Bazı bloglar var öyle. Bir cümlecik yazmış bırakmış. Ama benim için değerli. İçinden o geçmiş ve onu yazmış.

Ne seo beklentisi, ne okunma beklentisi. Hiçbir beklentisi olmadan yazıp, bırakmış işte.

BAŞARI, BEKLENTİSİZ OLUNCA MI GELİR?

Belki de hayatta başarılı olmanın yolu beklentisiz olmaktan geçiyor.

Ama beklentisiz olmadan yaşanır mı? Benim için çok zor.

Beklentisiz yaşamak için kırk fırın ekmek yemek gerekiyor herhalde.

Manevi olarak bazı aşamaları geçmiş olmak. Olgunlaşmak. O da ha deyince olacak bir şey değil.

Belki de ömrün boyunca hiç olgunlaşamayacaksın. Şu kadar yaşarsan veya şunları yaşarsan, kesin olgunlaşırsın diye de bir garantisi yok bu işin.

ESKİLER NE SÖYLERSE DOĞRU SÖYLERLER…

Oğuzhan Koç, Dünya Gazetesi’nin YouTube kanalına konuk oldu. 20 dakikalık bir video. İzlemenizi öneririm.

Nasıl ünlü olduğundan, paranın Oğuzhan’ı bozup bozmadığına, parasını nasıl değerlendirdiğine kadar her şeyi konuştular.

Programın sonunda da Oğuzhan, babaannesinin söylediği bir sözle programa noktayı koydu.

Babaannesi, “Akarken doldurun evladım” dermiş. Programın sunucusu Hande de, “Eskiler ne söylerse doğru söylerler zaten” dedi.

Bunu duyduğuma sevindim. Artık eskiler değer görüyor, kıymet görüyor. En azından söyledikleri şeyler.

Eski insanlar, atalarımız, babaannelerimiz, anneannelerimiz bir şey söyledilerse doğrudur.

Büyükler sizi uyarıyorsa, bir şeyi yapma diyorsa, size öğüt veriyorsa, hemen kulak arkası edilmemeli.

Ya bu kadın, bu adam bana bir şey söyledi ama gerçekten doğru mu söylüyor? Geçin odanıza bir düşünün. Ama objektif bir şekilde.

Sonra nasıl istiyorsanız öyle davranın yine. Ama önce dikkate alın size söylenenleri.

KARGODAN GELEN GİZEMLİ DEFTER…

Evde otururken kapı çaldı. Baktım, kargo gelmiş. Defter ya da kitap gibi bir şey gelmiş dışından belli oluyor.

Evet, tam tahmin ettiğim gibi bir defter. Tam günlük yapılacak bir defter ama. Güzel mi güzel yani.

İlk sayfasını açtım. Bir şey yazıyordu. “Bu defterin kimden geldiğini merak ediyorsun değil mi? Sonraki sayfayı aç” yazıyordu.

Hemen diğer sayfayı açtım. Kimdi bu? Açtığım bir sonraki sayfada ise, “Kişisel blog yazıları serisi devam edecek” yazıyordu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #137   

*Sonraki yazı: Sıradan ve rutin bir gün daha - Kişisel Blog Yazıları #139

Kişisel Blog Yazıları #137

*Saat 23.25 geçiyor. Pazartesi günü bitti bitecek. Kişisel blog yazıları serisinde yeni bir yazı girme vakti. Nasılsın dostum? Bu biraz Amerikan filmlerindeki gibi oldu.

*Teyze oğlu, üniversite zamanında arkadaşları ile çekilmiş fotoğrafları paylaştı Whatsapp grubunda. Bizim yeğenlerden bir tanesi de fotoğrafları görünce, “Kim bilir neredeler ve nasıl hayat yaşıyorlar?” dedi. Gerçekten öyle. Evlenip çoluk çocuğu karıştılar belki. Hala evlenemeyip evde kalmış olabilir içlerinden birisi belki de. Belki de çoktan bu hayattan kopup gitmiş olabilir fotoğraftakilerden birisi. Hayat işte. Severim böyle düşünceleri.

*Bu sabah bir uyandık saat 09.00 olmuş. Normalde o saatte kardeşimin çoktan işte olması gerekirdi. Hemen kalktı, giyindi ve işe gitmek için yola koyuldu. Ben mi? Ben gece vardiyasında olduğum için sorun olmadı. Ben uyumaya kaldığım yerden devam etmek istedim ama olmadı. Bir kere uyanmıştım çünkü. Yatakta dönüp durmak da istemedim mecburen kalktım.

*Fatih Altaylı, bir tane YouTube kanalına konuk olmuş. Programı izlerken alnının iki yanında bant gördüm. “Bunlar ne ola ki?” diye düşünürken cevabımı aldım. Çünkü sunucu o bantlar hakkında soru sordu. Evet, beyinden ameliyat olmuştu Fatih Altaylı. O ameliyattan kalma bantlarmış.

*İlber Ortaylı vefat ettikten sonra Fatih Altaylı ve Celal Şengör ilk programlarını yaptılar. Celal Şengör çok duygusaldı. “Kapı açılacak da elinde bastonuyla İlber gelecek diye çok bekledim” dedi. Gerçekten çok seviyormuş İlber Hocayı. Bu arada Celal Şengör de çok zayıflamış ve süzülmüş gibi geldi bana. Ayrıca bir konu konuşuluyordu ama Celal Şengör sanki zorla konuşuyor gibiydi. Hiç tadı tuzu yoktu. Sanki Fatih’e, “Ya Fatih, İlber gitmiş. Sen bana program yaptırıyorsun” der gibiydi.

*Sosyal medya diyeti diyoruz ya. Ben hep, İnstagram ve X diyeti olarak anlıyorum bu diyeti. Hiç YouTube diyeti olarak anlamıyorum. Siz de böyle misiniz? Bu aralar YouTube diyeti yapmaya başladım ben. Ama bilerek ve isteyerek değil. Canım istemiyor. Mesela bugün bilgisayarı açıp da, YouTube’dan hiç bir video izlemedim. Hiç de eksikliğini hissetmedim. Bakalım ne zamana kadar gidecek böyle?

*Kişisel blog yazıları deyince bence böyle olmalı. Biraz gündemden ortaya karışık, biraz da kendinden. Hayat gibi işte. Bir günde neler konuşuyorsak, bu yazılarda da onlar olmalı. O yüzden tek bir tema üzerinde ilerlemiyor benim yazılar. Daldan dala denilen türden yazılara güzel bir örnek oluşturur bu yazdıklarım.

*Pazartesi bitti, kişisel blog yazıları serisinin bu yazısı da bitti. Ama biliyorsunuz ki, seri devam edecek.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #136 

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #138