Sayfalar

Sayfalar

Kişisel Blog Yazıları #252: YouTube daha sonra izle bölümü kaydetmiyor

YouTube’da denk geldiğim ve ilgimi çeken videolardan birini daha sonra izle listesine ekle dedim. Ama bana YouTube uyarı verdi. Maksimum oynatma listesi boyutu aşıldı diye bir uyarı. “Nasıl yani ya? Koskoca YouTube’da da sınır mı olurmuş?” dedim. Birkaç kere deneyip aynı hatayı alınca ben de diğer oynatma listesine kaydetmeye başladım videoları. Sevdiğim müzikler diye bir oynatma listem var. Daha sonra izlemek için ona kaydediyorum artık videoları. Bugün aklıma takıldı bu konu. İnternetten araştırdım bu konuyu. Sınır varmış mı diye. Evet, varmış. 5 bin video sınırı varmış. “Benim o kadar olmuş mu ya?” dedim. Baktım video sayısına. Hakikaten 5 bin videoya ulaşmışım ya. Daha sonra izle bölümü resmen çöplük olmuş yani.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım

Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım

25 Temmuz gününden yazıyorum bu yazıyı. Ama şu an dışarıda yağmur yağıyor, hava soğuk. Sanki kışa giriyormuşuz gibi bir hava var. Whatsapp’tan yazdım mahalle grubuna. “Sanki kışa girdik” diye. Bir tanesi de, “Ne güzel işte” demiş. Kışçılar hemen belli ediyor kendini. Normalde her mevsimi severim ben. Ama son yıllarda galiba yaz ayını çok da sevmemeye başladım. Sıcak çekilmiyor çünkü. Bizimkiler işe gideceğim diye sabah erkenden uyandırdılar beni. “Ne işi. Bugün iş yok ki” dedim. Ama onlar çalışacağımı zannediyorlarmış. Madem uyandım. Kahvaltı da hazır. “O zaman kahvaltı yapalım” dedim. Cumartesi gününe böyle başlamış oldum. Arkadaşla buluşacaktım. Kendisine tatlı sözüm vardı. Ama yağmur dolayısıyla erteledik. Şimdilik böyle işte. Görüşürüz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık

Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık

Evet, bir cuma gününe daha ulaşmanın mutluluğu içindeyiz çalışanlar olarak. İşte yine geldi hafta sonu. Hiç bitmeyen hafta sonları olsa keşke. Gün gelip zengin olursak neden olmasın değil mi? Ondan sonra her gün hafta sonu olur bizim için. Bu da deliye her gün bayram der gibi oldu. Siz anladınız ne demek istediğimi işte. Bu akşam Star’da Yalancı Yarim, Now’da da Postacı adlı Türk filmleri vardı. Bir parça ondan, bir parça ondan izledik. Onlar bitti. Zap yapıp durduk. Bir şey de bulamadık. Özgür Özel’in Yeni Parti’si kuruldu. Partinin logosundaki N harfi Netflix’in logusuna benzetildi. Daha önce dikkat etmemiştim. Şöyle dikkatlice bir baktım. Gerçekten de benziyor. Saat 23:19 geçiyor. Yavaş yavaş uyku da bastırmaya başladı. Ben kaçar. İyi geceler millet.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi          

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #251: Erkenden uyandırıldım

Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi

Saat 22:13 geçiyor. Yatsı ezanı okunuyor. Hava da biraz yağmur var. Bu kadarcık yağmurdan bir şey olmaz dedirten bir yağmur ama. Oturduğum banktan denizi izliyorum. Uçsuz bucaksız bir karanlık. Sanki bir kara delik gibi. Tam kendimi karanlığa kaptırmışken, “Bilader ateşin var mı?” diye soruyor yanımda bir anda peydahlanmış bir adam. “Yok kardeşim ben kullanmıyorum” diyorum. İlk önce sinirleniyorum adama ama sonra da “İyi oldu ya. Hipnotize olup gidecektim” diyorum. Ayaklarıma bir kedicik sürtünüyor. “Pisicik, ben de bir şey yok ki sana vereyim” diyorum. Sevip sevmemekte kararsızım. Seversem elimi yıkamam lazım. Elimi yüzüme süremem, o elimle bir şey yiyemem falan. O yüzden sevmiyorum. tekrar denize bakıyorum ve düşünüyorum. “Yarın iş var ama neyse ki cuma. Belki hafta sonuna arkadaşlarla bir çay/kahve içeriz” diyorum. Telefonun şarjı da az kaldı. O yüzden İnstagram falan da bakamıyorum. “Bu kadar gece ve deniz havası almak yeter” deyip kalkıyorum. “İyi geceler pisi pisi” deyip evin yolunu tutuyorum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #250: Türk filmleri arasında zap yaptık

Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır

Kişisel blog yazıları serisinin yeni bir yazısını yazmak için yine bilgisayarımın başına geçtim.

Ama yazacak bir şeyim yok. Saat 22:35 geçiyor.

Hava sıcak ve pencere, sonuna kadar açık. Ama yine de bir şey ifade etmiyor.

Bizimkiler, Atv’de, Var Mısın Yok Musun’u izliyorlar.

Aslına bakarsanız anlatacak başka bir şey de yok.

Ama yine de bir şeyler yazmak istiyorum.

Yazarlık dediğimiz olay, aklına bir şey gelmeyince ya da ilham gelmeyince de yazmak demek değil midir?

İşte ben de onu yapıyorum. Zinciri koparmamaya çalışıyorum.

Zincir önemli, alışkanlık önemli.

Hayatta sevdiği şeyleri, alışkanlık haline getirmeli insan. Artık o şey, bir alışkanlıktan çıkıp, seni tanımlayan bir şey halini almalı.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates’ten ayrıldı   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #249: Gece, deniz ve bir kedi

Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates'ten ayrıldı

Mehmet Demirkol, Socrates YouTube kanalından ayrıldığını açıklamış.

Bir zamanlar da ayrılmayı düşündüm falan demişti ama sonra devam etmişti.

Ama bu sefer canlı yayında şak diye açıklamış ayrılacağını.

Socrates’in evi olduğunu ve zaman zaman yine gelebileceğini söylemiş.

Ama öyle olmaz ya.

Bir kere ayrıldıktan sonra ara sıra canlı yayın için gelinmez.

Aklındaki ne acaba?

Tamamen yorumculuktan çekilmek mi?

Yoksa bir süreliğine ara vermek mi?

Yoksa başka bir YouTube kanalı mı yoksa televizyona geri dönmek mi?

Başka bir YouTube kanalını geçmez. Geçerse Socrates’e ayıp etmiş olur.

En azından hemen şimdi geçmez. Sıcağı sıcağına. İleride belki.

Televizyona hiç dönmez. Çünkü televizyonu istemediği için YouTube’a gelmişti.

Bakalım Mehmet Demirkol’un bundan sonraki kariyer kararı ne olacak?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #248: Yazarlık biraz da zinciri koparmamaktır

Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği

Balkanlardan gelen ve şu ana kadar 21 ilde gözüken çekirgeler, millette tedirgin yarattı. İnstagram’da bu çekirgeler ile karşılaşanların bir sürü videoları var. Boyutları biraz büyük. 10 ile 25 cm aralığında. Uzmanlar açıklama yapmış. Korkulacak bir şey yokmuş. Diğer böcekleri yiyerek tarım ve ekosisteme katkı yapıyorlarmış. İnsanlara saldırmazlarmış.

DÜNYA ŞAMPİYONU: İSPANYA…

Dünya Şampiyonu, İspanya oldu. Zaten beklenen buydu. Ama biraz olsun Arjantin’in top oynamasını bekliyordum. Top falan oynamadılar. Buna rağmen maç uzatmaya gitti. Uzatmada 1-0 yendi İspanya. Bu İspanyolları yenmek çok zor.

OĞUZHAN UĞUR DA TUTUKLANDI…

Oğuzhan Uğur tutuklanmış ve cezaevine gönderilmiş. Senden beklemiyordum be Oğuzhan. Babası, “Ekşi yemedik ki midemiz ağrısın” demişti. Bu tutuklamadan sonra ne açıklama yapacak bakalım?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım  

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #247: Mehmet Demirkol, Socrates'ten ayrıldı

Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım

Sözde bugün Niçe Ağladığında kitabını bitirmeyi planlıyordum ama olmadı. Kaldı yeni haftaya. Bu gidişle Niçe yerine ben ağlayacağım. Bir türlü kitabı bitiremedim.

DÜNYA KUPASI FİNALİ…

Şu anda Dünya Kupası final maçı oynanıyor. Dakika 29. İspanya ve Arjantin arasında. Bence İspanya kazanır. Bizim belediye dev ekran kurmuş maç için ve çay da ücretsizmiş. Ama ben gitmedim ya. Yarın iş var zaten. Gece 12’ye kadar dışarıda vakit geçirip, kendimi yoramam.

YENİ GENÇLİK DİZİLERİ YAPILIR MI?

Kanal D’de, Daha 17 dizisini izliyor bizimkiler. Bu dizi tuttu ya. Bakalım başka gençlik dizileri de gelecek mi?

ODYSSEY FİLMİ, HASILAT REKORU İLE BAŞLAMIŞ…

Christopher Nolan’ın son filmi Odyssey, eleştirmenlerden büyük beğeni toplamış ve vizyona girer girmez de hasılat rekoru kırmış. Bizim Blogger arkadaşlardan izleyen olursa bir yorumlarına bakarız. Daha İnstagram’da da denk gelmedim filmi izleyenlerin yorumlarına.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak     

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #246: Çekirge paniği

Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak

Otobüs tıka basa doluydu. Hava da sıcaktı. Ter kokuları ve ten kokuları birbirine karışmış, kimyasal bir karışım gibi kokuyordu. 

İşte bu ortam içinde ben de hayata tutunmaya çalışıyordum. 

Böyle bir ortamda anksiyetemin tutmaması içten bile değildi. 

Kendimi devamlı, “Sakin ol, sakin ol, derin nefesler al” diye telkin ediyordum. 

Ne derin nefesler alması. Ne yapıyordum ulan ben? Ortalıkta kimyasal bir gaz gibi bir koku varken ne derin nefesler alması. Ağzımdan nefes alıp veriyordum. 

Hayatım gözümün önünden geçiyordu. Ter kokuları arasında bu dünyadan göçmek istemiyordum. 

Buradan kurtulmamın tek yolu, otobüsten bir an önce inmemdi. 

Birkaç durak önce iner ve yürürdüm. Zaten hava da güzeldi. 

İnecek var düğmesine bastım. Otobüs ilk durakta durdu. 

İnsan selini yara yara ve hala ağzımdan nefes alarak otobüsün kapısından indim ve özgürlüğüme kavuştum.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #245: Bu gidişle Niçe değil, ben ağlayacağım

Kişisel Blog Yazıları #243: Bir kahve, bir mesaj ve can sıkıntısı

Marketteki kahve makinesinden kahvemi aldım ve kasaya geldim. 

Amerikano için 40 lira verdim. Daha doğrusu karttan çektirdim. 

Genelde kapiçino içerdim ama bu sefer amerikano içeyim dedim. 

Marketten çıktım. Oturacak bir yer aradım. Yürüyerek kahve içemem ben. 

Gölgelik bir bank buldum ve oturdum. 

Yolun kenarında bir banktı bu. Gelen geçen arabaları izledim. 

Kahvemden yudumladım ara ara. Amerikano çok acıymış. Benlik bir kahve değil. Benim için en iyisi kapiçino ya. 

Yıllardır benimle görüşmeyen bir kız arkadaş İnstagram’dan yazdı ve para istedi. Boşanmış ve bir çocuğu varmış. 

Pazartesiye kadar 30 bin lira lazımmış. 

“Bu aralar ben de sıkışığım” dedim. 

Sıkıldım. Kalktım ve yürümeye başladım. 

İlk denk geldiğim çöpe de yarısı içilmiş amerikano kahvemi attım. 

Her sıkıldığımda, hangi ortam olursa olursan, “Ben gidiyorum ya sıkıldım diyebilir miyim?” diye düşündüm. 

Bunu ilk fırsatta denemeye karar verdim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı      

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #244: Özgürlüğe giden durak

Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı

İddialara göre Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, bisiklet sürerken tayt giymesi nedeniyle görevinden alınmış. Tamam da kanka, ne alaka?

Demek ki valimiz taytı giyerken, “Ben bunu giyiyorum ama başıma bir şey gelir mi?” diye kendisine sormamış.

Bu şekilde de taytlı vali olarak tarihe geçmiş oldu kendisi.

Valinin yanında Çocuklar Duymasın’daki Taş Fırın Erkeği Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı böyle olmazdı işte.

“Erkek adam tayt giyer mi?” derdi ve valiyi uyarırdı.

Bana göre de tayt, erkek adamın giyeceği bir şey değil. Kadına has bir giysi gibi geliyor bana.

Ama sırf bu nedenle valiyi görevden almak da ancak bizim ülkenin yapabileceği bir şeydi. Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not

 

 

Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not

*Oğuzhan Uğur’u da, Ahbap soruşturması nedeniyle gözaltına almışlar. Oğuzhan, sen de sahtekar çıkma be. Sen de insanlara güvenimizi yıkma be.

*Özgür Özel, yeni bir parti kurma kararı almış. Partinin adı da, Yeni Parti olacakmış. Ya arkadaş başka isim mi bulamadınız. İstiklal koy, Anadolu koy, anlamlı bir şey koy yani. Yeni Parti ne abi?

*Dondurmayı buzluktan çıkarır çıkarmaz hemen yemeğe başlamayın diyordu bu akşam kanal D ana haberde. Biraz bekleyip, öyle yemeliymişiz. Boğazlarımız şişermiş. Bu da başka rahatsızlıklara sebep olurmuş.

*Tepkikolik’in bu bölümünde Japonya’nın en acı atıştırmalıklarına tepki verdiler. Bu acı olayına karşıyım abi ben ya. Bu acı olayı şakaya gelmez. Böyle denemelerin bazıları hastanede son buluyor.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #242: Taytlı valinin, Taş Fırın Haluk gibi bir arkadaşı olsaydı

Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki

*Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım, “Eskiden çok enerjiktim. Şimdi hiç dışarıya çıkmak istemiyorum.” dedi. Bir başka arkadaşım da öyle deyince, “Yakında romatizmam, şekerim, kolesterolüm de çok yüksek diye de bahsedersiniz” dedim. Galiba artık daha da erken yaşlılık psikolojisine giriyoruz.

*Kabak yemeği ve kabak kızartması vardı masada. Kabak yemeğini sevmem. Ama kabak kızartmasına hayır diyemem. Hatta baya da sevdiğimi söyleyebilirim. Yoğurtlu da baya güzel olur bak.

*Kanal D’de, Örümcek Adam filmi vardı. Biraz onu izledik. Örümceğin, Pitir’ı ısırması ve Pitir’ın yaşadığı değişim. Bu film bir efsane ve her zaman denk geldiğimde izlerim.

*Hafta sonu iş arkadaşlarıyla dışarıda buluşalım çay/kahve içelim dedim. Biri, düğüne gidecekmiş. Birine, usta gelecekmiş. Biri öyle dedi, biri böyle dedi. Yok arkadaş, sizinle buluşma falan olmaz.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #241: Oğuzhan Uğur, Yeni Parti ve birkaç not

Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri

Bizim arkadaş yapay zekasına, “Ortak” diye hitap ediyormuş. Ben sadece adını söylüyorum. Hiç farklı bir adla hitap etmek gelmedi aklıma. Hadi düşünelim şimdi. Yapay zekaya nasıl adlar takabiliriz? Haluk Levent diyebiliriz mesela. Dünyada kimseye güvenmememiz gerektiğini bir kez daha kendimize hatırlatmak için. Ya da Hamdi Bey diyebiliriz. Acun’un sunduğu Var Mısın Yok Musun’daki o unutulmaz karakteri hatırlayıp, nostalji yapmak için. Ya da Burhan Altıntop diyebiliriz. Avrupa Yakası dizisinin efsanesini hatırlamak için. Şimdi sıra sizde o zaman. Daha başka hangi isimleri koyabiliriz?

KPSS’DE KESİN ÇIKAR MI?

KPSS’ye çalışan bir arkadaşım var. “Genel kültür alanında bu sene Ankara’da yapılan NATO zirvesi kesin çıkar bak” dedim. Beştepe’ye hayran hayran bakan İzlanda Başbakanını da sorabilirler bak. Adı da bir acayip kadının ya. Daha doğrusu yazılışı. Kristrun Frostadottir’miş kadının adı. Belki çıkar. Aklınızda bulunsun. Bir arkadaş da, İzlanda Başbakanı için, “Bu kadını da iyice büyüttüler. Ne var ki bu kadında?” dedi. “Zarif giyinmiş, açık saçık değil, davranışları ölçülü” dedim. “Ya zaten siyasi bir toplantı. Dekolte mi giyecekti?” dedi. Yorum sizin.

KARADUT MU, MOJİTO MU?

Kafede buz gibi bir karadut söyledim. Ama beğenmedim. Bir daha da içmem. Ben yine mojitodan devam. Geçen kardeşime söyledim. Mojito içtim diye. “Babanın evinde de mi mojito içiyordun?” dedi. Kardeşimle takılırız böyle birbirimize. Aslında bu sıcak havalarda ne içtiğinin pek de bir önemi yok. Yeter ki soğuk olsun da. Karadut içmem dedim ama başka seçeneğim yoksa yine içerim. Tek amaç bu sıcaklarda serinlemek.

YOUTUBE, BU VİDEOLARA BİR ŞEY DEMİYOR MU?

YouTube’da bir tane kanal, 6 aylık kazancını açıklamış. Hani YouTube, kanalların gelirlerini açıklamasını istemiyordu. Hatta açıkladığında engel falan koyuyor deniyordu. O zaman değişti bu kural. Başka türlü bir açıklaması olamaz çünkü. Bunu bile bile hangi kanal sahibi böyle bir video hazırlar yoksa. “Kaç para kazanıyormuş?” diye sorarsanız, bilmiyorum. Daha sonra izle bölümüne kaydettim. Boş vaktim de izlerim artık.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #238: Muhabbetin dibine vurduk    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #240: Yaşı 35 olmuş bir kız arkadaşım dedi ki

 

Kişisel Blog Yazıları #238: Muhabbetin dibine vurduk

Arkadaşlarla otururken dalmışım öyle. Arkadaşlardan bir tanesi, “Nerelere daldın gittin yazar efendi?” dedi. “Yok yahu buradayım” dedim.

Arkadaşımın yazar efendi demesi hoşuma gitmişti.

Ben de ona göre bir cevap verdim. “Hangi konuda yazsam diye düşünüyordum” dedim.

Aslında hiç alakası yoktu. Çünkü bir ortamdan sıkıldığım zaman dalar giderim ben. Bedensel olarak kendimi böyle ifaderim.

“Tamam, bu konuda yazarım” diye ilgimi çeken konuları not almıyorum. İlk başlarda böyle denedim ama olmadı.

Ben bilgisayarın başına oturacağım ve o an aklıma ne gelirse yazacağım. Benim tarzım bu. Peki ya sizin tarzınız ne?

Garson çocuk gelmiş, ne istediğimizi soruyordu.

Hava çok sıcaktı. Dışarıda da yürümüştük biraz. Buz gibi bir içecek lazımdı bana. Sıcak bir şeyler hiç içemezdim.

Elmalı mojito vardı. Ondan söyledim. 190 liraymış. O an fiyata falan bakacak halim yoktu. Bir an önce içeceğimin gelmesini bekliyordum.

Herkesin gelmişti. Bir benim ki gelmemişti. “Nerede kaldı bu içecek?” diye içimden sorup duruyordum. Sonunda geldi.

Hemen pipete ağzımı dayadım ve içinde buz dolu olan bardaktan içmeye başladım. “İşte bu” dedim. İçim yanmış resmen.

Biraz kendime geldiğime göre şimdi sohbete ve etrafa bakabilirdim.

Evet, şunu yazarım diye not almıyordum ama bilgisayar başına yazmak için oturduğumda bu gördüklerimden aklımda kalanları, dikkatimi çekenleri yazıyordum.

Bizimkiler altın muhabbeti yapıyorlardı.

Bir tanesi, “Bizim millet yanlış yapıyor abi. Altının düşükken alacaksın, yüksekken satacaksın. Bizim millet, yüksekken altın alıyor” diyordu.

Altınla biraz ilgilenenlerin bile bildiği bir kuraldı bu. Artık bunu duymaktan sıkılmıştım. Ama arkadaşım doğru söylüyordu.

Bizim millet tersine iş yapıyordu. Altın konusunda yatırım yapmayı bir türlü öğrenememişti.

Biraz da Dünya Kupası falan konuştuk işte. Klasik erkek muhabbeti. Para ve futbol. En sonunda da kız muhabbeti.

Arkadaşlarımdan biri, “Sen de bir şeyler yok mu? Yaşın kaç oldu. Evlen artık” dedi.

“Yok birader. Benden geçti. Bu saatten sonra kimseyi çekemem” dedim.

“Klasik olacak ama. Bir eşin ve çocukların sorumluluğunu alamam” dedim.

Evli olanlardan bir tanesi, “Bir şey söyleyeyim mi? En iyisini yapıyorsun. Tek tabanca takılmak en iyisi” dedi.

Arkadaşlardan birinden destek görmek iyi geldi bana. “Eyvallah kardeşim” dedim.

“Hiç dikkat ettiniz mi? Buradaki garsonlar da devamlı değişiyor” dedi arkadaş.

“Evet, farkındayım. Bizim çağrı merkezi gibi işte. Devamlı bir sirkülasyon var” dedim.

“Bu kadar erkek muhabbeti yeter da” dedim ve dağıttım masayı çıktım. Şaka şaka. Ne alakası var? Durduk yere niye böyle bir şey yapayım?

Arkadaşlarla vedalaştık. Otobüs durağına doğru yürümeye başladım.

Yine sıcaklamaya başlamıştım. Yoldaki büfelerin bir tanesinden soğuk bir gazoz aldım. İçe içe durağa gittim.

Otobüs durağında bir arkadaşa denk geldim. Arkadaşla laflarken yanımızdan üç genç kız geçti. Biri telefonla konuşuyordu. Sinirliydi.

Yanındaki kız arkadaşı da küfür etti. Muhtemelen telefondaki kişiye.

Arkadaşım bana baktı, “Görüyor musun kızı. Erkek gibi küfür ediyor” dedi.

Otobüs geldi. Neyse ki kalabalık değildi. Arkadaşlarla bir buluşma da böylece bitmişti.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #237: Bir günün içinden   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #239: Yapay zekaya efsanevi isim önerileri

Kişisel Blog Yazıları #237: Bir günün içinden

ÜÇ AYLIK ŞEKER ORTALAMASI…

Bir arkadaşımın yaptırdığı kan tahlilinde üç aylık şeker ortalaması yüksek çıkmış. Dahiliye doktoruna yönlendirmişler. Şeker hastalığı olabilir diye. Cuma günü tahlil yapılmış. Doktor, yarın sonuçlara bakacakmış. Daha dün çocuktuk. Lise sıralarında beraberdik. Yaş ilerledikçe hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. Yaşımız da daha 40 yani. Öyle çok yaşlı da değiliz.

SADECE 6 DOLAR…

Bir arkadaşım, bir yapay zeka için ücretli üyelik almış. Çok işine yarıyormuş. 6 dolarmış ücreti. Neye vermiyoruz ki diyor.

BASİT BİR ŞEYİ DİKKATE ALMAYINCA…

Otobüste giderken, otobüsün şoförü yanındaki yolcuya dert yanıyor. “Debriyajla ilgili bir sıkıntı var. Basit de bir şey. Ama yapmıyorlar. Daha fazla zarar çıkacak” diyor. Yolcu da, “Sen durumu söylemişsin. Senden çıkmış” diyor. Biz millet olarak böyleyiz ya. Ufak tefek şeyleri zamanında çözmüyoruz sonra da dağ gibi büyük bir sorun olarak karşımıza geliyor.

KIZAN ÇALIŞANLAR…

Kafeye gittik. Arkadaşla oturuyoruz. Siparişimizi verdik. Arkadaş diyor ki, “Şimdi sipariş verdik diye de kızmışlardır” diyor. “Kesin kızmışlardır” dedim. Çünkü hepimiz yoğunluk olmadan, bir an önce mesai bitsin diye bekliyoruz. Her yeni gelen müşteri o nedenle can sıkar. Olayın müşteri ile alakası yoktur bu arada. Olay: İşini sevmemek olabilir, işini sevip maaşın az olması olabilir, çalışma şartlarının ağır olması olabilir falan filan.

RİCKY MARTİN, İSTANBUL KONSERİ…

Ricky Martin, İstanbul’da konser vermiş. Arkadaşa söyledim. “Hala şarkı söylüyor mu o adam?” dedi. “Evet, söylüyormuş lan” dedim. Efsane olan Dünya Kupası şarkısı ile tanımıştım onu. Yıl 1998.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #238: Muhabbetin dibine vurduk

Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak

Yıllar sonra yine voleybol oynadım. En son ortaokulda oynamıştım. Biraz da basket oynadım.

Bizim burada spor salonu var. Oraya gittik. Voleybol ve basketbol oynamaktan zevk aldım.

“Ulan belki ben de bir basketçi ya da voleybolcu olabilirdim” dedim.

Hemen aklıma bir basketçinin sözü geldi. Hangisi söylemişti hatırlamıyorum şimdi.

Tam 9 bin başarısız basket attığını söylemişti. Büyük basketçi kolay olunmuyor işte.

Devamlı denemek, devamlı pratik yapmak lazım. Bir şeyin üstüne ne kadar eğilirsen o kadar iyi. O kadar kendini geliştiriyorsun.

Yaptığın işle kafayı bozmak gerekiyor galiba. Ya da buna yapmaktan zevk aldığın işinle ya da hobinle kafayı bozmak da diyebiliriz.

24 saatini onunla geçirmek.

Yine bir filmde. Öğretmen filmiydi.

Filmde basketbol koçu, öğrencilerinden basketbol topunu her an yanlarında taşımalarını istiyordu.

24 saat boyunca. İşte böyle şeylere hayranım ben. Bir işe kendini adamak gibisi var mı ya.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #237: Bir günün içinden

Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun

Şezlongda bilgisayarımı açtım ve yazımı yazmaya başladım. Karşımda deniz. Kimileri yüzüyor, kimileri de güneşleniyor.

Şaka şaka. Öyle bir şey yok. Evden yazıyorum. Ama var bi hayalimiz.

Tatilde bile yazısını yazmadan duramayan bir blog yazarı. Zaten bir kişisel blog yazarı da böyle olmalı. Her an ve her koşulda yazabilmeli.

Çok gaza geldim galiba. Biri beni durdursun.

Bu cümleyi hatırlayanlar vardır aranızda. Maske diye bir çizgi film vardı. Sonradan filmi de çekildi. Filminde de Jim Carrey oynamıştı galiba.

İşte o çizgi filmde kahramanımız devamlı, “Biri beni durdursun” derdi.

Hey gidi günler hey. Buradan da muhabbeti nerede o eski bayramlara bağlıyormuşum. Yok yok, bağlamayacağım, korkmayın.

Ama her bayramda da döner bu muhabbet değil mi? İnsanız işte. Hep eskiyi özlüyoruz.

Bazen çocukluk günlerim gelir aklıma, özlemek demişken. -Hiç böyle bir şey istemedim ama yazı ister istemez nostalji özlemine dönüştü-

Düşerdik ve dizlerimiz kanardı. Sonra da o dizlerimiz kabuk bağlardı. O kabukları koparmayı çok severdim. Çocukluk günleri de geride kaldı işte.

Bir cuma akşamından yazıyorum bu yazıyı. Saat 23.04 geçiyor.

KISA HİKAYE…

Toplum içinde hapşırmayı hiç sevmem. Tam o an, tüm gözlerin bana döneceğini bilirim ve bundan çok çekinirim. Ama tüm bu çekinceme rağmen korktuğum başıma geldi ve hapşırdım. Birkaç kişi çok yaşa dedi ve yanımdaki kişi de bana bir tane selpak verdi. Korktuğum gibi olmamıştı işte. Gülümsedim ve içimden, “Bu sendromu da atlattım artık” dedim.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın?   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #236: Hayalindeki mesleğe kendini adamak

Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın?

*Hayatta ne için varsın? Mesela en yakın arkadaşlarından birine seni sorsak ne der? “Yaa o tam bir kitap delisidir” veya “O’nu arıyorsan bil ki dizi izliyordur” der gibi. “Yaa, tamam da şu hayatta neye yeteneğim olduğunu bir türlü bulamadım” diyenlere de yardımcı olabilir bu soru. Hem kendinize sorun, hem de arkadaşlarınıza sorun. Dışarıdan bakıldığında onlar için siz ne ifade ediyorsunuz? Bu sorunun cevabı size yol gösterebilir ya da bir ipucu verebilir.

*Deniz Göktaş’ın, YouTube’daki, “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisine erişim engeli getirildiğine dair bir haber gördüm. Hatta kendi İnstagram hesabımda da paylaştım bu haberi. Hemen YouTube’a açıp baktım. Videoya hala erişiliyor. Engel falan yok. Ama böyle bir haber çıktığına göre eli kulağındadır. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye boşuna dememiş atalarımız. Bu arada video, 12 milyon izlenmeye ulaşmış. Günlük, 1 milyon izlenmeye denk geliyor bu. Fantastik bir rakam gerçekten.

*NATO zirvesi sonunda bitti. Hadi Ankaralılara geçmiş olsun. Pandemiyi andıran yasaklar olmuştu kaç gündür. Bi yandan da mizah malzemesi oldu tabi. Birçok video çekildi bu konu ile ilgili. Böyle durumlarla ilgili harika mizah yapıyoruz gerçekten.

*Hani Cem Yılmaz diyor ya, “Bu telefonlar yokken biz ne yapıyorduk?” diye. İşte ben de diyorum ki, “Bu ıslak mendiller yokken biz ne yapıyorduk?” Resmen hayat kurtarıyorlar.

*Yaz ayında sinemaya gidilir mi ya sizce? Kış ayında gitmeyi daha çok seviyorum. Şimdi sinemanın kliması falan da çalışmaz, sinemada pişeriz. Her şeyin olumsuzunu düşünen ben işte.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #233: Bazen hiçbir şey sarmıyor beni   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #235: Biri beni durdursun

 

 

Kişisel Blog Yazıları #233: Bazen hiçbir şey sarmıyor beni

*Esra Erol’un sunduğu Var Mısın Yok Musun programından biraz sıkıldım gibi. Oturup saatlerce izlemiyordum ama yine de arada bakıyordum. Belki de programla falan alakası yoktur. Ben de genel bir sıkıntı vardır. Bazen her şeyden sıkılıyorum. Hiçbir şey sarmıyor beni. Okulda son dersin bitiş zilinin çalmasını beklerdik ya. Bitse de gitsek modunda olurduk hani. Öyle hissediyorum böyle durumlarda. Size de böyle oluyor mu zaman zaman?

*NATO toplantısı için gelen Trump, Anıtkabir’i ziyaret etmemiş. İlk duyduğumda tepki gösterdim. Neden ziyaret etmedi diye. Ama Nevşin Mengü’nün yorumunu duyunca iyi ki ziyaret etmemiş dedim. Nevşin Mengü diyor ki, “Trump’ın ne yapacağı belli olmaz. Saygısızlık falan yapar, bir anda dans falan edebilir” diyor. Hiç bu açıdan düşünmemiştim. Sonra al sana diplomatik kriz.

*Manifest müzik grubu çılgınlığı almış başını gidiyor. Daha 17 dizisinin bu haftaki bölümüne konuk olacaklarmış. Benim için Hepsi grubu vazgeçilmezdir. Tamam şimdi dağılmış olabilirler ama zamanında ne estirmişlerdi ortalığı. Neredeyse her şarkıları tutuyordu. Efsane olmuş şarkıları vardır. Hala zaman zaman dilime takılır.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #232: Yazmak ya da yazmamak    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #234: Hayatta ne için varsın? 

Kişisel Blog Yazıları #232: Yazmak ya da yazmamak

Sabahın altısında uyanmıştı. Gün çoktan aydınlanmıştı. Evde herkes uyuyordu. Kimsecikler ayakta yokken yazısını da yazmak istedi. Kahve makinesinden kendine bir kahve hazırladı. Daha kahvaltı bile yapmamıştı. Bir de kahve mi içecekti? Olay, kahve içmek değildi. Yazmak için ortamı hazırlamaktı sadece. Az önce açtığı bilgisayar anca kendisine gelmişti. Sonuçta yılların bilgisayarıydı. Yazarlıktan güzel bir para kazanabilirse kendisine yeni bir bilgisayar alacaktı. Aslında ne zamandır sabah yazısı yazmayı istiyordu. Erkenden uyanınca bu fırsatı da yakalamış oldu. Yazmak için her şey hazırdı. Kahvenin mis gibi kokusu geldi burnuna. Hemen bir yudum aldı ve yazmaya başladı. Yazmak ya da yazmamak. İşte bütün mesele bu.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #231: Sahaflar Çarşısı sel, NATO tartışması vebirkaç not daha   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #233: Bazen hiçbir şey sarmıyor beni

Kişisel Blog Yazıları #231: Sahaflar Çarşısı sel, NATO tartışması ve birkaç not daha

Bugün yağmur yağdı ve hava biraz serinledi. Ama İstanbul Üsküdar’da sel olmuş. Sahaflar Çarşısı’nda bir sürü kitap kullanılamaz hale gelmiş. İşte bu habere çok üzüldüm. Gitti kitaplar. Şu sel olayını bir türlü çözemedik millet olarak. NATO toplantısı nedeniyle Ankara’da yolların asfaltlanması, binaların boyanması tartışma konusu oldu. Madem bunlar yapılabiliyor da devlet neden vatandaşı için bunları, bu zamana kadar yapmadı? İlla NATO toplantısı olması mı gerekiyordu tartışması var. Show TV’de, Güldür Güldür’ü izledik. Temmuz ayı oldu hala sezon finali yapmadı. Bu akşam da yeni bölüm vardı. Bakalım ne zaman sezon finali yapacaklar? Niçe Ağladığında kitabına devam ettim. Ya bir de bir şey soracağım. Marketten aldığımız limon kolonyalarında eskisi gibi keskin bir koku yok gibi. Bana mı öyle geliyor? Siz de böyle bir şey fark ettiniz mi?

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #230: Bugün de yazamadım    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #232: Yazmak ya da yazmamak

Kişisel Blog Yazıları #230: Bugün de yazamadım

Bir şeyler yazmak için bilgisayarının başına oturmuştu. Ne yazsam diye düşünürken mutfaktan yemek kokuları geldi. Öğle yemeği içindi bu hazırlık. Dışarıda hava sıcaktı. Bir şeyler yiyip belki de dışarıya gezmeye giderdi. Belki de bir kafede oturup soğuk bir şeyler içerdi. Arkadaşını da çağırırdı. Sohbet muhabbet derken böylece bir gün de biterdi işte. Ama önce bir şeyler yazmak istiyordu. Akşam gelince yorgunluktan yazma fırsatı bulamayabilir, direk yatabilirdi. Bugünü de yazmadan geçirmek istemiyordu. Belki de küçürek öykü yazabilirdi. Ama ne yazacaktı? Küçürek öykü deyip de geçmemeliydi. Küçürek öykü de olsa sonuçta bir şeyler yazmalı ve bir şeyler anlatmalıydı. Konu bulmak umuduyla YouTube’da bir şeyler izledi. YouTube, bir aylık ücretsiz abonelik öneriyordu. İstemedi. Şimdiye özel değil, hiçbir zaman ücretsiz abonelik kullanmamıştı. Sonradan iptal falan işleriyle uğraşamazdı. Hem o arada çıkan reklamlardan da o kadar da rahatsız değildi. Gündemi, reklamlar vasıtasıyla da takip edebiliyordu böylece. Yeni çıkan bir ürün, yeni bir film ya da toplumsal bir konu üzerine reklamlar. YouTube’da da kafasına göre bir şey bulamadı. Yemek hazırdı ve onu yemeğe çağırıyorlardı. Bu sefer bir şey yazamayacağını kabullendi, bilgisayarı kapattı ve öğle yemeğini yemeğe, ailesinin yanına gitti.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #229: Şişe toplayarak zengin olma hayali   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #231: Sahaflar Çarşısı sel, NATO tartışması ve birkaç not daha

Kişisel Blog Yazıları #229: Şişe toplayarak zengin olma hayali

*Kayseri’de, depozito iade makineleri yoğunluğa dayanamayıp bozulmuş. Millet olarak şişeyi kutuya at, 1 lira al uygulaması acayip hoşumuza gitti. O yüzden makineyi çökertmişiz işte. Hatta şişe toplayarak zengin olma hesapları yapıyoruz. Türk milletiyiz işte. Kolay yoldan parayı vurmanın peşindeyiz.

*Hava çok sıcak. Ama hafta sonu yağmur geliyormuş. Biraz serinleriz yahu. Çok sıcak olmadan geçen bir gün, bir gündür. Değil mi?

*Komedyen Deniz Göktaş tutuklanmış. Artık içeriden ne zaman çıkar belli olmaz. Ama şu an için en çok merak ettiğim şey: İçeriden çıkınca anlatacakları. Bakalım bir komedyenin bakış açısından içerideki hayat nasılmış göreceğiz.

*Gram altın, 5 hafta aradan sonra tekrar yükselişe geçmiş. Nerede o altının, her gün yükseldiği, rekor kırdığı günler. Millet kapış kapış altın alıyordu. Kuyruk oluyordu. Bazı kuyumcularda altın kalmamıştı. Ne günlerdi be.

*Tam yedi yıl önce bugün, Küçük İskender aramızdan ayrılmış. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor değil mi? Bilmeyenler için not: Kendisi bir şairimizdi.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #228: Çocukken kanalda yüzmek mi?   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #230: Bugün de yazamadım

Kişisel Blog Yazıları #228: Çocukken kanalda yüzmek mi?

Bugün 1 Temmuz. Yeni bir aya başlıyoruz. “Hadi temmuz, yap şovunu” demeyeceğim. Çünkü kimsede onu diyecek moral motivasyon bile kalmadı. Sadece temmuz ayında sıcaklık rekorları kırılmasın yeter. Böyle dedim ama. Ülkemizde ejderha sıcakları başladı. Adana’da çocuklar kanallara gidip yüzüyormuş. Çocukken ben hiç yüzmedim kanallarda. Arkadaşların hepsi bir bir peşine atlarlardı kanala. Yüzerlerdi. Ben de onları izlerdim. Kimi zaman bacakları yosunlara takılırdı kimi zaman da küçük kör yılanlara. Zararsız yılanlar diye hatırlıyorum onları. Bilmem doğru hatırlıyor muyum? O zamanlar öyle derlerdi. Küçük bir trafo vardı. Trafonun yanında da çalılıklar. Oralarda soyunurlardı. Oradan da birkaç adım ilerideki kanala doğru koşturup, kanala atlarlardı. Trafonun duvarlarına da sözler yazarlardı. Kalp yapıp, kalpten oklar çıkarıp, okun birine kendi baş harfini, diğer oka da sevdiği kızın baş harfini yazarlardı. O zamanlar sevda demek biraz da duvarlara kalp yapmak demekti.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #227: Muz mu yiyorum yoksa pasta mı?   

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #229: Şişe toplayarak zengin olma hayali

Kişisel Blog Yazıları #227: Muz mu yiyorum yoksa pasta mı?

Bizimkiler çayı koydular. Televizyonda da haberler açık. Kanal D ana haberin son 10 dakikasını izliyoruz. Bu her akşam böyledir. İlk olarak Now ana haberi izleriz. Sonra kanal D haberin son 10 dakikasını. Güzel haberler çıkıyor son 10 dakikasında. Reklama girdi. Reklamlarda pasta gördüm. “Hani bizim dünden kalan pasta vardı. Onu çıkarıyorum dolaptan” dedim. Onlar da tamam dediler. Muzlu ve çilekli pasta almıştım dün. Hepsini bitirememiştik, kalmıştı. Çay demlendi. Çayın yanında yedik. Muzu yuvarlak ve küçük kesmemişler. Birazcık büyük parçalar halindeydi. Bu da pasta zevkini öldürüyor tabi. Muz parçaları dediğin ufak olacak. Muz mu yiyorum yoksa pasta mı? Bu ne? Bu ülkede var ya kimse işini doğru dürüst yapmıyor. Pastacılar bile. Herkes saat geçsin, mesai dolsun da akşam eve gidelim derdinde.

*Önceki yazı: Kişisel Blog Yazıları #226: Kapiçino, magnolya ve kavurucu sıcak bir gün    

*Sonraki yazı: Kişisel Blog Yazıları #228: Çocukken kanalda yüzmek mi?